Aylık arşivler: Ocak 2012

salincak

Salıncak

İki salıncak… İkisi de boş… Ne var ki salıncaklardan biri öne arkaya gidip duruyor… Üstelik hava rüzgarlı da değil, ki salıncakları hareket ettirsin. Ama salıncak yine de bir öne, bir geriye gidip geliyor… Hem de dakikalardır, hiç durmadan…

Durup izliyorum sebepsiz sallanan salıncağı… Ve düşünüyorum.

Görünenin ardındaki görünmeyenle açıklayabilir miyiz bu durumu?

Hayat da bizi böyle ileri geri sallar bazen. Görünmeyen o el var ya, hep arkamızdadır aslında. Bir türlü görmeyiz o eli, görmek istemeyiz. Allah’ın kudret elidir oysa bizi ileri geri sallayıp duran. Biri Celâldir o kudret elinin, diğeri ise Cemâl… Hayat salıncağımız her ileri gidişinde Allah’ın Cemal sıfatıyla ümit, rahatlık ve sevinç gelir yaşantımıza ve biz mutlu oluruz. Sonra salıncağımız geri gider ve korku, sıkıntı ve üzüntü içine düşeriz, mutsuz oluruz. Oysa Celâl sıfatının tezahürleridir bu yaşadıklarımız. Mühim olan her ileri ve her geri gidişimizde bu duruma eşit muamele edebilmemiz ve kaderimize rıza gösterebilmemizdir. Yani hâl diliyle Yaradan’a kahrın da hoş, lütfun da hoş diyebilmektir.

Salıncağın ne ileri gidişi güzeldir tek başına, ne de geri gidişi… Güzel olan, o salıncakta sallanabilmektir yalnızca. Mutlulukla, sabırla, rızayla, huzurla…

karyagiyor

KARDAN UMUT

Kar yağıyor, üzerimde masmavi bir denizden kalma yosun kokuları var. Hayat ondan kalan bütün faturaları ödemek demekmiş, büyümek; ödediğin faturaların bedelini hesaplayıp, yaşının iki katını göğüslemek demekmiş.
Beni görüyor musunuz? Sanırım hiç kimseye görünmüyorum, o yüzden simsiyah bütün yollar.
Karın beyazlığı da beni terk etmiş oysaki beyaz masumiyet demekti, beyaz şeffaflık, beyaz mutluluk demekti.

Kar hâlâ yağıyor, üstümde çamur kokusu… Ah aptal kafam! Karı yağmur sandım. Saçlarımda yaşımla alakası olmayan beyazlar var.
Sokak bana bakıyor, sanki serin bir Haziran gecesinin ılık nefesindeyim. Gök bembeyaz bir şekilde ağlıyor, kirpiklerim de bembeyaz…
Ben de beyaz ağlamayı özledim. Tutamadım nasır tutmuş yüreğimi, uçtu gitti çocukluğumun masumiyetine. 
Kaybettiğim kadar kazansam keşke, hayatı öğrensem geçmişin acı tadından kurtulup tatlıları bir bir mideme indirsem.
Günlerden yalnızlık. Hiç mi başkasına çıkmaz umutlarımın yolu, hiç mi bir başkası tarafından selam vermez umutların beyazı?
Ben hayatı fanusun içinden öğreniyorum. Görmekten kaçtığım gerçekler batıyor, ufkum genişlemekle kalmıyor, hançer gibi batıyor.

           Kar yağıyor. Çocuklar koşuşturup oynuyorlar, içimdeki çocuk da sokağa çıktı karda yürüyor.
Şimdi pencereden ona bakıyorum. Bana el sallıyor. Ona yardım etmeliyim, küçücük elleriyle yerden aldığı karı, kartopu yapmakta bile zorlanıyor.
Ben de yüreğime aldığım kırgınlıkları, yalnızlıkları toplayıp kaldırmakta zorlanıyorum.
Sanırım onun yardıma ihtiyacı yok. Yardıma ihtiyacı olan benim…
Eyvah! Düştü. Bir anne şefkatiyle bağrıma basmalıyım onu, çıkmalıyım hemen ya da atmalıyım onun için kendimi pencereden… Ağlıyor, ağlıyorum.
Bu nasıl bir şey ki kendimi kendimden toplayıp, kendimden çıkaramıyorum.
Gözyaşlarım düştü kar’a… Eridi sandım, korktum. Korkularım bile değişmemişti oysaki ben hâlâ yere düşerken yardımına koşamayan o çocuktum.

              Yardım et bana hayat! Aldığım kadarının fazlasını veririm sana, yeter ki kurtar beni içimin cehenneminden, bu soğukta cayır cayır yanıyorum. Kollarımı sıvadım sanki güneşe karşı duruyorum.
Ama kar hâlâ yağıyor… Genç bir kadın hızlı adımlarla yürüyor belki de imdadına yetişeceği çocukluğunun zeminini hazırlıyor. Yoksa kimse ben değil mi, benim gibi değiller mi?
Kurtarılması gereken bir tek ben miyim? Küçük bir çocuk vardı az önce, yerdeki karları alıp oynamak yerine ağacın üstüne toplanmış olan karları silkeleyip sonrasında da yürüyüp gitti.
Yaşından fazla mı olgundu, yoksa eğlence anlayışı mı farklıydı bilemedim. Eyvah!
Güneş açtı sandım, bir kez daha korktum. Nilüfer diyor ya; “Yağma kar, dur artık bak buz oldu kalbim, her şey senin elinde. Dur! Belki gelir sevgilim…”
Ben sana dur diyemiyorum kalbim buz değil, sevgilim öldü gelir diye bekleyemiyorum.
Durma kar! Durma… Yüreğim cayır cayır, zaten yanıyorum. Kendi içime hapsettiğim çocuk; çocukluğum, karda yürürken, kendi ayak izlerime bile rastlayamıyorum.
Çok değil, daha üç sene önce yağan karın bana getirdiği yepyeni umutlar vardı. Şimdi hayatın belirsizliğinde sokak lambasının talihsizliğini yaşıyorum. Elektrikler kesildi, aydınlanamıyor, aydınlatamıyorum. Kar inceden inceye yağıyor. Beni mi incitmek istemiyor?
İncinmiş kalbim daha ne kadar incinir ki? Yolunu şaşırmış zaten, nereye gideceğini, nerede duracağını bile bilemiyor. Ben, yaşımın ağırlığında bir hayat yaşıyorum.
Gençliğim de çıktı şimdi dışarı, çocukluğumla birlikte kartopu oynarlar belki.
Ama yok! Öyle olmadı… Karın üstünde duran ayak izlerini izliyor. Sanki ona ait değilmiş de, başkası yürüyormuş gibi onun yerine, zavallı gibi öylece bakıyor.

“Yürümekten korkma!” diyeceğim ama sesim kısıldı, duyamıyor. Şimdi gözlerim yaşlı, yaşlı bir teyzeye bakıyorum. Gözleri yeşil, saçları bembeyaz, ufak tefek bir teyze… Meğer o da benmişim!
Yaşlılığımmış, benmişim! Elinde bir poşet bana gelen yolda yavaş adımlarla yürüyor.
Nereye gidiyor? Bana mı, gençliğime, çocukluğuma mı?
Peki, ben hangisiyim? Kimim ben? O yaşlı teyzenin kaderini yaşayan bir genç mi?
Kendi ayak izlerini bile tanıyamayan o genç mi? Yoksa düştüğü hâlde yerinden kalkamayan o çocuk mu?

Hangisiyim ben? Kuşlar uçup duruyorlar. Minik bir kuş çam ağacında yer buldu kendisine.
Onun kadar olamıyorum! Üşüyor, evet üşüyor hissediyorum. Kar hızlandı sanki sırılsıklam oldum terliyorum.  Zavallı kuş uçup gitti. Nereye gider o zavallı hâliyle, bilemiyorum.
Yaşlı ben, çocuk ben ve genç olan ben, üçümüz birden buluştuk. Ben de indim onların arasına, artık tamamlandık. Şimdi hızını arttıran şu karda, kartopu oynayabiliriz beraberce.
Elindeki poşeti bırak teyze! Tutmaya çalıştığın her ne ise, hiçbir işe yaramıyor. Bırak!
Hayatı tutmak için kendimi kovalamayı unuturken anladım. Sen de ayak izlerini tanımaya çalışma genç! Hiçbir ayak izi kalıcı değil, bütün ayak izleri birbirine karışıyor.
Hey çocuk! Bak sana bilyelerimden birini getirdim. İstemez misin?
Oyuncağın var artık, bundan eminsin. Karı çok seversin sen, haydi bakalım oynayalım.
Yoo, ağlama… Ben ağlıyorum ama sen ağlama. Ben hangi birinizi seçeceğimi bilemediğimden ağlıyorum. Otur şuraya teyze!
Sen bensin, dinlenmelisin. Sen de otur genç! Sen, ben değilsin söyle şimdi kimsin?
Çocuk, sen de meraklı gözlerle bakma. Gülümse, evet şimdi tıpkı çocukluğumda tanıştığım kişisin.
İkinizi alıyorum. Hey genç! Sana gerek yok. Sen daha kendi ayak izinden bile bihabersin.
Şimdi söyle bakalım, bana ne tür bir gelecek vaat edeceksin? Git…
Haydi, bakalım git! Kar hâlâ yağıyor. Gittiğin yoldan yolunu şaşırmadan dönersen, benimsin.
Git bakalım! Dönersen, ikisini de bırakıp yalnız seninle dolacağım. Git!
Dönersen, kaderimi sen çizeceksin. Hey genç! Gözyaşlarını sil, yoksa kendi yağmurunda üşüteceksin…

Dilara AKSOY

87112

ÇAY MUHABBETLERİ

Hâlâ bazen çay muhabbetlerimde yalnızlığımla seni konuşuyoruz. Yokuşa düşüyor benliğinin sıfır ayar çekmiş hâli… Biliyor musun? Seni çok özlüyoruz. Hâlâ bazen iklimini şaşırıyor sevme eylemi, sana gelir de yaz kışa döner üşürüz belki…
Sevmek ayazının ortasında sana yeniliyorum. Hâlâ bazen elimi tutuyor düşlerin, bilirsin beni iki sokak öteye tek başıma gidemem korkarım. Hayalinden bir koruma yaratmak, korkularımın gizlenmiş hâlinin teselli ikramiyesi. Biliyor musun? Yalnızlığımla ben seni çok özlüyoruz.
Gelsen şimdi arada bir görünsen, baksana hastayım. Sesimi dinlesen, değişti. Yüzümü görsen değiştim. Yalnızlığımı bilsen, o bile çok yaş yaptı değişti. Kara kışın esiridir gözlerin, karın beyazında siyaha batıp çıkıyorum sensiz…
Hâlâ bazen yutkunmak zor geliyor, o kadar çok acıkıyorum ki varlığına. Serin gecelerin ılık çorbası oluyor hasretin… Bir görsen ruhumun ayarı nasıl da kaçtı yokluğundan beri.
Bazen med cezir dolu anlarımın büyüsü kaçıyor, gidip gelmelerin çoğalıyor aklımda. Yüreğim, titrek vücudumun ağlak hâlinde sen fukarası… Mendilime sen bulaştı gözlerimden, görür gibi oldum seni yeniden. Kana çaldı bulutlarımın başlık parasının bile hakir görüldüğü anları…
Hâlâ bazen seni içiyorum. Senin tadın ne kola ne fanta ne de yüreğimin çeşmesinde yok. Hâlâ bazen seni seçiyorum, seçtiğim kitapların hiçbirinde sana dair önsözlerim yok. Bulutları görüyorum fikrimin zikrini yıldırım hızıyla yarıştırırken. Biliyor musun? Seni çok özlüyoruz, çocukluğum ve ben…
Şimdi gelsen, çatıdan düşen gölgemin cesedini teşhis hâlinde gerçek beni sana alsan. Morgta yatan bir sen bir ben vardı, halet-i ruhiyemin can damarında kirpik uçların vardı. Öyle çok mutluydum ki sen varken, kahkahaların ömrü sonsuz sanırdım.
İstiyor musun? Bu bayram sana sensizliğimi öksüzlüğümü yalnızlığımı ikram ediyorum. Başka ziyaretlerde başka sevgileri alacaksın zaten, elimden gelen bu aslında üzülüyorum.
Hâlâ bazen derin yalnızlığımla nöbetleşe seni bekliyoruz. İklimini şaşırttığın düşlerimin beti benzi atmış hâllerinde sana çıkıyor her bir ikramiye… Gözlerimi göremiyorum, ayna bile kanmış sana kendimi bile göstermiyor bana, beni göremiyorum. Hâlâ bazen inceltme işaretinin olduğu cümlelerde seni yoruyor beynim. Onların adı şapka, çıkartmamak gerekir. Senden öğrenmiştim klavyemin güneşe durduğu vakitlerde şapka takması gerektiğini… Çocuğum ben, sensizliği emzik gibi, mama; biberon gibi ister senden yana belalı başımı uçurmak isterim. Çocuksu hayallerim dalgalanır gönül bağımın çözülmüşlüğünde, ucu açık kaçık hayalleri bertaraf etmek isterim.
Biliyor musun? Hâlâ bazen seni özlüyorum. Bu kez yalnızca kendim, bu kez yalnızca ben ve bütün benliğimle… Sırılsıklam oldum, içeri alır mısın seni? Malum, bende sen var üşümek ve yanmak senin talihsizliğin… Ben senim, hâlâ bazen çok özlüyorum kendimi. Bu kez yalnızca kendim, bu kez yalnızca benliğim ve senliğimle. Girdaba düştü ucu açık kaçık ve kaçak serzenişlerim, bulur musun beni? Film hediye ettim düşlerime hâlâ bazen seni izler gibi izliyoruz deliliğim ve ben…
Aklı sağlam bir seven bulursan bana da haber ver. Talihi çoktur yalnızlığın, nerede bir yalnızlık görse yine kendi içinde kendine sığınır. Düşlerini kavuştur ve öpüştür canınla, unutma sevgilim bugün bayram!

Dilara AKSOY

sizofreni

İmkansız

Genç adam yürürken içinde garip bir tedirginlik hissetti. Kendini, paranoyak bir şekilde takip ediliyormuş gibi hissediyordu. İçindeki merak dürtüsüne engel olamadan ağır çekimde kafasını arkaya doğru çevirdi. Bunu yaparken sanki arkadan korna çalan arabaya bakıyormuş gibi gözükmeyi ihmal etmemişti.

    Arkasından, deri ceketli, içlerinde siyah yüzücü atlet olan irice iki adam geliyordu. Genç adam, korkuyla adımlarını sıklaştırdı. Bunlar onlardı!

    Yine gelmişlerdi işte. Bu adamı takip etmekten ne zaman vazgeçeceklerdi? Adam, “istedikleri kanı alana kadar,” diye içinden geçirdi ve sanki olayın vahametine henüz varıyormuş gibi tabana kuvvet koşmaya başladı.

    Koşarken siyah gür saçları rüzgarın her defasında hoyratlığına uğruyordu. Açık ağzından içeri sızan soğuk rüzgar adamın içini titretti.

    Arkasına baktı. O iki adam da koşmaya başlamışlardı. İçinde büyüyen korku tüm vücudunu ele geçirip bacaklarını hissizleştirene kadar koştu. Ta ki bacakları kırılacaklarmış gibi titreyene ve en sonunda adama ihanet edinceye kadar. Adam, bacaklarının daha fazla dermanı kalmadığını anlayınca beş katlı, yeşil bir binadan aniden içeri girdi. Koşarak asansörün düğmesine bastı. Asansör 4. kattaydı. Adam, içinden lanet olsun diye geçirirken apartmanın büyük, demir kapısının zorlandığını duydu. Başını çevirip baktığında bu iki iri adamın kapıyı zorlayarak açmaya çalıştıklarını gördü. Adam şanslıydı. Çünkü o içeri girerken kapı ardına kadar açık bırakılmıştı.

    Asansöre baktı.

3. kat.

Adamlar tüm kuvvetlerini kapıda zorluyorlardı.

2. kat.

Adam, içinden okkalı bir küfür savurdu.

1.    kat.

Demir kapı büyük bir gürültüyle, hatta menteşelerinden kurtularak açıldı.

0.    kat.

Adam, asansör daha henüz kata varmışken hemen kapıyı açıp içeri girdi. İri cüsseli adamlar kendilerini toparlayıp asansörün kapısını zorlamaya başlayıncaya kadar o çoktan kat düğmelerinden birine basmıştı.

    Asansör 3. katta dururken adam, kendini hemen dışarı attı. Ne yapması gerektiğini tam olarak kestiremiyorken birden kendini bir kapının ziline basıyor bir şekilde durdu.  İçeride duyulan melodik zil sesi tüm apartmanda çınlayıncaya kadar zorladı. En sonunda kapı açılmıştı. Kendini içeri attı. Ahşap kapıyı ardından üç kere kilitledi. Rahat bir nefes alarak sırtını kapıya yasladı. Nefesini düzene sokmaya çalışmasına ihtiyacı vardı.

    Kalbinin gümbürtüsünün kendince oluşturduğu ritmin sesi kısılmaya ve onu daha az duymaya başlayınca sırtını kapıdan çekti. Kapının küçük deliğinden dışarı baktı. Kimse yoktu.

    Harika bir rahatlamayla arkasını döndü. Tam ev sahibine bir açıklamada bulunacaktı ki açılan çenesi felç olmuş gibi kalakaldı.

    Gözlerine inanamıyordu. Bunun olabilme ihtimalini kafasında tartmaya çalıştı. Bulduğu sonucun “imkânsız” çıkmasıyla daha da çileden çıktı.

    Gözlerini ovuşturdu. Vazgeçti, yeniden ovuşturdu. Rüya görmediğine kendini inandırmak için bedenine acı bir çimdik attı. Olmadı, bir daha denedi.

    Adam, kalbinin ritmini yeniden kulaklarında çınlamasını bekledi. Ya da bacaklarının titremesini veya onun gibi bir şey… Ama hiç biri olmadı. Sahi, yaşıyor muydu cidden?

    Saat 18.32 idi ve bundan sonraki dakikalarda olacaklar için yapacak hiçbir açıklaması olmayacaktı..

Vestiyerle birleştirilmiş ayakkabılığın üstüne yerleştirilmiş ağır, cam vazoyu alıp içindeki tüm kuvvetle karşıya doğru fırlatmasından, parçalara ayrılan vazodan yere düşüp ardından sıçrayarak duvarlara saçılmasından, kanın duvarı ilginç şekillerle boyamasının ardından etrafa yayılan keskin demir kokusunun, kan tutan adamın başını döndürmesi ve ardından bayılmasından sorumlu tutulmayacaktı.

    Adam, yere düşerken gülümsedi. Onları yenmişti. Hayatı bağışlanmıştı.

******

    Ertesi gün, tüm gazeteler, şizofren bir hastanın esrarengiz bir biçimde 3. katta oturan bir adamı öldürmesini manşet almıştı. Yazılanlara göre komşuları birkaç bağrış sesi duymuş, bunları daha çok bir kavga gürültüsüne benzettiklerinden karışmak istememişlerdi. Şizofreni hastasının söyledikleri ise ayrı bir konuydu. O, kendi fikrine göre haftalardır peşini bırakmayan, onun kanını, öcünü isteyen iki adamı öldürmüştü.

    Gazeteler, odanın duvarlarına boyanan kan lekelerini yarı sansürleyip, altında da şizofreni hastasının resmini de koyduktan sonra başka bir habere geçiyorlardı.

affet_10302010110640PM

ÖzürTonik ile Bizim Saf’ın Hep Aynı Hikayesi..

Dünyanın bir yerlerinde bir yıl,bir ay,bir gün..Ya da geçmişten bir gün..

Ya da..,geçmiş-gelecek hayat hattında!..

Geçmiş..En güçlü intihar yollarından biridir belkide.

Hep bizi sırtımızdan ya da en çok kanayan yerimizden, kalbimizden vurur.

İnsan geçmişinde hata da yapar,yanlış da yapar,yara da alır,kendide kanatır

.Olanlar sayesinde ‘alttan alma’ prensibini edinmiştir.

Ama artık bi yerde tak! eder.O prensibi yıkan kişi ,defalarca aynı hataya düşer ,defalarca özür diler.

Sonra bizimkisi geçmiş-gelecek hayat hattına,bildiğimiz süngerler varya hehh işte bi miktar yerleştirmeyi düşünür.

İnşaat çalışmalarına başlar.Masraftan kaçınmaz!.Kendince o sünger su sızdırır ama bunu kimseye söylememe kararı alır.

O kötü bir mütehayyit değildir aslında beceriklidir, işin ehlidir.

İnşaatı bitirmiş görüntüsüyle, geçer bizim özürtoniğin karşısına.

”Tamam,herşeyi unuttum,tüm yaptıklarını unuttum”..der(Sizcede unutmuş mudur?Asla,yalnızca ufak bir oyun oynanır; unuttum oyunu)..

Özürtonik sevinir,şöyle yanıt verir:

-”Bitanemsin ,çok teşekkür ederim.Bir daha olmayacak”.. Bizim saf, saf bi gülümseme satar!.

Özürtonikte saf görünümlü gülümseme! Saniyeler ,dakikalar,saatler geçmeye başlar.

İş günlere gelince..,sünger su sızdırmaya başlar,inşaatta kaçak elektrik kullanılmaya başlar.İyi niyet yok olur..

Yine bizimki prensibini uygular.Ama nafile..Özürtonik gel git akıllı gibi! küser,isterse konuşur.

Bizimki de sırf karşılık olsun diye o konuşmadığı için kendide konuşmaz.Bunu dürtüklerler ‘git konuş’ git konuşşşş’.

(Defol Git Be!Gitde gör..Bu konuda söylenecek çok söz var ama …).Gider ..

Konuşmaya başlar,özürtonikte saf görünümlü durmaya çalışır,söylenenlere cevap vermez.

Konuşma bitince yalnız şunu der:’ÖZÜR DİLERİM!

Bizimki kaç kez affettiğini hatırlayamaz artık içindeki dertleri bir nefeste atarak’ AFFETTİM,BİR DAHA OLMASIN’der.

Bu böyle heeep devam eder.. —-o—-

Bilmem artık, siz karar verin..Napsın bu saf konuşmasa bi dert konuşsa apayrı dert!

Bu yazı hee..ep ”AFFEDEN”lere gitsin..

LOHUSA AŞK

Lohusa bir aşk bu

İçimden kocaman bir sen çıktı

Dolanamadım girdabında düşlerimin,

Mumunu yaktım, aydınlatamadım.

Dün gibiydi sevmelerim

Aşka intikal etmelerim

Dün gibiydi gözü kara hasretim…

Burnunda tüttüğümle mi kaldım,

Süzme sevinçlerinin yalanına mı battım?

Lohusa bir aşk bu,

İçimden senden sonra saplanan,

Nice acı çıktı

Hançer gibiydi sanki,

Dikişlerimi tutturamadım.

Merdut etti gözlerin bile beni

Yandıkça kavruldum

Yandıkça bel bağladım yeşeremeyen umutlara

Sözlerinle kaldım.

Şimdi doğdun yeni bir yürekte

Çıkışın yoktu müspet gülüşlerimden

Azaldığınla kaldın

Çoğaldıklarınla azalttın

Hangi çelişkinin moruk yarınlarına kapak attın?

Lohusa bir sevda bu

Sen düşmemiş, bana sen düşmemiş

Başkası doğurmuş

Ellerim yanmış adeta köz olmuş

Yüreğim firari dünlerinin

Bedensiz nöbetlerine müebbet yemiş,

Durmuş…

Evlat edindim herkesten sonra seni

Lanet okuma, aşk kucağın artık belli

Büyü gözbebeklerimde şimdi

Yarın ağlatacaksın belli…

Doğdun aşkın katıksız yanı,

Doğdun gönlüme!

Lohusa bir aşk bu,

Bırak çelişki dolu cümlelerimi

Şiirim bile şarkı söylüyor

“E bebeğim uyu gönlümde…”

 

Dilara AKSOY

idam_heykel_qprq_185150906e

Aşk Tanrıçası’nın İdam Günü

Coşkulu kalabalığı susturmaya çalışan görevliler uğraşlarının bir sonuç vermediğini görünce bazısı vazgeçip, kenarda olanı biteni izlemeye karar verdi.  Geriye azınlık olarak kalan görevliler ise öfke naraları atan ve ellerine geçirdikleri her şeyi rast gele bir yerlere savuran kalabalığın arasında ezilmemek için şu yapılacak olan şeyin bir an önce başlayıp bitmesi için dualar ediyordu. En sonunda geniş meydanın dört bir yanına yerleştirilen hoparlörlerden boğuk ve cızırtılı, mekanik bir ses duyuldu. Az önce öfkeden kuduran kalabalık her şeyi bir yana bırakıp, pür dikkat sesi dinlemeye başladı.

“Evet dostlarım, bildiğiniz üzere bu gün burada, atalarımızın yüzyıllardır peşinde koştuğu emeli gerçekleştirmek için toplanmış bulunuyoruz. Bu tarihi ve pek önemli ana tanık olmak istiyorsanız lütfen birazcık daha sabredin. Evren var olduğundan beri insanlara acı çektiren bu iblis kılıklı, kötü ve kirli ruh, nihayet yeryüzü üzerinden kalıntıları kalmaksızın temizlenecek. Az sonra gerçekleşecek olan “Aşk Tanrıçası’nın idamını” izleyecek olmak hepinizin için bastırılması güç bir heyecan yaratıyordur, farkındayım. Emin olun ben de sizinle aynı heyecanı paylaşıyorum. Tam yarım saat sonra gerçekleşecek olan idama aşkın tüm kindarlarını bekliyoruz!”

Konuşma bittikten sonra meydanı inleten, kulakları son raddesine kadar zorlayacak olan bir tezahürat koptu. Kimi Aşk Tanrıçası’na sövgüler yağdırıyor, kimi idamı gerçekleştirecek olan başkanı yere göğe sığdıramadan övüyordu.

Nihayet beklenen ana yaklaşıldığında saniyeler kalmıştı sözü verilen yarım saatin dolmasına. Kalabalık, sanki anlaşmışçasına bir anda bağrışlarını kesip son on saniyeyi hep bir ağızdan saymaya başladı.

“On. Dokuz. Sekiz. Yedi. Altı. Beş. Dört Üç. İki. Bir.” Ve saniyeler sonu bulduğunda Adalet Binasının önünden çıkan beden ve o bedenin etrafını çevrelemiş olan güvenlikle beraber dışarı çıktılar. Beden, kendini gösterdiği anda tezahüratlar yeniden başladı. Kimse, durmak bilmeden Aşk Tanrıçası’na haykırıyor hatta ellerine geçen her türlü şeyi ona büyük bir hınçla fırlatıyordu. Bu hengâmenin arasında kimse Adalet Binası’nın karşısındaki büyük apartmanın balkonundan aşağı bakan ekose gömlekli adamın pis ve hain sırıtışını görmemişti.

Dakikalar gittikçe monotonluk kazanırken, Aşk Tanrıçası nicedir bastırmaya çalıştığı gülümsemesini nihayet serbest bırakmıştı. Küçümseyen bir bakışla topluluğu incelerken kalabalığın hakaretlerinden pek de gocunuyor gibi görünmüyordu.

Görevliler Aşk Tanrıça’sının süt rengi, zayıf kollarından nazikçe tutup, kibarca büyük çarmıhın yanlarına bağladılar. Görevliler, Aşk Tanrıça’sının yanındayken kalplerinin normalden daha fazla attığını ve alınlarından soğuk terler boşaldığını hissediyorlardı. Kendilerini bu sexi –aslında adamlar kadın için bu tabiri kullanmazlardı- kadının karşısında kendilerini yetersiz hissetmeye başlamışlardı. Bu da utanmalarına ve pembeleşmiş yanaklarıyla yanlarından aceleyle uzaklaşmalarına neden olmuştu. Aşk Tanrıçası adamların içlerinde bulunduğu durumu fark edince, kısa, saniyelik bir kahkaha attı. Durumun ironiliğine gülüyordu.

Ön taraflarda, yerden aldığı ufak ama ağır taşı rast gele bir tarafa atarak dükkân camlarından birini kıran bir adam Aşk Tanrıçası’nın o birkaç saniyelik gülüşünü fark etti. Gür sesini sonuna kadar kullanarak kalabalığın ortasında bağırmaya başladı.

“Ey ahali! Şu utanmazın yaptığını bakın. Çarmıha gerilmiş, hala pişkince gülüyor şıllık” bir yandan da hararetle Tanrıça’yı gösteriyordu. Kalabalık yüzü sinirden ve bağırmaktan kıpkırmızı olmuş adamın söylediklerini dinledikten sonra bir hınçla çarmıha gerilmiş olan bedene taşlar atmaya başladı. Kalabalık öyle bir coşkuyla dolmuştu ki insanların artık sinirden hızlıca atan mavi, boyun damarları seçilebiliyordu.

İç içe girmiş, sıkış tıkış bir arada durmaya çalışan topluluktan bazı insanlar can havliyle aniden kendilerini meydanın dışarısına atmaya başlamışlardı. Bazıları, burnunun dibine kadar girmiş olan koltuk altlarından yayılan ter kokusundan rahatsız olmuş, kimisi ne yaptığını bilemeyerek bağıran, öfkelenen insanların ağzından çıkan tükürüklerin gözlerine veya vücudunun herhangi bir noktasına girmesiyle mağdur olmuş, bazısı ise, artık bir hayvanın böğürmesini andıran seslerden rahatsız olduğundan dışarı çıkma ihtiyacı hissetmişti. Dışarı çıkanlardan bazıları -hemen yanı başlarındaki çöp kutusuna bile ulaşmaya tenezzül etmeden- caddelerin kenarına, kusuyordu. Bazıları ise sabahtan beri meydanda beklediği için fazlaca sıkışmış, bir ağacın –bazıları o kadar bile kibar olamıyordu- altında zaruri ihtiyaçlarından birini gideriyordu.

Bir süre sonra meydanın dışındaki alanın meydanın içinden bir farkı kalmamaya başlamıştı. Ter ve idrar kokularının iğrençliği her solukta insanların ciğerlerine ulaşıyor, safra sıvıları ağızlarına kadar varıyordu. Etrafta, bu gösterinin artık bitmesi için edilen duaların mırıltıları dolaşmaya başlamıştı.

Kalabalığın şiddeti geçen vakitle daha da artıyorken beklenen vakit geldi. Hoparlörlerden soprano bir ses yayıldı. Tiz ses kulaklarda çınlarken Adalet Binası’nın görkemli balkonundan Bakan görüldü. Ve işte o anda tüm ipler kopuverdi. Kalabalık, bağırmaktan şişen boyun damarlarına aldırmaksızın kendinden geçmeye başlamıştı. Kimse ne dediğini bilmiyor, Bakan’a olan övgüler ve Tanrıça’ya olan sövgüler havada uçuşuyordu. Zaman geçtikçe tezahüratlar anlaşılmaz, boş bir ses kargaşasına dönmeye başladıı.

Bakan ise kendisini öven kalabalığa balkondan el sallıyordu. Gülümsemekten çenesi ağrımaya başlamıştı. Kulakları hissizleşmeden bir an önce şu işin bitirilmesini istiyordu. Bu gösteriş fazla uzamıştı ona göre. Ama tabii onun düşüncelerini dinleyen kimse yoktu. O sadece bir kuklaydı. Başkalarının kuklası. Burada başkan olması perde arkasındaki insanları ilgilendirmiyordu.

Aşk Tanrıçası bıkkınlıkla ve oflayarak gözlerini kalabalığa çevirdi. Kendisi için kalabalıktan gelen güzelliğine ve vücuduna edilen edepsiz lafları ve dile getirilmekten utanılmayan hayalleri duyabiliyordu. Aldırmadı. Tam tersine insanların onu hem edepsizce övmesi hem de haşince sövmesi komiğine gidiyordu. “Ah, insanoğlu! Ne kadar nankör ama!” diye içinden geçirdi.

Gözlerini kalabalıkta seyir ettirirken Adalet Binası’nın balkonundan pişkince gülümseyerek el sallayan başkanı gördü. Daha sonrasında kafasını aksi yöne çevirdi. Balkondan haince sırıtan, ekose gömlekli, ellerini cebine sokmuş olan adamı gördü. Gözleri, adamın suratında bir süre takılı kaldı. Gözlerini delen güneş ışıklarıyla uzağa daha fazla bakamayınca kafasını eğmek zorunda kaldı. Bu sefer gözlerini yerde sabitleyerek dünkü olanlar aklına geldi. Kırık bir tebessümle onları hayal etmeye başladı.

Aklında ilk canlanan görüntü adamın ekose gömleğinin altına giydiği uyumsuz lacivert pantolondu. Sararmış dişlerine çarparak çıkan tütün ve alkol kokusu Tanrıça’nın midesini bulandırmıştı.

Bir başka görüntüde ise adam, elleri bir sandalyeye bağlanmış Tanrıça’nın yüzüne doğru eğilmiş, irileşen gözlerini, Aşk Tanrıçası’nın etrafı mor tonlarla kaplı, kırmızı gözlerine dikmişti.

“Sen,” diye fısıldamıştı daha sonra adam Tanrıça’ya. “Yarın öleceksin. Biliyorsun değil mi?” adam, her kelimeyi tane tane söylerken Tanrıça yüzünü buruşturarak ondan çekmek zorunda kalmıştı. Dişlerinin arasına sıkışmış yemek kırıntılarını görmek onu daha kötü bir duruma sokuyordu.

“Bana bak!” diye kükremişti adam daha sonra sinirle. Bağırdığında gözleri daha da irileşiyor, gözbebekleri, sanki yerlerinden düşeceklermiş gibi ürküntüyle duruyorlardı oldukları yerde.

Tanrıça, yüzüne çarpan pis kokulu nefesle son anda vazgeçmişti adamın söylediklerine itaat etmekten. Bu saate kadar başı dik gelmişti. Kusmayı, günlerdir korumaya çalıştığı gururuna yediremezdi.

Adam sinirlenerek kirli elleriyle, kabaca Aşk Tanrıçası’nın yüzünü kavradı. Kendisine doğru döndürerek bir kez daha pis nefesini onun yüzüne üfledi.

“Ben konuşurken benim yüzüme bakacaksın. Ve ben bir soru sorduğumda bana cevap vereceksin!” Tanrıça, kokudan bayılmak üzereydi. Artık adamın bunu bilerek yaptığını düşünmeye başlamıştı. İçinden lanetler yağdırarak yüzünü adamın pis ellerinden kurtardı ve başını dik tutmaya çalıştı.

Adam doğruldu. İki elini arkasında bağlayarak küçük, loş ve pis odanın içinde volta atmaya başladı.

“Bütün insanlar bir an önce yarın olmasını diliyorlar.” Adamın boğuk ve heybetli tınısı loş odayı doldururken Tanrıça adamın sesiyle titrediğini hissetmişti.

“Sence neden olabilir?” aniden yüzünü Tanrıça’ya çevirerek topuklarının üzerinde döndü. Bu, cevabını beklediği bir soru değildi.

“Ah, Tanrıça! İnan bana acıyorum sana.” Bunları söylerken yüzünde mağrur bir gülümseme, gözlerinde parıldayan ateş vardı. İntikamın ateşi.

Ardından adam, kirli duvarlarda yankı yapacak bir kahkaha patlattı. Tanrıça, adamın bu manidar kahkahasının kendi gururunun üstünde arsızca tepindiğini hissedebiliyordu. Artık başını önüne eğmemek için daha fazla bir gayret uygulamaya başlamıştı.

Bundan sonra bir başka kareye geçiyordu anılar. Bu karede, ekose gömlekli adam çanakları kıpkırmızı olmuş gözlerini Tanrıça’nın gözlerine dikmişti. Sinir, bedeninin her yerinden fışkırıyordu.

“O, senin yüzünden öldü.” Diye fısıldadı adam. Fısıldaması Tanrıça’nın kulaklarını zorlar nitelikliydi. Bu bir fısıltı değildi. Kulaklarını zorlayacak bir çığlığa benzetiyordu bunu.

“O ve onun gibiler.” Diye devam etti daha sonra. “Hepsi senin iblis kılıklı,  doyumsuz, sadist ruhun yüzünden… Bundan zevk alıyordun değil mi? İtiraf et, bizim acı çekmemiz sana zevk veriyordu, değil mi?” adam cümlesinin sonuna doğru bağırmaya başlamıştı. Bağırması kuvvetlendikçe yüzü bir pancarı andıracak şekilde kıpkırmızı oluyordu. Tanrıça, bir aydır ilk defa bu adamın karşısında korktuğunu hissetti. Öfkesinin yoğunluğu kadar yüzüne vuran kırmızı suratıyla üzerine geldikçe bir kuytuya saklanıp, büzülmemek için kendini zor tutuyordu. Zaten istese de yapamazdı. Elleri bağlıyken hiçbir şey yapamazdı.

Adam, duvarların köşelerinde yuva yapan örümcekleri bile ürkütecek histerik bir kahkaha attı. Topuklarının üzerinde dönerek “Ama öleceksin, Tanrıça!” diye hırsla Tanrıça’nın yüzüne soludu. “Öleceksin! Anladın mı seni pis s….”

“Yarın, senin o narin, süt beyazı boynunu bu teşhirci vücudundan ayrılmasını zevkle izleyeceğim. Tıpkı senin, biz senin yüzünden acı çekerken yaptığın gibi; tarifi mümkünsüz bir zevkle izleyeceğim.” Daha sonra ellerini birbirine vurarak: “Ah! Yarının gelmesini öyle büyük bir heyecanla bekliyorum ki!” dedi.

Tanrıça, hiçbir cevap vermedi. Atmak istediği kahkahaları bastırmak için kendini dizginlemeye çalışıyordu.

Bu, ürkütücü anıyı başından savmak istercesine iki yana salladı. Gözlerini yerden kaldırarak bir kez etrafı kolaçan etti. İnsanların, ona bakan nefret ve kin dolu bakışlarını ve idamı için kalan dakikaları sayan mırıltıları duydukça daha bir keyifleniyordu.

****

Başkan, el sallamaktan yorulunca içeri geçti. Yokluğunun fark edilmeyeceğini biliyordu. Çünkü artık toplulukta onu takan kimse kalmamıştı. Herkes sinirle bir an önce idamın gerçekleşmesi için dakika sayıyordu.

Rahat, deri koltuğuna kendini attı. Oflayarak başını arkasına yasladı. Tam gözlerini kapatıp, bedenini uzun zamandır yokluğunu hissettiği, ferah bir rahatlığa teslim edecekti ki sertçe açılıp duvara çarpan kapıyla aniden sıçradı.

Gözleri kan çanağına dönmüş, ekose gömleğinin altına giydiği, uyumsuzluğun zirvesini yakalayan lacivert pantolonuyla içeri giren adam Bakan’ı korkutmuştu. Adam, bunu fark gerginliğinin biraz olsun dağıldığını hisseti. Birilerini heybetiyle korkutmak hoşuna gidiyordu.

Yine de geriye kalan gerginliği sesinde üstün bir hâkimiyet kuruyordu.

“Ne zaman başlayacak şu lanet olası idam?” adamın sesindeki gerginlik Bakanı ürkütmüştü.

“Az sonra başlatmayı düşünüyoruz. Kalabalık iyice öfkelenmeye başladı zaten. Öyle ki görevlileri ezip geçiyorlar.”

Adam başını tatmin olmuş bir şekilde sallayıp, geldiği gibi hışımla dışarı çıktı. Çıkarken de kapıyı korkutucu bir şekilde çarpmayı ihmal etmemişti.

Bakan, derin bir nefes alarak tekrar rahat koltuğuna gömüldü. Elini alnına dayadığında terlemiş olduğunu fark etti. Terini silerek masanın üzerinde duran klimanın kumandasına uzandı ve klimayı çalıştırdı. İçeriye dolan dingin ferahlık adamın kavrulan bedeninde rahatlatıcı, ılık bir etki yaratıyordu.

Bakan ucuz atlattığını düşünmeye başlamıştı. O içeri irince korkmuştu çünkü yaklaşık bir ay öncede aynı o şekilde ve aynı o surat ifadesiyle odaya dalmıştı.

O gün Bakan her zamanki görevlerini yapıyordu. Masasının başına oturmuş halkı nasıl oyalayacağının planlarını yapıyordu. Ne yazık ki ona emir veren adamlar halka uyduracağı bahaneler konusunda yardım etmiyorlardı. Onlar emir verirlerdi ve nokta koyulurdu.

O anda da içeri emir veren adamlardan biri girmişti. Onun girmesiyle Bakan’ın yerinde sıçraması bir olmuştu. Titremeye başlaması için ise adamın kıpkırmızı olmuş ve irileşmiş gözlerine bakması yeterliydi.

Adam, daha Bakan’a fırsat vermeden hırıltılı sesiyle konuşmaya başladı.

“Hala yakalayamadınız mı şu lanet iblisi?” Bakan korkmuştu. Hem de daha önce korkmadığı kadar. Ama onu en çok korkutan adamın gömleğinin yakasına yapışmış olan kan lekesiydi. Gözleri oraya doğru kaydıkça bacaklarını birbirine bastırıp, mesanesine baskı yapmak zorunda kalıyordu.

“Sana sordum!” diye kükredi adam. Adamın kükremesiyle bir kez daha yerinde sıçrayan Bakan artık çok geç olduğunun farkındaydı. Ürkekçe, dizlerini kırarak kendini daha çok masaya yasladı. Utançla ve kekeleyerek “Henüz değil,” dedi. Adamın gözlerinde parlayan sinirin sanki oradan fırlayıp etrafını çevreleyecekmiş gibi bir hal almasıyla Bakan bir açıklama yapma ihtiyacı hissetti.

“Ama bulacağız. İnanın bana bulacağız. Haber bekliyorum bu gün. Şey… En geç yarın muhakkak elimize geçmiş olur.”

Adam tam ağzını açıp bir şeyler söyleyecekti ki çalan telefonla açtığı ağzını kapatmak zorunda kaldı. Bakan ise minnetle ve sevinçle bekletmeden telefonu açtı. Bir süre telefondaki kişiyle konuşurken aniden yüzünün aydınlanması ve kasılan kaslarının kendini salması adamın dikkatinden kaçmamıştı. Bakan, ahizeyi yerine koyduktan sonra adamın sormasına fırsat vermeden konuşuverdi.

“Bulmuşlar! Getiriyorlarmış şimdi buraya. Çok kalmaz, yarım saat sonra burada olurlarmış.”

Adam, duydukları karşısında içinde dolaşan, karnını ağrıtmaya başlayacak olan sevinci görmezden gelmeye çalışarak memnun bir ifadeyle başını salladı. Otoritesini bozmamak için hemen arkasını dönüp hızlıca odadan çıktı. Böylece yüzündeki gülümsemeyi Bakan’dan son andan saklamış oldu. Ahşap kapıyı arkasından gürültüyle kapattıktan sonra sevinç naraları atmamak için dişleriyle dudaklarına baskı yapmak zorunda kalmıştı.

Bakanın ise morali bozulmuştu. Hiç olmazsa gururunu okşayacak birkaç söz bekliyordu. Boş verdi. Kendi kendine “odun adam” diye söylendikten sonra köşede duran yedek kıyafetlerin olduğu küçük çantanın içinden rast gele bir pantolon alarak lavaboya girdi. Adama, içinden küfürler yağdırıyordu. Kızarmış yüzüyle karşılaşmamak için aynaya bakmamaya özen göstererek incinen gururunu bir kenara attı ve pantolonunu değiştirmeye başladı.

****

Adamın içeri dalmasından beri yirmi dakika geçmişti. Kalabalığın, öfkeden hızla atan nabzı durdurulamayacak bir hal almaya başlayınca idamı başlatmaya karar verdiler. Bakan, iç çekerek rahat koltuğundan kalktı. Yeniden o büyük ve gösterişli balkona çıktı. Önceden hazırlanmış olan mikrofonları görevliler son kez kontrol ettikten sonra açtılar. Mikrofon açılmasıyla beraber, kendisine bağlanmış olan, meydanın dört bir yanına yerleştirilmiş hoparlörlerle beraber etrafa ince, metalik bir ses yaydı. İnsanın içini gıcıklayan bu sesle irkilen kalabalık bağrış ve çağırışlarını kesmek zorunda kaldılar. Ter içinde kalmış yüzlerini gösterişli, büyük balkona çevirdiler. Bakan söze başlamak için karşı apartmandaki ekose gömlekli adam işaret almayı bekledi. Adam, hafifçe kafasını salladıktan sonra Bakan, parmağıyla mikrofona bir-iki kez vurarak kontrol etti. Emin olduktan sonra hafif eğilerek konuşmaya başladı.

“Evet, dostlarım, yurttaşlarım… Sanırım hepimiz bu günün anlam ve önemini ve en önemlisi hangi amaç için toplandığımızı sanırım biliyoruz.” Bakan, cümlesini tamamlar tamamlamaz topluluktan kuvvetli bir tezahürat koptu. Kalabalığı susturmak için elini hafifçe sallamak zorunda kaldı. Sesler kesilince yeniden konuşmasına devam etti.

“Çok fazla uzatmayı düşünmüyorum. Zaten yeterince beklemedik mi? Tek söylemek istediğim şey; atalarımızın yüzyıllardır peşinde koştuğu bu savaşın sonunda kazanan taraf olmanın verdiği hazzı sizlerle paylaşmaktan gurur duyuyorum. Nihayet yılların hırsla beklediği o kıymetli vakit geldi. Dünyamızı bu kötülükten hep beraber temizleyeceğiz! Aydınlığa, huzura, refaha bu günden sonra hep beraber çıkacağız. Hazır mısınız dostlarım?” kalabalık, içten gelen, kuvvetli bir şekilde “evet!” diye haykırdıktan sonra ülkenin geleneksel marşı çalmaya başladı. Bakan’ı çeken kameramanlar kameralarını çarmıha gerilmiş Aşk Tanrıçası’na doğru çevirdi. Hepsi Tanrıça’nın yüzündeki arsız gülümsemeye doğru “zoom” yaparken akıllarından bu bedenin şu arsız haliyle bile ne kadar çekici ve ağız sulandırıcı olduğunu geçirmeden edemediler. Kameralarını biraz da çekici vücudunda dolaştırdıktan sonra hepsi aynı anda üzerleri üniformalı ellerinde kibritlerle yaklaşan görevlilere doğru çevirdiler. Görevliler, aynı anda ellerindeki kibritleri tek bir seferde yakıp, sanki çok önemli bir vazifeyi üstlenmişlercesine, gururla çarmıhın etrafına dizilmiş ve üzerine benzin dökülmüş odunlara doğru attılar. Kibrit, odunlarla buluştuğu anda alevlenirken görevliler bir adım geri sıçradı. Daha sonra bozuntuya vermemeye çalışarak oradan uzaklaştılar. Akıllarında kalan, Tanrıça’nın son görüntüsüyle, hayal kurmaya gittiler.

Tanrıça’nın narin bedenini, alevlerin acımasız hoyratlığı ele geçirirken toplulukta garip bir değişim gözlenmeye başlamıştı. Aşk Tanrıça’sının bedeni alevlerle buluştuğu anda sanki kendileri onun yerindeymiş gibi vücutlarına ateş bastığını hissediyorlardı. Alınlarından dökülen boncuk boncuk terlerin yanında acı da çekmeye başlamışlardı. Sanki içlerinden bir şeyle çekip alıyorlarmış gibiydi. Oldukları yerde acıdan ve düştükleri boşluktan garip şekillere giriyor, bilinçsizce saçlarını yoluyorlardı. Bakan, öfkeli topluluk, görevliler, ekose gömlekli adam… Hepsi aynı acı girdabının içinde boğuluyordu. Çığlıklar, inlemeler birbirine karışmaya başlamıştı.

Nedendir bilinmez, aniden her şey geçiverdi. Acılar, girdaplar, çığlıklar, yanma hissi… Hepsi bir anda ortalığı terk etmişti. Alıp başlarını, geldikleri hızla gidivermişlerdi.

Etraftaki herkes ne olduğunu anlamaz bir şekilde birbirlerine bakmaya başladı. Şu anda şoktan kimsenin aklı buna bir şeyler erdirecek kadar çalışmıyordu. Herkes boş boş birbirlerine bakmaya başlamıştı. İçlerinde onları huzursuz edecek boşluklar şimdiden kendini göstermeye başlamıştı.

Topluluğun bu garip ve ürpertici değişim gösterisi bittikten sonra, sisin dağların üstünü bir yorgan misali kaplamış olan yüksek tepeden aşağıya bakan Mutluluk, Hüzün, Öfke, Merhamet, Minnet, Tutku ve daha nice duygu, gözlerinden damlayan bir damla yaşı sildiler. Aşk Tanrıça’sının dağılan külleri bir bütün olup kararmaya başlamış olan bulutlara karışırken onlar da ruhlarının bulutlara doğru yükseldiğini hissettiler. Ruhsuz duygular, içi birden boşaltılmış çuval gibi yere serildi. Aşk Tanrıçası, var oluşunda barındırdığı duyguları, kendisi yok olurken de beraberinde geri götürmüştü. Aşk’tan gelen, onun armağanı olan tüm duygular Aşk’la beraber yok olmuşlardı.

****

Kalabalık dingindi, bezgindi ve tabiri caizse ölü gibiydi. Kendilerini bomboş, yapayalnız ve en kötüsü bir hiç gibi hissediyordu. Kalpleri sanki boş yere kan pompalama işini devam ettiriyordu. Hayatlarını dolduran aşkı yaktıklarından beri içlerine yerleşen boşluk hissini yok edemiyorlardı.

O, çok önemli sandıkları günün ardından hayatlarından her türlü duygu çekip gitmişti. Ardından iz bırakmaksızın, bir anda yok olmuşlardı. Aşk’ın getirdiği mutluluk, aşk’ın getirdiği hüzün, aşk’ın getirdiği kin, aşk’ın getirdiği heyecan… Ve daha nice envai duygunun yokluğu ruhlarını sıkıştırıyordu. Pişmanlık, kalplerini bir mengene gibi sıkıyordu.

Şimdi hepsi dilsizdiler, kördüler, sağırdılar… Aşk, beraberinde getirdiği her şeyi külleriyle beraber toplayıp götürmüştü.

Acımasızca, ardında kalacak pişmanlık ağıtlarını önemsemeyip, pılını pırtını, her şeyini alıp götürmüştü. O, insanlara bunca güzel duyguyu nimet olarak bahşederken insanların yaptığı nankörlüğe verilecek en güzel cevabı vermişti.

33120

MERHABA ÖMRÜM

Merhaba Ömrüm…Nasılsın? Beni sorma halim yaman yine…Çünkü sen yoksun,yalnızlık beni yine mesken almış sarıp sarmalıyor senin yerine… Merhaba Ömrüm; nefessiz kalıyorum senin olmadığın yerlerde, izimi bulabilene aşk olsun!

Sen benim neyim misin, merak mı ediyorsun?Ömrüm,sancılarım, bakışlarım, duyuşlarım; çok derin ağlayışlarım, gözyaşlarım…Kalbimin içinde bir türlü dile getiremediğim tekim,hepim,sonum… Merhaba Ömrüm,seni ömrümün paha biçilmezi yaptığımı bilsen bu kadar rahat davranır mıydın ki? Sanmam…Korkardın aşkımdan fazla sevemezsin aşkım aşkını geçer diye pek bir hayıflanırdın…Sevebilecek asil gönlüne ’Asil’ bir seviş yerleştirmediğini düşünerek. Olsun.. .Ömrüm; Merhaba Ömrüm…Çok yeni bir sınava tabi tuttum kendimi,seninle sınıyorum kendimi,sensizlik anlarında,söyleyemediklerimi düşünüyorum,içimden haykırıp sana ulaştırmayı dileyerek. Merhaba Ömrüm; İlacım,sancım,muhtacım… Anlar mısın ki dizelere sığmayan bu aşkı?  Biz olur muyuz?Şimdilerde bu kadar ürkek bu kadar sancıya yenik durumdayken; mağdurken,sevebilme gücünü keşfetmiş ama söyleyemezken.

          Ben senin neyinim? Muammaların,sorgulayıp suçlayışların,çözmeye çalışmaların,bir merak içinde arzularının esirinde kendi içinde çırpınışların…Ben senin neyinim? Söyle!Sığmayan dizelere,söyle bakalım…

         Sen benim ömrümsün,parıldayan bir güneş,yağan yağmurum,ayazlarda bedenimi aşkınla ısıtan tek gerçek…Merhaba Ömrüm; Merhaba! Sana bu ilk sesleniş,ilk defa…Adımı  anmaktan korkup gerçekleri kendine fısıldarken ben sana  yalnızca “Ömrüm” diyebiliyorum, ömrüm…Merhaba çekingen ömrüm; sol yanımda geçmişin izleri, sağ yanımda sımsıcak sevgi ve de hasretin.. .Merhaba ÖMRÜM; sevebilirsek bize fayda etmez zulüm… Tek bir saniyede bile yıkar geçeriz her şeyi, herkesi; sevebildiğini sanan tüm yürekleri… Merhaba ÖMRÜM; Korkularından uzak bana yakın olmak istiyorsan haydi sen de bu sözü fısılda; MERHABA ÖMRÜM…

                                                Dilara AKSOY
Yürekten yüreklerini ortaya koyup, yürekleri yalnızlık kıyısından terfi edenlere…Yani soylu dilencilikten çıkmış asil sevebilenlere…

 

 

Bir Aşk Hikayesi

Bir Aşk Hikayesi

Aşk… Bugüne kadar nelere sebep olduğu hakkında sayfalarca yazı yazılabilir. En ünlülerinin ise Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Tahir ile Zühre ya da Yusuf ile Züleyha arasında geçenidir herhalde. Fazlaca yazıldı onlar hakkında. Ben de onlar kadar fazla olmasa da yazılan başka bir aşk hikâyesini anlatayım: Mona Roza’nın prensesi Muazzez Akkaya…

Bundan tam 81 yıl önce Akhisar’da küçük bir memur evinde bir kız çocuğu dünyaya gelir. Yumuk yumuk elleri, küçücük gözleri olan yavrucağa babası Muazzez der. Muazzez olsun diye… Ve olur da…

Günler su gibi gelir geçer. Kızımız büyür, serpilir, dünyalar güzeli bir kız olur. İlkokul, ortaokul, yatılı lise derken üniversite sınavına girer ve Ankara Siyasal Bilgileri kazanır.

Tüm bunlar olurken Türkiye’nin diğer bir ucunda da buna benzer bir durum vardır. Ve başka bir tarafında da…

İkinci kahramanımız Diyarbakır’da doğar, büyür yağız bir delikanlı olur ve onun yolu da Ankara’ya Muazzez’le aynı sınıfa düşer.

Üçüncü kahramanımız da Erzincan’da doğar. Onun da yolu döner dolaşır ve aynı sınıfa düşer.

Hikayemizin bundan sonrası masalları aratmayacak bir hal alır ve sınıfta daha güzel kızlar olmasına rağmen Diyarbakırlı oğlumuz Sezai de Erzincanlı oğlumuz Cemal de Muazzez’e aşık olurlar. Muazzez’e kendilerini fark ettirmek için çırpınıp duran gençlerimiz çareyi ona şiir yazmakta bulurlar. Yazarlar, söylerler ama kızımız onları fark etmez bile. Bu durum gençleri çok üzer. Aralarında bir iddiaya girerler. Kim Muazzez’in gönlünü çalarsa öbürü hayatında ömrünün sonuna kadar etkisinde kalacağı bir değişiklik yapacaktı. Bu her ne kadar aşağılık bir iddia gibi görünse de gençler ömürleri boyunca taşıyacakları bu izle aşklarının bir saman alevi olmadığını aksine köknar alevi olduğunu kanıtlamanın derdindeydiler.

İkisi de hem iddiayı hem Muazzez’i kazanmanın isteği ile yanıp tutuşurlarken zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmazlar. Dördüncü sınıf bitmiş, mezuniyet törenleri yaklaşmıştır. Delikanlılarımız bu son fırsatı iyi değerlendirmek için ellerinden geleni yaparlar. Diyarbakırlı Sezai mezuniyet törenlerinde görev alır ve Muazzez için yazdığı Mona Roza adlı şiirini okur:

 

Mona roza siyah güler ak güller

Geyve’nin gülleri beyaz yatak

Kanadı kırık kuş merhamet ister

Ah senin yüzünden kana batacak

Mona roza siyah güller ak güller

 

Tüm yapılanlara rağmen Muazzez iki delikanlımızı da kabul etmez. Okulunu bitirdikten sonra memleketine döner ve Orhan Giray diye bir başka delikanlıyı tanır ve onunla evlenir.

Siz şimdi soracaksınız peki iddiayı ikisi de kaybettiği için sonuç ne oldu diye. Anlatayım onu da.

Erzincanlı delikanlımız Cemal’in soyadı Süreyya’dır. İddiayı kaybettiği için nüfus müdürlüğüne başvuru yapar ve soyadındaki harflerden birini sildirir. O artık Cemal Süreya’dır. Hani şu edebiyatımızın ele avuca sığmayan, erotizmin doruklarında dolanan Cemal.

Diğer delikanlımızın adı da Sezai Karakoç’tur. Mona Roza gibi destansı bir aşk şiirinin yazarı. Şiirin her kıtasının ilk harflerini yan yana yazarsanız Muazzez Akkaya çıktığını görürsünüz. O da ömrünün sonuna kadar hiç evlenmemiş, tek başına bir yaşam ile kendini cezalandırmıştır.

Böylece iki delikanlımız da hayatlarında büyük izler taşıyacak değişiklikleri yapmış oldular ama asıl büyük değişikliğe sebep olan Muazzez Akkaya burada kötü kadın rolünde değil mucize kadın gözüyle değerlendirilmeli. Çünkü onun sayesinde kazanmıştır edebiyatımız bu iki ustayı. Belki de onun aşkı şair yapmıştır bizim Anadolu delikanlılarını. O dizeleri belki de onun gözleri yazdırmıştır. Her şeye rağmen başka şey demeye gerek yok. Aşk onlardadır.

Bizim aşk hikayemizde burada bitti. Her ne kadar Mecnun gibi Ferhat gibi aşkları için ölmese de bizim delikanlılarımız da aşkları için yaşamışlardır.

*Şimdi sizlerin yorumlarını alalım. Sizce hangisi daha büyük bir bedel ödemiş?

001

Korku İmparatorluğu

Bir karganın mısır tarlasındaki korkuluktan korkması…

Bir filin sırf içgüdüsel olarak kendinden kat ve kat küçük bir fareden ürkmesi…

Ya da

Bir insanın diğer bir insanda adını bile koymaktan çekindiği bir veya birçok özelliğinden çekinmesi vs.

Binlerce seçenek sıralanabilir. Hatta yüz binlerce! Uçuk bir handikap ya da mantıklı bir açıklama bulunabilir! Saydığım ve saymakta kendimi kısıtladığım binlerce bahanenin arkasına içsel bir düşünce tarzını, iki nokta üst üstte korku imparatorluğu diye de etiketlenebilir. Ya da Rönesans öncesinde o özenesi akımı önümüze seren Avrupa da, engizisyon mahkemelerin hâkimiyetinde olan krallıkların, nasıl titrediği de yazılanabilir. Dünya üzerinde hâkimi olan hiyerarşinin kat ve kat yapılarında bir üst grupların bir diğer alt gruplarına sundukları korku imparatorluğundan da bahsedilebilir. Derin devlet yapılarının, yer altı mafyasının nam-ı diğer ağa babalarının korku imparatorluğu da anlatılabilir. Daha fazla ileriye giderek dünya üzerindeki güçlerin ve egomanyasının insanları nasıl esir aldıklarıda yazılabilir. Kısacası uçsuz bucaksız bir beyaz sayfayı binlerce kelimeyle doldurabilir. Ama ben uç kesimlerden uzaklaşıp daha çok yerleşim yerlerine doğru inmek istiyorum. Günlük yaşantımızın içindeki korku imparatorluğu anlatılanabilir mesela, herkesin bir şekilde farkında ya da farkında olmadan şahit olduğu!

Çoğumuz artık yaşanmışlıkların devamı mahiyetinde gelip geçen bir yeni günün, öncesindeki güne endeksleyerek yaşamımız sürdürüyoruz sanki! Bu tıpkı bir kural gibi önümüze seriliyor. Çünkü çoğunluğun ayak seslerinden başka hiç bir şey duyulmuyor. Bir kitabı ikiye bölen ayracın okunmamış kısmından çok bilindik okumuş kısımları seçiliyor. Bu da bir poker masasında eline gelen kartlara binaen yerde açılan kartları görmeden resti çekememesine neden oluyor. Zaten böylede bir zorunluluğu yok. İnsanoğlu denildiğin de yerinde doğru hamleler kullanmalı ve elinde ki kartlara göre oyunu devam ettirmeli. Belki de köprüyü geçene kadar dayılar omuz üstünde bu yüzden taşınıyor ve omuz üstünde oturan dayı ise ona sunulan fırsatları sonuna kadar değerlendiriyor. Sonunda her iki tarafta köprüyü geçmiş oluyor. Yani yeni bir sorun bir diğer sorunu doğuruyor. Ve sorunun yok olması için basamaklar hızlıca çıkılmak isteniliyor. Bir üst basamağa çıkmak için altta kalan basamağı ezmek ya da bir üst basamağa çıkmak için alttaki basamağı bir üst basamağa taşımak gibi bir tablo doğuyor. Sonuçta ortadaki büyük çıkar ilişkisi, gerçek saf duyguları sömürüyor.

Bu görüntü sadece düşünce monarşisini ortaya sunuyor. Devamlılığı sağlayan bir sirkülasyon gibi! Bir pervanenin ucuna bağlanan ipin kendi etrafında dönmesi gibi, keza bir işe başladığımızda saplandığımız kötü taraflarımız gibi. Aslında hepsi kendimize oynadığımız oyundan başka bir şey değil. Aradaki bağlantıyı hep kötü tarafları görmekle bir sıfır yenik başlıyoruz. Başkalarını gözümüzde devleştiriyor, ona belki de vasıflarını taşımadığı misyonlar yüklüyoruz. Belki de yamuk bir çizgiyi kendimizce düzeltmeye çalışıyoruz. Tabi herşey olabilir. Bir sınırlama yok! Yetiştirilme ve toplumların genel hareket kurgusundan yaratılan sistematik kurallar. Herşeyden soyutlandığın da ise ete kemiğe bürünen insanın bir birey olarak eylemlerde bulunma mitolojisi!