Aylık arşivler: Ağustos 2011

acisess_mektup

Rosa’ya Mektuplar/İlk mektup

Sevgili Rosalin,

Şaşırdığının farkındayım. Ve yüzünde kaşlarını bir araya getirip soru işaretli gözlerinle sana neden böyle seslendiğimi sorguladığını görür gibiyim. Evet ben sana Rosalin diye seslenmem. Sana Rosa derim ve sana bu şekilde yalnızca ben seslenirim;  Rosa.

Sana mektuplar yazmaya kara verdim Rosa. Mektuplar, mektuplar, mektuplar Rosa. Ve bir yerden başlamalı anlatmaya , konuya girmeli diyerek, sende bana ait olan ilk şey olan adınla, adının hikayesi ile anlatmaya başlamak istedim anlatmaya, adını seçtim. Rosalin. Bence Dilinde: Rosa.

Önce adının hikayesinden anlatmaya başlamak istedim. Madem seni anlatacağım, madem bizi anlatacağım, en baştan başlıyorum işte; adından.

Şiddetli soğukların bastırdığı aralık ayının ikinci haftası, gülerden salı, takvim on birini göstermekteydi ayın. En az, yumruk yapınca ortaya çıkan parmak kemiklerini soğuktan kızartıp çatlatan şiddetli soğuk kadar şiddetli bir mide ağrısı ile uyanmıştım o gün. (Ki mide ağrısını kimsenin bilmesini istemem; çünkü ölmeden defalarca öldürür adamı.) Bir süre yorganı başıma çekip cenin pozisyonunda, ellerim midemde yattım. Bir adam, bir ağrı, bir yatak ve o adamı annesinin karnındaki hale kadar küçülten şiddetli ağrının büyüklüğü. Mideme ellerimle kuvvetli bir şekilde bastırdım ki; ağrıyan yerin üzerine elle bastırınca ağrının şiddetinin o anlık azaldığı doğru bir eylem olurdu benim için. Bir süre öylece kaldı. Sessizlikten bile sessiz olsun ve şu ölümcül mide ağrısı bir an evvel geçsin, hiç olmazsa bir dirhem hafiflesin diye dua ettim.

Salı iş günüydü ve benim bir işim vardı gitmek zorunda olduğum. Ağrımı belleğimden silmeye çalışıp yerimden doğrulmaya ve işe gitmek için hazırlanmaya karar verdim. Kalktım elimi-yüzümü yıkadım, önce aç karnına içilmesi gereken mide ilacımdan bir tane içtim; iyi gelmesini ümit ederek, sonra üzerimi değiştirdim. Sonra kapıyı kilitleyip evden çıktım. Apartmanın merdivenlerinden inerken sessiz ve gürültüsüz olmaya özen gösterdim; henüz uyuyanlar olabileceğinin bilinci ile. Apartman kapısından dışarıya çıktığımda öncelikle yüzümü ve ellerimi hapsine alan keskin soğukla karşılaştım. Ve sonrasında tüm vücudumu kendine mahpus edecekti, ben üşüyen bir adamdım zira. Montumun yakasını kaldırıp boynumu ve ensemi örtme çalışırken, aklıma herhangi bir filmde bu sahnenin geçtiği (ki birçok filmde geçer bu sahne) geldi. Kendimi sahnenin aktörü yapıp daha bir özenle gerçekleştirdim yakamı soğuğa kaldırma eylemimi ve otobüs durağına doğru yürümeye başladım. Otobüs durağına doğru yürürken nitekim kural bozulmadı ve soğuk çok geçmeden işlemeye başladı iç işlerime kadar. Mide ağrım da can acıtıcı olmaya başladı. Bir an evvel kendimi hastaneye atıp işimin başına geçmek istiyordum. (Evet doktorum ben.) Hastalarımla bir an evvel vücudumun ve bilhassa ruhumun ısınmasını arzu ediyordum.

Otobüs durağına ulaştığımda sen çokta oradaydın  ve saniye aşırı evet saniye aşırı saatine bakıp, bir yere geç kalmış ya da geç kalmış olabilecek olmanın verdiği ruh hali ile yerinde duramıyordun. Kırmızı palton gün gibi aklımda asılı hala.

Gelen birinin olduğunu anlayıp (ki o bendim) gözlerini nihayet saatinle otobüsün gelecek olduğu yoldan mekik okumaktan alıp bana baktın. Zaman gözlerinde dondu. Şimdi gözlerine girmiyorum onlar başka bir mektuba. Sımsıcak bir gülümseme ile karşılaştı yüzüm yüzünde. Evet bana gülümsemiştin ve benim o an ne midem ne de zemheri soğuk dimağımdaydı. Sade gözlerinden gülüşüne giden yolu defalarca gidip geliyordum.

O an tutulmuştum sana. Gözlerini gördüğüm ana yüreğim harlandı benim, işte o ana tutuldum sana gözlerinden. Evet erken falan da değildi bunu söylemek için. Son derece nettim duygularımda. Gülümsemene karşılık verebilmeme şaşırırım hala. O tutulma anından sonra nasıl bir şeyler yapabildim diye. Gülümseştikten sonra günaydınlaştık ve bir anda kendimi seninle sohbet ederken buldum. Tutuksuz, serbest, rahat ve bir o kadarda lezzetli bir sohbete girişmiştik.

Otobüs hala ortada yoktu ve artık ben de geç kalmaya başlamıştım. Hayatımın en güzel geç kalmasıydı bu. Beni sana sabahın erken saatinde getiren bir geç kalma. Seni tanımıştım, önce gözlerini elbet. Geç kalmışım umurumda mı? Kovulsam ‘Asıl ben istifa ediyorum’ derdim. O dereceydi yani durumum.

Konuşmamızda ayrı yöne giden otobüsleri beklediğimiz geçmişti. Aynı durakta ayrı otobüsleri beklemek bile yetti bana.

Yalnızca senin de işe gittiğini biliyordum. Bir de gözlerime düşen gözlerinin ne kadar güzel olduğunu. Ne iş yaptığını sormadım. He bir de telaşlanınca da pek bir güzel oluyordun.

Ve bir otobüs geliyordu. Seninkinin olmaması için nasıl dua ettiğimi bilemezsin. Benimki gelmiş olsaydı zaten binmeyecektim. Gözlerini bırakıp gider miydim hiç? Gidebilir miydim? Sahi yapar mıydım? Hayır!

Biraz daha yaklaşınca gelen otobüs numarası belli oldu ve bu seni gidiş hazırlığına soktu. Oysa ne dua etmiştim!

İyi günler diyerek otobüse doğru ilerledin, yüzünde yine o aynı mükemmel gülümseme. İşte o an kaçıp kurtuluverdi ağzımdan o soru, sen tam ilk adımını atmışken otobüsün ‘binilir’ kapısına.

-Adınız?

Biraz yüksek sesle sordum bu soruyu olması gereken şekli ile, duyurma çabası ile. Bilinçsizce sıyrılıvermişti dilimden bu soru; öyle ulu orta, öyle pat diye. Bir gün bu sorunun hikayemizin baş kahramanı olacağını nereden bilebilirdim ki adının?

Başını bana doğru çevirdin. Henüz ikinci adımını atmadan, gülümseyeduran yüzünle dudaklarından yalnızca ‘Rosa…’ kısmını duyabildim adının. Önündeki arabanın ani fren yapmasına isyan eden şoförün kornasına alabildiğine basması engelledi adının son hecesini duymamı. Belki de hecelerini. Dilimde son hece ya da hecelerini duymadığımı vurgulayan bir ifade ile soru ünlemi katarak sordum: ‘Rosa…?’ İkinci adımını atmayı tamamladıktan sonra otobüse tekrar dönüp yineledin adını. Bu kez o şoför ki bulsam kendisini alnından öperdim bırakmıştı kornaya basmayı. Rosalin. Önce yüreğime sonra aklıma deli gibi kazıdım adını Rosalin. Birkaç kez tekrarladım.  Ama her nedense ilk duyduğum şeklini daha çok sevdim isminin; Rosa.

O şoför o frene o tepkiyi gösteri o kornayı çalmasaydı , belki de sana hiç Rosa demeyecektim.

İşte böyleydi sevgili Rosa. O anlar, ilk karşılaşmamız, havanın nasıl olduğu,, takvimin hangi zamanı gösterdiği, kırmızı palton hep aklımda her daim. Ve yüreğimin aynı köşesinde serili sereserpe.

Ve sende bana ait olan ilk şey: adın, hala Rosa şekli ile baki sevgili Rosa. Rosasın ama yalnızca bana.

Adının hikayesi, bize giriş bölümü hikayemizin, böyleydi Rosa. Bilirsin hikayesi olan şeyleri severim.

Şimdilik bu kadar Rosa. Artık uyumam lazım. Yarın erken kalkacağım. İş var malum. Belki yine birlikte geç kalırız belli mi olur.

Gelecek mektupta görüşmek üzere sevgili Rosa.

Gülüşünün baki kalması dileğiyle…

Aşk ile…

Ramiro.

 

puzzle-cufflinks

Yaşanması gereken ne varsa yaşanıyor…

Şehrin ortasinda bağdaş kurdum oturuyorum. Uğultular aklimi allak bullak etmek için yarışa girmişler adeta. Cebimdeki iki kendisi küçük ama manası büyük kağıtlara bakıp bakıp geri cebime sokuyorum. İlahi bir güç beni buna zorluyor farkindayim. Tuhaflığında farkındayım fakat tam olarak kestiremiyorum. Hayatımı çizen puzzle parçaları tek tek yerine oturuyor. Tekrar çıkarıyorum kağıdı. Bunları düşünmek için çok erken belki ama kağıdı okuyorum, okuyorum okuyorum… Bir insan gelip geçmişti, üstelik davette etmemiştim, sonra düzene yenik düştüğünü ve tüm olumsuzlukları anlayıp geldiği gibi gitmişti. Ama iki hatıra bırakmış ve ömrüm boyunca kaybetmememi istemişti. Bendeki tuhaflığı keşfeden nadir insanlardandı. Üstelik ne bağırıp çağırmıştı nede bir öfke beslemişti şahsıma yönelik. Gelip geçmesi için bir rol biçilmişti belki ona ve baş koyduğum bu yolda biraz daha olgunlaşmamı sağlamıştı. Perde arkasında duran bir insanı sahneye itip onun ışığını etrafa yaymasını sağlamakta az iş değildi hani. Evet, o beni itmişti ve bıraktığı iki küçük kağıt parçasıda beni tetiklemesi için verebileceği en büyük armağandı. Gözümün içine bakmadıysa, elimi tutmadıysa ve tek nefeslik bile bir koku bırakmadıysa bu iz nasıl oldu ! Tuhaf, heycan veriyor. Üzülmemiş gibi yapmış ve ben de aslında hiç öyle bir şey hissetmemiştim. O bunu iyi başarmıştı. Diyorum ya bu yolda olması gereken ne varsa şimdilerde hepsi yaşanmakta. Ben de elimden geldiğince ipi birakmayıp asılmaya devam ediyorum…

 

// Talat Altun

20090919143714825

Anadolu’da Bayram…

Bizim bayramlarımız vardı:
Kurdeleli şekerlerin altında yatan sıcacık çikolatalarımızla birlikte.
Yaşlı amcaların, teyzelerin kırışmış ellerinin yanı sıra,
İçlerinde çarpan kusursuz kalbler vardı.
Öyle sıradan değildi bizim bayramlarımız;
lâkin bu kadar da katahor hiç değildi.

Tatile gitmezdik, bundan önceki bayramlarda.
Denizi bol bir memleketi, ailemize hiç tercih etmemiştik.
Ufak bir yakınma dahi olmazdı gidemedik tatile diye;
Çünkü memleketimiz vardı:
Sıradan, basit, yeşilliklerle dolu…
Belki de ufak bir dağın arkasına saklanmıştı;
Ama çocukluğumuzun, gençliğimizin hatırası saklanmıştı o dağın en ufak yerine!

Hava sıcak olmazdı bazan…
Mesela soğuk bir kış günü sıcacık bir ezandan sonra;
erkenden ayaklanırdı ev ahalisi…
Mahalleyi dolduran ve babasıyla gıcır gıcır elbiselerini giyen çocukların sesi,
tahta pervazlardan ve pencerelerden içeriye doğru süzülürdü.
Bu bayram daha çok onların gibiydi ama çok iyi biliyorduk ki
bu bayram hepimizindi.

Bir ay süren Ramazan’ın gidişinin hüznü buruk bir tebessüm gibi yanaklarımızda;
kalbimizde dururken, etrafta koşuşturan annemizin sesiyle irkilirdik.
Sıcacık çay büyüklerimizin gittiği bayram namazında hemen sonrasına hazır olmalıydı.
Koskoca bir çaydanlığın hangar gibi altına suyu doldururduk önce;
Çayı koyarken yadırgardım oruçlu muyum değil miyim diye;
ama aile şerafının sofra sofra öbeklendiğini gördüğüm vakit;
Oruç olmadığımı, Ramazan’ın bittiğini kabullenirdim.

Ezanın ardından yerleştirilen masalar ve peşi sıra sürüklenip gelen aile büyükleri;
bayram için hazırlardı artık.
Mis gibi havanın, ardından yumuşak bir kızıllıkta güneş ışıldar dururdu;
Tahta pervazlarının hemen arkasında duran tertemiz camlardan…

Yemekler yenir; çaylar yudumlanır;
Bu sırada memleketine yeni gelmiş;
fakülte yollarında dirsek çürütmüş olanlar varsa;
onların gözleri teğlenirdi.
“Sen yiyemiyorsun oralarda” derdi yaşlı anneler;
çift sarılı kocaman haşlanmış yumurtayı önlerine koyarken.
O sırada evin Reisi kaldırırdı kaşlarını önündeki sıcacık;
kâh susamlı kâh sade, tırnaklanmış pideyi elleriyle bölüştürürken.
“Piden bitmiş” derdi uzaklardan gelen oğluna/kızına;
önünde yığılı duran pideyi görmezden gelerek…

Kaşık, çatal sesleriyle bölünürken zihinlerimiz:
dışarıdan gelen cart kırmızı ayakkabılarıyla, minik kurdeleleriyle;
ve de ellerinde tuttuğu bezden çantasıyla minik kızlar;
kâh sivri burunlu, kâh normal tipli kunduralarla,
ortadan ikiye ayrılmış ve güzelce -biryantinlenmiş gibi görünen- limonlanan saçlarıyla;
eğer şehirden gelmişlerse Anadolu’nun doğallığına aykırı -ve emanetmiş gibi- iliştirilen kravatlarla;
kapılara dayananan çocuklarla bölünürdü.
Bayramınız baaaarek olsun“ diyen çocukların sıcacık tebessümleri güneşin kızıllığıyla bir olur;
evimizin en diplerine kadar sokulurdu.

Babamın cebinden çıkardığı desteden para verişini seyrederdik;
Kâh eski anılarımız canlanırdı zihnimizde; kâh boşluğun içinde bocalarken bulurduk kendimizi…
Ama bilirdik ki bir zamanlar o takunyaların ya da cart kırmızı önden cırtcırtlı ayakkabının içinde bizler vardık;
ve o zamanların bayramı; ne bu zamana benzeyecekti;
ne de başka günlere…

“Hey gidi o eski bayramlar” diyenlere ithaf olunur. Gerçekten de nerede o eski bayramlar? (Burnumuzdaki Sümükle Anadoluluyuz yazımın ikinci kısmı.)

ask-fundaceyhan

BEN,SEN

Ben bir şarkı söyleyeyim
Sen bir ıslık çal.

Ben bir resim yapayım
Sen bir çerçeve seç.

Ben bir sigara yakayım
Sen çakmağı uzat.

Ben bir çay koyayım
Sen şu keki kes.

Ben sofrayı kurayım
Sen şu bardakları götür.

Ben bir toplantıya katılayım
Kravatımı sen seç.

Ben bir dua edeyim
Sen de Amin de.

Ben bir düşeyim
Senin de dizlerin kanasın.

Ben bir güleyim
Sen şen kahkahalar at.

Ben bir, ki, üç tıp diyeyim
Sen seni seviyorum de.

akide_sekeri_cikolataya_yenildi_h12352

Eski Bayramları Getirdim Size:)

Çocukluğumuzdan beri duyduğumuz, şimdilerde kendi kurduğumuz cümleler silsilesi vardır hani her bayram arefesinde. Ah o eski bayramlar nerededir, eskilerin tadı hiçbir şeyde yoktur…

Bakıyorum da siz de katılıyorsunuz bu fikre… Peki sizce gerçekten değişiyor mu dersiniz bayramlar, her geçen yıl güzelliğini biraz daha mı yitiriyor?

Çocukluğunuzu düşünün, her şey ne de güzeldi… Arefe akşamı güzelce yıkanırdınız, anneniz biraz canınızı acıtırdı belki liflerken, ama öyle heyecanlı olurdunuz ki umursamazdınız bile. Yarın bayramdı çünkü, o ne müthiş bir duyguydu öyle! Hemen karnınızın orda nefes alırken küçük bir fermuar gibi yukarı doğru çekiliveren ince sızı bırakmazdı hiç sizi. Çünkü yarın bayram!

Erkenden yatarsınız, bayramlıklarınız başucunuzda. Hatta ben kırmızı rugan ayakkabılarımı hatırlıyorum bir bayram başucumda, heyecandan uyuyamamıştım, şaka yapmıyorum. Sabah erkenden anneniz kaldırır sizi, hiç mızmızlanmazsınız… Kahvaltı sofrası kurulmuş olur, bu gülümsetir sizi, uzun zamandır tek başınıza yapmışsınızdır kahvaltınızı çünkü -birkaç tekne orucu dışında-, ne sıkıcıdır bilirsiniz…

Sonra giyinirsiniz, anneniz saçınızı tarar güzelce. Bizim ev zeytinyağlı yaprak sarması kokardı, hala da öyle:) Çok geçmeden zil çalar, işin en eğlenceli yanı: babanız geldi camiden, varsa abileriniz de. Tüm aile bayramlaşır, eller öpülür ve ben hep annemi unuturdum. Annem alınmış gibi yapar sonra bir şekilde hallederdik, abimin tabiriyle cadıydım ben o zamanlar. Sonra zil çalar, amcalar, dayılar gelir bayramlaşılır, harçlıklar alınır, sofraya oturulur. Herkes pek bir mutlu, güleryüzlü. Sonra yine zil çalar, -bayramda kim o denmez- patür kütür üç beş çocuk çıkar merdivenlerden, sizinkilerdir, hemen bir poşet kapıp peşlerine takılırsınız. Sıfırdan başlamak zor gelir nedense, evden bir avuç şekeri de poşetinize atarsınız. Mutlu olmamak elde mi böyle bir günde!

Peki sizce neden bayramlar artık eskisi gibi değil? Belki sorun bayram da değil de bizdedir ne dersiniz? Dünyaya artık bir çocuğun gözleriyle bakmadığımızdan olmasın bayramlardaki bu tatsızlık? Kendimizi unutup, akıntıya kapıldığımız için, hala güzel olan şeyleri, güzel göremiyor olmayalım? Yüreğimizdeki çocuğu kendi irademizle bilerek ve isteyerek susturduk belki, ne dersiniz?

Arefede içimin hiç kıpırdamaması başka neden olabilir ki? İnanın bayram hiç değişmedi, o hala aynı bayram, değişen sizsiniz, değişen benim.

Ve ne yapmalıyız biliyor musunuz? Kendimizi hatırlamalıyız, henüz iç sesimize başkalarının sesleri karışmamışkenki halimizi… Sıradan bir şeyin bizi şaşırtabildiği, yamuk duran bir paspasın saatlerce güldürebildiği… Mucizelere inanırken ki ve bayramlar hala bizi heyecanlandırabiliyorken ki halimiz hani… O çocuğu hatırlayın ve onu kendi içinize, ait olduğu yere geri çağırın.

Öyleyse bu bayram sabahına erkenden uyanalım yüzümüzde koca bir gülümsemeyle! Sakın bayramı tatil sanıp otellere gidenlerden olmayın siz de… Kapı kapı şeker toplayamasak da; akrabalarınızı, eşi dostu, yaşlıları ziyaret edin-onlar da şeker veriyor:)-. Bilirsiniz bir dargınlığın üzerinden asla bayram geçmemelidir, eğer varsa bir dargınlığınız, onun da kapısını çalın. Yüzünüzdeki kocaman içten gülümsemeyi eksik etmeyin. Çocuklara bol bol harçlık verin, ne de olsa siz kendinizin cemaziyelevvelini bilirsiniz:)

Unutmayın sizin özünüz, el değmemiş haliniz; çocukluğunuz. O gerçek sizsiniz, bir bilseniz o halinizle ne de güzelsiniz… Her neredeyse tutup getirin onu ve bir daha da gitmesine izin vermeyin.

Çokça mutlu olun bir de, bayramlar biz mutlu olalım diye var:) Mutlu bayramlar!

 

200206769-001

Yalan söylerken samimi misin ? Adamsın !

Anlam veremediğim türden bir anlamsızlık. Mana ikliminde çoktan küresel ısınma illetine bulaşmış enteresan mevsimler çağındayız. Sahtelik revanşta şimdi. Dürüst isen insanlar arasında ezilmeyi göze alman gerekir. Neydi o çok sevdiğimiz şarkı, hatırlamıyorum şimdi. Tınısı kulaklarımda söyleyemiyorum. Ne diyorduk ? Sahte. Sahtekarsan, oyunbazlığı iyi beceriyorsan, katıksız yalakaysan adamsın. ! İyi de biz doğru olmaktan başka bir doğruyu bilmeyen bir neslin devamıyız. Onlar ne ? Bir yerlerde bir şeyler ters gitti demekki. Zaten yalan olmasa doğrunun ne anlamı vardı… Yalan batağında dizine kadar gömülmüş insanlar biliyorum. Gözümün içine bakıp samimiyetle anlatan tipler.. Hem yalan hem samimiyet nasıl olur demeyin. Yalanın samimiside var. Aptal ya karşındaki, yutacak ya. Hani yedi o da.. Aslında tam bu durumda yemiş gibi oyun yapmakta seni bu batağa dahil ediyor. Hayırlı olsun, sen de oynamaya alışıyorsun. Bak alıştın bile. Hepimiz alıştık. Herkes alıştı.

// Talat Altun

images

Çalınan hayallerin iz düşümü

Darmadağın odam, ben yinede toplamiyorum. Kitaplarım sağa sola saçılmış, notlarım kendilerini uçak yapmış uçuyorlar. Kalemler boy boy dizilmiş içtimaya hazırlanıyorlar. Şimdi bir kağıt geçti başımın üstünden. Duvarlara çarpıp yere düşüyor not tuttuğum ufak kağıtcıklar ürkek kuş misali. Niye kaçmak istiyorlar anlayamadım. Kucağında çokça anlam barındıran bir metin aheste adımlarla kapıya yöneliyor. Gün yüzü görmek benimde hakkım dermişcesine. Sır gibi saklayıp kimselere göstermediğim kendimce büyük yükler yüklediğim yastık altı notlarım var benim. Etrafında alakasız şekiller olan. İlk okuyuşta anlaşılmayacak türden. Aklımın odalarına hapsettiğim türlü olaylar. Hepsi kayitta. Bir gün yüzüne vurmak için sakladığım lanet dipnotlarım. Noktası nerde belirsiz belkide bitmemiş cümlelerim. Kırk haramilerin depoladığı hazineler gibiler ama ben çalmadım. Çalınan hayallerimin bir iz düşümü hepsi. Çuval çuval. Öyle açıl susam diye gerizekalı bir tabirlede açılacak türden bir kapisi yok. Yok tabi ne sandın.

// Talat Altun

kkk

Bu şehre sırtımı döndüğüm gün…

Bu şehire sırtımı dönüp yollara düştüğüm gün, arkamda bir çift yaşlı göz bırakmayı nede çok isterdim. Tüm yaşanmışlıkları, acılarımı, suya düşüp boğulan hayallerimi bir çift göze yük edip kaçıp gitmek. Sonra o gözler bu şehre aitmiş gibi düşünüp içimden ben de seni ağlattım demeyi…tekrar geri gelmeye sebep gösterir acılarıma kaldığım yerden devam ederdim belki. Belki de gidemezdim, her şeyi tek kalemde silmek fikri beyin kivrimlarimin çift gidiş çift geliş sıfır otobanında yarışa kalkardı. Anahtarına. Kazanırdın, fakat kazanmak bencil duygularına alet etmekle aynı şey olurdu. Şimdi, ben gidiyorum. Ağlayan bir çift gözde yok üstelik. Bu saçma fikrede neden kapıldım bilmiyorum. İlk defa kaçar gibi koşarak uzaklaşıyorum senden. Başardım galiba, galiba gidiyorum. İçimde burukluk hissi uyandiracak bir şey de yok üstelik. İyi de, kime yük etmeliyim bana olan miraslarını. Ağırlık edecek şimdi giderken. Yarı yolda yavaşlamama sebep olacak belki ama gidiyorum işte ötesi yok. Sadece gidiyorum…

 

// Talat Altun

kavşak

Senin İçin

Senin içindi herşey…
Sen parlement sigara içiyordun zerafetine toz kondurmadan..
Ama ben, sen parlement içiyordun diye içtim iğrendiğim halde..
Sevişirken ağız kokumuz aynı idi nede olsa..
İğrenmezdik ağız kokumuzdan..
Mutfağı sevdim ben,sen kaşarlı melemen seviyordun diye..
Sevdiğin renk pembe diye beş yıl pembe nevresim kullandım.
Senin kokun gitmesin diye haftalarca yıkamadım nevresimlerimi.
Sadece benim yatağıma özel gecelik aldım sana pembe nevresimlerime uyumlu olsun diye fıstık yeşili…
Rus salatası yedim kahvaltılarda sen seviyorsun diye..
Sen geleceksin diye fırçaladım dişlerimi alışık olmasamda ..
Jiletle tıraş oldum, beyaz tenin kızarmasın diye..
Sana uyumlu idim kıblemi değiştirdim ben.
Ve sen gittin..
Ne oldu..?

Parlementi bıraktım Camel içmeye başladım tekrar.
Mutfağa girmedim,hazır yemekleri acı biberle yedim..
Pembe nevresimlerime sigara bastım..
Oysa sevmeye başlamıştım pembeyi..
Her seviştiğim kadından sonra ruhumla beraber yıkadım  lacivert nevresimlerimi..
Fıstık yeşili geceliğini en yakın arkadaşına giydirdim gittiğinin üçüncü haftası..
Mevsim salatası yemeye başladım,bayağı lezzetliymiş..
Ayda bir sırçaladım dişlerimi eskisi gibi..
Senden önceki gibi..
Artık umurumda değildi seviştiğim kadınların göğüslerinin kızarması.
Hatta hoşuma gitmeye başlamıştı.
İz bırakmak güzeldir değil mi?
Bunu öğrendim ..
Ama unutmadım seni bak.
Hala sana şiir yazabiliyorum…
Keşke bırakmasaydın sosyoloji kitabımın arasında saç telini…

gitmek_12419523341

SEVGİLİYE…

Ey sevgili…

Ey sen…

Ey canım…

Koskoca bir şehrin, bir takıma isim olmuş bir ilçesinde, sanki hep geç kalacağın ön sezim olmuş gibi erkenden bekledim seni o gün. Koskoca bir şehirde, küçücük bir zaman dilimi paylaşmak içinmiş meğer. Sitem değil, isyan değil. Yine olsa yine beklerim şüphesiz. Aynı şehirde, aynı yerde, aynı adamı yine, yeniden, gene, tekrar tekrar beklerim geç kalacağının ön sezisi ile; sitemsiz.

Yıllar sonra tekrar bulunmuş kayıp iki zamandık seninle. Apayrı anne babaların iki ayrı çocuğu. Yıllar sonra tekrar bulunmuş kayıp iki çocuk; bulunduğu anda yitirilen: ÖLÜ DOĞAN BİR ÇOCUK GİBİ.

Bir geldin, bir gittin. Bir vardın bir yoktun. İçime oturdun!

Dünya dönüyor evet! Güneş doğuyor, batıyor. Mevsimler değişiyor. Düzen böyle. Peki ya içime dağılanlar? İçimde dağıttıkların? Nasıl düzene girecekler? Nasıl yerlerine geçecekler? Belki zaman, belki yalan…

Bazen çok sevdiğim bir tatlı, bazen kapıda karşılaştığım komşuyla ettiğim muhabbet oyalıyor beni. Zihnimden sıyrılıyorsun bir an. Hiç gelmemişsin, tanışmıyormuşuz, bakışlarımız hiç kesişmemiş gibi; ama sadece bir an. Sonra yine ‘GÜM’ diye iniyorsun beynime, gafil avlıyorsun, boşluğumdan yakalıyorsun. Bir gülüşümün içine sızı sızı sızıyorsun, sancılı bir gözyaşına dönüşüyorsun. Yangın oluyorsun. Yanıyoruz. Yangında kurtarılamayacak kadar çok tutuşuyoruz.

Nasıl bunca sevdim seni? Nasıl buncasın içimde? Hangi ara bu kadar büyüdün sen böyle bende? Nasıl?

Kör bir karanlıktayım şimdi. O çok sevdiğim ‘sarı ışıklar’ bile ‘yol kesen eşkıyalar’ gibi sevimsizler gözümde. Nefes alıyorum tamam; da YAŞIYOR MUYUM? Ben ölmeye nefes alıyorum. Her nefes alışımla azraile bir adım daha yaklaşıyorum. Oysa ben çoktan öldüm. Azrail’den çok önce kesildi nefesim. Üzerime atılan elaya çalan bir toprakla gömüldüm; sen gittikten hemen sonra.