Aylık arşivler: Temmuz 2011

kelebek kanadına yazılan yazılar

KELEBEK KANADINA YAZILMIŞ YAZILAR (1)

 BU YAZI OKUNMASA DA OLUR

Dün (30 Temmuz 2011) tütün almak için evden çıktım. (Ben sarma tütün içerim. Kısa bir öyküsü var ama burası yeri değil.) Dışkapı’ya gitmem gerekiyordu. Ama önce Kızılay’a uğrayıp kitapçıları gezdim. 29. sayısı çıkan Notos Edebiyat Dergisi’ni aldım. Dergiyi aldıktan sonra yeni çıkan kitaplara göz attım. Bir haftadan beri basının da pompaladığı yeni çıkan kadın yazarımızın kitabı doğal olarak en görünür yerde idi. Sıra sıra dizilmişti. Zaten kitap yayınlanmadan reklamı aylar öncesinden başlamıştı. Neymiş efendim kapak resmi için erkek kılığına girmiş. Bütün basın bundan bahsediyor. Olabilir, yapılabilir tabi ama çok kötü bir kapak. Erkek desem erkek değil, kadın desem kadın değil. Yeni bir baskıda belki değiştirirler kapağı. Daha önce de en ünlü bir yazarımızın bir tek cümlesi aylarca televizyonlara, gazetelere konu olmuştu. Cümlede cümle olsa yanmazdım. Bunu medyanın edebiyata bakış açısını anlatmak için yazdım. Tabi işin reklam boyutunu yadsımıyorum. Yazar düşünmek için Patagonya’ya gitti, sonra kurgu için Güney Amerika’ya indi, yazıya ise Alaska’da başladı. Son noktayı da Sibirya’da koydu. Okuyucu aylar önce hazırlanıyor. Tabi belirli gruplar için. Sen benim yazarımı tanıt bende seninkini. Haydi, bunları da doğal karşılayayım ama onca emek verilen kitabın içeriği daha önemli değil mi? Biçimin özün önüne geçmesini sevmiyorum ben.

Benim asla umurumda bile değil ama Facebook’da tanıştığım genç –yeni- yazarlar için bunu yazıyorum. Oturun ve on tane kadın, on tanede erkek çok satan yazarın dışında 5 er tane daha yazın. Yazamazsınız. Çıkmaz. Dikkat edin gazete sayfalarında tv ekranlarında hep aynı kişiler. Alttan gelen yok ya da bir yerlerden başlarını çıkaramıyorlar. Kitap basımı mı? Şimdi sorun değil ki. Parayı verirsen bazı kuruluşlar hemen basıyor. Reklam, yok. Dağıtım yok. Raflarda duruş süresi 3 gün. Sonra kitapçının en ulaşılmaz rafında. (Bu konu oldukça derin, belki bir başka gün daha geniş tartışırız.) Neyse…

 

Gözüme albenisi hoşuma giden bir kapak ilişti. Pegasus Yayınları’ndan Becca Fıtzpatrıck’in FISILTI isimli kitabı. Hiç almak niyetinde değildim, kapağını açıncaya dek. Zira bu aralar hep yerli yazarları okuyorum. 25 yıldan sonra okumaya başlayan biri olarak (okuyanlar bilir bu konuyu LÂL isimli romanımda işlemiştim) yabancı yazarlara henüz başlamadım. Aslında başlamıştım ama şöyle bir durum ortaya çıkınca yabancı yazarları okumayı bıraktım. Bahsettiğim gibi 25 yıl sonra okumaya başlayınca bir sürü kitap aldım. Yabancılardan ilk etapta aldıklarım şunlar idi.

 

Sefiller ………….….. Victor Hugo

Ölü Canlar ………… Gogol

Antikacı Dükkanı….. Charles Dickens

İki Şehrin Hikayesi .. Charles Dickens

Demir Ökçe ……..… Jack London

Madam Bovary …… Gustave Flaubert

Nana ……………..… Emile Zola

Kamelyalı Kadın ….. Alexandre Dumas Fıls (Bu farklı bir yayınevi, diğerleri aynı)

 

Bunların biri hariç tümünü daha önceleri okumuştum. Açığı kapatmak için birkaç kitabı birden okuyunca araya şu an ismini unuttuğum bir yabancı klasik sıkıştırdım. Ve yaşamım boyunca ilk kez bir kitabı çöpe attım. Bildiğim bir-iki şey vardıysa da neredeyse onları bile unutacaktım. Tek nedeni çevirmendi.

 

Bakın şimdi olay nereden nereye gelecek.

 

O kitabı çöpe atınca diğer yabancıları da okumaktan vazgeçtim. Zira tümü aynı yayınevinin kitapları idi. Şimdi bu satırları yazarken diğer kitapların çevirmenine baktım her biri ayrı ayrı kişiler tarafından çevrilmiş. Belki onlara haksızlık gibi oldu ama diğer 8 kitap bana bakıyor ben onlara. Yayınevine karşı ben de bir güvensizlik doğdu. Bu diğer yayınevlerini de etkiledi. Zira yabancıları okumayı bırakıp yerlilere devam dedim. Benim gibi düşünen acaba kaç kişi olmuştur?

 

Olayın bağlantısı.

 

Şimdi düşünmüş olabilirsiniz seni ne etkiledi de FISILTI kitabını aldın. Kitap diyorum çünkü ne olduğunu yani türünü bilmiyorum. Arka kapağı bile okumadım. Anı mı, roman mı, fantastik mi, polisiye mi? Yani türünü bilmiyorum. Sadece çevirmenin ismini görünce aldım. SEVİNÇ TEZCAN YANAR. Tanıyor muyum? Hayır. Hiçbir kitabını okumuşluğum var mı? Hayır. Öyleyse? Öyleysesi şu: 28 Temmuz 2011 tarihinde çevirmen ESRA DOYUK’un, KİTAP OKU YORUM sayfasındaki söyleşisine izleyici olarak katıldım. Söyleşileri takip etmeye çalışırım, zira hoşuma gidiyor. (Konuk yazar ya da çevirmen kadar okuyucu kitlesinin neleri merak ettiğini ve nasıl yorumlar getirdiğine de önem verdiğim için iki taraflı izlerim.) Katılımcı olarak bir katkım olmadı ama söyleşinin tümünü izledim. Orada Esra Doyuk en çok beğendiği çevirmenin Sevinç Tezcan Yanar olduğunu söyledi. İsim konusunda belleğim zayıftır ama FISILTI’nın kapağını açar açmaz bu ismi görünce hemen anımsadım ve kitabı satın aldım. Dediğim gibi kitabın türünü bilmiyorum ama çevirmeni için okuyacağım. Nedeni şu. Belki arayı fazla uzatmadan yabancı yapıtları da tekrar okumaya başlarım. Sevinç Hanım’ın çevirisini de beğenmezsem vay benim halime o zaman. :))) Şu an okunası on iki kitap var elimde. Sıra ne zaman gelir bilmiyorum. -İkinci romanım olan MATEM ÖĞRETMENİ’de finale yaklaştı. Tahminen 300 sayfayı geçecek, hem okuma hem yazma bakalım nasıl kalkacağım bu işin altından.-   :))))

 

Buradan şu sonucu da çıkarabiliriz diye düşünüyorum. Bakın, sanırım iki saatlik bir söyleşinin sadece bir yerinde bir isim geçiyor ve ismin doğurduğu, ulaştığı sonuca bakın. Yani demek istiyorum ki; sevdiğiniz kitapları, kişileri yeri geldikçe ismi ile anın. Ya da sanal ortamda beğendiğiniz bir şey olursa BEĞEN’i tıklayınız. Mutlaka bir yerlere ulaşacaktır. Ben böyle bir sonuç çıkardım. Sizler neler düşünürsünüz bilemem. Bu yazımın altında ki yorum yerlerine yazarsanız hep birlikte tartışmış ve paylaşmış oluruz.

 

Aslında esas anlatmak istediğim konuya giremedim.

 

Dergiyi ve kitapları alınca Dışkapı’ya tütüncüme gittim. Hemen yanındaki dükkânda korsan kitap ve CD satılıyor. Genç çocuk bana aşina ben ona. Güler yüzlü, sempatik Mardinli bir genç girişimci. Ben tütüncümle tütün üzerine konuşurken beni gözlüyordu. Önce kulağımdaki çok küçük, görünür görünmez küpeme, sonra gülümseyerek bana baktı. Tütünüm tartılırken, “Abi yeni filmlerim ve kitaplarım var,”dedi. Kitaplar zaten tezgâhın üzerinde. Ne alırsan 5 lira. (Bu korsan konusunu da özel olarak tartışılacak önemli bir konu. Örneğin gene çok satan bir kadın yazarımız, “Beni korsanlar ünlü yaptı,” demişti. Gene kadın. Her taraf kadın dolmuş ya. İnternete de bakıyorum erkek yok. Kendimi çok yalnız hissediyorum. :)))))  Şaka bir tarafa bu konuda benim de değişik fikirlerim var ama korsanı bir başka zaman konuşuruz.)

 

Film konusunda da düşüncem aynı… Önce beni, seni, onu anlatan yani bizim insanımızı anlatan filmler ilgimi çeker. Yeterince emek ve özen gösterilmiş Türk filmleri her zaman önceliğimdir. Bizim insanımızı anlatan belirli düzeyin üstündeki yapıtlar inanılmaz mutlu ediyor beni. Hele şimdi genç kuşak ortaya çıktı ki harikalar yaratıyorlar. Daha da iyi olacak tabi. Ben filmleri tüm sanatların toplamıdır diye tarif ederim. Yani tüm sanatları alt alta yazarsın altına çizgiyi çekersin ve toplarsın. Çizginin altında yazan yazı FİLM’dir. İçinde edebiyat vardır, müzik vardır, mimari vardır, insani ilişkiler vardır, psikoloji vardır. Vb. Romanın bir üstünlüğü vardır filme karşı. Okuyucu romanın filmini kendi kafasında gerçekleştirir. Karakterleri, mekânları, ilişkileri kendi bakış açısına göre kurgular. Onun içindir ki genel kanı şudur: İyi bir romanın sinemaya uyarlanmış şeklini görenler pek beğenmezler filmi. Zira o film daha önce okuyucunun kafasında başka bir versiyonda (sürüm) oynamıştır. Hatta okuyucu romanın bir parçası olmuştur bazı sahnelerde.

(Çok kısa bir görüş: Ne yazık ki uzun yıllar sinemamız 5 PARLAK (bu tanımlama bana aittir) başrol oyuncusunun –OYUNCULUKLARI SIFIR- kişilikleri ve özel yaşamları örnek oldukları için isimlerini yazmıyorum, sinemamıza büyük zarar vermişlerdir. Hala ödül almakla meşguller. Onur ödülü adı altında…

 

Ve öpüşmeden, sevişmeden film çeviririm diyerek kanunlar koyan, 30 yıl sonra da ülkemizde ki film anlayışı değişince “Yooo, hayır benim kanunlarım falan yoktu,” diyen aktriste şimdi sorulmaz mı; Peki 30 yıl neden sustun? 30 yıl sonra böyle bir açıklamaya neden gerek gördün? Yasaların yok idiyse daha önce konuşamaz mıydın? diye. Onun da kişiliğine duyduğum saygıdan ismini vermiyorum. Zaten tanımışsınızdır.

Yani bu 5 PARLAK ve 30 yıl öpüşmeyen kadın oyuncu bana göre film piyasamıza zarar vermiş ve gelişmeleri geciktirmişlerdir. (İYİ Kİ VARDIN MÜJDE AR) (Uzun uzun tartışacak ne kadar çok konu varmış.)

 

Yazım biraz uzun oldu ama ne yapabilirim ki. Zaten kelebek kanadına yazılmış kısa ömürlü yazılar.

 

“Yenilerden bir şeyler ver bakayım,” dedim Mardinliye. Korsan CD ler tabi. Ne alırsan 2 lira. Üç film verdi bana. İkisini hiç duymamıştım. Ne film isimlerini ne de oyuncuları.

1- GİŞE MEMURU

2- BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ

3- 72. KOĞUŞ

İzleyince belki yazarım. Zira edebiyat kadar film sektörüne de çok önem veririm.

Bu filmler bana şunu düşündürdü. Benim gibi  yazarlar nasıl büyük ve önemli yayınevi konusunda sıkıntı çekiyorlarsa (bunu Facebook’da hemen hemen yazıp çizen herkesten duydum.) filmciler de sanırım sinema (hafta) bulmakta zorlanıyorlardır.

 

 

Kahve zamanı geldi. (Çay eşim, kahve metresimdir.) İzninizle bir kahve içmek istiyorum. Kahve dedim de günde bir ya da iki tane içerim. Ama yapılış ritüeli benim için çok önemlidir. Ocağın en küçük gözünde, en kısık ateşte ve ateşin yarısı boşta kalacak şekilde cezve yerleştirilir. Tabi buna sabır ister. Cezveyi almak, suyunu, şekerini, kahvesini koymak, başında durup yavaş yavaş mırıldanmasını beklemek, kaynamadan az önce kaşığı içinde şöyle bir çevirmek, köpüğünü fincana aldıktan sonra geri kalanın kaynaması için tekrar ateşe bırakmak, son kaynama fokurdarken elimdeki kaşığı mutfağın diğer tarafındaki eviyeye bir basket topu gibi fırlatmak, çalışma odama gelinceye dek koridorda o nefis kokuyu koklamak benim için özel anlardan biridir. Ve ben onu bir aşkla içerim. Neyse bana izin şimdilik, mutfağa gitmeden önce birkaç sigara sarıp sonra kahvemi yapayım.

 

Kahvemi alıp geldim.

 

Editör konusu da çok önemli. Onu da bir başka yazıda konuşuruz sizlerle.

Ya kitap fiyatları? Bunun korsanla da ilişkisi olduğu için korsanı konuşurken fiyat politikasını da tartışırız.

 

Bütün bunları neden yazdım? İçtenlikle söylüyorum bilmiyorum.

 

Sadece yazmak ve paylaşmak istedim. Zaman zaman bu tür paylaşımlara da devam edebilirim. Eserse ve tabii ki sizler de bu tür bir sohbete katılmak isterseniz.

 

Yukarıda ki görüşlerim her türlü eleştiriye açıktır. Sayfanın altında tartışabiliriz.

 

KALEMİMDEN BİRAZ OKU’ ya da teşekkür etmeden olmaz. Bizlere bu olanağı sağladığı için.

OKUNUNCA DA FENA OLMADI AMA DEĞİL Mİ? EN AZINDAN BİR İKİ TARTIŞMA KONUSU ÇIKTI ORTAYA.

 

Veysel Avşar

Oran-Ankara

31. Temmuz. 2011

 

 

23209

Maiden Firar

Ruhun derdi içinde ve kaçamaz kendi kendinden.

Horatius

Derin bir uykudan alarm sesiyle uyandığında saat 6’yı gösteriyordu, başını sağa çevirdiğinde gördüğü ilk şey kadife yapraklı mor menekşe oldu, gülümsedi. Biraz yatakta oyalandıktan sonra kalktı ve elini yüzünü yıkayıp, bir fincan kahvesi, fıstık ezmeli sandviçi ve polar battaniyesiyle balkona çıktı. Güneş doğuyor, ufukta ince bir kızıllık görünüyordu, yumuşak bir rüzgar esiyordu, ay da hala gökyüzündeydi ve deniz bugün durgun görünüyordu, uzun, karamel rengi, hafif dalgalı saçlarını geriye attı ve gözlerini kapatıp yaradana onu varettiği ve bu güzellikleri ona yaşattığı için şükretti, ardında bıraktıkları ve kırdıkları için de af diledi. Sonra gözlerini açıp uzaklara daldı, öylece uzakları izledi, temiz havayı içine çekti uzun uzun…

Ne kadar öyle kaldığını kendi de bilmiyordu sabahın o erken saatinde çalan kapının sesiyle irkildiğinde. Ahşap evinin merdivenlerinden indi ve kapıdaki misafirine “kim o?” dedi. Çok geçmeden cevap geldi: “ benim” , dedi  “ben…”, duraladı sonra ses. Çok tanıdık bir sesti bu, kalbi hızlı hızlı atmaya başladı, bu tanıdık ses, hatırlamayı hiç sevmediği, bununla birlikte unutmayı da hiç başaramadığı çok da uzak olmayan geçmişinden geliyordu. Kapıyı açmayı öyle çok isterken tereddüt etti bir süre, korkuyordu onca zaman kaçtığı geçmişiyle yüzleşmekten. Ama güvendiği birine ihtiyaç duyduğu bu anda daha fazla kaçamadı kendinden ve kapıyı açıp misafirine sımsıkı sarıldı…

Tüm hayatını geride bırakıp bu sakin sahil kasabasına taşındıktan sonra herşeyin bambaşka olacağına dair söz vermişti kendine bu genç kadın ve işe önce kendinden, isminden başlamıştı. Onun hakkında tam olarak hiçbir şeyin bilinmeyeceği bu kasabada, buna uygun bir isim seçmiş ve kendine Nihan demişti. Nihan orta halli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve anne babasını küçük yaşlarda yitirmişti. Yatıllı okullarda ve yazları da abisinin yanında kalarak büyümüştü. Üniversite de hayat biraz daha kolaydı, artık onu görmeye çok da hevesli olmayan abisinin yanına bir vefa borcu olarak iki üç haftada bir uğruyor, ve okuduğu mimarlık fakültesinden arkadaşlarıyla tuttuğu şirin bir dairede oturuyordu. Bulduğu küçük işlerde onu geçindirmeye yetmişti.

Sonra zaman geçmiş bir anda bir mimarlık bürosunda çalışır vaziyette bulmuştu kendini Nihan, bir süre sonraysa hiç de kitaplardaki ya da filmlerdeki gibi olmayan bir biçimde evlenmişti.  Hayatın çok da eğlenceli olmadığını düşünmeye başlamıştı Nihan, içinde büyük boşluklar, aklında cevapsız sorular olduğunu farketmişti. Eşiyle mutlu olabilmeyi denedi bir süre, kim bilir belki o yardımcı olabilirdi içinde bulunduğu durumdan kurtulmasına. Olamayacağını anlaması ise çok uzun sürmedi. Bazı insanlar biraz daha yüzeyde yaşıyordu, bazılarıysa daha derinlerde, bilirsiniz işte…

Evliliklerinin ilk günlerinde uzun otobüs yolculuklarında birbirini hiç tanımayan insanlarınkine benzer sohbetler ediyordu bu iki insan. Sonra konuşulan kelimeler azaldı zamanla ve sadece gerekli olan mevzularda sorular sorar oldular birbirlerine, cevaplar da olabildiğince kısaydı. Zaman aralarına her geçen gün yükselen duvarlar örüyordu ve ikisi de bundan şikayetçi görünmüyor, öylece yükselen duvarları izliyorlardı. Sonra bir gün Nihan evde tek başına uyudu. Ardından bir gün daha… Ve evde yalnız geçirdiği günlerin sayısı artmaya başladı giderek. İçinde çığlıklar atan biri vardı Nihan’ın ve kulaklarını ona tıkamak her geçen gün daha da zorlaşıyordu Nİhan için. Yanlış anlaşılmasın, şikayeti ne yalnızlıktandı, ne de kadınca kıskançlıklardan, sadece anlaşılmamak üzüyordu onu.

Hayat işteyken de çok iyi davranmıyordu Nihan’a. Yapması gerekenleri yapıyor ve ardından çıkıp eve gidiyordu. Eve gittiğinde çok yorgun oluyor ve biraz uzanıyor, ardından uğraşacağı sıradan birşeyler kendiliğinden ortaya çıkıyordu. Bazen iş yemekleri oluyordu ve Nİhan o ortamda olmaktan öyle sıkılıyordu ve oradaymış, oradakilerle ilgiliymiş gibi görünmek için öyle yoruluyordu ki. Bir sabah uyanıyor ve bir önceki günün çok az değişini yaşayıp yine eve dönüyordu, hiçbir şey tam anlamıyla farklı olmazdı. Hayatının kontrolünün ellerinden çıkmış olduğunu hissediyordu. Bazen hayatın, izlerken kendinden pek çok şey bulduğu o çok sevdiği filme, Thurman Show’a benzediğini düşünürdü, ama hayatın  filmlere pek benzemediğini de yine kendisi yaşayarak öğrenmişti.

Evliliğinin üçüncü yılında, Nihan boğuluyordu.  Bazen öyle ya da böyle birilerine anlatmayı deniyordu bu içinden çıkılmaz hal alan durumunu. Bazen anlatamayacağını, bazen de anlaşılamayacağını düşünüp susuyordu sonra. Görünüşte herkes gibi bir hayatı vardı, hatta bazıları onun yerinde olmayı bile tercih edebilirdi. Ama Nihan’ın istediği hayat kesinlikle bu değildi, neydi, bunu kendisi de bilmiyordu. Ama mutsuzluktan ölmek diye birşey varsa eğer, işte onun eşiğinde olduğunu hissediyordu.

Ve bir gün daha fazla duymazdan gelemedi Nihan içinde çığlıklar atıp duran insanı. O gece yine yalnızdı evde ve daha fazla tutmadı gözyaşlarını. Gözyaşları aktıkça içinde yıllarca birikmiş bir zehri vücudundan atıyormuş gibi rahatlıyordu Nihan, içindekinin çığlıklarıysa gitgide dinginleşmeye başlıyordu ve en sonunda bir iniltiye dönüşmüştü. Yıllarca kulaklarını tıkadığı bu çığlıkların birşey söylediğini farketti Nihan, neden sonra kendi sesi olduğunu farkettiği bu ses: “beni azad et!” diyordu Nihan’a. Nihan, kendine beni azad diyordu…  Ürpermişti, bu hale gelebilmesine hayret etmiş ve ürpermişti. İşte o an tüm hayatını değiştirecek şeyi yaptı, aklına bu belki de en zayıf anında gelmiş fikri, ihtiyacı olan şey hemen yanıbaşındaymış da yıllarca görememiş gibi bir bulma heyecanıyla uygulamaya karar verdi. Hepsi bir saniyeden daha kısa sürmüştü. Ve işte o kısacık anın ardından onun ruhunu kamburlaştıran büyük bir yükten kurtulduğunu hissetmişti. Ağlamayı bıraktı ve gözlerini yumdu usulca, daha önce bu kadar kaygısızca yumabilmiş miydi gözlerini, merak etti.Ta içinden gelen bir tebessümle uyuyakaldı.

Sabah gün doğarken bir kuş kadar hafif uyandı Nihan. Gidecekti. Nereye olduğunu henüz kendisi de bilmiyordu ama, gidecekti. Yanlış yapıyor olmaktan korkuyordu ama bu bir hata bile olsa o an bunu yapmak zorunda olduğunu hissediyordu. Eşyalarını topladı, küçük bir valize sığdırabilmişti şimdiden sonra geçmişi olarak adlandırdıracağı, o günlerinden gerçekten değer verdiği herşeyini. O gün işe gidip çıkışıyla alakalı işlemleri yaptı, kaçtığı herşey oraya ait olsa da yıllarını geçirdiği şehirle vedalaştı uzun uzun ve o akşam bir otelde kaldı. Gidişinin ne zaman farkedileceğini bilmiyordu, farkedilse bile ne abisi ne de eşi tarafından tam olarak önemseneceğini düşünmüyordu, sonra arkasından söylenebilecekleri hayal edebiliyordu, tüm bunları gerçekten haketmiş olmaktansa korkuyordu.

Ertesi gün taşınabileceği şehirleri araştırdı, bir mimara ihtiyacı olmasa bile, bu sıcak sahil kasabasını seçmesi uzun sürmedi. Otele geri dönerken elinde Ege kıyılarına bir bilet vardı ve son anda yapmış olduğu birşeyin heyecanı. Birisi gelmişti aklına, ona bu kadar güvendiğini daha önceleri hiç farketmediği biri. Hani birlikte çok vakit geçirmeseniz bile güvendiğiniz, belki aynı derinliklerde takıldığınızdan sizi anlayabileceğini bildiğiniz biri. Bir dost, bir arkadaş, bir sırdaş. Bir tek ona söyledi gidişini. Bir mail gönderdi ona, şöyle diyordu:

“ Daha fazla dayanamıyorum, kaçışımdan pişman olmamayı diliyorum ve beni anlayacağını biliyorum. Gidiyorum. Hoşçakal…”

Kasabaya vardığındaysa içindeki hissetmekten korkup da bastırdığı kaygılar uçup gitmişti. Hemen bir pansiyona eşyalarını bırakmış ardından kasabayı keşfe çıkmıştı. Yaşamak için seçtiği yer bir masal şehriydi sanki. Taş döşeli yolları, genelde yokuş olan sokakları, ahşap konakları, hemen heryerden görülebilen denizi, çeşit çeşit kuşları daha ilk günden bir yabancıyı evlerine davet edebilecek kadar sıcak insanları…  Onun için inşa edilmiş bir kasabaydı sanki. Kasabayı gezerken bir yokuşun tam tepesinde iki katlı ceviz kabuğu renginde bir ev gördü Nihan, penceresinde kiralık yazıyordu ve küçük bir çocuğun vitrindeki  muhteşem bir oyuncağı görüp de ona sahip olma hayaliyle hızlanan kalbi gibi pır pırdı yüreği. Bu muhteşem ev için gayet uygun bir kira anlaşmasının ardından rüyada olmamak için dualar etti ve eve ufak tefek eşyalar aldı, minderler ve hasır sandalyeler olmadan olmaz diye düşündü. Mutluluk böyle bir şey olsa gerekti, bir de şu içindeki burukluk olmasa.

Burada geçirdiği bir ayın ardından, bu kasaba Nihan’ın vazgeçilmeziydi.  Mutluluk için, iyi bir şirkette iyi bir pozisyonda çalışmak zorunda değildi, insanların çizdiği genel geçer kalıplara sığmaya çalışmak zorunda değildi, kendi kusurlarını görmekte birer âmâyken, senin kusurlarını eleştirmekte çatık kaşlı yargıçlar kesiliveren büyük şehir insanlarına katlanmak zorunda değildi. Herşeyden önemlisi kendini tanımadan, bu evreni tanımadan son nefesini vermemiş olduğu için kendini şanslı buluyordu.

Nihan okuyordu burada, daha önce hiç okumadığı kadar okuyordu, bazen aldatıyor, bazen aldatılıyor, kimi zaman savaşıyor, ağlıyor, yapmadığı yanlışların pişmanlıklarını yaşıyor, ama her zaman öğreniyordu. İçinde biri vardı, henüz tanımadığı, her insan gibi güçlü ve güçsüz yanları olan, ama şimdiye kadar ne kendine kendini anlatabilmiş, ne de kendi kendini dinleyebilmiş biri. Onun içinde bir nihan vardı. Geç kalmış ve ağır ilerleyen bu tanışma adına, hiç gerçekleşmeyecek olma ihtimalini de hesaba katarak şanslı buluyordu kendini Nihan.

Güneş doğup batmaya devam ederken ve Nihan’ın banka hesabı artık boşalmaya  başladığı için  yavaş yavaş bir iş bakmaya başlamalı diye düşündüğü günlerde, karşısına onu artık şanslı biri olduğuna inandıran bir iş çıktı. Sık sık gittiği kasaba kütüphanesinin yolunda, kasabanın tek kitapçısı vardı. Eski yeni kitaplar alıp satan ‘Kabuk’ isimli bu yeri 70’inin üzerinde, ilerlemiş miyobuna ve kataraktına rağmen onu her daim kalın gözlük camlarının ardından okurken görebileceğiniz Halil Efendi işletirdi. Otuzundan beri bu kasabadaydı, evli değildi ve kimseye de yan gözle baktığı görülmemişti bu yaşına kadar. Ne derece doğrudur bilinmez ama kasabada kulaktan kulağa fısıldanan bir hikayesi vardı; güya Halil Efendi, gençliğinde İstanbul’da bir Rum kızını sevmiş, ancak ne kızın ailesi ne de Halil Efendinin babası bu ilişkiye onay vermemiş. Kaçacaklarmış, bunu öğrenen Rum baba, kızı eve hapsetmiş. Bir zaman sonra kız Halil Efendinin de arkadaşı olan Rum bir delikanlıyla nişanlanınca, Halil Efendi perişan olmuş. Bakmış oralarda olmayacak pılısını pırtısını toplayıp buraya gelmiş sonra da…  Söylentiler böyle uzayıp giderken Halil Efendinin tek kelime ettiği görülmemişti bu konu hakkında.

İşte bu yalnız ihtiyarın, o yaşına kadar hiç yardımcıya ihtiyacı olmamıştı ama artık romatizması rahat bırakmadığından bir ilan asmıştı camekanına. İlan Nihan dışında kimseyi o denli heyecanlandırmamıştır herhalde, görür görmez koşar adımlarla gitmişti Kabuk’a Nihan.

Zamanla bu kasabaya yabancı ama burayı çok seven bu iki garip insan hem dert ortağı, hem can yoldaşı olmuşlardı birbirlerine. Bu kasabayı ne çok sevdiklerini anlatmışlardı ayrı ayrı ve uzun uzun. Balık tutmayı öğreteceğine dair söz vermişti Halil Efendi Nihan’a. Bu kasabanın öncesindense hiç bahsetmemişlerdi. Sanki aralarında buraya nasıl geldiklerinden bahsetmeyeceklerine dair gizli bir sözleşme imzalanmıştı da, hiç biri bu konuyla uzaktan yakından ilişkilendirilebilecek cümleler bile kurmuyorlardı. Bir keresinde  eski bir tarihi yapıdan bahsedecek oldular, “sanat tarihi dersinde hocamız…” diye arkası gelmeyen bir cümleye başladı Nihan, hemen sustu ve suskunluğun ardından gelebilecek sorular bir bir geçmeye başladı ardından, korkuyla bekliyordu Halil Efendi’nin dudaklarından dökülecek soruları.  Ama hiç birini sormamıştı Halil Efendi, ya gerçekten duymamıştı ya da çok iyi numara yapıyordu, ama Nihan ikincisi olduğuna yemin edebilirdi.

Nihan’ın giyimi kuşamı da değişmişti burada, uçuşan kabarık etekleriyle, uzun karamel rengi saçlarıyla, yanından hiç eksik etmediği haki rengi çantasıyla bu kasabaya daha bir yakışmıştı. Sabahları erkenden kalkıyor gün doğumunu izliyordu, bir gün bile bıkmayacaktı bu güzellikten. Ardından işe doğru yola çıkıyor, ilgisini çeken şeyleri haki çantasından ayırmadığı eski, pozlu makinasıyla çekiyor, yoluna devam ediyordu. Daha sonra işe gidip okuyor, okuyordu.  Psikoloji ve  klasiklere ağırlık veriyordu. Ardından Halil Efendi geliyordu, Nihan’ın demlediği tarçınlı meyve çaylarını yudumlarlarken, Nihan’ın tarifsiz bir lezzet aldığı sohbetleri başlıyordu, bu kasabada yaşadıklarını, okuduklarını anlatıyordu Halil Efendi. Nihan onun karşısında kendini savunmasız hissediyordu. Gerçekten çok şey bilen insanların yanında böyle hissedersiniz. Müşterileri ikindi vakti gelirdi, öncesinde ve sonrasındaysa tek tük gelirlerdi, Nihan’sa yedi gibi eve giderdi, her akşam yolu iki kat uzatsa da sahil yolunu tercih ederdi, bazen durup denizi seyreder ardından aheste aheste yola devam ederdi. Eskiyi artık çok sık hatırlamıyordu, eskinin de pek sesi soluğu çıkmıyordu, mutluydu, eline geçen bir kaç kitaba kadar…

Son aylarda okuduğu kitaplarda birisi kaçıyorsa mutlu olmayı beklememeli diyordu, çünkü gittiği yere kendini de götürüyordu, kaçtığı herşey de zihninde onunla birlikte. Canını sıkmıştı bu biraz Nihan’ın,  tüm kaçışlar kendinden değildi, benimki de öyle,  diye düşünüyordu. Ve bir kez canı sıkılmaya başlamıştı işte, devamı da geldi sonra. Mutluluk yaşadığını sandığı şeyden başka bir şey miydi öyleyse, beyni yine bulanmaya başlamıştı, yaşadığı bir pişmanlıktı da kendini mi kandırıyordu? Güvendiği birine içini dökmek istiyordu. Hayatta tam anlamıyla güvendiği onu anlayabileceklerini düşündüğü bir Halil Efendi vardı, bir de gidişinden tek haberdar ettiği uzaklardaki insan… Halil Efendiyi düşündü, nedeni nasılı mühim değil, onunki de bir kaçıştı şüphesiz. Bir keresinde eline her kalem geçişinde hep karaladığı dizelerin sebebini Halil Efendiye sormuş, Halil Efendinin tek bir bakışıyla da sus pus olmuştu. Bir daha da hiç bir yere karalanmamıştı o dizeler. O büyük bir adam, bana güvense de sırrını anlatmamayı tercih etti, diyordu kendine. Nihan da ona anlatmamalıydı. Belki de sırf Nihan’ın anlatacaklarını dinlememek için anlatmamayı tercih etmişti, ama hayır o büyük bir adamdı ve anlatılmaması gerektiğini bildiği için anlatmamıştı. Nihan da böyle yapmalıydı, isminin hakkını vermeliydi. Ve son zamanlarda okuduğu kitapların öyle ya da böyle bu ihtiyarın sayesinde onun eline geçtiğinin bir an bile farkına varmamıştı…

Buraya gelişinin onbirinci ayıydı. Hayatında birşeylerin yerine oturmaya başladığı bir aydı bu. Zihninde savaşan onca şeyin içinde sağlıklı düşünebilmeyi başarmıştı. Kararlar vermişti. Öncelikle burayı seviyordu, burada yaşamak istiyordu. Burada mutluydu. Ancak kaçış sorunların çözümüne çare değildi, keşke öyle olsaydı, ama değildi. Yüzleşecekti. Bunun için hazır hissetmiyodu ve ne zaman, nasıl yapacağını bilmiyordu. Düşündükçe tüyleri ürperse de, zamanın kapatamayacağı açık bir yaraydı bu, ve bizzat kendisi kapatacaktı. Verdiği bu karar onu rahatlatmışken, günlük hayatına döndü yine. Halil Efendi küçük saksılarda menekşe almıştı kendine bir gün, mor ve beyaz. Çok beğenince birini de Nihan’a vermişti. Mor kadife yapraklı bir menekşe, Nihan’ın en büyük dostu olmuştu o günlerde. Bir dost işte bu menekşe gibi olmalıydı, dinlemeli ve ayıplamamalıydı, kimseciklere anlatmamalıydı dostunun sırrını, kapısı heran açık olmalıydı, artmaz azalmaz olmalıydı bir şeyler, ikisi de bilmeliydi bunu ve menekşeden başka akıl vermeliydi bir de, o da anlatmalıydı, sonra hayır dedi ,dost menekşeden başka olmalı…

Ve bu sabah geçmişinden bir dost, tek dost çıkagelmişti. Onu karşısında görünce onu sandığından da çok sevdiğini, güvendiğini ve beklediğini anlamıştı, heyecanlanmıştı,  sımsıkı sarılmıştı boynuna, güven elle tutulabilseydi işte o an avuçlarına alabilirdi. Bir süredir yine omuzlarını ağrıtan, ağırlaşmaya başlamış yükün çoğunu O almıştı gelir gelmez, hafiflemişti Nihan… Bir türlü aklına getiremiyordu Halil Efendinin sağa sola karaladığı dizeleri, işte şimdi birileri okuyordu zihninde:

 

Yeniden varoluştur ya da bir başka türlü ölüştür bu

Nice aldanmalardan sonra bir maîye dönüştür bu…

 

 

 

 

Dipnot: Dize bir şiirden devşirilmiştir, bana ait değildir.

 

 

bavul-temsil

Kendiyle Karışık-1

Anne ben şehir şehir dolaşmak istiyorum.

Küçük bir valiz, birkaç parça eşya, her seferinde ellerimden kayıp düşmekten son anda kurtulmuş yığınla kitap ve karalama defterim.

Zamansız bekleyişlere, sayısız gözlerin düştüğü otogarlardan birinde olmak mesela.

Peronlara yaklaşan yolcu otobüslerini, kalbinin ritmi gibi gözeten, bazen de gidişlerin ardında bıraktığı ellerin savrulduğu otobüsleri seyretmek.

Hüzün tutmuş düşlerin, ani kararlarla adımlandığı yollara düşmek.
Çiçekler, kuşlar… Oturduğum yolcu koltuğundan gökyüzüne dalıp dalıp gitmek, sevgiliyi düşlemek.

Yakasına özenle işlenmiş allı, güllü, hikayelerin sıralı olduğu yolcu koltuklarından birine yaslanıp kendi hikayemi yazmak istiyorum.

Eski şehilerin kokusunu saklamak, toprak kadar kadim medeniyet sürmüş kentlere gitmek.
Beş asırdır yaşamış gibiyim, bu coğrafya içime dokunmuş. Sayısız ilmek atılmış bedenim şehir şehir, iç içe geçmiş.

Bilmiyorum; nedir beni koparıp atan. Dağ, taş insafsız sürükleyen. Bir yerlerde, tamamlanmış sıradan bir yaşam sürmemi engelleyen.

Yazmak mı; ruhuna dünyaları sığdıramazların kaleminde huzur arayışları değil midir?
Bitmeli belki, uslanmalı, hüznü büyüten durdurak bilemez arayışlar.

kucuk-kiz

Çocukluğu Elinden Alınan Kız

Nasıl anlatsam sana içimin
geçmişliğini,

Çocuk yaşımda sırtlandığım
olgunluğun yüreğime yaşattığı sinmişliği,

Nerede bir ben görsem, arkama
bakmadan uzaklaşışımı.

Gülmelerin sesine
tahammülsüzlüğümü.

Bayram sabahlarının o kimsesizliğini,

İşi deliliğe vurup asileşen yüreğin
bir başına kalışlarını,

Gerçeğin resmine karşıdan anlamsız
bakışlarımı,

İçime yuva yapan serçenin saydam,
kırılmaz sanılan kanatlarının çıtırdayışlarını,

Duyduğum çığlıkları martıların bir
parça ekmek için atmadıklarını,

Yalnızlığın sesinin onların
bedeninde süzüldüğünü,

Sensizliğin bir martı çığlığında
dile gelişini.

Nasıl anlatmalı sana, baba.

Seni sana nasıl anlatmalı, senin
için en çok kendime ihanet edişimi,

Kendime nasıl anlatmalı, baba…

Çocukluğu elinden alınan bu kızı
hangi sözlerle, şekerlerle avutmalı şimdi?

Öyle sözler edilmeli ki bir daha
sorulmasın o yasak sorular !

Anılmasın ört bas edilen terk
edişler.

Kandırılsın o küçük kızın, dallara
umutla astığı bez parçalarının dilekleri.

SimurghShort

Elfidâ

Kâf dağının eteklerindeydim bugün
Yalnızlığın tebelleş olduğu amansız; ucu bucağı görünmeyen genişçe bir eteği vardı.

Kâh simurgdaydı gözüm; kâh simurgun peşi sıra giden otuz kuşta…
Hepsinin bir oluşunu, var oluşunu ve onca depdepeli yolu bir olup geçmesindeydi sırrım.

Önce batıp çıktıkları aşk denizindeydi gözüm.
Kâh masmavi oluşunda kâh güneşin ışıklarıyla acının kızıllığına bürünmesinde.
Yüzmekteydi binlerce kayık; üstünde simurga yolculuk yapan altmış kuş ile…
Hepsi de aynı noktaya, aynı amaca; aynı meramla gidiyorlardı.
Hepsininde amacı bir
gayesi bir
meramı birdi.

vahdet’e doğru vucud olmuşlardı.
Yaratılış gayesi vahdet-i vücud kendini en iyi şekilde ele vermişti.
Aslında yolculukları kayıkların içindeki eşref-i mâhluk gibi,
ilânihâyeyeydi. Yani sonsuzluğa doğru kanat çırpıyorlar,
Sonsuzluğun içinde simurgu, kuşların sultanını arıyorlardı.

Tabi her şey gibi bir kaç sınavdan geçmeleri gerekirdi; Sultan’a ulaşmadan önce.
Çünkü tek sorumlulukları boynunda inci gibi duran aşklarıydı.
Aynı aşk deryasında kayığıyla yüzmekte olan insanın kalbindeki zerre gibi.
Zira bu deryada geçerli olan şey kuşlar için boyunlarında taşıdığı inci,
İnsan içinse kalbinde taşıdığı aşk zerresiydi.
İki mâhluğun da yolu bir,
katresi bir,
hayatı birdi.

Simurg yolcuları önce aşkın deryasına daldırdı kendini.
Onun suyundan sarhoş olmaktı meramları
Boynundaki inciyi bir nebzede olsun büyütmekti.
Altmış simurg yolcusu kendilerini öyle bir salıverir ki derya-ı aşka
Son on tanesi mahvolur,
harab olur,
yok olur.

Mecnunlaşan diğer elli tanesi ardından hırs ovasına girer. Birbirleriyle hırsa tutuşan
inci sahiplerinin ilk on tanesi  hüsrevâne bir hal alır,
husumet peydahlanır,
metruk bir hâl alınır,
hırsın tebelleş olduğu insanlar gibi yıkılırlar.

Yektâlaşan diğer kırk simurg yolcusu karar verirler,
ayrılmamaya ve her zamanki gibi bir olamaya.
Zira yoldaş azaldıkça yol güçleşiyor;
duyguların en ağır yükü kalblerine ve boyunlarına taktığı incilere musallat olmakta gecikmiyordu.

Ulu varlığın seyrindedir bilgin
Bunda düşmanlık var der gafil
Deniz olduğundan dalgalanır deniz
Onun içindir dalgalar, çöpe sor dilersen*

diye seslendi Ayrılık Vadisi, geriye kalan kırk simurg yolcusuna.
Bir olma yeri değildi zira Ayrılık Vadisi,
Burası gafilin yeriydi ve gafil bunca kuşun arasında düşmanların olduğunu
ayanbeyan haykırıyordu.
Şimdi ayrılık vadisine girerken simurg yolcuları
tuttukları sözü incilerinin içine gömmüşlerdi.
Zira kim bu sözden korkarsa vadi incisini alaşağı edecek,
kendilerini habislerin içine gömecekti.
Ayrılık vadisi sözünü tuttu ve dört gurupta toplanan simurg yolcularından ikinci gurubu alaşağı ediverdi.
On yolcu daha yolunda başarılı olamamış,
incilerindeki aşk kifayete erememişti.
Kalan otuz simurg yolcusu ise yavaş yavaş tırmanmaktaydı; Kâf dağının zirvesine…
Anlatıla anlatıla bitmeyen o muhteşem dağ şimdi karşılarındaydı.

Bir asker, belkide haber veren bir baykuş beklediler önce.
Ya da şatafatlı bir asker töreni,
sedef kakmalarla süslenmiş bir taht,
has ipeklerden imal edilmiş; has mücevheratlarla süslenmiş bir kavuk,
ve bir kaç dalkavuk…

Girdikleri kuşların sultanının mekanıydı sonuçta…
Boyunlarında alınlarının akıyla taşıdığı incininde hakkını ziyadesiyle vermişlerdi:
Bir kaç oda bahşedileceğini sandılar önce otuz yoldaş,
Odanın içinde binlerce çuval kuş yemi;
ve güzel güzel hurilerle doldurulmuş koltukların ortasında, mis gibi yemiş beklediler ki…

Buldukları koskoca dağdı. Sessizlikle örülmüş;
gözlerden ırak kurulmuş; ve sadeliğile göz kamaştıran büyükmübüyük bir dağ…

Otuz kuş önce sermestlikle koskoca Sultan’ın sarayını göremediğini düşündü,
ardından aralarında kopan veleveleyle birlikte bir oyana bir buyana salınmaya başladı.

Aslında ne koskoca sultan simurg vardı; ne de ortada şatafatlı bir saray…
Ortada olan kendilerinden başka bir şey değildi.
Si yani otuz; ömurg yani kuş…
Buldukları sadece “otuz kuş”tan ve çekilen binlerce çile…
Heba edilen onca nefis….
Ve kahırdan biten, tükenen kalın çehreli bir nefis!

Bu gece Kâf dağında yolcuydum.
Bir simurgtum belki, belki de, simurg yolcusu!

Kah battım aşk-ı deryaya kah çıktım Hırslılık ovasına…
Lakin gördüğüm tek şey vardı
Benden içeru bir ben olan varlıktı!

* Ömer Hayyam’dan bir rubai.

 

 

 

ask-temsili-3

Destina – Bölüm 1

Sessizlik…

Gözler…

Sessizlik…

Gözler ve yeniden sessizlik…

Denizine küsmüş martı misali bakan bir çift göz.

Nefes alışverişinin hızlandığını,kalbinin aniden,hızla attığını hissettiği o an.Her şey bir anda olmuştu aslında.Hareket etmiyor,masumane bakan bu gözlere bakıyordu sadece.Ne kadarda farklıydı diye düşünüyordu.Dalıvermişti o deniz  güzeli gözlere.Kendisini kaptırmaması gerektiğini biliyordu.Hemencecik kendini toparladı ve aniden:

-Aman tanrım!Ne oluyor bana böyle?

-Hayır,hayırrrr!..sözleriyle bozdu o devasa sessizliği.

Engel olamıyorum kendime,zihnime dur diyemiyorum.Emredemiyorum ona.Dinlemiyor beni,dinlemiyor sahibini.Oysa,oysa ne kadar da uyumlu hareket ederdik.Ben ne dersem onu yapar ben içimden ne söylesem o onu söylerdi. Bana olumlu gelen herşey onun içinde olumluydu. Ama gel gör ki bu defa roller değişmiş, bana emirleri veren  o olmuştu ve beni yönetmeye çalışıyor diye düşündü.

Buna bir şekilde engel olmam gerekiyor diye mırıldandı.

Gaipten bir ses ayyuka çıktı ansızın,sanki birileri onu dinliyordu

-Konuşsanıza…

Kısa bir sessizlikten sonra devam etti konuşmaya

-Hey siz,ne bakıyorsunuz öyle.Birbirinizi arayıp bulsanıza.Siz birbiriniz için varsınız artık zamanı geldide geçiyor.Birşeyler yapsanıza.Daha nekadar böyle kayıtsız kalacaksınız,size söylüyorum konuşsanıza!

Sessizlik…Konuşması istenen bir insanın susması kadar anlamsız görünen bir sessizlik.Sessizliğin bazen ne kadar büyük bir konuşma olduğunu haykıran devasa sessizlik ve yine o masum,maviliğini yitirmeye yüz tutmuş deniz misali bakan gözler…

Her ikisininde başı önlerinde öylece kalakaldılar.Umarsızca…

Heryer bir anda;dörtbir yanı kaplayan ışık,dalgakıranlara vuran ürkütücü dalga sesleri ve dalganın gerisin geri dönmesi ile içine çekip kendisi ile geri götürdüğü taşların sesleri  ile doldu . Hiçbir şey göremiyordu.Işık daha çok göz alıyor,sesler daha çok artıyor,dalgalar daha hırçın vuruyordu.Gözünü ışıktan korumak ve etrafını görmek için elini gözüne siper ettiğinde kocaman dev bir dalganın üzerine doğru geldiğini farketti.Masum masum uyurken,hiç tanımadığınız birisinin bir şekilde sizi uyandırdığını ve başucunuzda eli silahlı olan o kişinin sizi öldürdüreceğini söylediğini düşünsenize.Ömrünüzün en uzun,ömrünüzün en kısa o anında nasıl bir tepki verirsiniz acaba?İşte bu düşünceler o kısa zaman içerisinde beyninden geçmişti ki  ani bir refleks  ile ellerini,’ben suçsuzum!’der gibi havaya kaldırdı üzerine doğru onu yutmak  için an be an yükselen hırçın dalgaya.Umarsızca bakınırken,aniden elini yüzüne doğru kapadı ve herşey tekrar karanlık olduverdi

***

Yataktan fırlayıverdi.Kayıtsızca etrafına bakındı burasıda neresi der gibi.Herşey bıraktığı gibi duruyordu oysaki.Çıkarıp attığı pantolonu,hatta yolda geçerken pantolonuna sıçrayan çamur izlerini bile görebiliyordu ama o izin nereden orada olduğuna bir türlü anlam veremiyordu.Çalışma masası okumak isteyip bir türlü fırsat bulamadığı kitap yığını ile doluydu ama ‘neden bukadar dağınık bu masa?’der gibi bakıyordu.Oysaki son bir aydır o masa o vaziyette öylece duruyordu.Duvarda araştırmak için dipnot düştüğü yazılar vardı.Bir süre bakakaldı öylece.Nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu hala.

Bir türlü nerede olduğunu kavrayamıyordu.Oysaki ömrünün son iki senesini göçlere tok bir şehrin mağrur duruşunu simgeleyen köhne bir binanın,kuzeye bakan,güneşin sadece bir   kısmını görebilen genelde hep karanlık olan,sadece kirası ucuz olduğunda tercih edilebicek tek odalı bu dairesinde yaşıyordu.Bir öğrenci için oldukça lükstü tabiki!

Birden sarsılıverdi.Elini terden ıslanmış olan saçlarına götürdü ve mırıldanmaya başladı:

-Rüyaymış!..

Gördükleri sadece bir rüyaydı.Basit,sıradan bir rüyaydı.Kendini bu şekilde avutmak istiyordu.Basit bir rüya!Titriyor,hızla nefesini soluyordu.Midesinde tarifsiz bir duygu ayyuka çıkmıştı.

Bana neler oluyor der gibi bilinmeze öylece bakakaldı.Bilinmez dediğimiz kendi bilemediklerinden başkası değildi aslında.Bilemediği için bilinmez oluyordu onun adı , çünkü;bilmediği için bir anlam veremiyor ve somut bir kavram olmaktan çıkıp bilinmez oluveriyordu.Somut olarak ise bu yorgun ve çatlak duvardan başka birşey değildi.Dört bir yanını karaladığı,şiirleri ile doldurduğu,ders notlarını tuttuğu basit bir duvar…

Gözü ansızın bir yazıya takıldı duvarda,uzun zamandır böyle melankolik olmasına neden olan nedeni anımsadı.İki elini başının arasına aldı ve sessizliği bozuluverdi kayıtsızca şu tek kelime ile : DESTİNA!..

yazmakmi-konusmakmi

Yazmak mı Konuşmak mı?

Siz de benim gibi kendini yazarak ifade edenlerden misiniz? Bir saat konuşacağıma iki cümle yazayım da derdimi anlatayım diyenlerden misiniz? Söz uçar yazı kalır diye kendini savunanlardan mısınız?

***

Yazmanın Tiryakisi

Nasıl ki dertlenince
Senin ellerin sigaraya uzanıyor
Benim ki de kağıda kaleme sarılıyor.
Beyaz sayfalar karardıkça
Benim içim hafifliyor.
Yazmanın tiryakisiyim ben.
Konuşmak değil istediğim,
Satır satır anlatmak kendimi.
Cümlelerimin içine saklamak seni.
Her bir harfe adını fısıldamak.
Sen duyana kadar tekrarlamak.
Sen olup yaramı sarıyor bu sayfalar yokluğunda.
Sana koşuyor tüm yazılanlar.
Sen susuyorsun ben yazıyorum.
Ben yazıyorum sen dinliyorsun beni.
En çok da böylesi puslu havalarda özlüyor ellerim kalemimi.
Fırtına misali;
Sayfalarca karalamak istiyorum düşlerimin üzerini.
Oysa sen yağmur olup siliyorsun kırık dökük cümlelerimi.

sebnem-piskin-soylesi

Şebnem Pişkin ile söyleşi

Şebnem Pişkin: Herkese iyi akşamlar!
Mahmut Çalışkan: Merhaba Şebnem Hanım.. Hoşgeldiniz..
Tuğçe Arzik: İyi akşamlar. Yazarlığa nasıl başladınız?
Şebnem Pişkin: Yazarlığa 2006da başladım. Bir gece aniden yazmalıyım dedim.
Şebnem Pişkin: Tanımayanlar için hemen kendimden kısaca bahsedeyim
Şebnem Pişkin: Tasavvufi ve fantastik öğeleri birleştirerek romanlar yazıyorum. Asıl hedefim tasavvufta öğrendiğim kadim bilgileri tasavvufla ilgilenmeseler bile herkesin anlayacağı şekilde okuyucuya sunabilmektir.
Facebook Yorumcusu: Oncelikle iyi aksamlar. Yazarliga ne zaman ve nasil basladiginizi sormak istiyorum. Cevabiniz icin simdiden tesekkur ederim.
Şebnem Pişkin: Bilginin paylaşılması lazım diye düşündüm ve yazmaya başladım.
Şebnem Pişkin: İnşallah bir gün karşılıklı söyleşi imkanımız da olur
Birazoku: Şebnem Hanım, yüzyüze söyleşiyi de düşünmüyor değiliz :) İnşallah diyoruz biz de.
Okan Akca: En sevdiğiniz yazar kim?
Şebnem Pişkin: En sevdiğim yazar İskender Paladır
Halil Ölmez: Tuhaf gelebilir ama konusuyla veya yazım esnasındaki yaşadığınız duygularla şu kitabımın bende yeri farklıdır dediğiniz bir kitabınız var mı?
Şebnem Pişkin: Aslını isterseniz kitaplarımı BENİM diye sahiplenmiyorum. Ben sadece bir vesileyim, o nedenle her kitabın bendeki yeri ayrıdır.
محمود الكادحين: İyi ki de yazmışım dediğiniz kitap?
Şebnem Pişkin: İyi ki yazmışım dediğim kitap: hmmmmm. Hepsi galibaJ
Aybike Arzik: Beğendiniz yazarlar?
Şebnem Pişkin: Beğendiğim yazarları şimdi hemen bir cümlede yazmak çok zor…
Şebnem Pişkin: Çok çeşitli farklı türde kitaplar yazan yazarlar var sevdiğim: Ama ENNN ÇOOK dediğimizde İskender Pala’yı sayabilirim.
Yaşar Ulukanoğlu: Tasavvuf son zamanlarda moda diyebiliriz.. sinan yağmur beyfendinin eseri bu alanı şahlandırdı diyebiliriz.. Siz de bu akımdan mı etkilendiniz yoksa en baştan beridir tasavvufi konuları mı işliyordunuz?
Şebnem Pişkin: Yaşar bey dediğinizde haklısınız. Tasavvuf pek moda oldu.
Şebnem Pişkin: Ancak doğru şekilde anlaşıldığını düşünmüyorum tasavvufun.
Şebnem Pişkin: Sadece Hoşgörü, sevgi kısmı anlaşılmaya çalışılıyor. Ama tasavvuf İslamdan ayrı değil aslında.
Berna Tan: Üslubunuzu neye göre belirlersiniz?
Şebnem Pişkin: Uslübüm aslında ayarlanabilir bir şey değil. Gönlümün götürdüğü yere giderken, gönlümün sesine kulak veriyorum. Kalemim de bize uyuyor. Hepsi bu..
Halil Ölmez: Kitaplarınızın kapak tasarımları bence çok harika. Kitap kapaklarının seçimi konusunda yayınevi mi yoksa yazar mı etkili oluyor?
Şebnem Pişkin: Kapakların resimlerini bizzat seçiyorum.
Merve Özkan: Başucu kitabınız var mı? Ve okumaktan hiç bıkmayacağım dediginiz bir kitap?
Şebnem Pişkin: Başucu kitabım var. Mevlananın Mesnevisi, Marifetname, bir kaç diğer tasavvufi eser ve Kuran… İlginç değil mi J
Yaşar Ulukanoğlu: Evet Şebnem Hanım.. Peki siz de Mevlana’yı ve Şems’i mi işliyorsunuz? Niye kimse Hacı Bektaş-ı, Yunus’u romanlaştırmaz ki… Bence onların hayatı da çok ilgi çekici..
Şebnem Pişkin: Tasavvuf edebiyatında beni hepsi etkiliyor. Çünkü herkes Hakikati kendi uslübünce anlatmış. İbn-i Arabiyi anlamak zor, ama Yunus Emre’yi Mevlana’yı anlamak daha kolay.
Yeliz Bora: Sevgili Abdülhamit Han kitabını yazma sebebiniz ne şebnem hanım?
Şebnem Pişkin: Sevgili Abdülhamit Han kitabını yazma sebebim, bir gece rüyamda Abdülhamit Hanı gördüm. O dönemde Tuğrayı yazdım. Ama Tuğra yarım kalmış izlenimi veriyordu, ben de geçen sene devamını yazmak istedim.
Cihat Akça: Şah Sultan okunmaya değer.Şebnem Hanım, klavye ile mi yazıyorsunuz.kalemle mi?
Şebnem Pişkin: Klavye ile yazıyorum. El yazım çok kötü.. Şah ve Sultan okuduğum en kaliteli kitaplardan…
Yaşar Ulukanoğlu: Anlamak kadar anlatmak da daha kolay ki yazarlarımız o konularda yoğunlaşıyor..
Şebnem Pişkin: Yaşar bey çok haklısınız… Yazmka kesinlikle çok kolay. Zor olanı yazdıklarını yaşayabilmek.
Şebnem Pişkin: Zaten tasavvuf sözle olmaz, tasavvuf hal işidir derler… Bakmayın siz benim tasavvuf yazdığımı söylediğime, asıl mühim olan tasavvufu kendinde hal haline getirebilmektir aslında.
Berna Tan: Peki ya şu sıralar en çok etkilendiğiniz kitap hangisi?
Şebnem Pişkin: Şu sırada Şah ve Sultanı yeni bitirdim ve etkisinde kaldım
Yeliz Bora: Sizce bir yazar neden yazmalı Şebnem Hanım.
Şebnem Pişkin: Bir yazarın amacı bir tek cümlesiyle de olsa hayata artı bir şeyler katabilmek olmalı.
Şebnem Pişkin: Ben bazen bir kitabı belki de sadece bir kişinin yaşama bakışını değiştirmek için yazıyor olduğumu düşünüyorum.
Şebnem Pişkin: Dediğim gibi ben sadece bir kalem’im, ama bu kalemi tutan bir el var…
Talat Altun: Satırlarınızla anlatmaya çalışıpta anlatmayı beceremedim dediğiniz bir satır var mı ? :)
Şebnem Pişkin: Anlatmayı isteyip de olmamış dediğim bir şey yok aslında… Çünkü kitabı yazarken ben de ne yazdığımı bilmiyorum, bitince tıpkı bir okuyucu gibi okuyorum kendi kitabımı…Garip bir duygu…
Yaşar Ulukanoğlu: Diliniz nasıl acaba? Nazan Bekiroğlu gibi şiirsel mi, Sinan Yağmur gibi akıcı mı yoksa daha değişik mi?
Şebnem Pişkin: Dilim akıcı, herkes en az bir kere mola vererek kitabı bitirdiğini söylüyor.
Şebnem Pişkin Sinan Yağmur’a hiç benzemiyor, Nazan hanımınki kadar şiirsel değil..
Cihat Akça: Tasavvuf da yazarlarımız daha çok.Mevlana-Şems üzerinde yoğunlasiyor.Bu konu hakkında ne dusunuyorsunuz? Siz hç başka Alimler hakkında bir yazı dşùndùmüz mù?
Şebnem Pişkin: EFSUN’da İbn Arabiyi yazdım… Bilgi olarak yani
Şebnem Pişkin: Mevlana Şems ilişkisini yazmadım, o özel bir konu benim haddime değil yazmak diye düşünürüm.
Yeşim Bora Alhan: Şebnem Hanım sizce türkiyede yazarlığın geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şebnem Pişkin: Herkes yazar oldu, okuyucu kalmayacak diye korkuyorum :-)
İsa Güçlü: Şebnem Hanım, herkes yazar olursa kitaplar yazarların birbirine yazdığı mektuplar gibi olur belkide :)
Yaşar Ulukanoğlu: Peki şu aralar üzerinde çalıştığınız bir kitap var mı?
Şebnem Pişkin: Aklımda ve gönlümü çağıran bir konu var, yazmak istiyorum. Ama yaz döneminde ev kalabalık olduğu için yazamıyorum :-)
Şebnem Pişkin: Sonbaharda inşallah…
Berna Tan: Kitaplarınızın üzerinde çalısırken kaynak araştırması vs nasıl yapıyorsunuz nereleri kullanıyorsunuz?
Şebnem Pişkin: Kaynakları okurken ilham geliyor ve romanıma dahil ederek bilgiyi anlaşılacak seviyede konuya dahil ediyorum. Yani kaynakları sürekli elimin altında oluyor ve tek bir kaynağı değil bir çok farklı kaynaktan kontrollğ bir şekilde yazmaya çalışıyorum.
Yeliz Bora kitaplarınızın türkiyede çok okunduğunu düşünüyor musnuz Şebnem Hanım
Şebnem PişkinHAYIR DÜŞÜNMÜYORUM, aslında kitaplarım daha fazla yere ulaşsın diye çabalıyorum ama olduğu kadar artık…
محمود الكادحين: Gerçekten çok samimi cevaplar veriyorsunuz. Sizi tebrik ediyorum. Bir de şu sorunun cevabını alsam; sizi en çok etkileyen mutasavvıf? İbrahim Hakkı hz. , Hoca Ahmet yesevi Hz., Hacı Bayramı veli Hz…vs?
Şebnem Pişkin: Yaşamlarıyla etkilendiğim kişi Yesevi, Marifetnamesiyle etkilendiğim İbrahim Hakkı, ilmi ile İbn Arabi, gönlü ile Mevlana, gizemi ile Şems hz. ve daha niceleri…
Yaşar Ulukanoğlu: Yazmak için kendinize uygun şartlar oluşturuyor musunzu? Ne bileyim tasavvufi bir eser üzerinde çalışırken arkadan gelen kısık sesli bir ney dinletisi çok hoş olabilir :) sizin de bu tarz yaklaşımlarınız var mı?
Şebnem Pişkin: Sessizlik her zaman ideal çalışma şartımdır Yaşar bey.
Berna Tan: Peki ya yayın evi bulmakta sıkıntılarınız oldu mu hangisini tercih edeceğinize nasıl karar verdiniz yoksa onlar mı sizi yönlendirdi
Şebnem Pişkin: Berna hanım yayınevi konusu her zaman bir yazar için en sıkıntılı ve en zor aşamadır
Şebnem Pişkin: Her zaman sıkıntı olur bu konuda, ben de sıkıntı yaşıyorum ve yaşadım ..Maalesef.
Yaşar Ulukanoğlu: Yani her nehirin akarak toplandığı bir derya olmak istiyorsunuz… Peki gerçekten hepsini hakkıyla sentezleyebiliyor musunuz?
Şebnem Pişkin OOOOO Nerdeeeee? Ne mümkün… Keşke….
Aysel Cakmak: Şebnem Hanım hayranı olduğunuz İskender Pala’nın bir söyleşisinde bir kitabı yazmak için 60 civarında kitap okumam gerekiyor dediğine şahit olmuştum. O zaman İskender Pala’ya sorma fırsatım olamamıştı ama merak ediyorum; siz de yazarken bu kadar araştırma yapıyorsanız eğer, bu süreci yorucu bir hale getirmiyor mu?
Şebnem Pişkin: Süreç kesinlikle çok yorucu bir süreç. Ancak ben öğrenmekten sonsuz keyif alıyorum, benim hayatı yaşama şeklim bu… O nedenle bu süreci seviyorum.
Aynur Koca: Merhaba Şebnem hanım mesneviyle nasıl tanıştınız acaba ve bir de yazmak için belli bir program mı izliyorsunuz yoksa her am bilgisayarınız hazır mı?
Şebnem Pişkin: MESNEVİ’YLE TANIŞMAM bir arkadaşımın doğum günü hediyesi olarak bana hediye edişiyle oldu.
Cihat Akça: Üslup kaygısını nasıl yenebiliriz Şebnem Hanım?
Şebnem Pişkin: Eğer yazarken BEN yazdım sanırsanız uslüp kaygınız olur. Ama kendinizi ve kaleminizi akışa teslim ederseniz gönlünüz sizi doğru yönlendirecektir. diye düşünüyorum şahsen :-)
Cihat Akça: Olumsuz bir eleştiriyi kaale alıp,sizdeki eksikLeri tamamlamaya çlişir msınız?
Şebnem Pişkin: Olumlu eleştirlere kulaklarımı tıkarım, olumsuz olanlara kulaklarımı dört değil on dört açarım… Düzelmeye ihtiyacımızın olduğunu bilirim, hedef hep daha iyisi olmalı…
Yaşar Ulukanoğlu: Şebnem Hanım okul yıllarınızda edebiyat dersleri ila aranız nasıldı? Hocalarınız o zamanlarda sizde bir ışık görmüş müydü? teşvik eden var mıydı? Ya da şöyle deyim elinizden ilk kim tuttu?
Şebnem Pişkin: Yaşar bey okul yıllarında da iyiydi aram edebiyatla… Kompozisyon yarışmalarının en birinci katılımcısıydım :-) Teşvik eden olmadı :-) Elimi kimse tutmadı :-)
Fehiman Neşe: Okumaktan mı keyif alırsınız yazmaktan mı? :))
Şebnem Pişkin: Okumak olmasa ben yazamazdım. Okumak keyif, yazmak ayrı bir keyif…
Yeliz Bora: Hiç okuyucularınızdan olumsuz sözler yada eleştiriler aldınız mı Şebnem Hanım.
Şebnem Pişkin: ALDIM, ÇOK acımasız olumsuz sözler de aldım… Ama iyi ki de aldım :-)
Fehiman Neşe: Kendi kitaplarınızın korsanına denk geldiniz mi hiç? Gelseydiniz tepkiniz ne olurdu?
Şebnem Pişkin: GELMEDİM, AMA gelmek isterdim. Çünkü korsan kitapçılar sadece çok satanlar listesindeki kitapların korsanını yapıyorlar. Umarım benim kitaplarımın da korsanları çıkar J
Yeliz Bora: Hayatınızı büyük oranda değiştirdiğini yada çok etkileyen hayaytınıza yön veren kitap oldu mu Şebnem Hanım?
Şebnem Pişkin: Hayatımı her kitap az ya da çok değiştiriyyor biliyormusunuz? Ama yıllar yıllar önce okuduğum Ramtha’nın Beyaz Kitap’ı beni çatırdata çatırdata değişime zorlamıştı.
Necla Inal: Günüz toplumlarında bazı degerlerin yok sayıldıgını insanların bana dokunmayan bin yasasıncı olmaya basladgını inanc olgusunun bastırıldgını düsünüyorum. İnsanla anlık doyumlar basit cıkar mücadeleriyle mutlu olurken yazarlık durusunuzda özgün olmayı ve etkileyici olmayi bu cagda nasl basarıyosunuz?
Şebnem Pişkin: Aman estağfirullah, o sizin güzel görüşünüz demek isterim.
Ahmet Doğutürk: Şebnem Hanım kitaplarınızda ağırlıklı olrak tasavvuf yer alıyor.Tasavvuf hayatınızın nersinde?
Şebnem Pişkin: Ahmet bey tasavvuf hayatımın merkezinde, ama dedim ya tasavvuf dilde olunca bir işe yaramaz, HAL olup yaşamak lazım. Ben tasavvuf ehliyim diye dolaşırsınız ama insanlar size bakınca yalan ve riyadan başka şey görmez. E o zaman tasavvuf bunun neresinde…
Aynur Koca: Kitapkolikte çocuk romanı yazmayı düşündüğünüzü söylemiştiniz başka bir tür daha düşünüyor musunuz?
Şebnem Pişkin: Çocuk romanı yazmak istiyorum ama bakalım yapabilecekmiyim… Çocuk diye yola çıkarım ama bakarsınız bambaşka bir şey çıkar ortaya… Kim bilir…
Elif Ayvaz: Şebnem hanım kendinize idol olarak gördüğünüz bir yazar var mı?
Şebnem Pişkin: İdolüm yok… Sevdiğim çok ama onun gibi olmak isterim dediğim kimse yok. Amacım fayda yaratmak, topluma faydalı olan herkes benim idolümdür.
Aysel Cakmak: Şebnem Hanım Aşk’ı okudunuz mu acaba? Eğer okuduysanız Şems’in şarap içip Mevlana’ya da sunduğu bir bölüm vardı. Kitaba göre Şems bunu nefislerine çok ağır geldiği için yapıyordu. Ben kurgu da olsa Şems’e bunu yakıştıramadım bir türlü, belki de benim sığlığımdan. Tasavvufla hayli ilgili olduğunuz için bu konuda sizin yorumunuzu merak ediyorum?
Şebnem Pişkin: AŞK’ta son derece yanlış bilgiler vardı. Ne yazık ki… Ben okudum o kitabı, ancak sadece yazarın kurgusu olarak okudum…. ŞEMS Hz. değil orada anlatılan…
Yaşar Ulukanoğlu: Ben baştan sorayım en iyisi :)) kendinizi bir gazetede günlük köşe yazısı yazabilecek kadar üretken görüyor musunuz?
Şebnem Pişkin: Yaşar Bey, yazarım yazmasına ama köşe yazarı olmak istemem… J En azından aylık köşe yazarı olabilirim ama günlük istemem…
Aynur Koca : Merak ettim şimdi çocuk romanından başlayıp başka bir türe dönüşen romanınızı şimdi sanırım Efsun yeni çıktı sonraki kitap çalışmalarına başladınız mı acabaJ
Şebnem Pişkin: Aynur hanım çocuk kitabı yazmak yakın zamanda yapmayı planladığım bir iş.. Ama şu sıralar gönlümü yine bir yerlere çağıran bir ses duyuyorum ama bu sesi dinleyerek yazarsam ortaya çocuk romanı çıkmayabilir J
محمود الكادحين: Bir kitapdan ne kadar para kazanılıyor şebnem hanım? J Biraz özel oldu ama…
Şebnem Pişkin: Bir kitaptan para kazanılır kazanılmasına da, telifiniz ödenirse :) Hile yapmadan, sizi kandırmadan, hakkınız gözetilirse para KAZANIRSINIZ J
Cihat Akça: Kitaplarınızı yazarken güncel olayları göz önünde bulundurur musunuz?
Şebnem Pişkin: BULUNDURURUM..
Yeliz Bora:Ben son olarak mevlanayı eserlerinizde işlemişsizniz hayat felsefnizi mevlana felsefnize mi bağlıyorsnuz?
Şebnem Pişkin: Yeliz hanım, aslında Mevlana felsefesi diye bir şey yok. Bize hep yanlış yansıtıyorlar. Mevlana diyor ki benim yolum Kurandır, rehberim Hz.Peygamberdir. Yani Mevlana felsefesi denen şey İslamdır, ama İslam kelimesi bizi toplum olarak korkutuyor. mevlana demek hoşumuza gidiyor, havalı oluyor diye düşünülüyor herhalde :-)
Elif Ayvaz: Şebnem hanım çocklk hayallerinzn içnde yazar olmak varmydı?
Şebnem Pişkin: Hayallerimi hatırlamıyorum Elif hanım :-))
Yaşar Ulukanoğlu: Her söyleşide sorduğum bir soru var.. Bugüne kadar sizi en çok etkileyen roman karakteri hangisi acaba? Ve neden?
Şebnem Pişkin: En çok etkileyen roman karakteri KRYON serisinde Yuvaya Dönüş kitabı, saf niyetli Michael Thomas karakteri :-) Bilen var mı, bilmiyorum :-)
ümit Ihsan Yaşar şengür: Şebnem Hanım, çok okunan mı olmak isterdiniz, çok yazan mı?
Şebnem Pişkin: Çok yazan ve yazdıkları okunan olmak isterim :-)
دورن ﺟلك Şebnem hanım siyasi veya tarihi konuda bir kitap kaleme almayı düşünüyomusnz?
Şebnem Pişkin: Siyaset benim işim değil, ama tarihi roman yazmaya devam edebilirim.
Aysel Cakmak Şebnem Hanım peki sizce son yıllarda tasavvufa olan ilginin artması nedendir? Çok satanlara bakarsanız tassavvufla ilgili çok sayıda kitaba rastlarsınız, yani tasavvuf artık popüler bir konu. Tasavvufun bu denli ön plana çıkmasındaki etken nedir sizce?
Şebnem Pişkin: İnsanı kendini arayışının arttığı bir dönemde tasavvufun çok konuşulur olması normal bence… Çünkü bu konudaki tüm soruların yanıtları tasavvufta var.
Yaşar Ulukanoğlu: Kitaplarınızı yazarken fikrini aldığınız birileri var mı acaba? Akıl hocası gibi…
Şebnem Pişkin: Yazdıktan sonra fikirlerini aldığım insanlar var.
Yaşar Ulukanoğlu: Tasavvufta en çok beğendiğiniz ilke hangisi? tecelli, ayan-ı sabite, vahdet-i vucud…?
Şebnem Pişkin: Tasavvufta en beğendiğim ilke: Söz bitti, hal başladı :-)
Necla Inal: Ben az cok her tarzdan kitap okumaya çalışıyorum tabi imkansız bişey her kitabı emeği değerince okuyabilmek. okumadıgım kitaplar konusuna arkadaslarımn fikrini alıyorum onlara anlattırıyorum yeri geldiğinde.(birinden okudugu kitabı dinlemekte güzel her okuyucu kitabı tekrardan yazar anlayışıyla saygıyla dinlerim). bir ibd haldunu da okudum iskerder palayı da okudum ama beni çok cekmedi ne kadar ugrassam da bu tarz kitapları çok okuyamıyorum ha ibn haldunu ansiklopedik bilgi görerek okudum. Siz bu konulara eğilimli bir insan olarak bu tarz kitapları sevdirmek konusunda ne önerirsiniz?
Şebnem Pişkin: Herkesin tasavvufa ilgi duyması beklenemez. Ama tasavvuf zaten insan olmanın yollarını bize öğretir. Yani kavramlar bize lazım değil, vahdeti vücut nedir ne değildir bize lazım değil. Bize lazım olan şey İnsan nedir? Bu hayattaki gaye nedir?
Yaşar Ulukanoğlu: Acaba sizi tasavvufi konular dışında da görebilecek miyiz?
Şebnem Pişkin: Ben tasavvufi konularda yazmıyorum, ben hayattan anladığımı yazıyorum.
Yeliz Bora: Yazar olmak isteyan arkadaşlarımız olabilir söyleyebileceğiniz öneriler varmı şebnem hanım
Şebnem Pişkin: Yazar olmak isteyenlere tavsiyem: Merve Hanımın yazdığı cümledir.
Şebnem Pişkin: Hayallerinizi asla bırakmayın ve sizi mutlu edeceğini bildiğiniz şeyin peşinde koşun.
Necla Inal: Tasavvufta şöle bir inanç var iki kişi bir yola giderse biriniz baş olun gibi hani anladığım kadarıyla .. yani illaki bir önder gerekli midir sizce allaha kulluk için herkese yaradan aklı verdiğine göre yön göstericilere ihtiyaç var  mıdır?
Şebnem Pişkin: Necla hanımın sorusu da çok mühim. Yani mürşit şart denir biliyorum.
Şebnem Pişkin: Bu zamanda hakiki mürşit bulmak çok zor.
Şebnem Pişkin: Bence mürşit bulamayanlar gerçek mürşite bel bağlamalıdır ki o da Hz.Peygamberdir.. Onu tanırsak gerçekten nasıl yaşamak gerektiğini daha net anlayabiliriz.
Elif Ayvaz: Şebnem Hanım yazmayı bırakmayı hiç düşündünüz mü?
Şebnem Pişkin: Elif hanımın sorusu: Yazmayı bırakamam, çünkü öğrenme sürecim devam ettiği sürece yazmaya da devam edeceğim. Ama öğrenme süreci hiç ama hiç bitmeyecek…
Necla Inal: En büyük mürşit Kuran-ı Kerim değil midir? gerçek yol gösterici yetmez mi sizce ? J
Şebnem Pişkin: Mürşit, Kuranı hal olarak yaşayan biri olmalı… Yani rehber Kurandır, ancak yürüyen Kuran peygamberimizdir.
Necla Inal: Bir de şunu sormak isterim konuyu uzatmak istemiyorum aslında fakat mürşit diyoruz ya hani bilge insanalr. eskiden teknoloji bu derece gelişmemişken şartlardan dolayı önder secilmesi istenmiş olabilir mi çünkü günümüz dünyasında her konuyla ilgili bilgiye ışık hızıyla ulaşabiliyoruz. yani demem o ki şartlara göre değişmeli mi bazı inançlar ya da sistemler?
Şebnem Pişkin: Keşke yüzyüze olsak, yok Necla hanım değil. Yani bunun teknolojiyle falan hiçilgisi yok. İnsan bilgiyi kitaptan alırsa hiç bir şey anlamaz. Ama karşısında o bilgiyi yaşayan birini görürse onu taklit eder. Mürşit bu anlamda gerekli…Ayna olmak için..
Necla Inal: Hımm gerçekten hiç bu bakış çısıyla düşünmemiştim halbuki bunu bilfiil öğrencilerime örnek olabilmek adına yapıyorum ayna olmaya calışıyorum onlara kendi çabam kadar :) teşekkür ederim
Cihat Akça: Peki BİR’e ulaşmak için tarikat gerek mi ?
Şebnem Pişkin:Tarikat konusu… Çok korkutuyor bizi ama korkacak bir şey yok. Tarikat yol demek, hangi yoldan gidilirse varılacak yer BİRdir. Yeterki aklımızı kullanalım, koyun olmayalım
Şebnem Pişkin: Bu zamanda ben şahsen tarikatlerden kaçıyorum. Bence şart değil…
Yaşar Ulukanoğlu: Günümüzde ne kadar samimi tarikat kaldı ki… ben şahsi fikrim olarak hepsinin para tezgahları olduğunu düşünüyorum..
Şebnem Pişkin: Hepsi değil, ama bir çoğu..
Yönetici: Arkadaşlar söyleşinin sonuna geliyoruz. Son cümleler lütfen…
Necla Inal: Mesela örnekleyebiliyorsam eğer, bi adrese giderken yolda gördügünüz bi adam köyden geçerken kahveden birilerine sorarsınız ama günümüzde haritayı alırsın ha daha ötesi navigasyon olayı var kimseye sormadan yoluna devam edersin bu şekilde hani eskiden kesinlikle mürşide ihtiyac oldgunu düşünüyorum fakat hani günümüzdee böyle bi şeye ihtiayc var mıdır manasında sordum cevap da çok etkiledi tekrar teşekkür ederim.
Şebnem Pişkin: Herkese çok teşekkür ederim, ne güzel sorular sordunuz. Terlettiniz beni :-)
Yaşar Ulukanoğlu: Son olsun o zaman alanınızda rehber kişi adayı olarak görüyor musunuz kendinizi? Sizi okuyarak tasavvufu öğrenebilir miyiz?
Şebnem Pişkin: Aman Yaşar bey, ben kimim rehber olmak kim… Anladığımı yazıyorum sadece, her birimiz birbirimize birer ışık veriyoruz. Deniz fenerleri gibi… Bir kaç tekneye yol göstersem bana yeter J
Yeliz Bora: Peki günümüz için tasavvuf konusunda insanlarımıza yardımcı olabileck önerileriniz varmı?
Şebnem Pişkin: Ben şahsen Cemalnur Sargut, Tuğrul İnançer, Fatih Çıtlak gibi kişileri takip ediyorum. Tasavvuf konusunda kendileri gayet yetkin isimlerdi.
Aynur Koca: Sonuna yetiştim ama çok zevk aldım Tüyapta imza günü ya da söyleşi programınız var mı?
Şebnem Pişkin: TUYAP ta olacağım inşallah. Kasımda herkesi beklerim :-)
Aynur Koca: İyi akşamlarr Tüyapta görüşmek dileğiyle tabi daha yakın bir zamanda imza günü yapmazsanız ki yaparsanız çok güzel olabilir:)
Şebnem Pişkin: Ne güzel su olup hiç bulanmadan akabilmek…. Sevgilerimle
Yönetici: Söyleşimiz sona erdi arkadaşlar. Katılan, okuyan kitapseverlere ve Yazar Şebnem Pişkin’e çok teşekkür ediyoruz.

mektup

Mektup -cevaben-

Bulunduğum diyardan, bulunduğun diyara aşk kuşları uçurmadayım.
Senin derdini bilirim, hamlıktan olmaya yol alanların yanışlarında yanmaktasın sen.
O yüzdendir canının yanmaları, o yüzdendir gözlerinden yaşlar akıtıyor olman.
Mümkün değil ki ateşlerde yanmadan pişmek, olgunlaşmak, kâmil olabilmek
Şükret ki altındaki ateşi birileri yaktı da yanmaya başladın
Bir bak etrafına, ne çoktur yanmaktan uzak duran hamların sayısı.

Anlaşılmayı bekleme, anlamayı dene
Sevilmeyi umma, kalbini aç sevmeye
Aşk’tan başkasını söyleme, aşka kendini atacak kadar gözünü körelt
Unutma ki Aşk ateşi İbrahimleri tanır da onları yakmaz.
Bak bakalım sende de İbrahimlik var mıdır seyreyle.

Bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl güler?
Ay’ın geceye sabretmesi onu apaydın eder.
Gülün dikene sabretmesi ile ona güzel kokular bahşedilir.

Ey yollardan gelip yollara giden!
Ne mutlu sana ki kulların hayatlarına girip çıkmalardasın
Bırak onları bir süre kendi hallerine ki senden görüp öğrendikleriyle onlar da zamanla pişip yanmaya başlasınlar. Kim bilir belki sen de onların altındaki ateşi yakıp sonra yollara düşmüşsündür.

Ey makamı var ve yok’un üzerinde olan kişi!
Mutlaka gönülden gönüle giden bir yol vardır
Bazı insanlar gamlıdırlar; bu gamın nereden geldiğini bilmezler.
Bazı insanlar da vardır ki neşelidirler, onlar da bu neşenin nereden geldiğini bilmezler.
Ne kadar solda, sağda bulunanlar, eğri, doğru yolda yürüyenler varsa onların ne soldan, ne sağdan, ne eğriden, ne doğrudan haberleri yoktur.
Ne kadar, “Ben” ve “Biz” diyenler varsa ki onların da “Ben” ve “Biz”den haberleri yoktur.
Sen “Ben”in ve “Biz” in anlamını bilenlerden ol!

Sen güneş gibi nurlar saç ki seni gören kötü huyundan vazgeçsin
Sen dudağını kilitle, gönlünde sırlara yer aç. Ağzını yum, gönlün seslerle dolsun.
Sen, kendinden geç, çünkü kendinde olduğun zaman sonbahardaymışsın gibi üşürsün. Fakat kendinden geçince kış mevsimi bile sana çiçekli ilkbahar olur.

Ey azalıp yok olurken herkesten üstün fazlalığa erişen kişi!
Sen bir iş için dünya ahırındasın.
Hamlığı bırak, olgunluğa ulaşmaya bak
Yolcuların son durağı ulaşmaktır.
Üzüm, tekrar dönüp koruk olmaz; olmuş meyve, bir daha ham bir hale gelmez artık.

Sana son sözüm şudur ki: “Aşk’a uçma kanatların yanar” diyenlere kulaklarını tıka
Ve sor onlara “Aşk’a uçmadıktan sonra kanatların neye yarar?” diye.

Selametle,

mektup

Mektup – gönderilen-

Canım Efendim!

Selam ki Allah kelamıdır, her satırdan evveldir. Öncelikle hiç olandan, hep olana, sevenden sevgiliye selam olsun. Sana yazdığım en sonki mektubumun üzerinden aylar geçti. Sanma ki bu zaman boyunca aklımda değildin. Öyleydin…

Yine yollardayım. İki şehir arasında gidip gelmelerdeyim. Yollar boyunca, yolcu-hancı misali insanların hayatlarına girip çıkmalardayım.. Hani nerede bir dert varsa, deva oraya gider; nerede bir yoksul varsa, rızık oraya gider; nerede bir zor soru varsa, cevap oraya gider; nerede bir gemi varsa, deniz oraya gider demiştin ya. Dert kim, deva kim bilemem ama gelip gitmelerdeyim anlayacağın.

Şehirlerden geldim şehirlere gidiyorum. Kuldan ayrıldım kula kavuşmadayım. Kâh sustum, kâh konuşmadayım. Susarken de söylerken de sözüm hep Aşk oldu. Yollara girdim,yollardan geçtim. Çizgim hep tasavvuf oldu. Nedir tasavvuf diye soranlara senin yanıtını verdim: Sıkıntı zamanı gönülde neşe, ferah bulmaktır dedim. Barut oldum, kuru ot oldum, aşk ateşiyle hemen tutuştum, yandım. Aşk ateşiyle parladım, ama şimşek gibi hemen söndüm. Azaldım, yok oldum ama herkesten üstün fazlalığa eriştim. Azlığı, yokluğu seçtim de çoğaldım, kâr ettim. Eller kadehler dolusu şarap içerken ben mâna şarabını tattım da onlar ayıkken ben sarhoş gezdim. Uzanıp eller tuttum, biz elden tutanlarız dedim.

Kendine tapanlara diken oldum, Aşk’a yananlara ipek oldum. Bu alem sebepler alemidir, sebepsiz hiç bir şey elde edilemez, istemek lazımdır dedim, kendim de istedim; aramak lazımdır dedim, ben de aradım.

Kullar gördüler gözlerimden aşk damlaları akıttığımı da aşık olduğumu anladılar lakin kime aşık olduğumu bilemediler bir türlü. Sessiz kaldım. Diyemedim ki aşkta konuşma, aşktan bahsetme yoktur; aşkı yaşamak vardır, aşkta inlemek, göz yaşı dökmek vardır. Aşkı söylemedim, yazayım dedim. Aşkta söze izin yokmuş, kalemimin başı döndü de aşka dair yazı bile yazamadım. Vefasızlara gitmedim. Bildim ki vefasızlar yıkık bir köprüdür. Ayak basarsam köprü de yıkılır ayak da kırılır. Aşk denizine daldım, boğulmaktan korkmadım. Bildim ki aşk denizi aslında ab-ı hayattır.

Velhasıl hep yollardaydım, ve yine yollardayım. Hâk suretine bürünüp halka öyle görünmeye çalıştım. Bildim ki beni gören aslında O’nu görür, bana kasteden O’na kast etmiş sayılır. Ben de her baktığımda O’nu gördüğümü bilerek nazar ettim, her söylediğimi O’na söylediğimi bilip de sözümü tarttım öyle söyledim.

Kullar beni incittiler, kâh kırıldım, kâh kendi değerimden şüphe ettim. Ama testi kırılsa da su kırılmaz deyip canımı aşk’a teslim ettim. Ağacın, dallarını kırıp geçse de rüzgara küsmemesi gibi kırılmadım, küsmedim hiç bir kula.

Yollarda olmak zor. Ama sevgisi olmayanların arasında olmak daha zormuş. Bu yollar beni nereye çekecek, yolların sonu nereye varacak? Bu gidiş gelişler, bu yollar ne zaman sona erecek? Bir bilebilsem canım efendim… Mektupta havadislerden haber verilir bilirim. Bende ise aşktan öte söz söylemek beyhude zaman yitirmektir. Söz verdiğim gibi gurbette gönül aynamı aşka yabancı suretlerle paslandırmıyorum.

Bir sonraki mektubuma kadar sen de bulunduğun diyardan bu diyarlara aşk kuşları uçur da gönüllerimizin aynasına cila ol. Ki aşksız kalmayalım da ölü olmayalım; aşkta ölelim ki diri kalalım.

Selametle sevgili efendim,