Aylık arşivler: Haziran 2012

sigara

RASTLARSAM KENDİME

Sanma ki rastlamam hiç kendime
Duvarlar,
Hasretinden üşüten yorganlar,
Masalsı şarkılar
Yollarımı sana çıkarsa da
Sanma ki gelemem hiç kendime

… Bak işte buradayım
En koyu hasretin de burada
Acılar da gelmişler
Perde açılıyor
Yüreğimin o derin nağmelerinde bir aşk yaşıyor.

Duyuyor musun sesi?
“Sensiz yaşamak, kendimde kaybolmak” diyor
Sevdin mi böyle hiç?
Sol yanının hazinesine gönül kuşunu kapattın mı?
Korkmuyorum artık
Sevmek,
Diken üstünde sevda nöbetlerini sonlandırmak
Sevmek,
Geceyi sevilende,
Gündüzü aşkta bulmak…

Çalma kapıyı
Fena üşüttüm
Aşk hapşırıyorum
Kapıldım
Yorgan döşek sevmekteyim
Kapat kapını sevgilim
Kıyamam ki
Korkuyorsun,
Korkmaya devam et,
Bak yoksa sen de üşüteceksin
Bir sevmek gelecek ki buram buram kokarcasına
Aşkın deli yanında tükeneceksin
Razıysan sevmek yolunda bana
Çok yaşa sevgilim!
Bir aşk hapşırdın ki yüreğime
Aman nazar değmesin!

Dilara AKSOY

174687_119118068144743_7139187_n

KALBİMDEN AYRI

Sana siyah bir düş
bıraktım aşkım

Düşünce gönlümün
acıları,

Benim için oraya
eklersin.

Sana gülmek yakışıyor
canım sevgilim

Kahkahalarında
yaşatmasan da gülüşüyle avunduğum sensin.

 

Önce kirpiklerimi
aydınlatıyor güneşin

Sonra içimin
yağmurları diniyor

Gökkuşağım oluyorsun.

Senli günleri
çoğaltamıyorum sevdiğim

Sen bana gelmiyorsun.

Zorla alamam seni aşk
tünelinden

Sonra aşk bana çok
kızar, biliyorsun.

 

Zaman sensiz de
geçmiyor

Acılarımın hücumuna
uğrarken

Aşk nefesinden
katıyor kalbime

‘Sen’ diyerek
yaşıyorum

Bahar geldi sanıyorum
ama

Yine yanılıyorum.

 

Bitmiyor hasretinin
çeyreği

Sana düşecekken
sensizlik çalıyor beni

Alın yazımız bu mu
sevgilim?

Kaderin ışığında bana
seni ezberletip

Sensiz yaşatan
hayatın bitmez gerçeği mi?

Seni bekliyorum
sonsuz bir telaşla

Adını haykırıyorum
içimden

Vuruyorsun yine can
evimden

Gel desem, gelir
misin?

Sana kalbimi bıraktım
aşkım

Bende güzel durmadı

Seni sevmek yaraştı
da

Sana yetemedim

Al sevgilim,

Feda edeceğim bir tek
kalbim vardı

Onu da al

Sana pek bir yaraştı

Seversin kendini
ikimizin yerine

Senden ayrı kalbimin
zaten bir faydası yok

Anlarsan bir gün
şayet,

Seversin kendini,
ikimizin yerine…

 

Umudum da kapıyı
çalmıyor artık bak

O kapıyı kırmaya
mecalim de gururum da kalmadı

Şunu bil ki;

Sensiz olduğum her an
kalbim bile beni yaşatamadı…

 

Dilara AKSOY

KÖTÜ YOL (Öykü)

Her şey çok başkaydı en başında
Şimdi, ihanet olmuş yeni kentler sığınağım
Yapamam dediğiniz anlarda çıkarsınız, en zorlu yolculuğa
Yanınıza neler alacağınızı bilmezsiniz,
uzak düşer sevda canınıza.
Yağmurlar yağar sonra, yağmurlar,
temize çekersiniz herşeyinizi,kendinizi, hayallerinizi
eskimiş olduğunuza üzülerek
yeniden doğma savaşı vererek
yıkarsınız ruhunuzu, göğsünüzde ki hüzün çiçeğini yeşerterek.
**
Kalp çarpıntılarınız deprem olur, gözleriniz lâl rengi
Elleriniz öykü kokar
Ve, cılız yıldızlar aydınlatır gecenizi.
**
Aynı anda, hem içinize hem dışınıza bakar kalırsınız
“Bir şey olmaktan umudunuzu kesip;
Var olmak dahi istemezsiniz.”
Başka başka çatılardan akar gülüşler üzerinize
Sizi ağırlayan hayata lanet edersiniz
Yeniden başlar öykünüz
Caddeler önünüze kötü yol açar
Siz yollar temizlenene dek ağlarsınız
Ve farketmezsiniz, zamanın içinden geçmek sizi yaralar
Sesiniz kadere baskın çıkar,
mutluluk, hüznün içinde belirgin
Ağlarsınız,
temize çekersiniz herşeyinizi, kendinizi, hayallerinizi.
***************
şehri çabuk
search-queries

SORGULAYIŞ

Kader, geçmiş ve geleceğimizin toplamından ibarettir. Şu ânı bize veren seçimlerimizdir. Şu ân seçimlerimizin,nefes alıp verişlerimizin ve ânı yaşayışımızın bize kattıklarından ibaret. Peki kader razı olmak mı, bir vazgeçiş, bir yaşayış mıdır? Kader bize sadece fırsatları ve bulunduğumuz zaman dilimini verir. Hangi yolda yürüyeceğimiz, nerede duracağımız, o yolda iyi veya kötü kimleri seçeceğimiz tamamen bize aittir.Evimizde soda bulunmasa mutfağa gidip, buzdolabını açıp, sodayı alıp içemezdik. Öyleyse iş sodayı alanda ve sodanın olduğunu bilende bitiyor. Vesile olmak durumu çıkıyor karşımıza. Sodayı alan kişi evdeki diğer insanların da o sodayı içmesine vesile oluyor. Soda yerine maden suyu veyahut portakal suyu almayı da seçebilirdi, bu tamamen kaderin işleyişi yönündeki iradeye bağlı kılınıyor. Otururken bacağını uzatan insanla bağdaş kuran diğer insanın oturuş pozisyonlarını seçime dayandırmaları gibi…

Bunların kaderimizin bir cilvesi olduğunu söyleyemeyiz. Kader yalnızca seçimlerimiz için fırsatları yaratır. Bize bir ömür biçilir ama o ömrü ve yaşadıklarımızı, bize bir o kadar seçimlerimize bırakır. Ne zaman, hangi gün, hangi tarihte öleceğimiz bellidir. Ama ne şekilde öleceğimiz bir o kadar bizim seçimlerimize dayalıdır. İntihar ederek ölen insanla eceli gelip de ölen insan aynı olabilir mi? İntihar eden kişi intihar edeceğini bilerek mi yaşadı hayatı boyunca? Bir anlık gaflete kapılarak şeytanın esiri olup yanlış yolu seçti, peki imanı kuvvetli olsaydı yapar mıydı?
İşte burada ölümü bile ne şekilde seçtiğimizin derin bir örneği yatıyor. İmanımızı kuvvetlendirerek yaşamayı seçsek, yanlışlardan uzak dursak, intihar eden insan sayısı çoğalmayacak. Okuduğumuz okuldan sevdiğimiz, evlendiğimiz insanlara kadar her şeyi ve herkesi biz seçiyoruz. Kader bize bütünü değil, yarımı veriyor, onu irademizle tamamlayan, seçimlerimizle perçinleyen bizleriz. Tüm gün yalınayak sokakta tek başıma yürümeyi seçebilirim, bu bir seçim olur, şu ânın seçimi… Dün yaşadıklarımız ve yarın yaşayacaklarımız ise sonun başlangıcı gibi bugünümüzde doğru seçimler yapmak için bir fırsat sunar. Dün yaptığımız yanlışlar olmasa bugünkü tecrübelerimiz olmayacaktı, bugünkü tecrübelerimiz olmasa yarınki başarılarımız da olmaz. Hata tecrübeyi, tecrübe başarıyı arttırır. Şu ân kurduğum cümleleri seçmeyip kısa cümleler kuruyor olsaydım da kaderle ilgili düşüncelerim değişmezdi. Şu ân oturduğum yerden
kalkıp başka bir odaya gitmeyi düşünüyorum, başım ağrıdığı için ilaç almayı düşünüyorum. Başımın ağrısının bir sebebi var elbet, o sebebi ortadan kaldırmak için o iradeyi kullanıp ilaç almak ve iyileşmek ise benim seçimim. Hayatımız
yalnızca kaderden ibaret değildir. Seçimler, kurallar, kanunlardan da ibarettir. Bugün yaşamayı seçtiklerimi dün yaşadıklarımdan dolayı değiştirebilirim. Kısmet dediğimiz şey önümüze çıkan fırsatları değerlendirebilme yetimize bağlıdır. Sarıdan vazgeçip, beyaza gidiyorsam bu sarının bana iyi gelmediğini gördüğüm içindir. Kader bilinmeyeni verir, seçimlere dönen kader bir zaman sonra hayatımızın tamamı olmaya başlar. 15 dakika sonra ne olacağını bilmiyorum. Sadece kapının çalacağını, en sevdiğim diziyi izleyeceğimi tahmin ediyorum. Şu ân saate bakma gibi bir düşüncem yoktu, aniden gelişti ve saate baktım. Peki, sizce bu kaderimin bir parçası mı, yoksa geçmişten kalma rutin bir seçim mi?

Dilara AKSOY

Kürtler onlar için bir teferruattır!

Kim için mi?

Lafı hiç eğip bükmeden söyleyelim!

Elbette MHP ve onun Genel Başkanı Devlet Bahçeli için!

CHP’nin bile beklenmedik bir refleksle hükümete sunduğu, ‘Terörün sonlandırılması ve Kürtlerin mağduriyetlerinin giderilmesi’ gibi önemli bir öneri paketi karşısında kılları bile kıpırdamadı.

Aksine pakete destek vermeyeceklerini ve bunun kendileri için yok hükmünde olduğunu da ilan ettiler.

Onların nazarında, Kürtlerin hiç bir sorunu yok ve memleketteki Kürtler güllük gülistanlık içinde bir hayat yaşıyor.

Hatta bir adım daha ileri gidip, şunu dahi söyleyebiliyorlar ‘memlekette Kürt yoktur ve bu bayrak altında yaşayan herkes Türk’tür’

Hoş MHP gibi milliyetçi bir yapıdan aksini beklemekte zaten hata olur.

Onların nazarında, memleketin huzursuzluğa sürüklenmesindeki en büyük etken Kürtlerdir ve bu yüzden varlıkları sorgulanmalıdır.

Sorgulamalıdırlar ki, kendi varlık nedenlerini koruyabilsin ve hep var olmaya devam edebilsinler.

Hatta ‘aman Kürtler yaşamasın’ a kadar gider onların derdi.

Çünkü ‘en iyi Kürt ölü Kürt’tür ‘ onlar için. Bu yüzden PKK’nın varlığı bu damar için ayrı bir öneme sahiptir.

Kürtler, Türkiye’de yaşayan tüm etnik kökene ait kimliklerle barış içinde yaşadıkça, onlar kaybolacak ve siyaset arenasından silinip gidecekler.

Yani; Milliyetçi damara göre, ‘Kürtler tarafından memlekete bulaşan huzursuzluk’ giderilirse, varlık nedenleri ortadan kalkacak ve aşırı uç milliyetçilikleri sönük kalacak.

Korku ve endişe biraz da bundandır.

Bu yüzden milliyetçi akıma gönül veren seçmenler, oylarını verecek bir sebep bulamayacağından, MHP’yi siyaset arenasından alaşağı edebilecek ve başta Oktay Vural olmak üzere önde gelen bazı isimler, her fırsatta mecliste sergiledikleri ‘mutfak siyasetini’ yapamayacaklar.

Ne yazık ki Kürtlerin yaşam hakları karşısında, onların siyasi yaşam hakları daha değerlidir.

Pragmatik reel politikada Kürtlerin Oy’ları söz konusu olduğunda, ana unsurdan sayılırken, hak ve talepleri söz konusu olduğunda ‘kirli bilinçalti’larla geri plana itilerek basit ve önemsiz bir teferruat olarak görülebilmektedirler.

Ancak bu dar düşünce, zaman algısı karsısında hızla çürüyor ve tek taraflı yaşam çabası yerini, daha özgürlükçü, daha insani ve daha barışçıl bir zemine bırakıyor.

Sevgiliyi Beklemek…

Gece gündüz uyanmadan beklerim dedin…Seni beklemek bir ömür seninle geçen saatler andan farksızmış.Hayatın ve Mevlanın insanlara sunduğu lezzetlerin çoğunu tattıran Rahman’a şükürler olsun ki yokmuş böyle bir lezzet.Bir ablam söylerdi bu sevgi,bu aşk hiçbir şeye benzemez diye…Çocukluğumun ve aklı bir karış olmanın avareliği ile “hadi be ordan”demiştim.Nasıl bir sevgi ki bu her şeyden ve herkesten üstün.Demeyecekmişsin bu alemde sevgiden aşktan daha öte bir kavram yokmuş.Varlığıyla seni mutlu eden varlığından haberdar eden gizli gücüyle seni her dem ayakta tutan küçük bir selamını esirgediği zaman ise başka alemlere sürükleyen şeymiş aşk…Utangaç bakışlarla sevdiğini süzmek ondan gelecek küçük bir bakışla içi bir hoş olmakmış…Mevlam ne büyükmüş başkalarından duyarak anlam yüklemeye çalıştığım aşkı bana yaşattırana sonsuz şükürler olsun.Acı çekmekmişte bir yandan aşk;eskiden zerre umrunda olmayan olaylar eğer aşıksan dünyanın en önemli olayı ya da en basit lafı en ağırı oluyormuş sevdiğinden geldiği zaman…Onun için değiştiriyormuşsun,değişiyormuşsun,değişmesini bekliyormuşsun…Evet bekliyormuşsun…Sanırım benim kaderim beklemek üzerine kurulmuş…Vakit ha gece olsun ha gündüz onu beklemek ve bir selamını almak için  saatlerce beklemek…Sanki o da bilerek yapıyormuşcasına bekletmekte bekletmekte…Bilmez mi ki sevdiği bekler bekler…Yolunu gözler…Bekler ki hep ben olayım ilk arananı ilk akla düşüleni O ne kadarda sen benim vazgeçilmezim dese de bekliyor bu urba fakir gönül…İnsan sevdiğinden umarmış…Sevdiğine naz edermiş…Sevdiğine bükçe edermiş…Sevgilim sana eğer naz ediyorsam bil ki sevgiden,aşkından ve senden gelecek küçük bir ilgiden…Gel şu gönlü kırık,gönlü yıkık seni bekleyen sevgiliye bir hoş seda ette alem içine doğsun…Alemde yaşattığın sevgilini gel gönlüne al…Gönlüne al ki bilsin yerini…Sevginden şüphe etmez de bekler…Kadınlar beklerler ve umarlar…Ben seni her dem bekler ve umarım…Daha fazla uzatma dünya sürgünümü benim ıhlamurlar çiçek açtığı zaman gel bir bahar esintisi gibi gel çöle durmuş yapraklarıma gel ne olursun gel…

KÖTÜ YOL (sen)

Önünde bir yol, uzun uzadıya,
Kötü Yol
Üç kuruşa satıldı mı?
senin aşkın, senin hayallerin,
bilmezsin o vakit,
soluğunu göğsün de unutmayı.
Uzaktı, çok uzaktı,
yeni bir ülke,
yeni bir cümle.
Sen,
sen başka mı seveceksin beni
Yeniden doğdum diyecek kadar özgürce.
Ve benim gölgem olacak mısın?
Ve umudum,
cumanın bütün mubarekliğiyle.
İnsan bazen, umutsuzluğa alışır gider,
akıp duran hayatını, toplayıp gider.
Yeni bir kent, yeni umutlar,
yıkıntıların üstünde filiz veren hayata döner.
Sen benim yıkıntıları mı onaracakmısın?
Ve bu yol, Kötü Yol
gözlerimde saklı tüm yıldızlar,
iyi düşün, bu kent tüm aşıkları hırpalar.
Aynı bitimsiz zamanlar,
aynı acılar, aynı ağlayışlar.
Sen,
sen hala bende duracakmısın?
şehri çabuk
225031_201169593254300_153856307985629_448075_3248134_n

ŞAİRE MEKTUP 1

“Unutmak mı? Delisin… ” Özdemir Asaf

Sevgili Özdemir ASAF,

unutmak delilik değildir; önce bu konuda bir anlaşalım.
unutmasak nasıl yaşardık diyor ya Nietzsche, işte çok haklı burada.
zaman herşeyin ilacı da sanırım anonim oldu artık.
velhâsıl-ı kelam, sen de unutmadan ölmeseydin iyi olurdu.
şimdi oradan bana unutsaydım sen mi yazacaktın bunları diyorsundur muhtemelen; ama ben nereden bileyim senin de benim gibi her yıl yavaş yavaş içinde bir mum sönmediğini?
bir insan sevdiğini kaybedince 40 mum yanarmış içinde ve her yıl biri sönermiş zaman içinde…
bence sen de unutmuşsundur özdemir asaf.
ağır ağır da olsa unutmuşsundur sevdiğini ve bir zaman gelmiş 40 mumun 10 tanesi bile sönmeden henüz, acın hafiflemiştir bu mısraları dizerken.

fakat delilik unuturken başlamıştır senin de içinde.

Alıştım mı yokluğuna?
Vaz mı geçiyorum, varlığından?
Tedirginim aslında,
Ya başkasını seversem?
İnan o zaman seni hayatım boyunca affetmem… derken, bir başka sevginin içinde buluvermişsindir kendini…

599796_450815091613434_308056478_n

UNUTUNCA

seni kaybedince
her bulduğumu sen zannettim.
seni ararken,
herkesi sana benzettim.

herkesi
sana benzetirken,
bulduğum bana
kendini ezberletti.

sonunda bulduğum
bana seni kaybettirdi.
ben de onu,
benliğime kaydettim.

Lisede dostluk ömürlüktür!

Senenin, zamanın ya da günün pek bir önemi yoktur eğlenceli geçen bir anın yanında. Önemsemezsiniz. Geçen dakikaları, geçecek olanları. Çünkü dakikalar sıkıcı bir zamanda, duvarda duran tekerlek büyüklüğündeki saatin içinde tik tak ederken önemlidir sadece. Bakar durursunuz, gözleriniz saatin sarkacında bir o yana, bir bu yana gider, her geçen saniyeyi, hatta her geçen saliseyi bile hesaba katarsınız. O an isteseniz de istemeseniz
de sol tarafınızda bulunan kalbiniz bir an da olsa eski heyecanını kaybeder, dolaşımınız bir an da olsa salgılanan bir takım gereksiz hormonunuz sayesinde hızlanır, yavaşlar, derken o sıkıcı halde siz siz olmazsınız.

Biz insanlar bu sıkıcı vakitlerimizi daha da eğlenceli yapmak için kendimize arkadaşlar ediniriz. Dostluktan önceki ilk aşamadır arkadaşlık.  Dostluk bir merdivenin ikinci basamağıysa, arkadaş da o iki basamaklı merdivenin ilkidir. Neden ilkidir? Çünkü, ilk basamak, merdiven kenarında bulunan tutunacakların, yani tırabzanların da başlangıcıdır. Dostlukta, güven, sadakat, özveri, sabır, e biraz da sinir vardır işin içinde. Bu saydıklarımda
tırabzanlardır yani tutunacağımız o demirden iskelelerdir işte. İlk basamağa çıktığınız anda tırabzanlarınızı da kurarsanız işte o vakit dost olursunuz.

Ark, bahçelerimizde suyun taşındığı yol olarak bilinir bizim oralarda. Yani bahçedeki
ürünü sulamada kullanılan en iyi aracı… Kısaca mükemmel bir sabır timsali, sıkı
bir bağ… Adaş ise isimleri benzer olan iki kişiye yakıştırılan o mükemmel sıfat. İsim eşittir kaderdir. Bir insanın kaderini doğduğu anda ezan-ı şerifle kulağına mırıldandıkları ismi belirler zira. İsimle kader birbirini kovalar anlayacağınız, akreple yelkovan gibi. En azından
ben böyle olduğuna inanırım. Arkadaşa gelince, bence bu iki kelimenin bir araya gelmesi tesadüfen ve beyhude olamaz. “Kaderi bağlı olan” ya da “Kaderlerinin arasında bağ bulunan” diye de adlandırabiliriz.

Ya Dost? Bu kelimeye ne demeli?
Gerçi arkadaşlıktan sonraki bir basamak diye nitelendirdik bu uçsuz bucaksız kelimeyi, ama bence yeterli değil. Dost, merdiven kadar basit, duygular kadar ağır olmayan bir kelime. Anlamı herkese göre değişen, herkesçe özelleşebilen, ama limanına sığındığın da asla terk edemeyeceğin bir kelime.

Neyse… Kelimeler işte… Takıldınız mı peşine, sizi bir diğerine, bir diğeri diğer birine derken sürükler gider…
Biz asıl meselemize gelelim. Bu gün anlatmak istediğim diğer bir Dost’a. Onunla geçen geçen trajedi ve komedi dolu olan zamanlarımızdan birazcık olsun dokunmak isterim. Her ne kadar son zamanlarda “Sıkıcı olmaya başladın” diye ona takılsam da.

Lakin bu meseleye geçmeden önce asıl Dost’u da hatırlatmadan edemeyeceğim. Bu
gün, yani miladi 8 Haziran 632 yılı, Habib-i Zişan’ın Dost’una kavuştuğu, dünya hayatının, ahiretle vuslata erdiği gün.

Kendisini pek sevmediğimi söyle durur her bir fırsatta. Her şeyde her ne kadar birbirimizin yanında olsak da, içimizde hep o duygu vardı: “Bu çocuk beni sevmiyor.” Ben bunu pek dillendirmem gerçi. Neden mi? Görünen köyün kılavuz istemediğini bilirim, ama sanırım ben biraz görünmezler de dolanıyorum, her fırsatta bunu dillendiriyor Mehmet.

Her neyse, “Bu çocuk beni sevmiyor” meselesinden devam edersek asla çıkamayız, bunu biliyorum. O yüzden başka konulardan devam edeyim.

Sinema bir aralar en güzel faaliyetlerimizdendi. Yaklaşık haftada bir sinemaya gider, orada film güzelse izler, kötüyse etrafı seyreder, filmi beğenmezsek suçu “Bu filme sen getirdin beni” diye birbirimizin üzerine atarız.
Gününü, ayını ya da yılını hatırlamıyorum ama sinema ile alakalı en keskin anım o gün Memetin cebinde 10 tane on kuruşluk bulunmasıydı.

Vezneye gittiğimizde, “Bir bilet lütfen” gibi kibar bir cümle kurmak bizim için çok fantastik dururdu, bu sebeple “Bilmem ne filminin, G. Sırasının, 15. Koltuğunu istiyorum” diyen, olayı basit ve net bir şekilde anlatan bir cümle kurardık. Gerçi buraya kadar pek bir şey yok. Olay buradan sonra kopuyor:

“Hoş geldiniz. Filminizi seçtiniz mi?”

Bilmem ne filminin, G. Sırasının, 15. Koltuğunu istiyorum

“Tabi” diyen kızcağız soru dolu bakışlarla Mehmet’e dönüp, “Öğrenci misiniz?” diye sorar.

Evet.

Bu kadar masum evet dediğine bakmayın bana dönüp, “Yok emekliyiz.” dediği günleri de hatırlıyorum.

Her neyse biletler alınır sıra para vermeye gelir. İşte o 10 kuruşluklar teker teker masaya konur ve kızın önüne itilir. Kız önce şaşkın şaşkın bakar ardından da “Bu ne?” diye sorar,
Mehmet gayet sakin bir sesle, “Paraaaaaaaa” diye cevap verir.

Bu bozuk para meselesi sadece sinemada değil, okulda da aynı hızıyla hayatımızı meşgul etmekte.Matematik dersinde oturmuşuz, matriks konusunun bilmem ne başlığını inceliyoruz. Birden demir sesleri geldi. Bizim okul dağın başında olduğu için en fazla börtü, böcek, yılan, kuş sesine alışkın olan kulaklarım ve dersten kopma güdüsüyle yetişmiş beynim birden sesin geldiği yeri aradı. Gerçi, o kadar zahmeti boşuna verdiğimi yan tarafımda elindeki on tane birlik, sekiz tane elli kuruşluk paraları saymakla meşgul olan Mehmet’i görünce anladım. Hiçbir şey olmamış gibi verdiği cevapsa alkışlanmaya değer:

Galip ya, teneffüste kantine gidelim de şu paraları tümletelim.

Bir ayımızın bozuk para tümletmekle geçtiğini söylesem herhalde abartmamış olurum.

Sevgi doludur. Birini çok severse asla ona karşı bilerek kötülük yapmaz. Bunu her ne kadar yaptıkları için ona kızsam da rahatlıkla söyleyebilirim. Asla kin duymam ona karşı ya da yaptığı bir şeye sinirlenmem; çünkü bilirim onun o şeyi bilerek yapmadığını. Şimdi bunu okurken içinden, “E, durduk yere ne diye surat yapıyorsun?
Yüzüme bakmayıp, gözünün ucuyla beni süzüyorsun?
” diyordur. Öncelikle şuna
bir açıklık getirmek gerek, gözümün ucuyla bakmıyorum hiçbir zaman çünkü,
gözümde lens olduğu için haliyle bakarken kayıyor. Ha, niye surat yapıyorsun
diye soracak olursanız, ne demiş yazar: Mesafe iyidir; ama ayrılık değil. Tabi arada sırada.

Aramızda bir çıkar ilişkisinin var olduğunu söylerler çoğu zaman. Mesela birbirimize olan çıkarımız sebebiyle yemek yeriz, sinemaya gideriz, beraber bir şeyler yapar, Starbuks’ta aldığımız bilmem ne içeceğinin içindeki çikolata dolu buzlu sütü kaskatı bir halde pipete
çekip etrafa yağlarız.

Çıkar kelimesinin anlamına sığınamayanlar ise “göbeğiniz birbirinize mi bağlı?” diye azarlar çoğu zaman. Birbirinden ayrı hareket etmeyen iki arkadaş gibi görenler buna kızalar.

“Mehmet şuraya gelir misin?”

Galip geliyor mu?

“Yok.”

Ben de gelmiyorum.

Bende tabi bu olay biraz daha farklı oluyor:

“Galip şuraya gidelim mi?”

Bu soru bana soruluyorsa Mehmet’le mesafelidir aramız büyük ihtimalle.

Şu çocuk geliyor mu?

“Küssünüz diye ona sormadık.”

Gidin de şuna da söyleyin. O da gelsin.

Tabi ben arka planda oynadığım için çoğu zaman pek haberi olmaz böyle şeylerden. Malum ben görünmeyen köylerdenim, haliyle kılavuz da gerekiyor beni görmek için. O kılavuzda benim.

Her ne kadar kendisini sevmediğimi düşünse de, ben onun her zaman görmediği planlarda oynayacağım. O da görünen planda olacak. Her zor anında, her zor zamanında kâh karşısında, kâh yanında olacağım. Kitabımda da dediğim gibi, “Dostluk bakışlarda gizlidir.

Ha bir de her ne kadar beni haklarını ihlal ettiğim için Facebook yönetimine şikâyet edecek olsa da siz okuduktan sonra yine de bir “Maşallah” deyin dostluğumuza. :)