Aylık arşivler: Eylül 2011

tulips

SENSİZLİĞİN ŞİİRİ

Ne vakit gelsen aklıma
Kapanır gözlerim düşlerim seni
Gözyaşlarımla birlikte kaybolur gülüşlerim
Ardından rüzgarda savrulan yaprak gibi
Savrulur hayallerim

Ne vakit gelsen aklıma
Bir yıldız kayar gökyüzünde
Ve kışla birlikte kaybolduğunda baharım
Yıkılır gider tüm umutlarım
Bekler dururuz seni,ben ve yalnızlığım

Ne vakit gelsen aklıma
Garip bir korku kaplar içimi
Gelecekmişsin gibi avutmaya başlarım kendimi
Dayanamaz ağlarım
Her şeyde seni görür,her şarkıda seni dinlerim

Ne vakit gelsen aklıma
Boğazımda bir düğüm…
Annesini kaybetmiş bir çocuğun korkusu gibi
Kaybetmekten korkarım seni
Usul usul dinlerim gecenin sessizliğini
Yine karanlığa yenik düşer göyaşlarım
Seni düşünür ağlarım

Ve ne vakit gelsen aklıma
Öyle bir şey olur işte
Anlatamam,anlayamam
Gerçekler ağır gelir yüreğime

18_12_eylul_yargilanmali

Diktatör paragraf

Zor zamanlardı. Hiç alışamayacakmışsın gibi. Kapattın kendini sonra. Ne oldu? Kilitlendin bir dört duvara koşturup durdun dört nala yalnızlığı. Alıştın vesselam. Duvarlara her gece başka figür çizdin gözlerinle hayalden… Ne çizdin çok merak ediyorum. Eros mu ? Kırık kalp? Yok yok senin çizmen gereken bence At,Eşek falan. Valla, At’ın üstüne binip koşturursun yalnızlığını. Sonra ne bileyim Eşek’i su içirmeye falan götür, sonra eşek sudan gelmesin. Sen o arada başka adama aşık ol ve eşek sudan gelinceye kadar aşık oldum diye bir kitap yaz. İyi fikir bak, hem yalnızlıktan kurtarmaya öğüt, cebine de para girer. Yok acımıyorum, içtenlik bu. Bu mu? Düşüncelerim değişmiş mi? Farkındayım. Değişen bir Dünya’da aynı kalmak çok zor. Biz de epey bir yol aldık tabi. Sahi senin eşek çiftliği ne alemde. Çoğaldılar mı bayağı. Eşeklerin çoğalması demek adamların çoğalması demek bilirsin. Ben de bilirim adamların çokluğunu bu yüzden eşeklerin çoğaldığı tahmininde bulundum. Tespit mi demek lazım? Yoksa gerçeğin ta kendisi mi?
Her neyse. Öfkeme hakim olamayıp şu satırları hızlı hızlı karalarken kağıttan alev çıkartıp bu rezilden paragrafları telef etmeyip zorla okutacağım millete. Diktatör paragraf olsun bunun adı.
Issız bir odadan eşek çiftliği ile zengin olmak büyük bir ayrıcalık olsa gerek senin için. Yahu arada eşekleride kötü adam yaptık ama. Ne diyeyim ki ben şimdi. Kusura bakmayın eşekcikler. Gerçek mana da sizleri seviyorum, lakin şu an isminize yüklemeye çalıştığım anlam bakımından nefret dumanları tüttürüyorsunuz kafamda. Anlamsız bir kişiliğe beş para etmez bir anlam yükleme zahmetinde de sadece ben mi bulunuyorum ki acaba. Yok yahu her yazanın lügatında paraladığı bir kaç şey vardır. Artık hayvandan mı girmişlerdir konuya bilmiyorum ama biz hayvanı seçtik şimdilik. Bazı ele avuca sığmayan tipsiz şekilsiz yaratıklar haline de sokabiliriz tabi ki bunları.
Ben de bir çiçek serası satın aldım, her çeşit çiçek… Ortalarına dalıyorsun ve hepsinden biraz biraz koku çekiyorsun. Sonra kafayı buluyorsun. Sonra ortalarında sızıp kalıyorsun. Bir uyanıyorsun cüzdan yok. Kim aldı acaba derken çiçeklerden birinin yokluğunu farkediyorsun.- Bir çiçeğin cüzdan çaldığını görmediyseniz sıkı tutunun şimdi gördünüz.-
Bu çiçekler o çiçekler değil. Neyse.

ask-nedir

Aşk Nedir?

“Ey Efendim Bilmek İstiyorum
Bu Öğrettiğin Aşk mı?”

-Nizar Kabbani-

Aşk kimine göre seferidir, borcu yoktur bakkala çakkala
Kimine göre adice bir mide bulantısıdır.
Kimine göre çöl ortasında vaha

Oysa Aşk

Pakistan’da Ayşe’nin
Prag’da David’in
Diyarbakır’da Rojin’in
Bayburt’ta Selami’nin
Ağız kokusudur,
Titreten gülümsemesidir,
Okunan Mektuptur,
Şişkin dudaktır.
Yıldızlara bakarak içli içli çekilen sigara dumanıdır.
Eylül’de bavul toplamaktır aşk,
İçine anılarını koyduğun…
Onun için gözyaşı akıttığın mendilin kokusudur.
Tokuşan iki çift keçinin boynuzunun acımamasıdır aşk.
Sihirlidir aşk.

 

 

cay1

AÇIK ÇAY

Her zamanki gibi
açık istiyorum çayımı …
hayatta da her şey açık olsun istiyorum
yolımın açık olması gibi…
şeffaf ve alelade olmalı her şey
kurmaca,bulmaca dolu olmamalı hayat
kimse menfaati doğrultusunda dost olmamalı birileri ile!
Açık olmalı herkes,temiz olmalı
hava gibi,su gibi
şeffaf ve açık olmalı
tıpkı
yudumladığım çay gibi…
Emrah YAYLA 2010/G.Antep
maskeler-gelikbank

Maskelerin İçinde

Ne diyebilirim ki, aşk üzerine

Herkes kendi yüreğindekinden mesuldur bence

Kaç kere çarpar kalbin sevdaya düşünce

Nasıl bakar gözlerin sevdaya değince

Mevsimler akar gider, sen fark etmesen de

Renkten renge bürünür sema

İçten içe değişirsin sen de…

Masken düşer önce, bir ‘sen’ kalır yüzünde

Bir de sevdanın hüzünlü bakışı…

Yüreğine ateş düşer sonra; kor olur kalır içinde.

Sussan dudakların dinlemez;

Konuşsan sevdalın…

Pişmanlık dolanırsa diline;

Gecenin bir vaktinde.

Bakarsan dönüp de geriye;

Ne kalmış elinde.

Kalsan ayakların durmaz;

Gitsen yüreğin…

veysel-avsar

İçimizdesin

V efâlı dostum,
E ngin ufkunda gözlerim kamaşırken
Y aprak yaprak açılırdı çiçeklerin
S esin halkın, aklın, vicdanın sesiydi
E llerin ise yalnızlığının kalemi
L âl dilinden düşüremediğin bir sevgiliydi.

A çık sözlü dostum,
V akitsiz vedanı sana hiç yakıştıramadım
Ş âdeylerken şiirlerim senin ruhunu
A ğlıyor şimdi en çok Çilek Kokusu
R ahatça, huzurla, nurla uyu.

karadenizden-boyle-adam-cikmaz

Kendine İnsanlık

Geçenler de dehşet verici bir haber okudum. İki kişi müşteri oldukları transeksüeli götürdükleri
ıssız alanda boğazından bıçaklamışlar. İlk okuduğum haberde para kavgasından çıkan tartışma nedeniyle transın bıçaklandığını ve kendi çabasıya yakındaki havaalanı kulelerinin olduğu yere ulaşmış ve hastaneye kaldırılmıştı. Haber burada bitiyordu İsmini vermeyeceğim gazete için. Bende kendi çabası ile hastaneye ulaşan yaralının önemli birşeyi olmadığını düşündüm.

Ama bir sonra ki sabah Karadeniz gazetesi gördüm büfe tezgahında. Yerel bir gazete idi, merakımı gidermek için aldım. Manşette 5 tane cinayet haberi vardı en az. “Gemi kaptanı ölü bulundu” “Cami çıkışı kavga 2 yaralı 1 ölü” falan filan..

Kocaman puntolarla işlenen bir haber ise acı acı dikkatimi çekti. ” Ordu’dan böyle adam çıkmaz dedim öldürdüm” Bu manşet bir önce ki gün okuduğum transeksüel haberi idi. Şok oldum.
Yakalanan saldırganlardan birisinin ifadesi idi manşet. Olay devamı daha da ilginç. Bağnaz ibnemiz bir transla ilişkiye girmeyi normal görüyor fakat onun Ordu’lu olması zoruna gidiyor(!) Ordu’dan böyle adam çıkmaz diyerek transı boğazından bıçaklıyor. Ne ala memleket.

Birçoğumuz için önem arzetmeyen bu haber nasıl bir toplum kafa yapısına sahip olduğumuzu irdelemek açısından ibretlik. Elin kızı ile beraber olmak normal, ama birisi senin bacınla beraberse anormal. Bu kadar kaba bir tabir ancak bunu karşılıyor maalesef.

İnsan canı bazen çoğu değerden öne geçiyor maalesef. Yuhlar olsun bu zihniyete kökten.

 

2362

KİME NE SENDEN!?

Adını soruyorlar
Söylemiyorum
Yalnızca benim dudaklarımda şekillenmeli adın!

Seni soruyorlar
Kim olduğunu
Susuyorum
Kime ne gülüşündeki cennetten!!??
Bilmesinler yüzünün bir yanı yakamozdur…

konu_an_sessizlik_ii

Karanlık falan da kalmadı ortalıkta.

Karanlığı yararak hızlı adımlarla geri dönüyordum. Etrafıma bakıyordum da ulan bu gece harbiden soğuk hava. Ceketimi iyi ki giymişim diye içimden geçirdim. İnsanlara baktım, hep bir koşturmaca. Herkeste bir telaş. Cebimden ufak not kâğıdımı çıkarıp not alıyorum: İnsanlar yine her zaman ki gibi koşuyor, Allah bilir durup bir kere olsun niye bu kadar çok koşturduklarını düşünmüyorlardır. Niye koşuyorlar hangi hizmete aracılık ediyorlar çok merak ettim doğrusu. Ben de koşuyordum bir zamanlar. Yakın bir geçmişte bu koşuşa bir son verdim. Ağır aksak adımlarla yürüyorum şimdilerde. O değil de yolda yürürken bu insanların koşuşturmacası niye bana böyle farklı geliyor bazen gerçekten anlam veremiyorum. Bana bazı şeyler gerçekten farklı geliyor, sonra kendime dönüyorum her defasında. Şimdi olduğu gibi. Ben niye sağa sola bakıp ıslık çala çala eve doğru adımlamam gerekirken bu insanlara kafayı takıyordum ki. Çok mu soru sormaya başladım ne?

Soruları buruşturup yanından geçtiğim bir çöp konteynırına bırakıyorum. Zihnimde sağa sola koşuşturan fikirler beynime baskı yapmaya başladı yine. Sorulardan kurtulsam düşüncelerimin esiri oluyorum. Düşünüyorum da: Düşünemiyorum! Uyumaya çalışırken koyun say derler ya hani; ben de adımlarımı saymaya koyuldum. Kaçta kalmıştım? Bunu da unuttum. Sonra adım saymaktan da vazgeçtim. Yahu bu ev ne taraftaydı? Karanlığa bu sefer kendimi hapsetmiştim anladım. Çıkış ne tarafta, ev nerde, yol nereye çıkıyor? Tamam şimdi şu karanlıktan dosdoğru devam ediyorum, sonra sağa dönüyorum sonra tekrar sağa sonra tekrar sağa. Dairemi çiziyordum yoksa. İnsan şuraya bir levha dikmez mi “ çıkış yok!” Ben bu karamsarlıkla zaten… Tamam tamam, kendime geliyorum. Silkindim, su var mı ya yüzüme çarpsam? Fazla mı iyimser oldum. Karanlıkta su ne arasın. Arar belki çöl değil ya. Karanlık bir çöl nasıl olurdu acaba. Bata çıka kumlara basa basa. Belki serapta görürdüm. Sonra yeşil bir vadiye denk gelir oradan kana kana su içmek için kafamı suya soktuğumda yüzüm gözüm kum olurdu falan… Belki birkaç bedeviye falan denk gelirdim. Arapça da bilmiyoruz işe bak! Gel de iyimser ol işte. Nasıl anlaşırdım onlarla acaba? Neyse. Çöl değil karanlıktayım. Onu çöle düşünce düşünürüz yahu. Şimdi düşünmem gereken şey, benim şu sürekli aradığım küçük parıltı. Yine gelir mi acaba kurtarmaya. Daha önce geldiğinden bahsetmiş miydim hiç ? Yahu bu soruların çoğu benim unutkanlığımdan kaynaklanıyor sanırım. Fazla cebelleş olmaya başladım çünkü bu sorular ile. Bizim şu parıltı, öyle olmadık yerlerde çıkıyor ki aklınız almaz. Bir keresinde de büyük bir fırtınanın ortasındaydım. Savrulup gidiyordum… her şey üstüme yıkılıyordu ve ben kıl payı kaçıyordum her defasında. Şans bir aptalın temel ihtiyacıdır diyor ya üstat. Ona hak veriyor ve şans falan istemiyordum ben. Öyle de nankör insanlarız ki şimdi kaçarken ki Rabbi zikrediyoruz ya. Başka hiçbir zaman zikretmiyoruz ha. Bu da ayrı bir sorun… Şimdi bir de o konuya girmek istemiyorum. Ne diyordum. Bizim parıltı. İşte kaçıyordum her şey üstüme yıkılıyor son anda kurtuluyorum falan. Nasıl koşuyorum ama çıta falan halt yemiş. O kadar yani. Saatte kaç kilometre hız yapıyordum acaba. Bir ev bulup bodrum katına yuvarlana yuvarlana düştüğümde, kafamı öyle bir çarpmıştım ki bırak yıldızları tüm evren başımın üstünde daireler çiziyordu. Sonra acının vermiş olduğu bir haz olsa gerek kafamı rasgele duvarlara vurmaya başladım. Her defasında daha geriden gerinerek vuruyordum. Kafatasımda çatlaklar oluştuğundan emindim. Son bir kez daha deyip iyice gerindikten sonra saatte 40 kilometre hızla kafamı tam duvara vuracakken duvar birden açılıvermesin mi? Kafamı bir avucun içine sıkıştırılmış halde buldum. Kıpırdatamıyorum, kaldırıp kafamı bakamıyorum. Gözümü iyice yukarı dikmeye çalışıp baktığımdaysa gözümü kör edecek derecede bir ışık. Tamam işte bu bizim parıltıydı deyip rahatlıyordum. Acıdan mıdır bana ilaç falan mı içirdi bilmem bayılmışım uyandığımda bir sahilde güneşlenirken buldum kendimi! Tamam inanmadınız boş verin. Parıltım var yalnız gerçekten, arada uğrar. Karanlık falan da kalmadı ortalıkta.

 

// Talat Altun

mutluluga-kosmak

Selam Vermeye Gelmiyor

Tam sakinleşiyordum ya, sonra sinirleri tavan yaptıracak muhakkak bir şeyler bulunuyordu.
Öyle bir günün sabahındaydım. Sakinleşmiştim,  sonra tekrar nefretin boğucu kucağına düştüm. Nefret beni yiyip bitiyordu adeta. Aklıma her düştüğünde vurup, kırıp, parçalamak geliyordu içimden. Sonra gidip namaza duruyordum, dua ediyordum, ferahlıyordum. Daha O’nla buluşmamı bitirir bitirmez arkamı dönmeden tekrar nefretin içine düşüyordum. Bu nasıl bir hal almıştı artık bilmiyorum. Sanki her baktığım şey O. Her yerde O. Yanılıyor olmam gerekiyordu ya da hayal görüyordum. Yoksa akli dengemi mi kaybetmiştim? Yok lan. Sapasağlamım işte, bu satırları ben yazıyorum. Yoksa bunlar da başka saçmalıklar mı? Olabilir, zaten düzgün şeyler olduklarını da zannetmiyorum bu yazdıklarımın ha. Zaten kafayı sıyırmak gerek biraz bunun için. Yani ne bileyim, huzurlu, mutlu bir adam oturup da ne yazsın ki! Otursun mutluluğun tablosunu çizsin o. Biz acımızla mutluyuz zaten. Şimdi acıyla mutlu olmayı nasıl açıklarım bilemedim. Müptela olmak diye bir şey var hani. Müptela olursun vazgeçemezsin. Hani bir parça olmazsa olmaz. Acı, hayat’a bir katık olmuştur artık. Karnın doymamaya başlar, sofra da zeytin yoksa kahvaltıya kahvaltı mı dersin? Zeytin alamamak da ayrı bir şey şimdi tabii. Ya alamasaydık? Zeytin dediğim acım. Acım varsa ben varım. Acım yoksa ben yokum. Acım yoksa aslında varım da yokum. Hem varım hem yokum. Nefret ve acı bir araya gelince beynimde 3.dünya savaşı çıkıyor. Önce kulaktan içeri giriyor füzeler sonra gözlerimin önünde iki uçak çarpışıyor ve bom! Sonra bir siluet geliyor gözlerimin önüne ve işte nefret talim alanından çıkıp koşa koşa savaşın ortasındaki yerini alıyor. Ne mi oluyor. Savaşın ortasında namaza duruyorum. Gözlerim kapalı, kulaklarım sağır. Başarıyorum, lakin selam vermeye gelmiyor.