Aylık arşivler: Kasım 2011

ask-fundaceyhan

AŞK’A NEFRETLE BAĞLANMA

Hep yanımda kal dediğiniz biri oldu mu? Hani böyle ele avuca sığmayanlarından olmadı mı bir sevdiğiniz? Bir sandalye başında ellerinize ellerini kenetleyerek bekleyip ve gitmesin diye yalvarmadınız mı biri için?

Hepi topu yirmi dokuz harf var. Şekilden şekle koyarak yüreğimizin dublörü olmasını istiyorlar bizden? Yirmi dokuz harfin yer değiştirmesiyle ‘gitmelere’ engel olunabilir mi hiç? Onların yanlış yerlere sıvışmaları yüzünden kaybetmek!  ?

Huzur bulduğunuz bir yerin acı vermesi gibi yalın ama hesapsız ve ölçüsüz tutsak anların hâkimi kafasına göre ya ‘onla ol’ diyor ya da ‘öl’… Ölme, beni bırakma deseniz bile…

Upuzun bir koridorda volta atıyorum… Aynı yerden geri döneceğimi bildiğim için adımlarımı yavaş yavaş atıyorum. Kesik kesik sesler geliyor arada sonra yine sessizlik…  Sessizliği neredeyse her kimlikte tanıdım ama orada sadece çaresizliğin sonucunda onu yan yana getiriyor harfler… Boş, başını sonunu turladığım koridorun sonuna yaklaşırken bir ses duyuyorum yarım yamalak…

Serumu getirin!

Yanımda nasıl geçtiğini anlayamadığım bir hemşire hızla koridorun sağındaki odadan çıkıp, karşısındaki odaya giriyor. Başka bir yerde başka bir hemşirenin sesi bölüyor sessizliği; ‘hastanın annesiiiii’…

İlerliyorum… Ne düşündüğümü bilmeden ya da bilmezden gelerek… Koridorun tam ortasındayken, bir çığlık hastaneyi yerle bir ediyor adeta…

Refleks olsa gerek sesin olduğu yere doğru koşuyorum…

Koridorun başındaki bir odada ilk gözüme çarpan, başını bacakları arasına gömmüş vaziyette korkuyla bakmakla bakmamak arasında kalan küçücük bir çocuk…

Ona yönelecekken bütün bedenimi sarsan bir çığlık daha kulaklarımı delip bedenimi yıkıyor. Küçücük bir kız çocuğu… Yirmi dokuz harfin milyonlarca harf gibi iç içe girdiği ve asla bir hizaya gelmeyeceği bir an… bir yüreği bedeninden kopardığı an… Ölümü ilk böyle gördüm… Küçük bir bedenin sessizce yüreğine veda ederken, sıranın kendine gelmesinden korkan küçük erkek çocuğun korkuyla sessizliğe, acıya boyandığı gözlerinde gördüm… Çaresizlik bütün sessizliğe isyan ediyor…

Gitme! Bizi bırakma! Diyor hastanın annesi!

Bu yüzden çığlıktan nefret ediyorum özellikle bir kız çığlık attığında… İlk duyduğum çığlıkta küçük bir kalbin vedasını gördüm… Çocuk hastanesinde refakatçi olarak bulunuyorum o zaman… Beklemek içinde umut olunca bir tek orda katlanılır geliyor insana… Aynı odada iki lösemili çocuk… Biri kız biri erkek… Kız çocuğu giderken erkek çocuğun umutla bekleyişini korkuya çevirmişti…

Rafet El Roman ‘sessizliğine yanarım GİTME… Yokluğunda yüreğim delice haykırır senin adını… HEP YANIMDA KAL GİTME… Dediğinde hep o geceki çığlıkta kopan veda anı geliyor gözlerimin önüne… Erkek çocuğunun da hala bizimleyse aklına geldiğinden eminim…

Ölmesini ya da ölmeyi beklemekle ne kadar yanılıyoruz ‘benimle kal yanımda ol’ diyebilmek için…

Hep yanımda kal gecemde ol diye

Ben yalvardım tanrıya sen diye…

Benimle kal yanımda ol diye

Ben yalvardım hep tanrıya sen diye…

Bu harfler yan yana geliyorsa yüreğinizde birine karşı o zaman hastane kapısından, ölümün eşiğinden geçmeden söyleyin…

Sessizliğin çığlık olduğu anda kimseyi geri getiremezsiniz!

Çünkü hiçbir çığlık aşk’a düşmüyor, sessizliğe geliyor…

Unutmayın

Aşk’a ne kadar nefretle bağlı olsanız da soluduğunuzu onunla anlıyorsunuz…

Bu yüzden AŞK’A NEFRETLE BAĞLANMAYIN…

 

 

 

kahve5381254621_2f4c212a18_m

kaptanın kullanma kılavuzu

 

sıkılmadım.
ezildim biraz.

her kelimenin ne çok anlamı var aslında zeynep.
ezildim diyorum ya eziklik kompleksi değil aslında.
üstüme bi yük bindi.
bi ağırlık altında ezildim.
her kelimeyi açıklamak ne zor aslında zeynep.
bugün hava güzelmiş.
pencereye bakıyorum şimdi.
hava acaba neye göre güzeldi.
neyden daha güzeldi.
düne göre mi.
kışa göre mi
yoksa şu uçan kuşa göre mi güzel hava.

sıkılmadım.
sarsıldım biraz.
fay hattımda arıza meydana geldi.
sabitliğim kesik.
durağan depremler oluyor zihnimde. olağan?
bugün yeryüzü de güzel miydi?
çiğ taneli çimler üzerinde çıplak ayak parmakları.
çıplak çimler, çıplak çiğler.

samimisin şüphem yok.
neden nesnel
özden öznel
subjektif kaotik kuantum, sisler ve tüller
kurabiye canavarı yeterince moleküler
‘monad’ lisa gülüyor aslında, yeter.
lütfen diyorum zeynep,
söyleme gereği hissettiğin her şeyi söyle ki,
ağzına gelen her şeyi yutma gerisin geri.
hissettiğin gerekleri ve
yeni çıkmış erikleri tuza ban
sonra tüm gücünle değişimine aban.
tuzlu erikler ve erekler..
bilir misin ne demek sêkar
ikisi de yakar kırmızı dudaklarını
közde yanan kırmızı biberin yandığı kadar.

korkma. sönmez bu mangallar-da közlenen al biber.
söyleyemezsen, çekinip utanmak boğar ki
boğazından sıkar kelimelerinin
çiçekleri solar eli boş nedimelerin.
bak ben nasıl söylüyorum ağzıma geleni,
seni kırmaktan korktuğumu da sanıyor musun ki.
biz insanlar yeteri kadar kıramadığımız için testileri.
susuzluktan ölüp gittik kibarlık, mest ileri!

orada sitem yok-muş.
yanlış ifade kullandın-mışsın.
yanlış anlaşılan sensin.
sin şın
sad dad
ayn ve gayn.
bırak da buna ben karar vereyim nur-u ayn.
insanın yanlış anlaşıldığına kendisi verirse karar.
bat dünya bat. bat güneş. ey gök artık karar.
seni yanlış anlayan benim.
suçumu üstlenme nezaketin ne kadar da elim.

mesela sen gibiyken ben,
şimdi düşündüm de acaba,
ne yapmaktaydım ben 22 yaşımda.
hmm. ünv3teydim. okul 1 sene uzamıştı 5e.
henüz 22sinde 3ün 5in hesabındaydım.
beni boşver. bitmem ben ölene dek.
blog filan uğraşamam tekrar ve  tek tek.
zeynep sokma beni müşküle
gel senle kaşık atalım 2 tabak düşküne.
keşkül sevmem ben. severim de gereksiz.
oysa parasını versen 2 düşküne
sosyal adaletin tadına olmaz doyum.
anlıyor musun beni selvi boylum.
vakko marka al yazmalım. bil ki,
ihtiyaç fazlası keşkül.
bundan da nasiplenmeli her kul.

neyse zeynep. bu konular derin.
açamam tekrar.
yüzyüze olsan hadi neyse.
neyse ne?
hıı eveeet.
biliyorum su çok güzel ama
ben artık kumsaldayım.
çağırma beni denize,
vermem ben boy filan su kaçar genize
ıyy tuzlu deniz suyu tadı bilirim.
zeynep sen yüz derin derin.
at biraz daha bir kaç kulaç
denizlere doydum ben.
yemekte nen var karnım aç?

mesela zeynep,
arabamıza binip
sonunda hayır ümidiyle çıktığımız bir yolda
ve fakat sonunda ne olduğunu bilmediğimiz,
kaza yapsak şayet bu yolda giderken,
sence geri mi dönmeliyiz bu yolun sonunda hayır yoktur diye?
yoksa bu kaza her şeye rağmen yolun sonuna kadar
devam etmemiz gerektiğine dair Mevladan
bir samimiyet testi midir üzerimize?

zeynep sarsma beni sabah akşam,
an beni, 30′una geldiğin an
kusurlu benim. 30′um filan bahane.
zeynep yemin ediyorum, çok şahane
yorgunum yeni deldim dağları
örümcekler örer ağları
ören bayan marka yumakları.
fiskos masasında dedikodu yapmak gibidir
iki örümceğin sessiz bakışları.
ne o zeynep pencereden bakmıyor
fallara filan da çıkmıyorsun. şekerim?
imkansızlıklara imkanlarım var benim.
o dudaklarında parlayan yöresel bir tat mı
- ne türkü mü yoksa?
kahve fincanında yüzen bir teknen de ben olaydım.
boğazından geçerken kılavuzum olaydın.

tabi sana göre,
rahatım, yaşamayı biliyorum,
günü görüyorum, özel!? pazarlarım var heyyo.
bu pazar seni kilisede göremedim zeyno?
hangi çılgın rahatımı bozacakmış şaşarım.
ilişme bi dur! nerde benim çift tostlu kaşarım? -çay sevmem ben-
tamam öyle demek istemedin aslında biliyorum.
sana bir kaldıraç versek dünyayı yerinden oynatırsın.
ah bir ataş ver mesela zeynep, benimki söndü de.
vatan millet sakarya ümmetin kurtuluşu
halkların kardeşliği hücuum.

zeynep sen de biliyorsun ki, küçüğüm;
30 bahane işte,
7 yılım buralarda böyle,
fikirler tartışıp hükümetler kurup
savaşlar başlatarak
ve zeytin dalı taşıyan güvercinlere takla öğretmekle
geçtiği için. sonra tekrar başlıyordu savaşlar
çünkü takla atarken düşürüyordu güvercin
ağzındaki zeytin dalını, off alma mazlum ahını!

ne diyorduk zeynep?
evet ne diyorduk.
ne çok şey diyorduk değil mi.
ne çok şey dediğimiz için ben hiç bir şey hatırlamıyorum.
her bunama biraz erkendir değil mi?
sahi sen kimsin?
hatırlamıyorum seni.
nerden tanıştık.
rüyalarda mı buluştuk.
dejavu: hatırlanmayan rüyaların gerçek hayatta yaşandığı an.
hmm. sizi bi yerlerden.
hatırlıyor gibiyim ama. unuttum kimsin?
neyse. en sevdiğim yiyecek siyah zeytin.
siyah zeytin.. siyah zeytin..
bi keresinde bi tane siyah zeytin’le doymuştum ben.
hatta komşumuz vardı ben küçükken.
5 katlı apartmanın en üst katında ve anadolunun ortasında.
nevriye teyze’ydi ismi. kısa boylu şişmanca
adile naşit gibin.
valla bak. adanalıydı.
apartman içinde mangal yapamayacağımız için.
çingene kebabı diye bi şey icat etmişti.
piknik tüpünde domates biber patlıcan filan közlerdi.
radyodan barış manço söylerdi, tomato nima natsu natsu.
biz salçayı bahçede tandırda domatesten yapardık.
onlar adanalı olduğu için kırmızı biberden yaparlardı.
aa dur bi dakkaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa
hatırladıım. zeynep’sin sen.
kırmızı biber dedim ya ordan hatırladım evet.
yıllar önceydi. şimdi şu biber çıtır çıtır gözümün önünde.
mangaldaki közünün üstünde.
aa evet tabi yaaa. zeynep diye biri vardı.
kırmızı biber sever misin diyer sorardı.
şimdi dilim yanınca anımsadım,
we once.. *
bundan sekiz yıl önce.

mutlu yıllar zeynep.
30. yaşın kutsal olsun.
kupa kızı, sinek onlusu
ve top ağlarda gol:
Allah’ın sevgili 89′lusu.

________________________
* http://bit.ly/i7lxmS

balkon-cicekleri-3-288x300

Sardunya Çiçekli Ev

Başındaki tülbentten dışarı sızan bir kaç tel siyah saçın, boşlukta oradan oraya nasıl süzüldüğünü izlemeye koyulmuştum, boyası dökülmüş ahşap kapının ardından. Üstelik anlında yere düşen bir iki damla terin arasına karışan gözyaşlarını, yerde oluşan köpük birikintisine karışmasına göz yumarak! Annemi bu şekilde görmem ilk değildi. Biliyordum ki son da olmayacaktı. Bunun bilincinde olan da tek ben değildim tabi ki! Çaresizlik! Yerdeki yağ lekesiyle birlikte bölünmüş haritayı andıran halıyı, bir elinde lif bezi diğer elinde ise beyaz kalıp sabunu ile köpürterek bütün gücüyle silmeye çalışıyordu. Üstelik arada sırada sitem dolu sözler dilinin ucundan süzülerek! -bunları rahatlama belirtisi olarak görüyordum-  Solgun yüzü ve o incecik bileklerine karşı güçlü görünmeye çalışsa da bunu bir türlü beceremiyordu. Beni, dokuz yaşındaki Elif’ini, güçlü olduğuna inandıramıyordu. Buna tüm samimiyetimle inanmak istesem de! Ama sonra zamanı geriye sardığım da aslında annemin ne kadar güçlü olduğunu kavrayabiliyordum.

Büyük şangırtılar arasında üç çocuğuna siper olmaya çalışan güçlü bir anneydi o aslında! Tıpkı karşısındaki vahşi hayvana karşı yavrularını korumaya çalışan bir ceylan gibi. Öleceğini bile bile ve sadece milyonlarca anneden en kıymetlisiydi o! Benim annemdi çünkü. Vücuduna büyük hızla çarpan nesnelere aldırış etmeyen annem, güçlüydü işte! Beynimde canlanan görüntülerden, elindeki lifi olan hırsıyla bir köşeye fırlatmasından sonra ayrıldım. İrkilerek! Sırtını divana vermiş hıçkırarak ağlıyordu. Elleri ise yüzünü bir duvar gibi kaplamıştı. O an bizi ayıran o duvar için şükretmiştim. Annemin belki de ağlarken çıkardığı o tuhaf hıçkırıklarına ve inlemelerine alışabilirdim ama kızarmış ve çaresiz bakışlarına bir türlü alışamıyordum ve ne tuhaftır ki bu yüzüme takındığım anlamsız ifadeyi bozuyor, hıçkırıklara boğularak bende ağlamaya başlıyordum. Belki de bu yüzden annemin elleri kendi yüzüne duvar örmüştü.   Aslında sonradan fark etsem de benim duygularıma örülen bir duvardı o! Ta dokuz yaşındayken donuk ve anlamsız bakışların şifresini öğrenmiştim çünkü. Karşımdaki insanların hiç bir zaman göründükleri gibi olmadığını da!

Dışarıdan gelen sesle, bakışlarımı bahçede misket tokuşturan küçük erkek kardeşlerime çevirdim. Biri yedi diğeri ise beş yaşlarında dünyadan habersiz iki küçük çocuk! Sonra tekrar çevirdim bakışlarımı divanın önünde iki büklüm duran anneme. Kolunda hafif kızarmış ve yer yer kanamaya yüz tutmuş tırnak izlerini beynime kazıyarak üstelik! Sonra arkasındaki bej renkli duvarda dalgalanan çay izlerini, yerde gezintiye çıkmış bir kaç zeytin tanesini ve tek bacağı kırılmaya yüz tutmuş yer sofrasını. Bir fotoğraf makinesinin kadrajına yakalanan çaresizlik resimleri gibiydi… Tıpkı saklanmaya şimdiden yüz tutmuş anılar albümüne gönderilecek olan resimler gibi… Beynimde oluşturduğum albümünde pek güzel fotoğraflarımın olmaması benim suçumda değildi. Suçluyu aramak gibide bir niyetim yoktu. Yoksa arayışlarım kayıplar üzerine kurulmuş hayatlar silsilesine dönüşecekmiş gibi geliyordu. Ben dokuz yaşına bastığım ilk gün, annemin büyük hırgürden sonra topallayarak evin önünü süpürdüğünde almıştım bu kararı. Hataları görecektim belki de yapanı da ama benim arayışlarım mutluluğun getirdiği gerçekler ile ilgili olacaktı. Hayatımdaki eksikleri görmeyi denecektim çünkü.

Bir ikinci irkilmeden sonra küçük pencerenin önünde dışarı bakan annemin, sesinin yok oluşunu dinledim. Sanki bir kaç dakika önce yerde sel olan gözyaşların sahibi değilmiş gibi tok bir sesle “Elif, kardeşlerinin yanına git. Görmüyor musun? Üstleri yine toz toprak olmuş!” demişti. Bu beni yalnız bırak anlamına geliyordu. Aslında ve sana güveniyorum, ayrıca kardeşlerin için endişeliyim anlamını da çıkarıyordum.

Ağır adımlarla bulunduğum kapı eşiğinden dışarı açılan diğer kapının yanına doğru yürüdüm. Dışarı açılan kapının eşiğinden adımlarımı hızlandırarak dışarı çıktım. Annemin dediği gibi iki küçük afacanın üzeri toz toprağa yer mekân olmuştu. Üstlerinde dolaşan ellerimle tozu havaya kaldırarak temizlemiş ve tozların kaybolmasına yakın karşımda duran sardunya çiçekli evin görüntüsüne takılarak donup kalmıştım. Gizli bir gücün pençesinde esir kalmak gibiydi sanki.  Renklerin bütün tonuna hâkim bu çiçekler belki de arkamda bıraktığım grileşmiş evin önüne serilen en güzel tabloydu. Belki de her kötü duyguyu sezinlediğimde beni kısa bir sürede olsa olanı unutturmaya yeten tek güzel resim…

Dearest_Converse_by_Mirrorsoul

SARI CONVERSELİ KIZ

“Lanet olsun! Ver şu parayı bana! Ben bu parayı kazanmak için ne kadar çalıştım senin haberin var mı? Kaptırmam sana emeğimi. Seni o… ç…”

 

“Öyle mi? Yiyorsa al o gel de al o zaman paranı!”

 

“Alayım da gör seni dömbili!”

 

11 yaşındaki çocuk tam şişko çocuğa doğru hamle yapmıştı ki Şişko baş parmağını ve işaret parmağını halka şeklinde bileştirerek ağzına götürdü ve keskin bir ıslık çaldı. Ardından iki taraftan gruplar halinde tam yedi çocuk belirdi. Yüzleri kirli kıyafetleri ise yırtık olan çocuklar kaşlarını çatarak kollarını birleştirdiler.

 

Küçük çocuk karşısındaki Şişko’yla uğraşabilirdi ama sekiz çocukla baş edemezdi. Tehlikenin farkına varınca bir adım geriye sendeledi. Ardından vakit kaybetmeden tabana kuvvet koşmaya başladı. Kısa bacaklarından beklenmeyecek şekilde uzun adımlar atıyordu. Hızlıca koşarken arada arkasına da bakmayı ihmal etmiyordu.

 

Birbirlerini kovalamaya başlayalı uzun bir zaman geçmişti. Küçük çocuğun bacaklarından derman kalmamıştı. Çıplak ayakları ise fazlasıyla kanıyordu. Ama durmaya hiç niyetli değildi. Onların elinden sağlam çıkmasının ihtimalinin olmadığını çok iyi biliyordu.

 

Küçük çocuk yolun sonuna doğru geldiğinde önünde iki tane yol ayrımı vardı. hiç düşünmeden sağ taraftan saparak koşmasına devam etti. Bir kez daha arkasına baktığında çok fazla yakınında olduklarını görünce içini derin bir korku kapladı küçük çocuğun. Fazla yorulmuş kalbi artık ağzında atıyordu. Onları bir şekilde atlatabilmek için bir fırsat arıyordu ama yoktu. İleride duran bir manav tezgahı dikkatini çekti. Arkasına bir kez daha baktı. Tezgahın yanına gelince aceleyle büyük portakal kasasını yere düşürdü. Tüm portakallarının yere dağıldığını gören manav küçük çocuğa tam hışımla bağırmaya başlayacaktı ki bir sesle sözünü böldü.

 

En önde koşan Şişko yerdeki portakalların üstüne basıp yere düşmüştü. Onun bağırmasıyla sözünü bölen manav şaşkınlıkla çocuğu yerden kaldırmaya çalıştı. Diğer çocuklar ise tam kaçanın peşinden gitmeye yelteniyorlardı ki Şişko’nun sesiyle bundan vazgeçmek zorunda kaldılar.

 

“Beni burada bırakıp hiçbir yere gitmek yok! Kalkmama yardım edin.”

 

Manavın ve çocukların desteğini alarak yerden kalkan Şişko sinirle elinden kaçırdıkları çocuğa bakındı ama etrafta yoktu. Ortadan kaybolduğuna emin olunca yüzünü kızartarak bağırmaya başladı.

 

“Bir veledi yakalayamadınız! Şimdi çabuk olun da bulun o p**i!”

 

Şişko’yu daha fazla sinirlendirmek istemeyen çocuk grubu olanca hızlarıyla koşmaya başladı.

 

Küçük çocuk arkasına baktığında Şişko’nun yere düştüğünü görünce daha hızlı koşmaya başladı. Bu sefer yüzünde sevimli bir gülümse hatta sırıtma oluşmuştu. Kanayan çıplak ayaklarına rağmen arayı açmak için tüm hızıyla koşuyordu. Nefes nefese kalan küçük daha fazla devam edemeyeceğinin bilincindeydi. Arkasına tekrar baktığında Şişko’yu yerden kaldırmaya çalıştıklarını gördü. Bunun son şansı olduğunun farkındaydı ve bu yüzden bir çıkar yol arıyordu onlardan tamamıyla kurtulabilmek için. Biraz ilerde apartman arasındaki boşluğu fark edince aceleyle oraya doğru koştu. Geniş boşluğa girip bedenini duvara yapıştırdı. Nefes almakta zorlanan küçük çocuk bir an önce onların geçip gitmesini diliyordu. Sessiz olabilmek adına nefesini düzenlemeye ve kendini biraz daha sakinleştirmeye çalıştı.

 

Yakından gelen ayak seslerini duyunca tüm çabaları boşa çıkmıştı. Nefesini tutup fazlasıyla hızlı atan kalbiyle bir an önce kurtulabilmek için içinden dua etti.

 

Hızlıca koşan çocuklar bir anda durup etraflarını kolaçan etmeye başladılar ama kaçan çocuğa dair hiçbir iz bulamadılar. Kalın sesiyle Pasaklı konuşmaya başladı.

 

“Yer yarıldı da içine girdi sanki. Bence bulamayacağız, vazgeçelim artık. Hem çok yoruldum koşmaktan.”

 

Bir kaçı katıldığını belli eder şekilde kafasını salladı.

 

Gözlerini açarak Pasaklı’ya dönen Şişko:

 

“O çocuğu bulacağız dediysem bulacağız! Anlaşıldı mı? Haydi, o çocuğu bulmadan bu işi bırakmak yok!”

 

Etraflarına biraz daha bakındıktan sonra tekrar ama bu sefer daha yavaş koşmaya başladılar. Çilli biraz koştuktan sonra arkasına bir kez daha baktı. Gerideki binada bir gölge fark edince sessizce yanındaki arkadaşını çağırıp gösterdi. Sonra tüm grubu çağırarak gölgeyi işaret etti. Şişko yüzünde pis bir sırıtışla yavaş adımlarla gölgeye doğru yaklaştı. Şimdi avının boynuna dişlerine geçirecek aslan kadar heyecanlıydı tüm grup.

 

Küçük çocuk tam grubu atlattığı için derin bir nefes alacaktı ki gördüğü pis yüzle yüreği ağzına geldi. Şimdi kalbi hiç olmadığı kadar hızlı atıyordu. Uzun zamandır hiç bu kadar korktuğunu hissetmemişti.

 

Şişko, kazandığı zaferin verdiği keyifle yüzündeki sırıtma daha da genişledi. Elini yumruk yaptı ve diğer eline birkaç kere vurarak çocuğa yaklaştı. küçük bir baş hareketi yaparak ellerini arkasında bağladı.

 

Şişko’nun işaretiyle emri alan aralarındaki en kuvvetli iki kişi çocuğun zayıf kollarından tuttu. Nafile bir çabayla çırpınan küçük çocuk her şeye rağmen korktuğunu belli etmek istemiyordu.

 

“Demek “dombili” öyle mi?” diyerek karşısındaki narin olduğu bariz olan beyaz yüze sert bir tokat geçirdi. Tokadın etkisiyle yana savrulan çocuğun yüzü acımasına rağmen dişlerini sıkarak başını yukarı kaldırdı. Ağzına ulaşan tattan pembemsi kıvrımlı dudağının patladığını anladı. Burnuna gelen sert demir kokusuyla bir an başı döndü. Kendisini dimdik ayakta tutmak için verdiği çaba takdire şayandı.

 

Çocuk kocaman açtığı gözleriyle Şişko’ya sinir ve tiksinti dolu bakışlarını gönderince Şişko çok daha sinirlenerek eskisinden büyük bir hınçla çocuğun yüzüne bir tokat daha attı.

 

Büyük bir hızla yana savrulan başından düşen kırmızı şapka küçük çocuğu bir anda paniğe soktu. Çocuğun sarı ve uzun saçlarını gören grup ağızlarını hayretle açarak bir süre durumu kavramaya başladı. Kendini toparlayan Çilli,

“Ağbi, kızmış ya bu?” deyiverdi. Ağzı bir karış açılan Şişko zorlukla koca çenesini kapatmayı becerebildi.

 

Kollarını tutan sert ve güçlü eller şaşkınlıktan gevşeyince hemen onlardan kurtularak yerdeki kırmızı şapkayı aldı. Saçlarını içine tıkıp, şapkayı başına takarken gözleri doldu küçük kızın. Kendini hiç bu kadar küçülmüş hissetmemişti.

 

Şişko tam acımasızca kızla dalga geçmeye başlayacaktı ki olgun bir ses araya girdi.

 

“Ne oluyor burada? Rahat bırakın kızı.” Tüm şaşkın gözler adama çevrildiğinde adam sinirle kızın yanına gidip dizlerinin üstüne çömeldi. Sonra bir kez daha şaşkın gruba bakıp bu sefer daha sert bir sesle gitmelerini söyledi.

 

Şaşkınlıklarını üzerlerinden atan grup hızla oradan uzaklaştılar.

 

Genç adam küçük kızın dudağındaki ve burnundaki yaraya dokunduğu anda  ürkerek başını çekti kız. Titreyen küçük kızdan birazcık uzaklaşarak onunla ilk önce konuşmaya karar verdi.

 

“Niçin kız olduğunu gizliyordun?”

 

Küçük kız gözlerini kocaman açarak karşısındaki yabancıya baktı. Yabancılardan nefret ederdi. Hepsi ona zarar verirdi çünkü, onu anlamazlardı. Şimdi bu yabancının da onu anlamayacağını düşünerek susmayı tercih etti.

 

Genç adam kızı biraz daha zorlamaya karar verdi.

 

“Kaç yaşındasın?”

 

Cevap vermemekte direten küçük kız, gözlerini adamın sıcacık bakan gözlerinden çekti. “Acaba onunla konuşmalı mıyım?” diye düşündü. Adamın sıcacık bakan gözlerinden etkilenen kız kendi içinde yarattığı ikilemden çıktıktan sonra tam cevap vermek için ağzını açacaktı ki adamın kibar ses tonu başlamamış lafını böldü.

 

“Seni buralarda ailen mi çalıştırıyor?”

 

Cesareti sönen küçük kız konuşmak yerine başını “hayır” anlamında sallamayı tercih etti.

 

Bir süre birbirlerinin gözlerine bakarak zaman geçirdiler. İkisi de kendi karşılarındaki kişi hakkında derin düşüncelere dalmıştı. Küçük kız “Acaba adama güvenmeli miyim?” diye içinden geçirirken, genç adam da “Acaba bana güvenmesi için ne yapabilirim?” diye düşünüyordu. Küçük kız, anlamlandıramadığı bir nedenden dolayı kendini bu yabancıya çok yakın hissediyordu. Eğer öyle olmasaydı çoktan adamı ittirerek oradan uzaklaşırdı. Bu adamla konuşmak için içinde yanıp tutuşan isteğe en sonunda boyun eğmek zorunda kaldı.

 

“Benim ailem yok.” Deyiverdi tatlı sesiyle. Küçük kızın yumuşak sesiyle düşünceleri bölünen genç adam eğdiği başını çocuğun suratına çevirdi.

Başardığını düşünerek keyiflenen genç adam, gittikçe içine sığmayan bir neşeyle çocukla sohbet etmeye başladı.

 

“Ailen öldü mü?”

 

“Annem vardı, öldü. O ölünce ben de üvey babamın başına kaldım. Zaten hep sinirliydi, ama annemin ölümünden sonra çok daha huysuz oldu. Beni her gece dövmesine dayanamayınca ben de evden kaçmaya karar verdim. İşte yaklaşık iki yıldır sokaklardayım. Beni merak edipte aramamış sanırım. Arasaydı bulurdu çünkü.”

 

“Başka akraban yok mu peki?”

 

“Yok.”

 

“Nerde kalıyorsun o zaman.”

 

“Değişiyor. Nerde yer bulursam orada yatıyorum.”

 

“Kız olduğunu niçin gizledin?”

 

“Kız olduğumu söylesem beni hor görürlerdi de ondan.”

 

“Nasıl yani?

 

“Bilmiyorum, aralarına almazlardı işte beni. Dışlarlardı.”

 

“Karnını nasıl doyuruyorsun?”

 

“Çalışıyorum.”

 

“Ne yapıyorsun?”

 

“Ne olursa. Bazen gazete satıyorum, bazen limon, bazen peçete…”

 

Adam elini yüzüne götürerek kirli sakalını kaşıdı. Bu çocuk için bir şeyler yapmayı çok istiyordu. Aklına bir fikir gelince sevinçleri gözleri parladı. Ama sönmesi de bir oldu. Çocuğa bu fikri kabul ettirebileceğinden şüpheliydi.

 

Kendi kafasında bir süre bazı planlar yaptıktan sonra yüzünü kızın suratına çevirdi. Teklifini kabul etmesini yürekten umuyordu.

 

“Daha iyi bir yerde yaşamak ister miydin?”

 

Kocaman açtığı gözlerini bu sefer şaşkınlıktan biraz daha açtı. “Kim istemez bu çöplükte yaşamaktansa daha iyi bir yerde yaşamayı?” diye düşündü. Sonra heyecanını gizlemeye çalışarak cevap verdi:

 

“Tabii isterim.”

 

“O zaman seni bir yere götürmeye teklif etsem kabul eder misin?”

 

Küçük kız adamın sesinden gizlemeye çalıştığı umudu sezebiliyordu. Tekrar bir ikileme düşmüştü. Adama güvenmek istiyordu ama birisine yeniden güvenmek onu fazlasıyla korkutuyordu. En son annesine güvendiğinde onu terk etmişti. Birkaç dakika doğru bir karar vermeye çalıştıktan sonra başını umutla “evet” anlamında salladı.

 

Küçük kızın cevabından sonra içi içine sığmayan genç adam neden bu kadar mutlu olduğunu çözemiyordu. Heyecanını saklamaya çalışarak ayağa kalktı. Büyük ellerini çocuğa doğru uzatıp sıcacık bakışlarını onun heyecanlı yeşil gözlerine gönderdi. Küçük kız hiç tereddüt etmeden ufak elini adamın büyük eline bırakınca yola koyuldular.

 

Bir süre boyunca yolda hiç konuşmadılar. Sessizliği bölen genç adam oldu.

 

“Adın ney?”

 

“Huysuz.”

 

“huysuz mu? Böyle isim olmaz ki?”

 

Küçük kız omzunu silkeleyerek bıkkınlıkla cevap verdi.

 

“Oluyormuş demek ki.”

 

Adam, kızın cevabına bozulsa da belli etmemeye çalıştı. Kaba davrandığını fark eden küçük kız tavrını düzeltmeye çabasına girdi. Böyle şeylere hiç takmayan hatta bazen kasıtlı olarak insanları sinir eden biriyken şimdi böyle tanımadığı bir adam için çırpınması onu oldukça şaşırtıyordu.

 

“Çok yaramaz, düşüncesiz ve kaba olduğum için bana bu ismi taktılar. Asıl adım Yasemin.”

 

Genç adam küçük bir gülümsemeyle başını salladı. Kızın, durumu toparlamaya olan çabası hoşuna gitmişti.

 

“Senin ismin ne?” diye sordu küçük kız merakla.

 

“Sarp.”

 

Sarp diye sessizce tekrar etti kız. sonra yollarına kaldıkları sessizlikten devam ettiler.

 

Yeteri kadar büyük ve sevimli binaya bakınca içindeki heyecan daha da alevlendi. Elini tutan kıza dönerek başıyla binayı işaret etti.

 

“Bahsettiğim yer burası.”

 

Yasemin heyecanla iri gözlerini Sarp ve bina arasında mekik dokuttu. Daha sonra hiçbir şey demeden içeri girdiler.

 

 

 

 

25 YIL SONRA

 

Zorlu bir ameliyattan yeni çıkan başarılı cerrah alnındaki teri koluyla sildi. Şu ana kadar yaptığı sayılı ameliyatlardan biriydi bu. Riski ise fazlasıyla yüksekti. Ama alnının akıyla çıkan doktorun içi şimdi hiç olmadığı kadar heyecanlı ve fazlasıyla mutluydu. Çünkü dışarıda heyecanla bekleyen adama sözünü tutmuştu. Oğlunu yaşatacağım demişti ve yaşatmıştı.

 

Heyecanla ameliyathanenin kapısından çıkan genç kadın yaşlı adamın titreyen omzuna dokundu. Ani gelen bu temasla irkilen adam hızla doktora döndü. Heyecanla ayağa kalkarak umut dolu gözlerini kadının gözlerine dikti. Genç kadın yaşlı adamın duymak istediği cevabı vermek için sabırsızlanıyordu. Sadece başını sallayarak yaşlı adamın gözlerine baktı. Sarp duyduğu cevabın ardından içten gelen derin bir “oh!” çektikten sonra çocuksu bir sevinçle cerraha sarıldı. Geri çekilerek titrek bir sesle konuşmaya başladı.

 

“Çok… Çok teşekkür ederim. Oğlumun hayatını sen kurtardın. Sana borcumu nasıl ödeyeceğim bilmiyorum.”

 

“Borç da ne demek? Sizin benim için yaptığınız onca şeyden sonra benimkiler az kalıyor. Elimden geldiğince size olan hakkımı ödemek istedim. Geçmiş olsun.” Diyerek yaşlı adamın omzunu sıvazlayıp gitti. Çok yorgundu. Ameliyathanede kendini çok zorlamıştı ama değmişti. Kendi odasına geçip sandalyesine oturdu. Masanın sağ tarafındaki en son çekmeceyi açıp içinden sarı converslerini çıkarttı. Uğurlu converseleriydi bunlar. Hatta bunlar olmazsa bu kadar başarılı bir cerrah olamayacağını düşünüyordu. Herkes saçma buluyordu bu düşüncesini ama o inatla inanmaktan vazgeçmiyordu. Converseleri göğsüne bastırarak arkasına yaslandı. Gözlerini kapatıp eski anısını kafasında hayal etti.

 

 

25 YIL ÖNCE

 

Kirli ve yalın ayaklarına acımayla bakan çocuğu görünce kafasını sinirle başka tarafa çevirdi. Koltukta oturmuş Sarp’ın beş dakika önce girdiği odadan çıkmasını bekliyordu. Bir süre sonra yanına gelen çocuğu fark edince başını ondan tarafa çevirdi. Bu çocuğun az önce ayaklarına bakan kişi olduğunu anlayınca hınçla gözlerine baktı çocuğun Yasemin. Çocuk ise onun bu bakışlarına aldırmayarak az önce ayağından çıkarttığı sarı converslerini ona doğru uzattı. Babası daha yeni almıştı bu ayakkabıları ona. ama “olsun,” diye düşündü, “benim nasıl olsa daha bir sürü ayakkabım var.” Dedi içinden.

 

Afallayan Yasemin ayakkabıları alıp almamak konusunda büyük bir tereddüt yaşıyordu. Beyninden uzunca verdiği bir savaştan sonra ayakkabıları almaya karar verdi. Yavaşça elini uzatıp ayakkabıları aldı. Çocuğun yüzüne bakıp içi parlayan gözleriyle başını salladı. Bir iyilik yapmanın sevinciyle yüzü gülen çocuk da başını sallayıp oradan uzaklaştı.

 

Bu gün bir sürü şok yaşayan kıza bu iyilik ağır gelmişti. İnanamıyordu çünkü bu dünyada iyi insanların da olabileceğine. Bu insanların neslinin tükendiğine kendine iyice kaptırmıştı aslında bu gün o genç adamı görene kadar. Ne zamandır ilk defa yüzü gülmüştü. Sonra düşünmeye başladı kendisinin nasıl birisi olduğunu. İyi miyim kötü müyüm diye tartmaya çalıştı kendini. Aslında o kadar da kötü bir insan olmadığı kanaatine vardı. “Sadece biraz huysuz! Ama yine de zararsız bir huysuz.” Diye geçirdi içinden. Ardından elindeki sarı converslere takıldı gözü. “Eğer iyi bir insan değilsem bile şimdi olmanın tam zamanı.”dedi kendi kendine.

 

Umutlanmıştı. Kendisinin de iyi bir insan olduğunu hatta ve hatta bir çok insana yardım ettiğinin hayallerini kurdu. İçini ağır bir mutluluk doldurdu. Olabilirdi… Neden olmasın ki? O da Sarp gibi herkese yardım eden iyi bir insan olabilirdi. Olabilirdi… Olacaktı… Buna tüm kalbiyle inanıyordu. Sarı converslere son bir kez umutla bakıp gözlerini hayal kurmak için kapattı.

 

 

25 YIL SONRA

 

Yumduğu gözlerini açan Yasemin göğsüne bastırdığı converslere bir kez daha baktı. Sonra Emily Bronte’nin kitabında okuduğu bir cümle geldi aklına.

 

“Umut, gayrete gülümser.”

 

 

 

e31554eb7bd18d606f9328f60eada27f_1272209434

OYSA

OYSA

Bir gün kalkıp bir gönül aralığından düştün aklıma. Oradan usulca yüreğime uğradın. Kalıp kalmayacağını bilmiyordum ben oysa. Tereddüt etmeden alışmaya başladı aklım seni düşünmeye. Hiç gelmeyeceğinin bende yaratacağı derin kesiği hesaba katmadan başladım düşünmeye. Gece gündüz düşündüğüm zamanlar oldu seni. Vakitli vakitsiz aklıma gelişlerin oldu. Seni görmek isteyen gözlerle etrafa bakışlarım.

Sen hiç gelmedin.

Sen hiç olmadın.

Sen hiç yaşanmadın.

Gelseydin yanakları al bir utangaçlık takılırdı yüzüme. Gözleri Samanyolundan parlak bakardı bakışlarımın. Hele bir de denk gelseydi gözlerin gözlerime, aydınlanırdı içimin tüm kentleri. Gelseydin tüm küslükler biter, herkes barışırdı. Eyvandaki çiçekler bir bir mutluluktan açardı.

Sen hiç gelmedin oysa.

Oysa ben daha en sevdiğin rengi öğrenecektim senin, en sevdiğin yemeği, şarkıyı ve en sevdiğin tatlıyı da tabii.

Oysa daha sana sımsıcak bir günaydın mesajı atacaktım. Hatta belki bir mektup yazacaktım, ucunu yakacaktım.

Birlikte yürüyecektik İstanbul’u belki de; oysa ben şimdi senin yürümeyi sevip sevmediğini bile bilmiyorum.

Bir yerin kanayacaktı, ben peçete ile yetişecektim pür telaş.

Aklıma geldi de; ben senin daha nereli olduğunu bile bilmiyorum oysa. Ne acı. Ne acı.

Sevdiğin poğaçalardan getirecektim sabahları, birlikte kahvaltı yapacaktık, dudağının kenarında kalan kırıntıları alacaktım.

Oysa bilmiyorum hangi mevsimi sevdiğini. Kış olmalı ya da ilkbahar mı? Bilmiyorum işte kahretsin!

Bir şarkımız olacaktı oysa, hatta belki şarkılarımız. Birlikte söyleyecektik bağır çağır. Herkese ve her şeye inat.

Hiç tanımadığımız sokaklardan geçecektik, ürperecektik ama; birbirimizin yanında olduğumuzun verdiği güvenle dönecektik yine tanıdık semtlere.

Sen içkime karışacaktın oysa daha, ve ben senin sigarana.

Kahkahalar atacaktık ölüme inat daha oysa.

Oysa sen bir umut olacaktın kuruyunca dallarım. Tüm yeşilliklerin giyip gelecektin.

Küfredecektik ağız dolusu, kimsenin bize baktığı umurumuzda olmadan delilikler yapacaktık, tezgahlardan meyve alıp kaçardık belki.

Yaşardık işte.

Oysa yok.

Oysa yok.

Oysa ben daha sevecektim seni.

Oysa çok.

Sevecektim oysa.

Çok.

Oysa.

senbende

Sen Bende

” gişe işlemleri için yeşil butona basınız lütfen. ”

biliyorum bunu.. 755 .. uff çok sıra var daha.. 721 yanıyor halen.. çok uzun değil mi sence de ? zamanımız var mı bu kadar beklemelere ? çok uzun bir yazı değil mi ? oku oku bitmez şimdi bu.. itiraf ettin mi kendine ? aşağıya kadar bakıp ‘çok uzun yazmış kim okuyacak şimdi bu kadarını’ dedin mi ? .. senden başka kim okur ki zaten böyle uzun yazıları ? bu yazı senin için yazıldı.. sen okusun diye .. okusun ama anlamasın diye yazıldı.. ama bak müsait değilsen okuma.. uzun yazılardan korkuyorum dersen, ben senin için en güzel bahaneleri bulurum..uykun varsa uyu.. karnın açsa bi şeyler ye.. susuzsan su iç.. üşüyorsan bi şeyler “giyme” üstüne.. soyun.. yaşadığın her şey sana sıkı sıkı giydirmiş zaten.. .. yeterince kılık (kıyafet) var üzerinde.. nelere uyumuş nelerle doymuşsun sen ! yine de işin varsa git şimdi.. okumayı seviyorsan zaten gelip okursun bi gün.. yapabileceğini bilseydim gözlerini kapa ve nefesini tutarak oku derdim ..sadece boş bir anında oku ki boş bir anına denk gelsin yazı.. insan kendini, ancak boş bulunduğunda bulabiliyor çünkü.. üstündeki her şeyi çıkar öyle oku.. ama korkma.. uzun bir yazıyı okumak yormaz seni.. seni bir tek cümleyi anlamak yorar sadece ..

neyse .. bankadayız şu anda unutma ..
kapitalizmin kangren olmuş döl yatağında..

hmm.. şu köşedeki boş kısım benim oturup beklemem için yapılmış galiba.yaşlı teyzemizin yanına bir yaşlı sakinliğinde oturalım bakalım. sonra düşünelim sıramız gelene kadar. düşüncelerin fikirlerin bile yaşlandığı dünyada insan neden ölümsüzlüğü arar ki ? kapitalizmin sonu geldi diyorlar biz hala bankada sıra bekliyoruz.. benim şu anda burada, bu bankada olmamın anlamı ne olabilir ? kredi kartı borcumu mu ödeyeceğim yoksa sosyal bir varlık olmamın bedelini mi ? hayatın bana sunduğu limit ne kadar ? anlamsızlığa anlam yüklemek ? anlamıyorum neden 755 ? bu rakamın da bir anlamı olabilir mi bilmediğim ? diğer rakamlarla arasında bir uyum var mıdır ? 13.10.2008’de saat tam 14’ü 21 geçe yeşil butona basmışım.. gişe işlemleri için.. her şeyde bir uyum aradığı için mi uyumsuzdur insan yoksa doyumsuzluğundan mı kaynaklanır bu arayışlar ?

- yetkili yok mu burda ? pardon bakar mısınız ! beni bekletiyorsunuz farkında mısınız ? beklediğim için düşünmek zorunda kalıyorum. bir duruyorum bir düşünüyorum.düşünürsem çok kötü şeyler olabilir. hayır hiç birinizi de tanımıyorum ki sohbet edeyim.. kırmızı gömlekli ince bıyıklı elinde çek olan ? mavi kravatlı bir adet doktor.. annesinin elinden tutan bir küçük kız çocuğu..bir adet matematik öğretmeni ? genç bir kız.. muhtemelen regl olmalı.. çok gergin.. bir adet trafik polisi.. bir adet çok mutlu orta yaşlarda bir adam.. bu adam erken boşalıyor.. çünkü az önce birisi sıra fişini ona verdi.. adam da çok mutlu oldu.. böyle küçük şeylerle mutlu olan bir adam yarın bir gün .. neyse .. bir adet ondan bir adet bundan yarım düzine kurşun kalem.. 3 adet silgi.. yanımda ? tam sağımdaki.. bu dünyadan yaşını başını almış teyze, beni duyabiliyor musun ? içimden seni düşünüyorum şu anda.. hey ?

- merhaba teyze
- merhaba evladım..
- benimkisi 755 cam kenarı
- benimkisi de 752.. kalbimin bir kenarındasın.. öylece duruyorsun..
- ne? ne ? teyze sen iyi misin ?
- yolculuk nereye yavrum
- 3 nolu gişeye.. teyzeciğim ..
- kalbimde bir boşluk var.. doldurabilir misin ?
- ne dedin teyze
- içinden misiniz dedim evladım?
- nerenin ?
- kalbimin emre .. kalbimin içinden misin sen ? ? yıllar geçti hala seni unutamadım

723 yandı ..

noluyoruz yaa ! ? adımı nerden biliyorsun ? nerden tanıyorsun beni ? hay aksi ..hafızamı kurcalıyorlar ? aklım nerde benim ? nerde kaldı .. ne ara ne zaman yaa ? daha ne kadar bekleyeceğim bu bankada.. aklıma kötü şeyler geliyor.. bakın bırakın gideyim beni .. lütfen..

- öyledir öyleee evladıım.. domatesi de meşhur oranın..
- teyze beni duyabiliyor musun ? uyuyorum şu anda konuşmaya çalışma benimle.. seninle bir iletişim ilişkisine girmek istemiyorum. yeni birini tanımak istemiyorum artık.. yeni birini hayatıma sokmak istemiyorum.. yer kaplarsın zihnimde.. oysa benim yer açmam gerek.. kafamdan atmam gereken o kadar çok şey var ki ..gençliğinde unutamadığın bir aşkının öyküsünü filan anlatırsın sonra.. allah korusun ! hem sen ayakta gidemeyecek kadar yaşlısın zaten.. benim içimdeki genç ve güzel hisler sana yer verecek kadar temiz kalpli değiller artık.. o yüzden sus sen artık ! sus !
- o ünlem işaretine iyi bak emre .. o bir bıçak aslında.. ucundaki nokta sandığın ise benim kalbim.. nokta kadar bir kalbim var benim.. yapma bunu bana.. dayanamıyorum artık lütfen ..
- farkında mısın zeynep ? beni kendine bağlıyorsun.. seni sevmeye meyilliyim ben.. bu çok iyi olmasa gerek.. sana bağlanırsam zamana ve mekana da bağlanmak zorunda kalırım.. alıp başımı gitmek istersem beni tutan bir şeyler olacak..
- neden gitmek istiyecekmişsin ki ?
- bana bir gün gitmeyi isteteceksin hayatım.. dikkatli ol canım.. bize dikkat et.. ikimize .. bizi nereye götürdüğüne dikkat et .. olur mu bi tanem ? anlaştık mı ?
- ne (: ne dedin az önce sen ?
- dikkatli ol dedim
- hayır emre ondan önce
- anlaştık mı dedim ?
- hayır yaa
- ne dedim peki ?
- hayatım dedin (:
- yaa
- evet bana ilk kez hayatım dedin .. çok mutlu oldum

sen bende durmuş bir saat gibisin
hep yanlış zamanları gösterdin..

şimdi 725

“hayatım”dan önce ne dediğimi hatırlıyor musun peki .. bunu unutmasaydın keşke.. hayatımdan öncesi çok önemliydi.. hayatımdan sonrasında sen yoksun artık
çıkmalıyım buradan, bu bankadan, bu mekandan bu zamandan çıkmak istiyoruum.. ya da dur bir saniye.. boş, gereksiz işlerle uğraşırsam rahatlarım biraz.. şu elimdeki sıra numaralı kağıt ? kağıttan uçak yapsam belki .. sıram gelene kadar ? evet adı da boeing 755 olsa .. lufthansa havayollarına ait olsa.. gemi de yapabilirim mesela.. panama badıralı kuru yük gemisi.. gemi riskli.. bir yerde karaya filan oturur sonra kara kara düşünmeye başlar.. kalp yapsam ? hayır kağıttan kalp yapmasını bilmiyorum ben.. tamam biliyorum ama yapmam.. sonra birinin eline geçer oyuncak filan olur.. neyse .. rakamlar ?.. bu rakamların bi anlamı olabilir mi 755 ?

- neden her şeye bir anlam yüklemeye çalışıyorsun ki emre ?
- oysa senin de bir anlamın vardı bende zeynep.. ikinci tekil şahıstan başka ne oldun ki şimdi ?

755

14:21
13.10.2008 pazartesi

hmm bakalım şimdi .. sizden nasıl bir salata yapabiliriz ..

14+21 = 35
2008 / 35 = 57,37
57,37 x 13 = 745,81
745,81 + 10 = 755,81

- 0,81 yaklaşık efendim..
- 0,81 i neyle izah edeceksiniz emre bey ?
- şimdi şöyle ki .. hayatta tam bölünemeyen bazı şeyler vardır efendim.. (biz hiç tam bölünemiyorduk mesela seninle zeynep ) ve yüzde 81 ihtimalle .. yani ihtimallerin %81’ini düşünecek olursak eğer.. yüzde seksen.. bir ihtimal.. biz ayrılacaktık zaten..
- anlıyorum emre bey.. kelime ile devam edelim..
- ee.. üüü .. peki tamam.. ünlü .. ünsüz .. ünsüz.. ünsüz.. ünlü.. çok ünlü.. figüran..
- ne ?
- figüran işte .. 7 harf hem de .. eş anlamlısı zeynep.. emre de joker oluyor bu durumda..
- ama emre bey, harfler a e t z p a r
- pazartesi o zaman ? pazartesi günü müsait misin zeynep ?
- hayır aşkım pazartesi günü toplantım var .. geç çıkıyorum..
sen bende bir sendrom gibisin..

728

kırmızı gömlekli ince bıyıklı 33-34 yaşlarında elinde bir çek olan.. bu adamı tanıyorum.. geçen sarayburnu’nda gördüm.. elleri cebinde denize bakıyordu.. yanından bir çift geçiyordu.. kız sevgilisine dedi ki :
– deniz bugün biraz dalgalı değil mi aşkım ?

yalnız adam, neleri düşünüyordu o esnada bilemiyorum.. her halinden belliydi içindeki deniz daha dalgalıydı.. sonra sinirlendi birden.. iki eline yana açarak bağırmaya başladı..
- istanbuuuuul sen mi büyüksüüün ben miii ? göreceğiz .. ananı skiceem seniiiin ..herşeyimi yuttun bitirdin aldın benden.. ama beni de alamayacaksıııııın.. yalanmışsıııın istanbuuul.. sen bir metropoool kadar büyük bir yalansııın.. hiçbir duygumun karşılığını vermediiin bana..

sonra bağıra bağıra “where is my mind” isimli şarkıyı söyledi..
ben de istek parça olarak “perhaps perhaps perhaps” dedim kendisine ..

hayır yok.. ben bu adamı görmedim daha önce.. ama elindeki çeki gördüm.. 2 yıl vadeli bir çek.. o çek sahte .. karşılığı yok.. çeki birisi cirolamış.. arkasına adını yazması gerekirken başka bir şey yazmış vermiş adamın eline. dur bakalım.. biraz öne doğru eğilirsem görebilirim sanırım.. hmm .. “seni seviyorum”.. yazıyor çekin arkasında.. çek karşılıksız.. ama adam halen bekliyor.. bir ciro silsilesi meydana getirebilirdi istese.. altına “seni özledim” yazıp geri verse ? oysa ben saf gibi her gece karanlığında, istanbul’un renk değmemiş dudaklarından öpüyordum..

- bana karşılık veriyorsun bunun farkında mısın ?
- çünkü hep karşıma çıkıyorsun emre her yalnızlığımda her sessizlikte her beyazlıkta sen varsın.. her boşluğumu dolduran bir varlığın var.. sen benim aynamsın ben de senin.. bu yüzden her karşılaşmamızda her karşı karşıya geldiğimizde, birbirimize yansıyan bakışlarımız ile sonsuzluğa ulaşıyoruz seninle.
- karşına çıkıyorum ama önüme bakmıyorum ben ..
- neden bakmıyorsun ?
- ayaklarının ucuna düşen gölgeni izliyorum hep.. gölgesi bu kadar güzel olan bir insanın yüzüne bakmaktan korkuyorum.. gölgen bir hayal gibi.. senin hayalini kuruyorum ben, gölgelerin olmadığı gece karanlığında bile.. senin gibi bir hayalin gerçek olmasından korkuyorum.. her gerçeğin bir sonu var çünkü.. içimde hayal olarak kalsan hiç ölmeyecek gibi ?
- emre gözlerime bak
- hayır.. henüz çok erken.. buna hazır değilim.. böylesi ağır gelir..
- geç kalıyorsun bak artık
- gözlerine baktıktan sonra yaşayabileceğimi garanti ediyor musun ?
- seni çok özledim emre …

sen bende kırık bir ayna gibisin zeynep..
sana baktığımda “hangi erkeğin ben olduğunu” anlayamıyorum

731

bu adam topalmış.. ayağa kalkıp yürüyünce belli oldu.. neyse bazı şeyleri çok ince düşünmemek gerekirmiş aslında.. her insanı olduğu gibi kabullenmeli.. ne kadar ters gelse de.. kalbine giden bir yolda, topal bir aşk vardır belki.. ne zaman yapmıştım ben onu ? hatırladım şimdi.. yolda yürürken.. evet .. o gün kaldırımda.. önümde topal bir adam yürüyordu.. benden 6 adım kadar uzaktı sanırım.. herkes hızla yanından geçip giderken ben de hızla ona yaklaşıyordum.. birazdan onu geçmek üzereydim.. tam onunla aynı hizaya geldiğimde.. yan yana iken.. aklıma geldi bu düşünce.. adamın önüne geçer geçmez topallamaya başladım.. bunu neden yaptım ?
- hey.. adını sanını bilmediğim arkamda kalan şahsiyet.. inan ki senin yüzünü bile görmedim hiç.. sana acımıyorum üzülme bunun için.. sadece herkesin amaçsızca bir yerlere koşturduğu şu hayatta bu kaldırımlarda kendini yalnız hissetme diye topallıyorum gözlerinin önünde.. bak, yürüdüğün yolda tek topal sen değilmişsin.. ben de senin gibi topalım.. topalmışım ya da .. mış gibi miyim yoksa ? hay aksi ! sahiden miydi yoksa ? kalbim ayağıma vuruyor.. neyse .. sen yine de hayata tutunmaya çalış arkamdan peşi sıra gelen isimsiz kahraman..

o adam da bi şeyler düşünmüş olabilir mi o esnada ?
ne düşünecek ki emre ? adam zaten kanıksamış bu durumu zamanla alışmış.. artık ona sıradan gelmiş topallığı.. sen,sana sıra dışı geldiği için böyle bir numara yaptın.. adamı hayatta ya da o yolda yalnız bırakmaktan mı korktun ? her gördüğün topalın önünde topallayacak mısın ? bir kör görsen kör numarası mı yapacaksın.. senin bu inceliğini görecek mi bir kör ? yanlış kişilere incelik yaptın ! hem senin görevin bu mu ? bırak da insanlar gerçekleri kabullenip onlarla yaşamaya alışsınlar.. belki de o adam da topal değildi.. belki sağlamdı ayakları.. belki o sana bir mesaj vermek için önüne çıktı bi yerde.. gizlice bir kenarda saklanıp seni bekliyordu.. sonra birden önüne çıktı ve topallamaya başladı..

- hey .. arkamdan hızlı adımlarla gelen genç çocuk.. biraz yavaş ol.. acele etme.. biraz sabırlı ol.. unutma her şey sabır ile .. her şey ..

neyse.. topal olmanın da bir anlamı olmalı.. tüm geç kalmaların sebebi olabilir miydi mesela topal olmak ?

- geç kaldın emre
- farkındayım trafik yoğundu
- ee ?
- ne ?
- özür dilemeyecek misin ?
- ciddi olamazsın zeynep
- neden ?
- benden özür mü bekliyorsun gerçekten ?
- hakkım değil mi ? bekletildim emre !
- peki .. tamam .. öyle olsun.. özür..
- özür ?
- özür dilerim ..

kör, topal, sağır ve dilsiz bir aşkın ardından yürüyorduk aslında.. ya ben kendini beğenmiş, burnu havada kibirli biriydim, -özür dilemeyi saçma bulan-, ya da sen önünde af dileyip dizlerine kapanacak bir aşk istiyordun, -ki dilediği aflar ile seni yüceltecek bir erkek ..özür bekleyen sert bakışlarınla ezmek istediğin bir erkek.. sana göre süt bana göre kahveydi hep .. ya da çikolata.. bizi bir arada tutan şeyler bunlar mıydı sahiden ? sütlü kahve (sana göre kahveli süt) ya da sütlü çikolata.. elmalı çay.. elmalı diş macunu.. buzlu krema.. kepekli ekmek.. peynirli pizza.. palmolive dağ iğdesi aromalı vücut şampuanı .. peki şimdi ? sensiz ben.. neyse.. her neyse.. ama ben senden bir teşekkür bile beklemezken ? yine neyse.. zormuşuz.. olamamışız.. belki olabilirdik.. zaman alırdı zor olan her şeyimiz.. bunun da farkındaydık.. bunun riskli olduğunun da farkındaydık.. korkuyor muyduk ? hayır.. sadece ikimizin de birbirimize zamanı yoktu.. neye acelemiz vardı ki ? ilk başta her şey güzeldi aslında senin gibi.. senin kadar güzeldi.. çünkü benim söylemek istediklerim senin duymak istediklerindi .. sen duy diye söylemiyordum.. sen bil diye söylüyordum.. biliyordun ilk başlarda.. sonra her nedense birimiz dilsiz birimiz sağır olduk.. sevgi değil de saygı duyulası aşk anlayışımız varmış ..

- bir yap-bozun iki parçasıymışız seninle zeynep.. yap-boz iki parçadan oluşuyormuş..
- bir araya gelince emre ? ortaya ne çıkıyormuş peki ?
- bir araya getiremediğimiz çok şey vardı.. hiçbir zaman nasıl bir resmin parçaları olduğumuzu bilemedik..

sen bende bir parçası kayıp olan bir yap-boz gibisin..
beni tamamlayabilseydin, kendini görecektin zeynep..

735

bu küçük kızı bi yerlerden hatırladın mı ? annesinin elini bırakıp bankanın kare mozaikleri üzerinde seken..
daha önce gördüm mü ben seni ? o hastanenin koridorunda ? 1987 ?

- kolundaki ne ?
- bu mu ? serum taktılar bana dün gece
- hımm canın yanıyor mu peki
- hayır.. 7 yaşındayım ben büyüdüm artık
- ben de 5 yaşındayım nolmuş sanki
- senin adın ne ?
- zeynep
- seninkisi ?
- emre .. sen de hasta mısın ?
- hayır ben değil annem hasta o yüzden hastanedeyiz.. oyun oynayalım mı ?
- sonra oynarız zeynep.. ben hastayım
- neyin var
- kalbim delik .. ameliyat olmam gerekiyormuş
- yaa .. çok üzüldüm senin adına.. acıyor mu peki
- kalbim mi ?
- evet emre
- hissetmiyorum.. içinde bir boşluk olduğunu söyledi doktorlar ama ben algılayamıyorum.. büyüdüğünde anlarsın dediler gülerek..
- anladın mı peki ?
- anladım zeynep.. sen gittikten sonra anladım işte.. aslında bunu çok önceden farketmeliydim.. “oyun oynayalım mı” dediğinde .. anlamalıydım ! şimdi sen git hadi.. giderek git sen.. gözümün önünde giderek yaşlanacaksın nasıl olsa.. bir gün bir bankada sıranı beklerken yanına 25 yaşında genç bir delikanlı oturacak.. işte o benim .. beni son gördüğün yaşta kalacağım hep senin için .. üzerimde son gördüğün elbiselerim olacak..
- gitmeliyim üzgünüm.. annem 745 odada yatıyor
- bir dakika .. benim oda numaram kaçtı ? evet elimdeki kağıtta yazıyor.. 755

- zeynep kızım gel yanıma.. oynama bankanın numaramatiği ile.. gel otur şöyle yanıma.
- oynama zeynep oynama .. oyun çağın gelmedi henüz senin.. git annenin yanına otur.. sessizce sıranı bekle.. gişe işlemleri için basılması gereken yeşil butona bile boyun yetmiyor.. oyuncak değil hem o.. büyüdüğünde dilediğin kadar oyuncağın olacak nasıl olsa.. 24 yaşına geldiğinde oyuncak bir kalp verecek sana hayat.. kırılmaz sanıp yere atacağın.. duvara vuracağın bir oyuncak.. garantisi olmayan.. delik.. defolu bir aşk.. camdan bir kalp..oysa sana soyunmuştum ben.. ukalalıktan ve kendini beğenmişlikten ibaret görünen zırhımı çıkardım miğferimi çıkardım.. kılıcımı bir kenara bıraktım.. elbiselerimi çıkardım.. tenimin düğmelerini açtım tek tek.. bedenimi çıkardım karşında.. ben kendimi üzerimden çıkardım.. sana kalbimin en doğru tam yerini gösterdim.. sana zaafım vardı benim.. sana kırılgan zayıf yönlerimi gösterdim.. gel beni buradan infilak ettir diye değil ! anladın mı peki ?
- anladım emre .. anladım..
- bak zeynep beni tam buradan vuracaksın günü geldiğinde.. tamam mı bi tanem ? olur mu aşkım ? anlaştık mı hayatım ? tam doğru yerinden vurursan çekişecek bir can da kalmaz böylece.
- neyi anladın ki sen ? çıplak gözle gördüğün bir kalbi mi anladın ?
- anlayamadım ki .. sadece bir maske yetermiş insanın kendini korumasına

sen bende giderek solan bir fotoğraf gibisin..
siyah kazağın beyaz tenin.. geriye ne kaldı ki bu iki renkten başka..

739

çıkmak istiyorum bu bankadan.. çok sıkıldım.. sıkıştım tuvalete gitmem gerek.. sıkılmak mı sıkışmaktan geliyor sıkışmak mı sıkılmaktan geliyor ? lay lay lomm.. günde 18 kere tuvalete gittiğim doğru.. bu gidişlerin 3 tanesi gerçek.. diğerleri sahte.. çoğu zaman sığınak olarak kullanıyorum.. lavaboda sürekli aynaya bakmak.. göz kırpmalarımı musluktan damlayan suyun sesine göre ayarlamak.. pıt pıt pıt.. ağlayamamak ne kötü…saklanmak ne güzel.. stresli bir iş hayatında bir parantez açmak gibi belki.. yine sıkıştım işte.. böyle düşündükçe korkuyorum.. seni düşündükçe daha çok korkuyorum..

ya sen haklı idiysen zeynep ? ne fena !
haklısaymış mı ? dur bi dakika ..
ya sen gerçekten haklıysandı ?
haklıymışsan bi zamanlar mesela ?
haklısandı ?

yok kelime bile hak vermiyor sana.. haklı olmak ve geçmiş zaman eki uymuyor birbirine.. sen geçmişte haklı olmadığın gibi gelecekte de haklı olmayacaksın .. senin haklı olduğuna kanaat getirirsem eğer, bildiğim tüm doğruların da yalan olduğunu anlarsam eğer .. dünya gibi yıkılırım.. çok tehlikeli şeyler düşünüyorum.. ezberlerim bozulmak üzere.. tehlike anındayım .. ne yapmam gerek.. bir parantez açıp içine saklanmam mı gerek .. faydası var mıdır ? denesek yanılır mıyız ? dene ve yanıl o zaman !

( evet burası çok güzel .. derin nefes al.. kimse göremiyor beni burada.. kalpten duyulan bir ses kadar saklıyım.. şimdi..yazar burada okura sesleniyor.. gülme.. yazar seslenemiyor aslında.. bir parantez gibi iki elini ağzının kenarına koyup avazı çıktığı kadar bağırıyor sadece .. ama ses yok ? sesi çıkmıyor.. ses tellerini bir ameliyat ile aldırıp sevgilisine hediye diye aldığı gitara taktırmış.. en sevdikleri parça “sevdan bir ateş” imiş.. “sesin bir uçurum çağırırsa beni” kısmı özellikle.. yazar burada okura bi şeyler mi ima ediyor.. bir şeyler anlatmak istiyor el kol hareketleri ile.. ne ? yazar ne diyorsun ? anlamıyoruz seni ? sesime mi gelin diyorsun ? uçurumdan uzaklaşın mı diyorsun ?
- yüreğine sağlık çok güzel bir yazı .. eyvah kim dedi onu ? hangi salak ? yazar delirdi.. demeyin öyle.. ne demek lan yüreğine sağlık.. sağlıklı bir yüreğim yok benim.. hmm anladım.. yazar diyor ki, kaçın gidin bu satırlardan .. kaçın kurtarın kendinizi.. bu işin sonu yok bulaşıcı diyor.. hey duvarda bi şey var.. dikkat )

tehlike anında camı kırınız
lüzumsuz kullananlar cezalandırılacaktır.

ben şu anda bu bankada, tehlikeli şeyler düşünüyorum. kırabilir miyim ? kar maskesi takmış hislerim beni soymaya çalışıyor.. aklımı alacaklar güya.. kırıyorum bak ? heyy belinde silah olan eleman ! ne lüzum var ki buna ? beni neyle cezalandıracaksınız çok merak ettim.. merakımı yenmek için kırıyorum camı, kusura bakmayın.. ardından alarm düğmesine basacağım.. sonra kaçacağım.. benim ilk önce kaçırılmaya sonra kurtarılmaya ihtiyacım var.. kovalamaca oynayacağız sizinle.. sonra saklambaç.. senin de ziline basıp basıp kaçmayacağım artık zeynep.. bir dilenci kılığında da gelmeyeceğim artık evine..

- allah seni sahibine bağışlasın güzel kızım öhoo ohhoöö

işgal ediliyorum.. topraklarım üzerindeki çiçeklerle birlikte çiğneniyor.. teslim olursam bi şey olmaz sanıyordum.. tüm hislerim ve inandığım her şey soykırıma uğradı.. lüzumsuz bir anda tehlikeli bir iş yaparak kalbimi kırdın.. geçti artık.. neyse ve her neyse

seni kendime herhangi bir (şey) pardon ..
şey değil herhangi biri olarak görmüyorum artık
sen benim için ne eskisin ne yeni
ne sebepsin ne sonuç
ne sevgilisin ne sevgisiz
ne sıcaksın ne soğuk.. ılık hiç değil
ne yazsın ne kış
ilk bahar değilsin ki son olasın
sen benim için zeynep bile değilsin artık
vapurdan inen bir insan
ya da dersten kaçan bir öğretmen gibisin
zil çalmamıştı oysa.. yarım bıraktın..
öğretmenim ? bu kalp sizden mi düştü ?
nerelere kaçtın
kimlere açtın tenini bilmiyorum ki
ve yine neyse diyorum ben hep .. neyse..
çünkü seni de cevabı olmayan sorular gibi kabullendim artık
yormuyorsun beni eskisi gibi..
bazen gözlerin aklıma gelse de ..
bazen gözlerin..
gelse..
aklıma ..
da..
gözler-in
ba-zen..
gelse bile
gelmese
geliyor.. ki gelmekte.. şimdi geldi yine ..
bakışların..
her sabahın köründe
bir kör gibi 14 ağustos sabahını yaşıyorum
hep ordan geçerken
arka arkaya park etmiş iki araba gözüme çarpıyor
öndeki büyük beyaz arkadaki küçük gri ..
sağ camından içeri süzülen bir bakış.. erkek tarafından
kız direksiyonda.. biraz tedirgin gibi.. biraz ürkek.. o ilk bakış..
neyse
o yolu kullanmak istemiyorum artık
çünkü !
böylesinin ağırlığını anlayamazsın sen..

hem ben,
saygı duyuyorum artık sadece sana..
bir erkek gibi açık konuşmam gerekirse hiç ağlamadım senden sonra
suni gözyaşı damlası aldım eczaneden..
gözyaşı bezlerim kurumuş..
doktor söyledi
eczaneye girdiğimde radyoda “erkekler ağlamaz” çalıyordu !
peki dedim.. öyle olsun !

- merhaba
- buyrun hoş geldiniz .. (yaşadığım o günleri unutmak zor)
- suni gözyaşı damlası var mı .. ( geceler boyu beklemek nedir, onu bir de bana sor )
- tabi ki de .. (çok özlemek ve sevmediğini bilmek )
- yalnız, ismini hatırlamıyorum ilacın .. ( sonu gelmez acılarınla beraber )
- sorun değil bu marka en iyisi zaten .. (erkekler ağlamaz)
- peki.. mendil de alabilir miyim .. (sil göz yaşını)
- buyrun.. (kaçırma gözlerini)
- teşekkür ederim bu şarkıyı kim söylüyordu .. (benden suçlu suçlu)
- ee şey.. neydi adı onun yaa .. unuttum pardon dilimin ucunda .. ( erkekler ağlamaz)
- sorun değil .. (insanız unutma)
- heh.. nilüfer .. ( sustururum zamanla)
- peki .. iyi günler .. (gözyaşların içimi eritiyor)
- mendilinizi unuttunuz .. ( erkekler ağlamaz sevgilim )
- ahh .. mendil.. tamam.. ( sil gözyaşını)

ilk bi kaç gün gözlerim yasını tuttu o kadar.. göz yası tuttum.. ağlamamak için..
yoo yoo .. önyargılı olma seni seviyorum gerçekten
her ne kadar bir annenin çocuğunu sevdiği kadar
bir çocuğun oyuncağını sevdiği kadar
bir oyuncağın yerini sevdiği kadar olmasa da seviyorum seni
bilmem ? bir insanın bir insanı sevdiği gibi diyebiliriz buna sadece ..
metrodan çıkan herhangi bir insanın
vapurdan inen herhangi bir insanı görüp insanlık adına sevmesi gibi seviyorum seni
ama sen ne yaptın biliyor musun ?
seni gördüğümde ellerimi bırakıp,
sana çocuk gibi koşan, sarılan hislerimi öldürdün tek tek !

sen bende gözleri açık bir körebesin
sesime de gelemezsin artık ben sende tutuklu kalan bir dilsizim..

742

- ben sana aklım ve mantığım ile aşığım emre
- saçmalama zeynep akıl ve mantık ile aşık olunmaz.. akıl ve mantık özlemeye dayanamaz çünkü.. acı çekmeye gelemez.. beklemeye katlanmaya tahammül etmeye ve sabretmeye gücü yetmez aklın ve mantığın.. akıl ve mantık ile ancak sevilir insan.. ki bu aşktan sonra gelen ölümsüz sevgidir.. aşkın veliahtı olarak bedendeki tahtına oturur.. mesela ben sana deli gibi aşığım.. sen bana akıllı gibi.. olacak iş mi ? ortada bi dengesizlik yok mu sence ? akli dengemi yitiriyorum bak bi şeyler söyle çabuk.. dilim sürçtü emre de.. hay bin kunduz de !

- oğlunuzun durumu kötü hanımefendi.. kendisi gerçekleri kabullenemiyor.. kendi kafasında kurguladığı dünyayı yaşamak istiyor.. gördüğü içinde bulunduğu durumu hayal dünyasında değiştiriyor.. ve bu durum onu giderek gerçek hayattan soyutluyor.. insanları, insanların yaşadıklarını bir kalıba sığdıramıyor.. onları değiştirmek istiyor ama gücü yetmiyor.. çünkü hayal gücü çok daha geniş.. ve sıyırmış artık bu çocuk.. takıntılı .. takıntıları var küçük şeylere detaylara saplanıp kalıyor.. saplantılı sizin oğlunuz ! yani şu yazdıklarına bi baksana ? bunu bir uzman doktora göstersen kesinlikle sağlam bir deli raporu alır ? huahaha
- peki doktor bey ! oğlum bunları yazı olarak yazmışsa sadece ? benim oğlum senarist ise ? bir eserin içeriği ve anlatım ifadesi eser sahibinin de “öyle” olduğu anlamına mı gelir ?
- ehmmm şimdi ..ımm.. ben bi siktirolup gideyim en iyisi .. pardon bağyan..

- ne okuyorsun sen ?
- işletme ..
- hayır o elindeki ne ?
- hıı bi şeyler yazmış genç adam.. bankada sıra bekleyenler okusun vakit daha hızlı geçsin diye..

ya da ..

- abi bi film var.. başından sonuna kadar bankada geçiyor .. valla .. bi çocuk var şimdi böyle.. şizofren.. taam mı ? .. böyle bankada işte sırasını bekliyor ..
spoiler vermeyi unuttun aptal !

keşke zeynep
ben de sana, sadece aklım ve mantığım ile sistematik bir şekilde aşık olabilseydim ..

bu kıza aşık olmak istediğinize emin misiniz ?

evet
hayır
bu soruyu bir daha sorma
yoksay
askıya al
yeniden başlat
daha sonra anımsat
dün gece kiminle seviştin ?
parantezin içine kaçalım orda güvenli olabiliriz
zorunlu haller dışında kullananlar cezalandırılır !
- destek istiyoruuuuum !
çıkarın beni bu bankadaaaann..

748

bana okumayı yazmayı kim öğretti ? böyle bir kötülüğü nasıl yaparsınız siz ? beni vahşi bir hayata öylece bıraktınız !

- emre 7-8 tane patates getir oğlum kapının arkasındaki seleden.
- 7 mi 8 mi ? bi karar ver anne.. 9 yaşındaki çocuğu ikilemde bırakıyorsun.. hım şimdi.. 7 tane götürürsem 8 istemiş olabilir o zaman 1 tane eksik olduğu için geri dönmek zorunda kalırım .. 8 tane götürsem 1 fazla olur.. onu da geri yerine koymak için .. anne 7 mi 8 mi ? kaç tane patates istiyorsun ? rasim hocam ? ne yapmalıyım ?
buldum 7+8 =15 tane götüreyim en iyisi .. yaşlı ve emekli rasim hocam ? matematikten nefret ettim sen bana özel ders verirken burnum aktığı için.. 0,81’i neyle izah edersin rasim hocam ? 755 kendinden başka bir sayıya bölünemeseydi nolurdu sanki ? ölür müydük ? 755 ? anlamı ne ? madem her şeyin bir anlamı var ! hı ?
kelimelerin anlamı rakamların anlamından daha güzeldi oysa..
aldous huxley okudum bir süre gizlice.. “the doors of perception” (algı kapıları) .. algıda seçicilik.. şaka şaka okumadım.. bu yabancı isimleri bir bok biliyormuşum havası vermek için araya serpiştiriyorum.. gizlice diyerek de gizem katıyorum cümleye ki inandırıcı olsun.. bi de küsüratlı rakam verirsem salladığım hiç anlaşılmaz..

yaa yaa algıda böyle sapmalar yapabilirsiniz işte .. neyse, ciddi olalım.. okudum hepsini.. hayııır elbette okumadım.. okudum ? okumadım ? okudum okudum ? yok canım okumadım yaaa.. oku ? dum ? madım ? duma-duma-dum.. ben bir yalan uydurdum :

oku(dum+madım) = ?

- rasim hocam bi bakar mısın ?
şimdi ben diyorum ki burda soru işareti yerine x dersek ..
ne değişir ki ?
“şimdi ciddi olalım” dediğimizde, bu bizim yalan söylemeyeceğimiz anlamına mı geliyor ?
rasim hocam ? hiç şiir yazdın mı rakamlardan ?
alt alta ? yengeye filan hee ? hadi hadi
ahaaa..
burnum aktı yine.. henüz 10 yaşındayım
altıma da işedim .. ohh sefam olsun..
senin de burnunda et var ama rasim hocam
sesin çok boğuk çıkıyor affet beni nefret ettim matematikten
nunnunun nunnı (dokuzun karesi diyor burda .. gülmeyin)
gülme emre dersi dinle.. aklın fikrin oyunda oynaşta..
hey kök dokuz.. çık dışarı.. oynayalım
olmaz.. biz bu oyunda yokuz ..
zeynep > emre ..
emre kapsar zeynep kümesini
etkisiz eleman emre
boş küme zeynep
emre elemanı zeynep’in
emre 15 kalbin kesişim noktasında
emre elemanıdır ayşenin, fatmanın, zehranın, goncanın, filizin, haticenin
n1 + n2 ………. n üzeri emre
çok aşığın var diyorlaaar
rasim hocam kapat şu radyoyu allaseen
6 kere 9 emre ?
google’a bakmam lazım bilmiyorum
dur daha internet yok
2 üzeri 3 eşittir polinomlar
asal sayılar
asil insanlar
doğal rakamlar.. suni aşklar ..
silikonlu kızlar .. suni teneffüsler.. zil çaldı !
rasim hocam ergenliğe mi giriyorum ne ?
üslü ifadeler
üstsüz turistler
fonksiyonlar önemli olan işlevi
üçgenin iç açıları 90-60-90
türev kızlar
frijit kızlar
integral erkekler
fransız erkekler
pour tout x élément de…
soit un x élément de
theoreme- demonstration- corrolaire- conclusion
burnum + mendil = huzur
mendilin yok mu
deve yüküyle para kazanıyorsun özel derslerden ?
alooo lan ! rasim !
aaa a-a ..ups.. rasim hoca ölmüş
gelin ağalar gelin beyler
yağ satarım bal satarım
ustam ölmüş ben satarım
satsam 15 liradır
%18 kdv içinde a dostlar
15’in yüzde 18 i = 2,70
yıllık gelir vergisi beyannemesi
geçiçi vergi
bu da geçer ya hu vergisi
özel iletişim vergisi
rasim hocanın ölüm raporu

rüyalar da öyledir.. algılamaktan ibaret.. şiir görünümlü düz yazılar yazmışım.. şiir olarak algılanmış düz mantık ile kurgulanmış.. peki ne diye okunmuş (ben size kaçın gidin buradan demedim mi ? yazar burda okura gülüyor) bu şiir görünümlü yazılar, rüyamda bunlar birer bina olmuşlar.. 15 katlı.. sonra biraz yaklaşmışım.. merdiven gibi satır aralarına basarak gökyüzüne yükselmişim.. rüya işte.. neye çıkar diye sormuyorum böyle bir rüyayı..

şöyle olsaydı sorardım ama ..
- rüyamda çıkmaz bir sokağa girmiştim.. neye çıkar ?
zeynep sen söylesene neye çıkar ?
o pazar sabahı aracı soktuğun çıkmaz sokak mı sandın kalbimi ?
ihtimallerle hüküm verilmez oysa..
her şey bir küçük zincir halkası gibi..
uç uca eklenince sebepleri meydana getiriyorlar..
sebepler bizi sonuçlara götürüyor..
sen de öyle miydin zeynep ?
bir kolyenin minik zincirlerinden biri miydin ?
yoksa kolye ucu muydun ?
sen bir ihtimal miydin ?
sen bir sebep miydin benim için.. sen benim için bir sonuç mu oldun sadece ?
oysa ben başlamadan önce her şeyi en ince şekilde hesap etmiştim..

başlık : ihtimaller – sebepler – sonuçlar
konu : eğer bir gün zeynep benim hayatıma girerse ?

zeynep ya bu kolye zincirinin bir halkası olur ya da zincirin sonundaki sade güzellikteki bir kolyenin kalp’ten ucu olur ! belki zeynep’ten sonra yeni bir halka daha eklenir.. belki zeynep benim kalpten uca ulaşabilmem için bir araç.. belki zeynep de benim bir kişiye ulaşmama vesile olacak farkında olmadan.. ama şimdiki zamanı sorarsan bana ona da dediğim gibi “ben şu anda zeynep’ten sonrası olsun istemiyorum..” eğer bir gün zeynep benim için o kalp şeklinde kolye ucu olacaksa boynumda, ben ölene dek onu tenimin sıcaklığında saklayacağım ..

yukardaki metne göre aşağıdaki bin beş yüz soruyu cevapla zeynep

1 – neden ?
2- neden ?
3 – neden ?
.
.
1500 – neden ?

750

ters giymişsin kazağını.. iki ters bir düz.. yok kazak doğru ben tersim aslında böylece iki ters bir düz ediyor. doğum günün kutlu olsun zeynep.. bana aldığın siyah kazakta bir terslik mi vardı ? renklerde mi saklısın kokularda mı zeynep ? yeşil renklere bezenmiş bir benzin istasyonuna girip yeşil ambalajında antep fıstıklı bir çikolata alırsam yine ? o sabah giydiğin yeşil gömleğinle birlikte seni de anımsar mıyım ? o benzin aldığımız istasyondaki gibi ? antep fıstıkları gibi ?

zaman geçmiyor
sen bende durmuş bir saat gibisin demiş miydim daha önce ? hı ?
zeynep orda mısın ?
haa dur orda bekle..

752

aa teyze gidiyor musun ? pardon sıran gelmiş..
zamanı gelen herkes gidiyor değil mi ? öyle bi şarkı vardı.
- zamanı gelince gideceksin.. bir keşkeye daha yer yok kalbimde ..

araba kullanırken kulağımda kalan parçalar bunlar aslında..araba kullanmayı seviyorum.. belki araba kullanırken duyduğum için seviyorum bu şarkıları.. araba kullanmak güzel..hızla bi yerden geçmek.. bi şeyleri arkada bırakmak.. sadece bu değil.. durmamak en güzeli.. şu sıkıcı bankada durmanın kontrastını düşünün.. eğer nereye gittiğini bilmiyorsan araba kullanmak dünyanın en güzel eğlencesidir.. sen sadece sür.. dikiz aynana bak sağına bak soluna bak.. görüyor musunuz ben de sizler gibi bir yöne doğru gidiyorum.. heey soluna dikkat etsene be adam.. en çok araba kullanırken aklıma geliyor yazılacak şeyler.. çok hızlı geliyorlar.. hızımla doğru orantıda kelimeler akıyor zihnimden.. o esnada yanımda bir kağıdın olmaması bile beni yolda bırakabilecek kadar kötü bi şey.. nasıl başlamıştık zeynep hatırlıyor musun ?

kağıt ? kağıt ? kahretsin yazmam gerek .. beyin krizi geçiyorum nerde bu kağıtlar.. şu direksiyonu tutar mısın ? kim ? ben ! yine ben hep ben .. orda bir cilt var uzat şunu bana..resmi irsaliye o ? saçmalama.. olsun resmiyete dökmeliyiz artık bu olayı.. özelden olmuyor.. kamuya devredilmeli tüm özeller .. araç kullanırken cep telefonu ile konuşmak.. mesaj çekmek.. peki yazı yazmak ? kırmızı ışıklar seviyorum sizi.. otobanda kırmızı ışık ne gezer.. biraz daha gaz.. son vites.. hızlı daha da hızlı.. kontrolsüz bir güç ile.. araç uyarı veriyor.. diit diit di di diit .. hayır telefonum çalıyor

- alo ?
- alo emre ?
- aa merhaba zeynep nasılsın
- bilmiyorum emre
- sesin kötü geliyor
- evet .. sesini duymak istedim sadece
- hmm anlıyorum..
- anlamak sana yetiyor mu emre ?
- anlamıyorum
- emre .. emre… emre ben seni çok uzun zamandan beri seviyorum
- ıı şey .. zeynep .. ben .. yani .. çok hızlı..?
- şu anda saatte kaç km/hız ile gidiyorsun emre
- 170.. zeynep bak
- emre sus.. lütfen.. bana karşılık vermek zorunda değilsin.. benim senden karşılığını beklediğim bir aşk yok.. ben sadece bil istedim.. bil yoksa ben dayanamıyorum
- farkındaydım.. biliyordum.. anlıyordum ama..
- ben seni hep senden habersiz seviyordum.. anlıyor musun
- ağlamayabilir misin.. yani ağlama dur bi saniye.. tamam ağla.. ağla zeynep ağla..
- senden korkmuyorum.. emre.. ben seni kaybetmekten çok korkuyorum..
- benim senin gözlerine ihtiyacım var zeynep.. ben kendimi sana .. ben.. sana muhtaçlığım var.. gözlerini izlemek istiyorum.. sürekli kendimi sana ihtiyaç halinde hissediyorum.. susadığım için uyandığım gecelerde bile o kısa göz aralığında bile aklıma sen geliyorsun.. su içmeyi unutarak uyuyakalıyorum tekrar
- emre.. emre.. emre..
- zeynep.
- korkuyorum emre.. “son” diye bir kelime var ve ben ondan çok korkuyorum
- “son” yok zeynep “ve” var .. “ve” diye bi şey var ..

böyle mi başlamıştık hayatım ? sondan mı başlamıştık seninle yoksa sonun başında mı kalabildik sadece ? çok derinden kestin kalbimi..

ben sende bir damla gözyaşıydım yanağından kayan bir yıldız gibi
tutamadın beni kendinde..
sen bende bir damla kan oldun beyaz gülleri sana aldığım gün
kırmızı gül kalmamıştı çiçekçide başka çiçek yoktu başka renk yoktu
elimde sadece beyaz güller vardı o sabah.. ne kadar da çok istemiştim onların kırmızı olmasını
ama olmadı işte .. olamayan biz gibi elimde kaldı o beyaz güller..
sıkıca tuttuğum
dikenlerini unuttuğum
senin de dikenlerin vardı değil mi zeynep
oysa ben seni severken hep unutuyordum senin bir insan olduğunu
her şeyi sende unutuyordum.. en çok da kendimi sende unuttum hep
avcumdan sızan birkaç damla kan ile kırmızıya dönen beyaz güller gibisin sen de
sakladım artık seni gözlerimden..
zeynep, sen bende bir iç kanama’sın

gaza basss.. sireni aç.. aa ? ambulans şöförü müydüm ben ? kanamalı bir hastamız var lütfen yol verin.. acil durum..

80 km/hız ..
hoparlörü de açmalısın.. 34 bilmemne 28 yol ver ?.. sol şeride geç.. boşalt boşaaaalt aloo .. bu kan ? emre seni seviyorum.. burnum kanıyor.. emniyet şeridine geçelim.. hayır vaktimiz yok buna..

120 km/hız..
seni kaybetmekten çok korkuyorum.. son vites.. son diye bir kelime var emre… sonuna kadar o zaman zeynep..

150 km/hız..
emre nefes alamıyorum yeter.. oksijen maskesi ? emre al tak şunu .. zamanımız yok buna zeynep.. canımı yakıyorsun emre..

160 km/hız..
aşkım biraz yavaş olur musun ? hastanın durumu nedir ? şu anda aracı kullanıyor.. güzel.. nabız ? kalbimin içinden misin sen emre ? bradikardi oluşuyor.. kalp ritmi 60’ın altına düşmek üzere.. beyne giden kan miktarı azalıyor.. doğum günün kutlu olsun canım.. hastayı kaybetmek üzereyiz !! dayan oğlum dayan aslanım.. bırakma sakın kendini.. kendini yavaşça bana bırak emre.. sonbaharda su üzerine düşen bir yaprak hafifliğinde düş tenime.. nabız düşüyor.. emre aç gözlerini.. gözlerime bak zeynep.. oyun oynayalım mı ? hayır .. bunun için erken.. geç kalıyorsun emre .. biraz daha hızlansana topal adam !.. kan kaybediyoruz burda..

170 km/hız..
nabız 130/80.. nefes alamıyorum dedim.. 34 end 47 yol ver.. 34 end !! çekil yoksa.. bi dakika.. neden end ? neden ?
yol istiyorum senden.. emre gitme.. zeynep kal lütfen.. sana “neden end” diye bi sor sordum ??? .. sağa çeksene allah ın belası !! “and” olmalıydın seennn !!
emre zorlama olacakların önüne geçemezsin..
o aracı geçemeyeceksin ! yol istiyorum sadece .. senden biraz zaman istiyorum zeynep.. benden sana dilediğin kadar mekan .. önümden çekil..

180 km/hız ..
34 end ! hasta şoka girmek üzere efendim.. gişe işlemleri için yeşil .. 14:21’de.. 0rh+ aciiil.. dudaklarından kan sızıyor.. sen bende ne’sin zeynep ? ben sende neydim ? devam etmenin bir anlamı yok artık.. ayrılmak mı istiyorsun ? gitmek istiyorum.. yolu açın lütfen.. ne kadar da kolay söylüyorsun bunu.. beni öptüğünde, dudaklarımı doğal bir kırmızı ile boyuyorsun.. yakan bir nefesin var ..

200 km/hız ..
solunum duruyor ? oysa ben seni uzun zamandan beri.. bazen uyandığım gecelerde ? sellektör yap şuna emre !! kıza bak çok güzel..
- merhaba sanki sizi daha önce görmüş gibiyim ?
- hmm peki ben sizin hatırlayamadığınız rüyalarınızdan biri olabilir miyim acaba?..
zeynep seni çok sevmiştim… söz ver ! birlikte ölecek miyiz .. radyoyu kapa artık..

220 km/hız ..
sana soyundum.. emniyet kemerini çıkar şimdi emre… bedenimi açtım sana.. yolu boşaltın.. araç uyarı vermeye başladı .. dit diit di di ditt .. kalbimin en doğru yerini gösterdim.. kalp ritmi düşüyor.. hayır zeynep arıyor ? bu kez değil emre çünkü sen hep geç kaldın .. gaaaz gaaaz gaaaaz…

230 km/hız……
ve mi son mu ? seç birini artık !!! bu hayatı ben seçtim zeynep üzgünüm.. hiç bir şeyin, eskisi gibi olmayacağı noktayı çoktan geçtik biz.. ya çok hızlıydık duramadık ya da uyuyakaldık hatırlayamadık o noktayı.. hoşçakal.. ayırma seven kelimeleri birbirinden.. ağlama artık..mendilinizi unuttunuz … ve-son ..

755 km/hız___ bi dur bi düşün emre… freeeeennn !! .. kahretsin ..

a little crash … (radyo açık kaldı yine)

- şimdi memur bey olay şöyle oldu
- memur bey mi ? yüzüme baksana sen !
- aa zeynep ! sen ne zaman polis oldun ?
- senden ayrıldıktan sonra trafik polisi olmaya karar verdim emre
- güzel ..8’de 8 kusurlu muyum ?
- evet
- biten bir ilişkinin bütün hatası bana mı aitti ?
- evet emre.. çünkü sen hep beni bir sevgili olarak değil bir rakip olarak gördün.. ilişkiyi rekabete soktun.. haksız bir rekabetin içinde nasıl haklı olmayı düşünmüştün ?
- hayır !
- evet öyle .. hep benden bir adım önde olmak istiyordun.. sorduğum her sorunun cevabını önceden hazırlamıştın sen.. tüm mantık kurallarını kendin yazmış gibi beni de bu kurallara hapsetmiştin ! beni kendi aklına uyarlamaya çalıştın.. beni olduğum gibi kabullenmektense değiştirmeye çalıştın.. “yalnızlık alışkanlıklarını artık terk etmelisin zeynep” derken bile beni hep bir köşeye sıkıştırıyordun..
- güzel.. güzel.. seninle tartışmadığımız bi tek otobanın tam ortası kalmıştı
- her yerde ve her zaman emre .. geçen haftada everestin tepesindeki buzullarda tartışmıştık da sonra sen donarak ölmüştün..
- ee neden hiç araç yok ? az önce bi sürü araba geçiyordu buradan
- bilmem bunu kendine sor.. hayalindeki yol bu olabilir miydi ?
- sen zeynep değilsin..
- yaa .. bak sana ne göstereceğim
- aa.. omzundaki ameliyat izin
- bu yol senin hayallerine çıkan yol değil mi emre ? nereye gittiğini biliyorsun aslında ama nasıl gideceğini bilmediğin için “nereye gittiğini bilmiyormuş gibi” gidiyorsun yollardan.. senin hayal dünyana çıkan otoban burası emre
- senin ne işin var burda peki.. ben böyle bir polis ataması yapmamıştım
- henüz bitiremedin beni içinde o yüzden yoluna çıkıyorum sürekli..
- hmm tabi tabi.. başlamak bitirmenin % 81′idir canım. gerçek olan bir hayalim gibisin zeynep.. aa bu adam kim ne geziyor otobanda ?
- sana göre küçük şeylerle mutlu olabilen adam o emre.. sırası geldi gişeye gidiyor.. belki ondan öğreneceğin çok şey vardı..
- haha hahaa.. benim de içimde küçük boşluklar olsaydı bu dediğin mümkün olabilirdi.. izlediğim filmler okuduğum kitaplar dinlediğim şarkılar gördüğüm anlayamadığım şeyler, göremediğim anladığım her şey bir boşluk daha açıyor bende.. neyi aradığını bilmeden arayış içinde olmaktan daha kötü bir şey var mıdır hayatta ? heyy beyefendi 6 nolu gişe sizinkisi mutluluktan uçuyorsun anladık da 6’yı da 9 olarak görmene sebep ne ? aptal aşıklar gibisin.. yaa bi dakika .. e buradaki her şey hayaldi hani zeynep ?
- emre, şu elindeki sıra fişinin üzerinde yazan rakamlar ve kredi kartı borcundan başka bir gerçek yok burda.. bu adam da senin hayalinden bir parça ..
- neden gülüyorsun emre ?
- yazar burada, ulur orta yerde alenen, okura gülüyor .. kaçın gidin hala vaktiniz varken ? neyse.. ayrılmamız gerekiyordu zeynep bunu sen de biliyordun zaten.. olmuyordu işte
- neden peki emre ? bir çekin karşılıksız çıktığı anına mı denk geldim yoksa ben ?
- yolunda gitmeyen şeyler vardı.. ya da biz seninle bir yolda gidemiyorduk
- hayır emre, biz seninle savrula savrula yol alıyorduk hep.. sonra koptuk ince yerimizden.. inceliklerimiz kopardı bizi birbirimizden ..
- yol mu dedin zeynep ? hangi yol ? ben 28 yaşındayım.. içimdeki aşk x yaşında aldığım yol y birim kadar ise eşittir zeynep diyebilir miyiz ?
15 nisan 2000 sabahı
23 mayıs 2003 öğleni
2 temmuz 2006 ikindisi
11 nisan 2008 akşamı
14 ağustos 2008 gecesi
şu hafızamdan çektiğim kadar bi şeyden çekmedim ben
- her insan içinde eksik kalan ya da tamamlanamamış şeylerin özlemini çeker.. özlem çekmek hafızanın tetiği gibidir emre.. özlem çektiğin anda mermi yuvasından çıkar.. unuttum artık bitti dediğin bir anda kalbine bir kriz gibi saplanır
sen bende bir kalp krizi gibisin zeynep
- peki ben sende başka neyim emre ? ben kimim söylesene ? öğretmen miyim ? bankacı mıyım ? eczacı mıyım ? doktor muyum ? polis ? mühendis ? avukat ? yanında oturan yaşlı kadın ? bankada seksek oynayan küçük kız ? zeynep diye tanıdığın biri var mı hayatında ? ben de bir hayal ürünü müyüm yoksa ? gerçekleri söyler misin lütfen ? benim adım gerçekten zeynep mi ? ben aslında yaşıyor muyum ? yaşamıyor muyum ? ölüp ölüp diriliyorum ! kimim ben emre ? neden hedef şaşırtıyorsun ? ben sen miyim yoksa ? ben sende olmayacak bir dua mıydım emre ?
- evet .. amin demeyi unutuyordum ben hep ..
- neden ?
- neden neden neden !! başka soru bilmez misin sen ? “kim-ne-nerede-ne zaman-nasıl” diye sor bana, hepsinin cevabını vereyim sana
- onların cevabını bende biliyorum emre !
- neden’leri kurcalama o zaman.. nedenler değiştirilmek istenmezler.. nedenler sebeplerin sonuçlarıdır.. zeynep, onları değiştirmek istersen, yanan canın, yanına kar kalır.
- kendi öz eleştirini benim adıma benim üzerimden mi yapıyorsun ? benim ağzımdan ?
- hayır..
- evet öyle emre ! sana göre ben konuşmayı bile bilmiyordum değil mi ? senin istediğin tarzda tartışamıyordum hep.. ben sana göre kavga etmeyi çekişmeyi didişmeyi bile bilmiyorum değil mi ? neden ? mükemmel değil miyim tartışırken ? sana hangi kelimelerle vurmam gerektiğini bile sen öğrettin bana.. neden böyle yaptın emre ? hesapta olmayan bir sorunun cevabı, önceden aklında olmadığı için mi tartışma cümlelerini sen belirledin ? ama ben seni hep içimden gelen cümleler seviyordum..kusursuz bir aşk mı bekledin ? iyisi de kötüsü de mükemmel olması gereken ? tartışmayı bile bilmediğim için benim ağzımdan sen kendinle tartışıyorsun ? neden emre ? duymak istediklerini söyleyemedim mi hiçbir zaman sana ? nereye kadar savaşacaksın daha kendinle ? rahat bırak artık kendini ? kendini bırak !! ne istiyorsun kendinden ?
- ben sadece normal bir insan olmak istedim zeynep.. akşam yemeğini çok kaçırıp televizyon başında mayışıp, boktan bir diziyi izlerken uyuyakalan bir insan olmayı isterdim.. dününü yarınını düşünmeden uyuyakalmak.. oysa ben aşka aç halimle her gece hayalimde senin dizlerinde huzur ile uyuyakalmayı hayal ediyordum
- yaaa anlamıyorum hayal kuruyorsun ve ardından dinamitliyorsun her şeyi ? bunu neden yapıyorsun ? sadece bunu söyle bana ?
- ayrılmamız gerekiyordu zeynep
- neden ?
- bitirmeliydik
- neden ?
- hiç başlamamalıydık aslında
- neden ?
- farkındaydım biliyordum beni uzun zamandan beri sevdiğini.. ürktüm.. senden değil.. aşktan değil .. gelecekten.. benim kendi geleceğimden.. bu hayatı ben seçtim zeynep üzgünüm.. benim hayatımdaki her şey tek kişilikti.. hayatı hep solo test gibi oynadım ben .. bazen kurnaz bazen beyinsiz oldum.. tek taş bırakınca bilgin olunuyormuş ama ben tek taş bıraktıkça ve tahtada tek başına kalan o taşa baktıkça.. kendimi yalnız gibi hissettim hep.. bilgin olmak yalnız olmaya değmiyormuş demek ki .. bu yüzden küstah ve ukala olmayı tercih ediyordum.. kendini beğenmişlik yalnız bir insanın en iyi savunmasıdır..
- farkındaydım bunların.. ilk tanıştığımızda küstahlık zırhına sakladın kendini ama gözlerini kapamayı unuttun.. bana baktıkça kendini ele veriyordun.. gözlerinden sızıyordun emre.. içindeki temiz saflığını saklamayı beceremiyordun .. birinin çamurlu elleriyle kalbine dokunmasından korkuyordun ..
- kalbime dokunmandan korkmamıştım.. mesele sadece o değil.. ilk başlarda kendimi senden ya da seni kendimden uzak tutmaya çalıştığım doğru. bir süre sonra, seni biraz daha tanıdıktan sonra yani, işi yokuşa süren ben oldum.. seni zorlayan bendim.. ilk başlarda hep olumsuz yönlerimi serdim gözlerinin önüne.. ilk başlarda senin beni sevemeyeceğini, sevsen de katlanamayacağını anlatmak istedim.. ama senin tüm bunlara rağmen, yine de beni sevebileceğini hesap edemediğim için yanıldım.. hesaplarım şaştı.. ben şaştım, aklım karıştı ve sana aşık oldum.. ama aklım ile değil
- neden işi yokuşa sürdün ?
- sana “defol” dediğimde anladın mı beni gerçekten zeynep ?
- ben sadece o kelimeyi gerçek anlamında kullanmadığını sezinleyebildim.. ama neden kullandığını anlayamadım
- çünkü benim hayatım komple risk altında sonu ucu bucağı görünmeyen zor bir hayatın içerisindeyim. senin gibi birisini de bu hayata dahil edemem..
- senin risk dediğin ticaret mi ?
- hayır tam olarak o değil
- evet evet o emre !! sen kendine güveni olmayan bir adamsın.. işler yolunda gitmez de batarsam diye kendi kendine aptalca bir karar aldın değil mi ? ya iş, ya zeynep ? öyle değil mi emre ?
- zeynep saçmalama sana “tam olarak o değil” dedim !
- korkağın tekisin sen emre !
- iyi .. sen git kendini garanti altına almış bir adamı bul onu sev o zaman..
- zavallısın..
- zeynep biliyor musun ? gerçek sebebi ! gerçek riski ! risk şu ki, sen madde bağımlısısın zeynep.. maddelere karşı düşkünlüğün var eşyaya otomobile elbise markalarına evlere lükslere şatafatlara gösterişlere hapsetmişsin kendini.. bende hepsinden kat kat var.. ama istediğim bu değildi benim.. ben bir gün bunları kaybedersem eğer, sen bu kayıplara katlanamayacak kadar zayıf bir karakterdesin.. sen her şeyini kaybeden bir adamı kaldıramayacak birisin.. sen yarı yolda bırakmaya meyillisin..şimdi benim yanımdasın birlikteyiz güzel .. peki o gün ? tamam şu anda güzel para kazandığımız doğru.. ya sonrası ? sonrası neydi biliyor musun ? sen önce neysen şimdi neysen sonra da o olacaktın zeynep.. sen değişmeyecektin hiç bi zaman.. eşyaya bağımlığın devam edecekti.. kendini ya da başka insanları sahip oldukları parasal güç ile ölçüp biçecek bununla kıyaslayacak buna göre değer verecektin.. sen hangi rüyalara uyudun, açlığını nelerle doyurdun bilmiyorum ki ! hiç farkında olamadığın duygularının maddesel esirisin sen .. ve sen bu’sun çünkü.. benim sende değiştirmeye çalıştığım buydu.. sen kalktın bana ‘beni değiştirme olduğum gibi kabullen’ dedin liseli toy kızlar gibi.. kimse kimseyi olduğu gibi kabullenemez.. birlikte yaşamaya başlayan her insan değişmeye mecburdur.. değişimin en uç noktası karakter meselesidir.. yoksa saç rengin kıyafetlerin bunlar basit konular zaten.. benim risk dediğim batıp çıkma meselesi değil.. riski veren allah rızkı da verir ! benim risk dediğim senin ve benim aramdaki hayata bakış açılarımızın farklılığından kaynaklanan risk !
- inanmıyorum sanaaa !!
- ağla sen ağla köşeye sıkışınca hemen ağla.. peki.. kahveli süt tadında anlatayım o zaman.. sen ağlamaya devam et ben anlatmaya.. suç ne senin ne benim zeynep.. ikimiz de masumuz.. başkalarının oyunu bu.. dünya ticaret örgütü ayırdı bizi.. o kadar büyük bir aşktı ki bizimkisi, uluslararası bir örgüt gerekiyordu ayrılmamız için.. ülkeler arası ithalat-ihracat kotalarını kaldırdılar.. sırf biz ayrılalım diye.. 1 milyar çinli ayırdı bizi.. çinliler daha ucuz mal yaptıkları için türklerin pahalı malları ellerinde patladı.. avrupa çine yöneldi.. avrupaya satılan mallarımızın fiyatı düştü.. maliyetler arttı.. avrupa birliği ayırdı bizi .. birleşmiş milletler elele tutuşmamızı kıskandı ve kendi ismine inat bizi ayırdı.. uniceff bile ayrılmamızı istiyordu.. ekonomik krizler ayırdı bizi.. küresel ısınma ile küresel ekonomik kriz bir olup bizi ayırdılar.. önümüzü göremediğimiz bir ticaretin içindeyiz biz.. devlet ayırdı bizi.. vergileri öderken çok zorlanıyorduk çünkü..
- hayır emre ! yaptığın işi sevmiyorsun sen .. yalan söyleyerek para kazanan insanlar yüzünden ticaretten nefret ediyorsun.. sen yalan söyleyemediğin için de kendi hesaplarına göre zarar ediyorsun .. ama yanılıyorsun ! sen aslında güzel sanatları sevmiştin.. çizdiğin kara kalemler, yazdığın yazılar, çektiğin fotolar.. sözelden full çekmiştin nerdeyse matematikten nefret ediyordun.. sayısalın düşüktü.. mimar sinan sinema televizyonu 1 puanla kazanamadın.. sana göre olmayan bir işletme fakültesini zar zor bitirdin.. güzel sanatlar senin içinde bir uhde olarak kaldı.. sinema televizyon senaristlik senin en büyük karşılıksız aşkın olarak kaldı sadece.. bunları içinden atamadın.. en güzel kelimeler cümleler yazılar görsel fikirler hep en yoğun iş anlarında denk geldi aklına ? neden hiç düşündün mü ? çünkü yaptığın iş seni sıkıyordu.. aklın, stresten baskıdan kaçmak istiyordu.. yoğunluğun geçince biraz rahatlığa kavuşunca o zaman da aklına yazacak çizecek bi şey gelmiyordu ..
- hayır yaptığım işi seviyorum .. riski seviyorum.. batacak mıyım çıkacak mıyım endişesi ile yaşamayı seviyorum .. rafting gibi anlıyor musun ? yarının geleceğin kaygısı ile yaşamayı korku ile yaşamayı seviyorum ? bu beni ayakta tutuyor.. bu yüzden uyuşuk bir şekilde uyuyakalamıyorum işte.. hem güzel sanatlar benim hobimdi sadece.. eğer insan hobisini mesleğe dökerse hobisi yüzünden para kazanmak zorunda kalırsa o zaman hayatının anlamını kaybeder ve mutsuzluğa saplanır.. çünkü hobisi kendisi için hobi olmaktan çıkıp zorunluluk haline gelmiştir.. zorla kendisine yaptırılan bir iş haline gelmiştir..
- o zaman neden huzur arıyorsun emre ?
- çünkü huzuru bulursam eğer onun kıymetini bilemeyecek kadar bir rahatlığın içine saplanıp kalacağım.. huzur yaşanmaz zeynep huzur hep aranır.. gerçek huzuru bulduğun zaman arınacaksın her şeyinden .. hayalini kurduğun dünya burası değil.. senin gezegeninin henüz atmosferi oluşmadı.. henüz yaşam belirtisi yok ..
- neden yazıyorsun o zaman ? işine gücüne baksana ?
- hmm .. nasıl başladı her şey ? bi düşünelim bakalım.. bi kız vardı .. bir firmada sekreter olarak çalışıyordu.. yalındı sade idi.. o okumayı seviyor diye ben yazmaya başladım.. sonradan bi holdingin başına geçti kendisi.. zengin oldu.. sayılamayacak kadar parası olduğu için sevileyemeyecek kadar birisi oldu benim adıma.. kendi parasıyla kendi ruhunu satın aldı.. işte sen o zamanlar kendi halinde bir sekreterdin zeynep .. sonra avukat oldun doktor oldun öğretmen oldun .. şimdi de polissin.
- ben sadece bir insandım emre bunu unutmasaydın hiç keşke.. hata yapmaya meyilli bir insanım ben de herkes gibi.. ama sevdiklerinin kusurları hata, sevmediğin insanlarınki ise suç oldu her zaman değil mi ?
- hayır abartıyorsun ! ben yazdıklarımın çıktısını alıp notere gitmem, üzerime almak için.. bi yayınevine yollamam “bakın bunları ben yazdım” diye.. öylesine yazıyorum.. keşke öylesine yaşabilseydim.. hiç yazmazdım o zaman.. ölesiye yaşıyorum oysa .. kutsal paradoks !
- sen bildiğin her şeyden korkuyorsun
- cahil olmak istiyoruuum
- huzuru cahillikte arayan zavallı emre !
- biliyor musun zeynep.. eskiden benim hayallerim ilkeldi.. çerden çöpten insanlar vardı.. hayatım şarkı sözleri oldu sonra.. sonra hayatım roman oldu.. sonra hayatım portre oldu.. senaryo oldu.. film oldu.. senin anlayacağın çerden çöpten olan her şey benimle birlikte büyüdü.. ben zayıfladım onlar kilo aldı kas yaptılar güçlendiler.. enerjilerini benden aldıkları için ben giderek güçsüz düştüm.. gerçekleri yalanları ihtimalleri sebepler sonuçları çok kurcalamamak gerekirmiş.. teslim olunacak birini bulup ona bir an önce teslim olmak gerekiyor artık.. bunun insan olmadığına kesinlikle eminim.. onun aşkı can yakmaz çünkü.. insanların aşkı can yakar.. yanlışlara yalanlara meyilli insanlık ! ilk yazdığım yazıyı okuyan bi kaç kişi bunu kısa metrajlı film yapalım demişlerdi.. profesyonel olarak ilgileniyorlarmış.. ben banane dedim.. hem ben yazmadım ki bunu alıntı bu dedim..inandılar.. profesyonel bir yalan söyleyip kaçtım kurtuldum onlardan.. halbuki ben kendi zihnimde bunun kısa metrajlı olarak filmini çekiyordum.. sonra makaralar hep uzuyordu.. bitmiyordu.. kısır bir döngüye dolanmıştı tüm film şeridi.. filmler uzuyordu.. ikincisini çektim üçüncüsünü .. şimdi kaçıncısındayım bilmiyorum .. ama artık final olsun istiyorum.. bu yazının en altındaki son cümle de –ki soru cümlesi olur kendileri- filmin final sahnesi olacak.. o sorunun cevabını buldum gibiyim.. az kalmış gibi sanki bulmama.. işte huzur orda .. o sorunun cevabında..
- sonunda soru işareti olan hiçbir şey bitmez emre !
- ama artık yeter zeynep.. dayanamıyorum .. bu yazdığım son yazı olsun.. yazmamaya dayanamıyorum çünkü ben.. tutukla beni zeynep.. ellerimi bağla artık.. bak şu elimle yazdım bunları.. kes hadi ?
- yorulmadın mı hala emre ?
- güneş batıyor zeynep .. saat 14:45 .. bu saatte güneş mi batar ?
sen bende durmuş bir saat gibisin demiştin ya emre.. sana yanlış zamanları yaşatan ?
- hayır öyle değil bu kez.. doğru bir zamanda batıyor güneş.. hem benim dünyam değil mi burası .. yoruldum artık .. akşam olsun .. yıldızlar çıksın.. karanlığın sadeliğinde uzanıp dinlenmek istiyorum.. uyuya değil öle kalmak istiyorum ben artık dizlerinde ..
- götürün bunu buradan
- nereye
- hastaneye .. 1987 ?
- hahaha.. hayır olamaz.. şu elimdeki yazıları da kaza raporuna ekleyebilir miyiz komiserim ?
sen bende bir trafik kazası gibisin emre !!
- gitmem gerek.. benim de sıram gelmiş artık.. hoşça kal…

755

şükürler olsun .. nihayet ..

- buyrun beyefendi
- merhaba (beyefendi olduk şimdi ha ? ‘senden nefret ediyorum emre’ derken neydim peki ? neyse nasılsın? duyamazsın artık beni zeynep önüm arkam sağım solum parantez ama sen konuşmasan da ben seni duyabiliyordum zaten.. sesin bir uçurum.. sesime gel zeynep)
- merhaba ( iyiyim sen ? ben de körebeyim değil mi ? )
- ben kredi kartı borcumu yatıracaktım ama (ama şunu sormak isterdim sana mutlu musun? hep o aradığın huzuru buldun mu sonunda)
- tabi alayım işleminizi ( evet emre çok mutluyum senden ayrıldıktan sonra)
- buyrun ekstre şu (şubeni değiştireceğini söylemiştin bilmiyordum halen burda çalıştığını)
- ne kadar yatıracaksınız ? ( bilseydin yine de gelirdin zaten ! değiştirmem gereken daha önemli şeyler varmış hayatımda)
- tam olarak bilmiyorum ne kadar yatıracağımı (755 neden sana denk geldi ki zeynep)
- nasıl yani ? ( otomatik ödeme talimatı verseydin keşke emre )
- aslında benim otomatik ödeme talimatım vardı .. dönem borcum 932,09 ytl ( bu rakamlar kadar anlamsızsın zeynep.. buyrun beyefendi dermiş gibi bakıyorsun hala bana.. bir zamanlar seni seviyorum dediğin erkeğe.. evet aslında vardı otomatik ödeme talimatım.. senin hep bende “yok” sandığın bir çok şey vardı “var” sandığın bi çok şey de yoktu.. hep yanlış şeyler sandın benim hakkımda.. zanlara hapsoldun.. sanmaktan öteye geçebilirdin.. beynin zan üreteceğine soru üretseydi keşke.. böylece otomatik ödeme talimatınız var mıydı diye sorabilirdin ? beyninde ürettiğin soruları bana sormadığın için onlar soru değil sorun oldu zamanla.. çünkü sen “hep öyle” veya “hep böyle” veya “hep şöyle” sanmıştın beni.. yargısız infazlar yaptın kafandaki hükümsüz mahkemelerde .)
- evet 932 mi yatıracaksınız ? ( beni beynimle birlikte rahat bırak artık.. soru mu istiyorsun ? peki.. şimdi sana nasıl bakmamı isterdin emre ? söyle öyle bakayım sana ? emre bey !!)
- hayır 932,09 yatırmayacağım ( o rakamın bir küsüratı vardı değil mi hep küçük şeyleri gözardı ettin birikti birikti içinde küçük sorunları görmezden geldin çözüm üretmektense gözyaşı ürettin sadece gözyaşlarınla suladın o minik sorunlarımızı besledin büyüttün.)
- peki ne kadar yatıracaksınız ? ( neden 755 nolu sıra fişi sana denk geldi ki emre ! bir dakika geç alsan bir dakika sonra alsaydın fişi nolurdu sanki ? 4 işlemin sonucu 755 çıkmazdı değil mi ? böylece hayat senin için bir adım daha anlamsızlaşırdı)
- hesabımda önceden bir miktar para vardı ne kadar olduğunu hatırlamıyorum .. o miktar toplam borcumun içerisinden otomatik olarak düşüldü zaten ben düşülen rakamı tam hatırlamadığım için 932,09 -eksi- hesaptan alınan para =eşittir= yatırmam gereken para ? ne kadar acaba ? siz ordan -bilgisayardan- görebiliyor musunuz ? (sana ancak böyle sorular sorabilirim artık zeynep.. sana dair merak ettiğim bir şey kalmadı.. belki geçen ay alınan beyaz gülleri ekstreden düşersek eğer hesaptan ? neyse )

…………

- beyefendi pardon ? işleminizi alabilir miyim ?
- he ? özür dilerim dalmışım.. yaka kartınızdaki isminize.. zeynep sanırım adınız
- evet.. 755 miydi sıra numaranız ?
- evet. ben kredi kartı borcumu yatıracaktım.. 932,09 toplam borcum bunun içerisinden bir miktarı otomatik ödeme talimatı ile hesabımdan alındı .. geriye kalan miktar ne kadar acaba ? siz ordan bakabilir misiniz ?
- evet tabi ki .. bi saniye.. 176,28 i hesaptan alınmış.. hmm.. 755,81 ytl kalan borç miktarınız
- yani ? toplam borcumun yüzde seksenbir’ini yatırmam gerekiyor öyle mi (:
- matematiğiniz çok iyi sanırım
- teşekkür ederim buradan alır mısınız ?
- peki.. buyrun dekontunuz
- iyi günler kolay gelsin.. ee .. ım.. zeynep hanım
- güle güle beyefendi.. (güle güle emre)

…………………..

aşk mı ?
paralel iki doğrunun
sonsuzda kesiştiğine inanmak gibi bir şey olsa gerek
aşk, sen bende zeynep gibisin ..

kalbimde bir boşluk var
sen bende gözlerimden akan
bir yağmur damlası gibisin emre
yağmurun yollardaki çukurları doldurduğu gibi
içime akan gözyaşlarım da kalbimdeki boşluğu doldurdu hep..
sonra taştım ben de senin gibi zeynep ..
yolların eline yüzüne bulaştım ..
kalbimin bir kenarındasın..
öylece duruyorsun..

periiledev

Peri Kızına Âşık Olan Dev

“İnsanın en kötüsü; en başında ne yaptığını bilmeden, iyi bir şey yaptığını zannederek, hatalar zincirinin ilk halkasını oluşturmaya mahkûmdu. Gülüyordu, belki de usta bir oyuncuyu aratmayacak bir performansla, sahte sahte! Yüzüne gülücüklerin en sahtesinin takarak, karşındakini umursamadan ve hayatın iyiliklerine karşı direnerek yapmayı tercih ediyordu bunu. Bir kere bile olsun denememişti. O kadar esiri olmuştu ki yalnızlığın, düşüncesi bile ürkütüyordu. Bir farenin ürkekliğini yaşıyor ve mağarasından çıkmıyordu. Ona uzatılan elleri ise acımadan geri çeviriyor, yuvarlandığı çukurdan görünen gökyüzünü masum bakışlarının arkasına sığınarak izliyordu. Gözlerinden bir iki damla aktı akacak ama bunu izin vermeyeceğine o kadar emindi ki, azıcık esen rüzgârla kurutuyordu gözyaşlarını! Arada bir hızlanıyordu kalp atışları. Gözbebekleri de irileşiyordu, gördüğü görüntü karşısın da!

Ufak bir iki tıslama ile başını sallıyordu. Beden dilini kullandığını en iyi şekilde ispat edercesine dünyaya! Ama peşinden onu esir alan zıtlığı, yüzünde ki tebessümle kabul ediyordu farkına varmadan! Değişen sadece imkânsızlığı kabullenmek değildi artık. Bütün istem dışı duyguların karşından esir olacağını biliyordu. Kabul etmek esir düşmekti ve o esir düşmek istemiyordu. Kısacası esir olmaktan hoşlanmıyordu. O hep özgür kalmıştı. Hesapsız, hür ve özgür! Bütün savaşı bunun içindi aslından! Belki de takındığı maskelerden biriydi, belki de sadece bir bahane! Çünkü kendisi bir devdi ve karşısındaki sevgiyi görünce bir lanete kapılıyor, küçülüyor, ufalıyordu. Bir toz tanesi gibi ufak bir rüzgârla, oradan oraya savrulacağını biliyordu ve bu düşünce onu çıldırtıyordu. Daha önce de yaşamıştı. Kabuk bağlamış yarası, bir köşe de duruyordu. Ve ona sadece mazi diye sesleniyordu. Şimdi ki savaşı ise tekrar yaralanmamak içindi. Ona göre bu dev, karşısındaki peri kızına yenik düşmemeliydi.

Çöktüğü yerden doğruldu ve omuzlarını dikleştirdi. Peri kızına baktı. Gözlerinin içine, oralarda bir şeyler aramaya çalışarak, uzun uzun! Baktıkça içine dolan ilkbaharı hissetti. Çiçek kokularını, cıvıldayan kuşları! Gençleşen bedenini hissetti ve peri kızının gülümseyişini! Ve hissettikçe küçülen dev, büyümeye daha da çok devleşmeye başladı. Peri kızının ona uzattığı eli tutarak. Sonra önyargılarını aldı karşısına, büyük bir hesaplaşma ardına gizlenerek! Birden çoçuklaştı dev, biraz da hiç olmadığı kadar ürkekleşti. Gerçek sandığı şeylerle konuşmaya başladı. Yaşanmışlıkları tartmaya, ne kadar yalan yanlışı varsa ayırt etmeye! Sonra fark etti-elinde ki parmakların bile aynı olmayışını!- ve sarsıldı. Şimdi anlamaya başlıyordu sütten ağzı yanan kedinin bile süte hayır diyemeceğini, biliyordu ki ne kadar yaralansa bile aşka tekrar kapılacağını ve bu yüzden anlıyordu ki köşeye itilmiş duygularına asla engel olamayacağını…

1880_20082_23_18_43_47

İlkokul Müdürü

Annesinin eteğine yapışarak 7 yaşına kadar ulaşabilen tam bir anne kuzusuydum. Kayıt yaptırmak için müdür denilen adamın odasına girmiştik annemle. Orta anadoludaki yüzlerce cumhuriyet ilkokulu’ndan biri..

1987..

müdür odası..

80′li yıllarda tüm resmi makam odaları hafif nemli olup, basık havası küf kokardı.. büyükçe bir makam masasının önündeki koltuklara oturduk.. masasında kurulu olan bu etine dolgun adam, çift sarılı deve kuşu yumurtası kadar kocaman pürüzsüz ve kusursuz bakır rengi kel kafası, yanlardan siyah dikenler gibi dağınık çıkmış saçları –ki bu saçlar bir yumurtayı koruyan saman sapları vaziyetinde çevrelemişti- , kocaman kalın çerçeveli kolormatik gözlüğü ve burnunun altında yara bandı gibi duran kalın siyah bıyığı ile bana sırıtıyordu. hayatımda ilk tek altın dişi orda görmüştüm. bu adamın ismi turgut’tu. 1987′den itibaren turgut ismi bana hep davul kadar tok, tokmak kadar kalın simaları çağrıştıyor. aslında.. bu bir insan değildi. bu adam devletin ta kendisiydi. evet. devlet baba ete kemiğe bürünse, turgut kılığına girerdi :
- ee söyle bakalım evlat.. okumaya mı geldin yazmaya mı? ıhıhh hı hıhı

balgamlı boğazını hırıltadarak gülüyordu. tırstım. irkildim. anneme baktım hemen. ne diyecektim? ne demeliydim? ne deseydim? de beğenseydi?

- okumadan yazılmaz ki ama?
- vay vay kerata senii.. hmm.. evet kaydını yapalım bakalım
- ben kayıt olmuycam!

şatafatlı ama zevksiz işlemeli yekpare camdan oluşan 15 kiloluk kültablasındaki, hapishane duvarına yaslanıp yavaş yavaş ölmeye devam eden bir esir gibi yatık duran uzun samsun sigarasını alıp dudaklarına götürdü. kolormatik camların arkasından kısılan gözleri ile benim kaşları hafif yukarda bayık gözlerim, aramızdaki 1 metrelik mesafenin tam ortasında şiddetle çarpışıyor, sonra mesafe giderek benim aleyhime daralmaya başlıyordu. kısık gözlerinden gelen hattori hanzo kılıcı kadar keskin bir bakış üstüme üstüme yürüyordu. sigarasından bir nefes çekti. çıtır çıtır uzun samsun ormanları yanıyordu. eline bir kolonya şişesi aldı. okumam yazmam yoktu turuncu olduğuna göre tütün kolonyası olmalı..avcuna döküp iki elini sıvazladı ve boynuna sürdü. sonra gülümseyerek benim başıma da biraz tütün kolonyası döktü ve sigarasını kafamda söndürdü. bir doğumgünü pastasının maytabı gibi alevsiz kıvılcımlar saçarak tutuşuyordum

- kayıt olmayacaksın ne bok yemeye geldin lan buraya! al kadın!! götür bu sıpayı

dese yeriydi. ama demedi. dedi ki devlet baba:

- sana oyuncak alırım istersen?
- yaa gerçekten mi?
- evet. nasıl bir oyuncak istersin?
- trennn!! evet. bana tren alır mısın? ama böyle rayları var kuruluyor sonra üstünden geçiyor.
- tabi ki alırım yaa. ama kaydını yapalım önce olur mu?
- hihi evet olur.

ilk rüşveti her zaman devlet verir vatandaşa. ve bu rüşvet yerine getirilmeyecek bir söz olarak verilir. vaat edilen şeyi tekrar istemeye gitmek de olmazdı. 3 ay sonra odasına gidip:

- hani bana tren alacaktın?

diyemezdim. çünkü içinde bulunduğum öğrenme süreci sayesinde, böyle sorulan bir hesabın cevabı olarak, kıçımda bir bolu tüneli açılıp içinden doğu beyazıt ekspresinin geçeceğini de öğrenmiştim.
____________________________

fotoğraf için kullanılan kaynak:
http://istiyor.us/photos/1/8/1880_20082_23_18_43_47.jpg

246847_206533376056690_132228510153844_596531_6087255_n

Kendine iyi bak! Görüşürüz!


kendine iyi bak deme denmez saçma
kendime bakarım elbet sen hiç korkma
kendine kalıyor insan eninde sonunda
sen bize iyi bak tanrım sevdalı kullarına..
candan erçetin

*

Kendine iyi bak!
-Sakın ha, kes benden umutlarını..

Kendine iyi bak!
-Oldu, sanki demesen bakmayacağım!

Kendine iyi bak!
-Zaten bakıyorum, bakıyorum da göremiyorum, sorun bu!.

Kendine iyi bak!
-Anca bu kadar!

Kendine iyi bak!
-Bulsam bakacağım da nerde ben?!

Kendine iyi bak!
-Tamam..Sen kendine ben kendime

Anne Kendine iyi bak!
-İyi de seni ne diye doğurdum ben?!

Kendine iyi bak!
-Sana bakmaktan kendime bakamıyorum!!

Kendine iyi bak!
-Sana ne?!

Kendine iyi bak!
-Sen sana, ben banaysak neden yanyanayız?!

*
Hiç sevmedim, bu İngilizce’den direk dilimize tercüme edilmiş dublaj cümlelerini!

Sadece bu değil, “kendine iyi davran” “ görüşürüz” ve daha neler var..İçi boş film replikleri hepsi de.

İçine “gönül” katılmamış hiç birşey tad vermez zaten insana..Vermiyor.

Bunun yerine kendimizden “içi gönül dolu” temennilerimiz var, onları kullanalım..Neden hep taklit ve kolaycılık ki?

Mesela bakın; “Kendine mukayyed ol” hoştur onun yerine..Hem de ne kadar derin..Mukayyed ol derken;

Aman kendini başıboş sanma, herşeyin hesabı tutuluyor.
Hesaba çekilmeden hesaba çek kendini.
Bağlısın sen unutma, emanetini iyi koru, deniyor bir anlamda..

“Birbirinize mukayyed olun” derler ki, bu da çok hoştur..
Aynı manada düşünün. “Hayırhah”lığı da çağrıştırıyor hemen..

Yani biz hem burda hem de ötede birlikte olacaksak eğer,

Senin de “öteye yaramaz” hallerin varsa,
Ben, senden kendimi sorumlu hissedip, düzeltmeliyim..
Sen de benimkileri aynı şekilde..
Ki ikimiz birden Rabbe yarar olalım..

Yine Şeyh Galib’in; “Hoşça bak zatına kim zübde i alemsin sen” de de aynı derinlik var yürekleri ısıtan..

Alemler insanın içinde dürülmüş. Rabbimizin de “emaneti” teslim etmeyi layık bulduğu insan hakikati..

Ve “nefslerine zulmettiler” gerçeğiyle yola çıkarsak, insan kendine hoş bakacak ki, içindeki alemleri keşfetsin, O’nu bulsun ve kendini Allah’tan öteleyenlerden sakınsın daima.

*

Görüşürüz!

Nerden biliyorsun görüşeceğimizi?!
Hadi sen öldün, ya da ben! Nasıl görüşeceğiz o zaman?!

Hadi bir şey oldu, trafik kazası ya da ne bileyim benzer bir şey, teker patladı, acil işim çıktı vs. Nasıl görüşeceğiz?

“Görüşürüz” demek için kudretimin olması gerekmez mi?

Zamana, kendime ve muhatabımı kapsayacak ve hepsine yetecek bir kudrete sahip olmalıyım ki bunu diyebileyim..

Diyeceksiniz ki; “Ne var bunda, sadece bir temennidir.”

Ama olmuyor işte, “kesinlik” var bunda, kudretli olmayı dışa vuran. Böyle böyle şuur altı yapıyor bazı olaylar, sözler, sonra vurdumduymaz oluyor, kendimizi bir halt sanıyoruz..

Hem sonra, ben ne diye elalemin dil ve yürek kalıplarını kullanacağım ki? Yok mu bizde böyle temenniler?

Olmaz mı çok.. Ben üçünü yazayım gerisini siz getirin:

Allah’a emanet ol..
Nasipse tekrar görüşmek isterim..
Görüşmek umuduyla..

Bakın bu söylemlerde “kayıt altındaki bir kul” var dikkat ederseniz..

Rabbinden izin isteyen, O’na sığınan, Allah’ı hayatının merkezine koyan, her işinde; “Acaba Allah ne der, razı olur mu?” diye düşünen Allahlı bir kul..

Ve..Kehf suresi 23-24. Ayetler:

“Allah’ın dilemesine bağlamadıkça (inşâallah demedikçe) hiçbir şey için «Bunu yarın yapacağım» deme. Bunu unuttuğun takdirde Allah’ı an ve: «Umarım Rabbim beni, doğruya bundan daha yakın olan bir yola iletir» de.

Kur’an’ı, okuduğum an “bana iniyor gibi” okuyorsam eğer,
Okuduklarımı hayatıma geçirmek için, bu düşünceyle, içini boşaltmadan ayetleri..

Alın işte, direk Rabb’in emri bu ;)

*

Hiçbirini de kullanmam..

Çünkü ben, “bana” asla bakamayacağımın bilincindeyim..

Allah istemese kolumu bile kıpırdatamam ki?!

Kaldı ki içimde 1 saatin içinde bile neler oluyor neler?

Haberdar mıyım? Yoook ne gezer?!

Sadece keyfini sürüyorum tıkır tıkır işleyen vücud ülkemin.

Vücudumda 1 saatte bile olan tüm olayların bir tanesini bile yapmaya gücüm yetmez.

*

Bir endüstriyel yapı olarak insan-Lütfen bu videoyu izleyin

*

SubhanAllah! Ya Qâdir!

Elimi bile kıpırdatmadan, Hiç ücret ödemeden,

Hiç zahmet çekmeden beni bir ömür boyu ayakta tutana,

Gözümü, beynimi, kalbimi, midemi, karaciğerimi çalıştırana, Kainattaki zerreler adedince şükrolsun..

Yeryüzünde senin verdiklerinle sana isyan edenlerin isyanları ve baktıkları her güzellikte seni görenlerin zikirleri -şükürleri adedince sana şükrolsun ya Rab!

Ne olur tut yüreğimi..

Senin verdiklerinle sana isyan eden nankörlerden eyleme beni..Göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa nefsimin eline bırakma. Amin.

Muhabbetle efendim..

Ayşe Reşad

KASIM

…KASIM…

Nereye yetişiyorsun hiç anlamıyorum.Ne için bu çabaların.
Bak ekimde bitti…Kasım bile içeri adımını atalı saatler oldu…
Kimse döneceğim diye söz vermedi nihayetinde.
Zaman mı geri dönecek sanıyorsun ? Akrep mi koştuğun yelkovan mı ?
‘’Tuhaf bir insan oldum çıktım son günlerde ‘ diyor kulak misafiri olduğum bir ses.Ve devam ediyor ‘ eskiden bu kadar hızlı geçmezdi zaman. ‘’
Öyle ya geçmezdi tabi…
Zamanla oynamazdı kimse.Hırslarına alet edilmezdi saniyeler.Zaman onu hissedelim diye yürürdü bizimle.Bize yetişmek değil işin aslı.
Ve Kasım bile içeri adımını atalı saatler oldu…
Adına çok şarkı söylendi, çok şiir yazıldı.Film üstüne film çekildi…Sebebini hiç anlayamayacağım sanırım.
Kasım kasımdı sadece demeliydim…Ekimden sonra geliyordu ne de olsa !
Yine de Ekim gibi geçip gitmesin. ‘’ eskiden bu kadar hızlı geçmezdi zaman ‘’
Unutuyordum az kalsın !
İnce kalmayı başarmış her şey kaçmaktan yorulmuş olacak ki henüz karşılaşmadık.
Ekim gibi geçip gitmesin.Bize yetişmek değil işin aslı.
Büşra DERELİ
01.11.2011   01.42