Aylık arşivler: Mart 2012

DUDAKLARINDA BAŞLADI HER ŞEY

Dudaklarında başladı her şey…

Oysa dalından düşmüş bir yaprağın yerdeki çaresizliğine benziyordu umutlarım, hiçbir adımım beni tamamlamaya yetmiyordu. Her şey yarımdan biraz daha eksikti.  Artılarım yorgunluk, halsizlik, suskunlukken, en gerçek arkadaşım yalnızlığımdı. Onu çok seviyordum; çünkü ben onu ne kadar bırakmak istesem de o benden asla vazgeçmiyordu. Yüreğimin elinden sıkıca tutmuş, başka avuçlardan bile saklı tutuyordu. Susuzluğumu gözyaşlarımla gideriyordum. Uykusuzluğun dibine vurduğum anlarda bile gözlerimi açık tutuyordum. Yaşanacak ne varsa bilmek, görmek ve duymak istiyordum. Oysa içten içe benimsediğim üç maymunun şahane oyunuydu. Bu oyun iki benlik oluşturmuştu. Biri herkesin gördüğü, diğeri ise yalnızca benim gördüğüm…

Herkesin gördüğü herkesçe bir iyilik perisi, laf cambazı, oyun hamuru, gücün simgesi, deliliğin iliklenmemiş gömleği, siyahla beyazın çılgın dansı, grinin vazgeçilmez sonuydu. Ya hepti ya da hiç… Sıfatı bedeni, kararları hayatıydı… Ayaklarına yakışan gitmek; yüzüne iliştirdiği sadece gülmekti… Herkesin gördüğü ‘ben’de hükümsüzdüm. Görmek istedikleri kadardım. Üzülmek hakkı yalnızca benim gördüğüme aitti…

Benim gördüğüm karanlıktı, soğuktu, acımasızdı, kendine hırçın, kendine kızgın, kendine asiydi. Güçsüzlüğü gözyaşlarıydı ve onlar hep gecelere aitti. Onlar sadece yağmur yağarken serbestti. Herkesin var olduğu dünyada koca bir kalabalığa sahip yalnızlık abidesiydi.

Nadasa bırakılmış bir ömrün vazgeçilmez bekçisiydim… Herkes için dilediklerim kendime yasaktı. Herkese yapmaktan kaçınmadıklarım, kendim için üşendiklerimdi. Yanan bir tenin buz kesen parçalarıydı ellerim… Ben hem sıcaktım hem de soğuk… Kendimle ben arasında ince bir çizgi vardı. Ne ben çiğneyip geçebildim ne de kendim… Ben bana yasaklı olup herkesindim… Ben sevilirken, kendim sessizce severdim.

Bir yaprağın son serzenişiydim. Git gide eğildim, git gide sarardım… Rüzgara boyun bükmeye bile razıydım. Ne tutunduğum bir dalım kalmıştı ne de savrulacağım yerim… Yerde her an çiğnenme riskiyle bekledim… bekledim… bekledim…

Sonra sen geldin… Dudaklarında başladı her şey… Küçük bir dokunuş… Küçücük bir buse bir rüzgar gibi bedenimi yerden kaldırıp, can verdi…

Ne ben karşı koyabiliyordum ne de kendim… Sen dokundukça sararan yerim yeşermeye başlıyordu.

Sen baktıkça gözlerim bakışlarını yerden çekip, gözlerine değmek istiyordu.

Dudaklarında başladı her şey… Yalnızlığım bile beni istemiyor, sen diyordu. Git gide büyüyordun içimde, git gide gülüyordum.

Tenin tenimdi, senleyken soğuk bakışlarım bile yanıyordu…

Sen geldikçe, ben küllerimden yeniden doğuyordum…

Dudaklarında başladı her şey… İçim dışım birdi artık… Ne herkesin gördüğü kadardım ne de yalnızca gördüğüm kadar. Kendimi nerden toplarsam toplayayım ‘sen’ kadardım artık.

Dudaklarında başladı her şey… Dudakların dudaklarıma değdiği yerde yalnızlığım çığlık çığlığa kaçıyordu benden…

Sonbahar kışa girmeden ilk’e dönüyordu. Seninle yeniden ilkbahar oluyordu… Bir dokunuş dudaktan kalbe, bir bakış yerlerden gözlere yükseliyordu…

Senle bir ben doğuyor, bin ben ölüyordu. Şimdi sahip olduğum bensin… Şimdi sahip olduğun senim…

Ne güzel… Dudaklarında başladı her şey… Yüreğinde büyüyorum, yüreğimde yaşıyorsun…

Her gün dudaklarında açıyorum gözlerimi hayata, yüreğinde uyuyorum. İyi ki varsın AŞK! İyi ki hayatımdasın…

 

 

 

MART

kapıdan baktıran mart’a değil
mart ayında doğan bebeklere üzülüyorum.
soğuktan donmak neyse,
mart çıkınca
heyecanını kaybeden kedilere üzülüyorum.

muhammed20lafzi202

NAAT


Usatlar sarmışlardı etrafı, bade-harlarındı bağı-dehr

Nisyan edilmiş Yaradan, inanan biçare, ediyordu seyr

 

Edep zail, çeşm-i giryanlar hemişe bekler, derd-i bi-payan

Felek efgan içinde, naçar ah ü zar eder, müşkildir figan

 

Sonradan durdu tüm efgan, deprendi asman, doğmuştu kerem-kar

Gelmişti vakit, mümtaz efendimizdi, şad oldu inananlar

 

Ab ü heva idi o bu bağ-ı dehirde, bi-misl ü bahadır

Her devran gevher-i yek pare, iman edenlerin senasıdır.

 

Muntazamdı her şeyiyle, eksilmedi ruhsaresinden gamze

O gelince fasl-ı güle döndü cihan, müminlere de tuhfe

 

Hurşid-i cihan-tab olarak var idi, şu mübarek evrende

Onunla değil günü, bir anı paylaşmak bedeldi cennete

 

Ey efendim seni müstağrak-ı lütf etsem de el-hak sezadır

Sana dest-i red urup gidenin ahvali dergah-ı düzahdır

 

Reste-hizde afgan kullarını, nefisleriyle yalnız koyma

Sen bizi miyanda şefaatinden edip ateşe bırakma

 

Kalbisin sen leyl ü neharın, hep seninle benim nalelerim

Vasıl olana kadar sana, sönmez narım, bitmez mihnetlerim

 

Hüban-ı hübansın, müeyyedsin sen ezcümle gönderilensin

Ey Resul doğuşunla gam sildin cihanı şereflendirensin

Kağıt Para

temizlikçi kadınlar
yine her yeri tertemiz yaptı ve çıktılar.

ellerinde deterjan kokusu,
yanıbaşlarında hep bir yalnızlık tortusu

yüzlerindeki yorgun ve mahzun ifadeyi de alıp
yüreklerine bi parça kağıt para sıkıştırıp

sessizce çıktılar…

 

papatya

Papatya

Sevdanın elleri duygusal papatya
Taze aşklar Mayıs’ta açar.
Eski romanlardan doğar sabahlar
Bir varmış bir yokmuşları sayar zaman.

Her aşkın parmak izi farklı
Her duygunun renk tonu canlı
Balçıklı tarlalardan geçerim
Seni koklayabilmek için papatya.

Kaldırımlar kayar adımlarım altında
Şimal rüzğarı kuzeyden içime eser
Mayıs sonu, papatya kokulu tüm cadde
Yüreğim sevdadan ıslak, sevgine yöneldim.

Şehri Çabuk

11 03 2011

Soylesi-SercanLeylek-Cydonia2

“İnsanlar tarafından okunmayı hak ediyorsa, kitaplarım ben öldükten sonra da ünlenebilir”

Cydonia’yla bu denli ilgili okurlara sahip olduğumu bir kez daha görmek beni çok mutlu etti. Hepinize iyi dilekleriniz ve sorularınız için teşekkür ediyorum.

***

Açelya Yılmaz: Yeni bir yazar olarak Türk Edebiyatı’nı nerede görüyorsunuz?

Çağdaş edebiyatımızda birçok değerli kalemimiz bulunuyor. Yakın gelecekte kitapları farklı dillere çevrilen yazarlarımızın sayısının da artacağına inanıyorum. Ayrıca, Fantastik roman türünde tatlı bir Rönesanssın baharını yaşıyor olduğumuzu düşünüyorum. Umuyorum ki yeniden uyanış bilim-kurgu türünde de devam edecek.

Fehiman Neşe: Etkilendiğiniz yazarlar var mı acaba?

Belki de nefes almaktan sonra ilk öğrendiğimiz şey taklit etmek. İlk başta sizden öncekilerin neler yaptığını görüyorsunuz. Daha sonra çoğu zaman sorgulamadan onların yaptıklarını taklit ediyorsunuz. Gördüklerinizi elinize alıp eleştirmeye başlıyorsunuz. Daha sonra kendi kendinize söylenmeye başlarsınız: Ben öyle bir şey yapardım ki, işte tam böyle olurdu. O’nun yaptığı gibi olmazdı. Daha heyecanlı ve sempatik dururdu…

Bu günler siz yazmaya başlayasıya kadar böyle devam eder. Romanın ilk bölümünü yazasıya kadar geçirdiğiniz dönem etkilenme evresidir.

Okan Akca: Kısaca yazarlığa başlama hikâyenizi öğrenebilir miyiz? Böyle bir kitap yazma fikri nasıl oluştu? Bizlere yazmak hakkındaki önerileriniz nelerdir?

Tiyatrocu bir ailenin evladı olarak yetiştim. 7 yaşımdayken annem ve babamın mutfakta Karagöz-Hacivat diyalogları üzerine tartıştıkları günleri hatırlıyorum. Babamın orta oyunlarına giderdik. Farkında olmadan işin içindeydim aslında.

Bazen hayatta çevreniz sizi teşvik etmekten öte, zorlar. Siz sadece kendiniz olursunuz ve dostlarınız sizin iyi hikâye anlatan bir insan olduğunuzu keşfederler. O dostlara tutunun. Zaten içinizde anlatmak istedikleriniz varsa, onlar sayfalara taşacaktır. Çoğu insan için yazmak bir ihtiyaç, saçınızın uzaması gibi.

Halime Çk: Cydonia adlı kitabınızı neden okumalıyız?

Okuyucuların ve eleştirmenlerin hemfikir olduğu iki önemli nokta var:

  1. Kurgu gerçekten de çok iyiydi.
  2. Heyecanlı bir film gibi. Bu eser mutlaka sinemaya aktarılmalı.

Yukarıda bahsettiklerim tabii ki de işin sadece eğlenceli kısmı. Kitabın içerisinde duygu yüklü şiirler ve kıssadan hisse verir küçük hikâyeler de bulunuyor. Genel olarak bir romanda aradıklarınız bunlarsa, bir gün sizi de Cydonia’ya beklerim.

Aslıhan Sedef: Bilim-kurgu yazarı olmak nasıl bir duygu? Nasıl araştırmalar yaptınız ve bu araştırmalar sırasında zorlandığınız zamanlar oldu mu?

Tamam, itiraf ediyorum. Ben de küçükken astronot olmak istiyordum. Uzaya her zaman meraklıydım, bu yüzden konuyla ilgili araştırma yapmak beni pek zorlamadı. Ayrıca, kız kardeşim uzayla ilgili merakını daha da ileriye götürdü ve Astronomi Bilimleri okudu. Bir gün Mars’la ilgili bir roman yazmak istiyorum deyip, birinci sınıf ders notlarını aldım. Ara ara çalışıp, kitabın teknik kısımlarıyla ilgili eksiklerimi giderdim.

Beyaz Kitaplık: Kitap ismi olarak neden Türkçe bir isim yerine Cydonia?
Bu ilk günden beri beklediğim bir soru. Doğrusu ben de kitabın Türkçe bir isimle anılmasını isterdim ama kitaptaki hikâyelerin kilit noktası Cydonia’da. Mars’ta gerçekten de bu isimle anılan bir bölge var ve ne yazık ki adı Latin kökenli bir kelime. Eğer kitap New Yorklu taksicilerden bahsediyor olsaydı, adı büyük ihtimalle New York’la ilintili olurdu.

Ahmet Fahir Dediler: Türk yazarlar arasında bilim-kurgu yazarı olarak mutlaka okunmalı dediğiniz isimler var mı?

Hayatta olanlarını bulmak zor. Doğrusu, henüz bir avuç kişiyiz.

Nilüfer Taşlı: İlk neden etkilenerek bu kitabı yazmaya karar verdiniz?

Bir gün, romandaki kurgunun tam anlamıyla çözüldüğü son bölümde anlatılanları gerçek hayatta gerçekleştirmeye kalktım. Ne olduğunu söylemek istemiyorum, çünkü kitabı henüz okumamış olan kişilerin hoşuna gitmeyebilir. Kısacası hayatın kendisinden ve Mars’taki yüz şeklindeki piramitten etkilenerek yazmaya karar verdim.

Songül Kurt: Bu kitabın devamı olacak mı? Seri yapmayı düşünüyor musunuz?

Aklımda apayrı bir kitap ve hikâye var. Yeni kitap için çalışmalara başladım. Ama Cydonia’nın devamının da ilgi çekici olabileceğini düşünüyorum. Kesin konuşmayalım.

Hatice Selcan Doğan: Ben hiçbir kitabınızı okumadım, sizi ilk kez birazoku sayfasında duydum. Sizin kitaplarınızı okumak istiyorum, sizce neden okumalıyım? Yeni okurlarınız için bir mesajınız var mı?

Benzer soruya yukarıda cevap vermiştim. Yeni okurların hayal dünyasına konuk olabilmek beni mutlu ediyor. Her ne kadar ben yazarken yalnız olsam, siz de kitabı okurken yalnız olsanız da bu nihayetinde karşılıklı bir şey.

Feride Subaşı: Hiç bilim-kurgu kitabı okumadım. Sizin kitabınızda bu türü sevdirecek ne olabilir?

Cydonia’nın sahip olduğu doku Star Wars gibi ayakları yere basmayan bir bilim-kurgu hikâyesi değil. Bu yüzden, bilim-kurguya uzak olsanız da, yabancılık çekmeyeceksiniz. Ayrıca, kitabın içerisinde bazı Cin hikâyeleri de var.

Semih Cnblt: Cydonia isminin sizin için etkisi nedir? Bir mihenk taşı anı gibi önemli midir?

Eskiden etkisi bu kadar fazla değildi, ama artık evim gibi oldu.

İrem İvgin: Neden kitap yazar insan?

Gerçek hayatta yapamadıklarınızı gönlünüzce yaşarsınız. Gerçek hayatta hikâyeler istediğiniz gibi gelişebilir ama nasıl biteceğinin garantisi yoktur. Kitapta hikâyeyi istediğiniz gibi sonlandırırsınız. Gerçek hayatta sevdiğiniz insan sizi terk edebilir ama Sean ve Lisa’nın her zaman mutlu yaşayacağını bilirsiniz. Zaten ölümsüz olanlar onlar.

Fatmanur Çolakoğlu: Kurgudaki yaratıcılığınızı, günlük yaşantınızda uyguluyor musunuz? Mesleğiniz buna müsait görünüyor.

Elimden geldiğince kullanıyorum. Çoğu zaman da işe yarıyor. Yaratıcılık değiştirme isteğini tetikliyor ve değişim de her zaman bizleri güçlendiriyor.

Meltem Dmr: Bu kitabı yazarken karşınıza çıkan zorluklar nelerdir?

Cydonia vesilesiyle yaşadığım hiçbir şeyi zorluk olarak görmedim. Çok zevkli bir süreçti ve hala öyle. Bu yüzden, soruna cevap vermek de zorlanıyorum J

Fatmanur Çolakoğlu: Kitap yazmak insanin kendini her yönüyle anlatma çabasıdır diye düşünüyorum ben. Sizin de ütopya gibi görünen bu kitabı yazmanızın amacı ayni şey olabilir mi?

Sözlerine tam anlamıyla katılamayacağım. Çünkü bence edebiyat kendini anlatmaktan daha çok başkalarını hissedebilip, onlar için dile gelebilmektir. Felçli ve yalnız bir adamın kederini paylaşabilmenin yanı sıra, genç bir kızın korkularını da yaşayabilmeniz gerekiyor.

Tugba Bilici: Sizin için kitap yazmanın anlamı nedir tam olarak, nasıl bir histir?

Bir önceki soruya verdiğim cevap, sanırım sorunu bir nebze yanıtlıyor.

Selin Özkan: Yazmanın sizin için bu kadar önemli olduğunu nasıl keşfettiniz?

Hayatımdan memnun değildim. Başka bir ülkede iş bulup çalışmaya başladım. Farklı yerler, insanlar, diller, hayatlar gördüm. Hala yeterli değildi. Yeterince özgür değildim. Üstelik yaşadığım bazı güzellikleri de unutuyordum. Günlükler, blog sayfam bana yetersiz geliyordu. Daha özgür olmak ve tattığım güzellikleri kaybetmemek için yazmaya başladım.

Mehmet Tutar: Neden yazma ihtiyacı duyuyorsunuz? Maddi kaygılardan dolayı mı yoksa gerçekten iletmem gereken mesajlar var diye mi? Sizce hangisi?

Maddi endişeler yüzünden olmadığı kesin. Aksi takdirde, Cydonia için harcadığım zaman ve emeği tercümanlık veya aşçılık kariyerim için harcardım. Sanırım, çok daha varlıklı olurdum. Bu bir gönül meselesi…

Kar Işık: Benim kitap hakkında hiçbir bilgim yok. İsminin bile anlamını bilmiyorum. Bizi okumaya çekebilecek en etkili tarafı nedir acaba?

Kitabın internet sitesi ve fragmanı bulunuyor. Ayrıca, facebook sayfası üzerinden karakterleri tek tek resimleriyle tanıyabilirsin. (Bkz. İlham veren kişiler)

Okuyucuları davet edecek en etkili tarafı da bence kurguda dolayısıyla kitaptaki kötü adamın gizeminde saklı. Bence bir hikâyeyi farklı ve heyecanlı kılan yönler kötü adamın yaratıcılığına bağlıdır. Cydonia’da klişelere yer yok ve kötü adam dahi kötü olduğunu bilmiyor.

Serpil Ateş: Çok iddialı bir kitap. İlk olarak mistik güçlerin esir aldığı kimseleri anlatan bir kitap gibi gözükse de kitabin ismi ve kapak resmi bambaşka çağrışımlar yaptığı için merak duygum artıyor. Cydonia Mars’taki insan yüzlerine benzeyen şekillerin bulunduğu bölgenin ismi değil miydi? Kapak resmindeki gezegen de mars mı? Neyse asıl sorum şu birçok yazar yazmanın hazzını yasamak için yazdığını dile getirir. Başka seçenekleri yokmuş gibi okunmasa da yazması gerekliymiş gibi ama siz reklama bu kadar önem verdiğinize göre okunmak çok daha önemli sizin için. Bu kitabınız gerekli ilgiyi görmese de yazmaya devam edecek misiniz?

Serpil, her şeyi öyle güzel özetlemişsin ki! Bu zamana dek kitapla ilgili aldığım belki de en iyi soru senden gelmiş oldu. Teşekkür ederim.

Evet, kapakta Mars’a dair hayali bir çizimi betimledik. Benim için kitleler tarafından okunmak da, odama çekilip yazı yazmak da eşit öneme sahip. Her ikisini de yapmak zorunda olduğuma inanıyorum. Çünkü reklam yapmadan bir ürünü yayınlamış olmanın karanlık odadaki bir kıza göz kırpmaktan farkı yok.

Diğer yandan, kitap hak ettiği ilgiyi görse de görmese de yazmaya devam edeceğim. İnsanlar tarafından okunmayı hak ediyorsa, kitaplar ben öldükten sonra da ünlenebilir. Reklam kitaba olan ilginin bugün için artmasına yardımcı olabilir ama son hükmü ‘zaman’ verir.

Çıktı

Tekeri patlak arabadan
Farkı yok bacaklarımın

Azar yemiş çocuklardan
Eşdeğer hayatlarınızın
Çıktısını alın.

Boş konvoylar istifinde yılmadan
Hiç durmaksızın
Ardına bakmadan
İnleyen bacaklarını
Kes at boşluğa

Kalmadı farkımız
Tekeri patlak arabadan.
İçi boş metal yığınlarından.

Küfür edebilen ağızlarımız
Elimizdeki tek ayrıntımız …

gölge olsan da olur, konuş yeter

DOĞUM GÜNLERİ

Önemlidir bizim için doğum günleri.

Kocamla, Sevgilim olmadan evvel başladı bizim bu maceramiz. Tanışalı, kaynaşmaya-kur yapmaya başlayalı tam 1 ay olmuştu henüz. Benim doğum günü vakti gelmişti; flörte atılmak için de bundan ala zaman mı olabilirdi? O da en güzel haliyle değerlendirdi tabi, 2007 10 Haziran akşamını. Ev arkadaşlarımızın da katkısıyla çok güzel vakit geçirmiştik o gün. Sözüm ona artık itiraf etmeliyim ki o akşam aslında bir şeyler olacağından kısmen haberim vardı ama o kadar bilmezlikten geldim, o kadar iyi oynadım ki 20. yaş günüm gerçekten “OSCAR” ödülüne layık olabileceğim bir performansla geçmişti…

Ve 2 gün sonrasında, Doğum Günümdeki sürprizlerin, cilveleşmelerin de galeyanına gelerek,
baş başa bir akşam ile mutlu sona kavuşmuştuk, endişeli, şüpheli koca 1 ay sonunda

Evet…

Ve sıra onun doğum gününü kutlamaya gelmişti; tam 7 ay sonra. Tabi bütün hazırlıklarım tamamdı. Kendisini o kadar inandırmıştık ki basit şekilde klasik bir buluşmayla geçeceğine (Artık Nasıl da inandıysa ) gayet salaş şekilde evde eşofmanlarıyla daha hazırlanmamış gayet rahat takılırken, “bir gece ansızın” şeklinde basmıştık. O gece de yine özel bir geceydi, 23.yaş gününde hayatında bir kıza ilk kez bir alyans takacak olması nedeniyle tabi…

Bayağı bir zaman geçmiş. Dün gibi olan o anlar, şimdi bakıyorum da nostalji olmaya hazır anı olmuşlar. İnsan sevdiği adamla/kadınla evlenince anılar hiç tazeliğini kaybetmiyor.

Hele evlenince gerçek sevgiye ulaşılabilmiş, gönül gözü ve ruh güzelliği, yaşınızın verdiği olgunlukla birleşmişse artık evliliğinizin tadı dudaklarınızın kenarından taşıyor.

Olumsuzluklar yıldırır gibi yapıyor gözükse de sadece göz kırpıp kaçmakla yetiniyor…

Benim hayatıma birçok güzel insan kazandırdı benim eşim. Kendisinin bir armağan olduğundan hiç şüphe etmedim; ona ilaveten edindiğim güzel akrabalar, güzel insanlar, güzel dostlar kazanmakta başımı döndürdü hep. Manevi boyutta ruhumu derinleştirip birçok şeye farklı gözlerle bakabilen biri oldum O ve onun hayatıma kazandırdıklarıyla. İyi ki evlenmişiz diyebildim sayesinde her şeye rağmen, iyi ki daha fazla korkup kaçmamışım, iyi ki ertelememişiz birlikte sıcak bir yuvaya sahip olmayı. Flört ederken kırılıp darıldığımız, lüzumsuz yere kırgın konuşmadığımız saatler uzamamış iyi ki de.
[Evlenince bir şekilde çözülüyor, halloluyor işte birlikteyken meseleler... ]

Soğuktur, ürkütür insanları ilk esnada o buz gibi duruşuyla aslında kendisi.  Zaman zaman ilk esnadan sonra bile itici bulunur hatta. Öyle anlar oldu ki sırf 10 dakikalık bir tanımadan sonra bile “Bence bu çocuğa dikkat et!” uyarıları aldım birçok arkadaşımdan.

Alın yazısı olduğundan mıdır, aşktan mıdır bilmem, bana hep “MELEK” gibi geldi kendisi. Yüzüne bakınca, gözlerine değil sadece yüzüne bile odaklanıp bakınca duygulanır mı bir kadın karşısındaki erkeğe karşı. Duygulanmak ne kelime ağlar mı, gözleri dolar mı sevgiden, onun yüzünün o masumiyetinden?

Evet doğru bildiniz; etkilenirse, severse, hepsi olur. İşte bu adamın aşkı bana bu hisleri yaşatan; işte bu adamın ta kendisi benim yüzüne bakarken gözlerimi yaşartan, içimi burkan, sevgisiyle coşturan, bana hep bu dünyada insanların Allah’ın en güzel parçası olduğumuzu hatırlatan.

İyi ki sevgi var, aşk var yoksa nasıl yaşardım seni?

Bir daha dünyaya gelince yine çık karşıma,
Beni bul olur mu?
Gözlerime bak ilk akşamki gibi, süzmeye başla beni
Ben zaten tanırım seni.

kardes-kardes

Kardeş

Kocasinan’da her çeşit insanın bulunduğu, neşeli, hayli kalabalık, şimdi adını bile hatırlamadığım bir mahallede oturuyorduk. Adını hatırlamıyorum çünkü o kadar sık ev değiştirirdik ki belli bir yaştan sonra bile ancak semt adlarını öğrenebildim, o kadar.

Babam esnaftı benim. Manav dükkanları oldu sayısız. Yedi çocuklu bir ailede altıncı olmasına rağmen diğer kardeşleri gibi ortama uyum sağlayamamış. Asi ruhunu küçük bir köye sığdırmak yerine, kanatlarını Çelebi gibi gözü kapalı İstanbul’a açma cesaretini çok küçük yaşta göstermiş ve belki de bu nedenlerden dolayı aile içinde otorite sağlayan tek çocuk olmuştur. Çok cesur ve girişimci olduğundan ticareti seçmiş ama öyle göz dolduracak kadar mal varlığı elde edememiş hiç. Nedeni de biraz deli ruhlu oluşu ve kendini Banker Kastello gibi görmesiydi sanırım.

Ailesinden bu kadar bağımsız ve özgür yaşadığı halde hiç bir zaman aile kavramından kopmadı kendisi. Genç yaşta evlenip 2 çocuk sahip oldu. Belki de “Aile” gurbette olması nedeniyle daha önemliydi onun için. Sık sık iş değiştirdiğinden evimiz hep onun çalıştığı yerlere yakın oldu ta ki ben 9 yaşına gelene kadar. Çünkü ne olur ne olmaz, çocuklarına hep yakın olmalıydı o. Ne zaman kendi evimizi alma lütfunu gösterdi de yakın akrabalar sayesinde, ev taşıma derdinden kurtulup rahat etti anneciğim. Annem de babamdan çok farklı değildi aslında. 5 kardeşten sadece o İstanbul’a göç etmişti. Evlenince ilk kez o kalabalıktan bu kadar uzun süre ayrı kalmıştı; iletişim ve teknolojinin bu kadar gelişmiş olmadığı zamanlarda kopup gelmişti o da bu şehre ve hep özlem doluydu.

Anne babasına, kardeşlerine, bu kadar düşkün, özlem dolu ebeveynlerin çocuklarına öncelikli aşılayacağı duygulardan biri de kardeşe merhamet etmek ve onu çok sevmek olabilir. Annem ve babam da hep bunu yaptılar. Bebeklerime, en sevdiğim uzaktan kumandalı kırmızı arabama zarar verdiğinde ne zaman kardeşimi dövmeye kalksam, annem hemen onu sarıp sarmalayıp, onun küçük olduğuyla ve benim abla olduğumu hatırlatmakla söze başlardı. Sen kardeşine bunu yaparsan başkası neler yapmazlara gidilirdi.

Kocasinan’da ikamet ettiğimiz sürede dört beş yaşlarındaydım henüz. Her çocuk gibi sabahtan akşama kadar eve girmek istemez, ekmeği suyu unutur, akşam ezanı biraz daha geç okunsa diye dualar ederdim. Öyle ki akşam ezanı annelerimizin kulaklarımıza küpe ettiği nasihatlerdendi. Yoksa balkonlardan tek tek her kadın, çocuğunun ismini haykırsa nasıl bir arbede yaşanacağını tahmin bile edemezsiniz. Birinci nasihat “Yabancılarla konuşma” ise, özellikle kız çocukları için ikinci nasihat muhakkak “Akşam ezanı okunmadan evde ol!” idi.

Her çocuk kendinden sorumludur, kendini sokakların ve oyunların eğlenceli dünyasına kaptırınca ama kardeşleri olanlar bilir ki onlar için pek de geçerli değildir bu durum. Kendini korumak, arkadaşlarına zarar vermemek ve kavga etmemek için ettiği dikkati kardeşi için de göstermezse akşama başına evde neler geleceğini çok iyi bilir.

Ben de henüz kardeş ve kardeşlik ne demek pek bir şey hissetmediğim zamanlardaydım o yaşlarda. Evde benim gibi bir çocuk daha vardı oyunlar oynayıp, zaman zaman kavga ettiğim ve anne babamı paylaştığım gibi çok sevdiğim divan yatağım ile oyuncaklarımı da paylaştığım, hepsi bu…

O kadar öğütler verildiği halde yine de çok anlamazdım tabi, kızdırdığı anda hiç düşünmeden canını yakardım kardeşimin. Söyledim ya “kardeşlik” bana henüz aynı evde benim gibi bir çocuk daha olmasından başka bir anlam ifade etmiyordu dört beş yaşlarındayken. Ta ki mahallede kazı çalışması yapıldığı, işçilerin her yeri öylece bırakıp gittiği, yine sokaklardan eve gelmemek için direndiğimiz bir akşamüzerine kadar…

Her ne içinse kazı çalışmaları vardı sokaklarda. Sivri sivri taşlar, kayalar, kaldırımlar korkunçtu. Sokakta çocukların oyun alanı gittikçe daraldığı gibi ayrı bir macera ve heyecan da eklenmişti. Bu taş toprak macerasına iki kardeş biz de kapılmıştık tabi. Atlayıp hoplayıp zıplamak daha bir neşeli olmuştu. Annemin o akşam içine bir şeyler doğmuş olacak ki kendi eliyle bizi eve çıkartmak için o aşağı inmişti.

Annemin de artık mahallede oturup komşu teyzelerle sohbete dalması bizim oyun saatimizin uzaması için bir nimet olmuştu. Kardeşim de ne olsa annesinin sorumluluğundaydı artık! Bu mutlulukla eğlenirken, aramızdan yaşça büyük bir çocuk çıkageldi:

-Küçükler! Haydi sıraya geçin hepinizi teker teker döndüreceğim bakalım hanginiz dayanabilecek!

Hepimiz şaşırdık tabi ama birinin ellerinde, ayaklarımızın yerden kesilip uçarcasına dönme isteğine hiçbirimiz engel olmadık. Ve hemen yuvarlak oluşturduk çocuğun etrafında çığlıklarla. Kardeşim de herhalde oralarda bir yerlerdeydi. Nasıl olsa annem kontrol ediyordur fikrinin rahatlığı vardı üzerimde ve çoktan onu unutup sıramı beklemeye başlamıştım.

Başta birkaç kişi gayet güzel döndü. Büyük çocuk küçüğün ellerinden tutuyor ve olduğu yerde dönerken giderek hızlanıyordu. Ne olduysa o birkaç kişiden sonra oldu sanırım. Büyük çocuk artık yorulmaya başlamıştı ama verdiği sözü de tutmak için yorulduğunu belli etmedi. Artık sendelemeye olduğu yerde sarsılmaya başladığı bir anda elinde uçarcasına döndürdüğü çocuğun ayakları, benim küçük tatlı kız kardeşime çarptı. Ve küçüğümün bedeni o hızla bir kaya parçasına çarpmış, kaya parçasının sivri yeri alnına girmişti.

Herkes dondu kaldı, kardeşim de. Eğlence olsun diye başlatılan oyun şok bir kazayla son buldu. Tüm çocukların nutku tutulduğu gibi kardeşimden de en ufak bir ses dahi gelmiyordu. O an onu öyle görünce ilk kez cız etti içim. Çiçekli bembeyaz elbisesi çoktan kanlara bulanmıştı. Annem çocukların çağırmasıyla çığlık çığlığa koşup geldi kalabalığın arasından. Nasıl kucakladı ve hıçkırarak ağlamaya başladı “Şükran şükran!” diye hala unutamıyorum. Komşular doktora götürelim diye feryat figan etmeye başladı.

Eve bir komşumuzu gönderdi annem benimle birlikte, babamı aramamız için. Öyle ya iş yeri yakındı eve. Bir taksi çağırınca ambulanstan bile daha hızlı gidebilirdik hastaneye ama ne olduysa ulaşamadık babama ve evimize çok yakın bir akrabamıza ulaşabildi yanımdaki abla. Biz aşağı inip kapıyı kilitleyene kadar kuzenim de gelmişti ve hemen babamı çağırıp bir taksi bulmaya gitti koşarak.

Tüm bunlar olurken, Şükran hala annemin kucağında donuk gözlerle öylece anneme bakıyordu. Hiç sesi çıkmıyordu. Ağlamıyordu da. Ama ben onu o halde görünce korkudan çoktan ağlamaya başlamıştım. Niye onu da yanımda tutmadım ki? Niye boşverdim, ilgilenmedim, annesi bakar diye başımdan atma derdindeydim hep?

Babam yetişti sonunda ve hemen hastaneye götürdük Şükran’ı. Muayene edildi, pansumanı yapıldı ve 8 dikiş atıldı küçücük alnına. Tüm bunlar olurken de hiç sesi çıkmamıştı ve doktor bile şaşırmıştı buna. O ağlamadıkça kendimi suçlayıp durdum ben ve o gece sabaha kadar onun yerine de ağladım başucunda. Doktor ciddi bir durum yok demişti neyse ki ama geçici bir hafıza kaybı söz konusu olduğunu, çocuğun korkudan travma geçirdiğini, bu gece kesinlikle ne yapıp edip uyutmamamız gerektiğini söylemişti.

Eve geldiğimizde annemin o kanlı elbiseyi nasıl yırtıp attığını hatırlıyorum. Birbirimize sarılıp ağlamıştık “Kardeşim şimdi hiç konuşmayacak mı anne, bizi hatırlamayacak mı?”

İşte o gece sabahı zor etmiştik. Babam nasıl şekilden şekile girip onu o travmadan çıkartmak için uğraşmıştı anlatamam bile. Ben de öyle. O gece babamdan çok farklı değildim. “Şükran ben kimim ablacığım? Bu kaç Şükran? Bak bu bebeklerin hepsi senin gördün mü?”

Beş yaşlarında bir çocuk için bir gece bile uykusuz kalmak çok önemli olabilir. Ama kardeşine dikkat edememiş bir abla ya da ağabey için bir gecesini feda etmesi hiçte önemli değildir. Onun o gülen gözlerinin ışıltısını bir anda kaybettiğine şahit olmak, evrendeki en korkunç savaşları izlemeye benzer bir çocuk için. Evde oyuncaklarımı paylaşacak, neyi doğru ve yanlış yaptığını böbürlenerek gösterebileceğim, ona küçük annelik edeceğim bir yaramazın olmaması fikri kabus gibi oldu benim için de.

Sürekli bana ihtiyacı olabileceğini, yeri geldiğinde anne babasından daha yakın olmam gerektiğini anlamıştım artık. O yüzden, ertesi günlerde kendine geldiğinde, yeniden gülmeye ve oyunlar oynamaya başladığımızda hep yanındaydım. İlk kez ağlayarak okula başlarken de, annemi kızdırdığında arkama saklanırken de yanında oldum. Boyalarımı kalemlerimi kırıp kavga ederken de hep sevdim onu, “Çocuk değilim artık karışma bana!” diye çıkışırken de.

Onu öyle çok seviyordum ki; o elma kırmızısı yanaklarını öpmeye çalıştıkça nasıl köşe bucak sıkılarak kaçardı o zamanlar, hala hatırladıkça gülüyoruz. Şimdilerde ise öpüşmelere doyamıyoruz, rahat rahat. Yetişkin oldu artık. Aramızda aslında sadece 2 yaş var ama kaybetme korkusunu yaşamaya görsün işte insanoğlu bir kere. Ben onu kanlar içinde, suskun, yarı baygın gördüğüm günden beri hiç yalnız bırakmadım. Küçük kızımdı o hep benim. O yüzden şaşırır eş dost hala kardeşimin bahsi geçince ondan çocuk diye bahsetmeme. Olsun. O biliyor artık küçük bir çocuk olmadığını, kendini herkese karşı koruyabilecek güçte olduğunu ve her işin altından istediğinde nasıl kalkabileceğini.

Hep üzülürüm bu nedenle kardeşi olmayanlara ben. Kardeşi olupta kardeşliği yaşayamamışlara da. Hiç bıkmadan bir kardeşi sevmek ne güzeldir aslında. Onları eğitirken, öğretirken ruhen büyür insan. Hoşgörülüdür kardeş sahibi olan, daha merhametlidir insanlara. Olur olmadık dünyalık mevzular yüzünden kardeş kardeşi öldürse de, kardeş demek hiç bitmeyecek bir dostluk demektir anlayana; varlık sathında.

Bana sorsalar tek değil, üç beş kardeşimin daha küçük annesi olmaya razıyım derdim bir daha gelsem bu dünyaya.

Sevilay Arıkan Kara