Aylık arşivler: Temmuz 2012

sardunya-kirmizi-2-1[1]

Kör Kemancı Ve Şişman Kadınlar Atölyesi

HİKAYEDEN HİKAYE

Kör Kemancı Ve Şişman Kadınlar Atölyesi

Kör kemancı kemanın telleriyle yüreğinin bam telini aynı sanatkârlıkla işliyordu bir işçiden öte. İçinin ses telleri ayrı telden çalıyordu, aşık olsa eğer o görmeyen gözleriyle görüp başka bir şarkıya geçecek gibiydi, o değiştir oyunu gibi. Değiştir kör kemancı, değiştir yeni bir aşk geldi bil !

Kör kemancının yanındaki şişmanlar bir film çekimine gidiyorlar vaziyetinde, yani vaziyeti bozmuşların derbederliğinde. Kör kemancının gözleri görmediği için umurunda bile değildi. Rüküşlüğün her adımını. Yanakları al al birkaç şişman kadın, rujları Picasso dan alıntı ,saçları samanlıktan yadigar , ne de olsa birkaç şişman kadın atölyesi .Bu atölye sokak ve işlek meydanlardan meydana gelir ,para kazanılacak her yer bir atölye .Kör kemancı kemanın tellerinde bir Polonya müziği çalar ve ticaret baslar .Müzik her derde deva , açlığa da öyle.Hem kör hem aç yakışık almaz .Şişmanlar görsel bir ziyafetsizlik yaşatırken bu güzelim halka Kör kemancı içinden çalıyordu o telli çalgıyı .İçinden söylüyordu notaları ,ancak notalar ses olur öyle duyulurdu o notaların sessiz sesi Kor kemancının içini delip geçerdi .O da notası yokmuş ne ince , ne de kalın hep çınlar Kör kemancının kulağında .

İşin normalinde çiçekçi bir kıza âşık olması lazımdı Kör kemancının, yani doğası bu ya. Birden karşısına şöhret çıkar yani anlar ki ondan daha iyisi de vardır, hem kör değil hem de keman dert dinler. Bundan daha iyisi olmaz diye düşünür. Karsisinda pahalı bir keman, zengin işi yani. Babasindan yadigâr bir kemani satsa para etmezdi kuru kuruya, ancak şarkısı ile isletebilirdi, parlatabilirdi kemanini. Bunu biliyordu sokak sanatçısı olarak, kör olarak.

Kör kemancı _

Senin işin kolay, sen zengin kemanısın. Sen çalınmazsın, sen çalarsın en iyi müzik okulunda .

Zengin keman _
Tek celsede boşadım askı, bu teller askımdı simdi sadece tel. Dikensiz halde bildiğin tel hepsi.

Kör kemancı _
Yüreğine ör öyleyse o tel örgüyü, savaş kaçağı gibi. Olur ya borazancı hücumu düttürür sen o tellerinle sende hücum dersin. Ben ise Kör kemancı olarak savaşı içimden kazanırım, müziğim kemanimin telleri, kemanımın telleri ses tellerim.

Şişman kadınlar raksın endamını belinden kırarken notalarıma uymaya çalışıyorlardı. Para kazanmamız için bu şartı. Kör kemancı olmasam eğer, gözlerim görebilse cevre halkın bahşiş üstünlüğünü veya cimriliğini anlatabilirdim. Mutlaka foterli bir büyüğümüz vardır içlerinde ve birde o şöhret hala gitmediyse. Kemanımı çalmaktan yorulduğum an demek ki iş bitmiştir diye saylarım, simdi şişman kadınlarla yemek örtüsü var mıdır bilemeceyim ortak bir masada ziyafetimiz olacak. Şişman kadınların konuşmalarından lüks diye anladım. Bize bir kuru fasulye, ekmek oldu mu ziyafettir. Salatayı bulduğumuz an lüks sıfatını hak etmiştir masamız. Bunu her gün tekrarlarız bir cuma günü hariç. O gün mezarlık ziyaretim günüdür. Otuz sene önce ıslak bir cuma boşamıştı annem ve babam beni, ölümden başka bir neden yoktu boşadılar. Kara topraktı beraberliği, her cuma oradayım. Kemanim hep bizden çalar, mezarlik ağlar. Burada mutlaka çocuk mezarı vardır. Onlari görebilsem çiçek getirirdim mutlaka. Belki de çiçeklerle döşelidir çocukların mezarları. Anne ve babası okşamaktadırlar bu toprağı. Bu karanlıkta yalnız değilim, ya ölüler ya da diriler.

Olan oldu bir otuz sene önce, Bir rüzgâr esti kör oldum. Yüzümü, ellerimi, acılarımı biliyordum, simdi ise yalnızca yanılmayı, yanmayı biliyorum. Çocuk iken bu kemanı elime aldığın ilk büyük gün şansıma cuma günüydü, sarıldım kemanıma anneme ve babama sarılır gibi. Benim yasımdakiler annesine ve babasına sarılırdı, sımsıcaktır o sarılmalar. Yine ekmek paramı kazanmam lazım bu mezarlığı terk edip. Şişman kadınlar atölyesindedir şişmanlarım, yine bulup buluşturup derme çatma evimizin kirasını ödemişlerdir. Damımız yüzüme akar, basımıza kiremit düşer. O kadar olsun, yasayabilmek önemli olan, ölmemek, öldürülmemek neşesiz bir mevsimde.

Şişmanlar atölyesindekiler yine takip takıştılar bütün şişmanlıklarıyla. Büyük bir meydana kurduk sanat fabrikamızı. Gördüğümden değildi umudumdan söylüyorum büyük meydan lafını. Büyük bir meydan büyük bir umut. Ev sahibinin kira alma umudu birazda, kör bir kemancıda sadece makamında yeni bir şarkı gezer umudun yanında. Kemanim her olması günden heyecanlı buğun. Kemanımın ayakları olsa titrerdi. Bir roman müziğiyle başladım, şişmanlar atölyesi ise uymadı. Kendileri bilir, müziğimi anlayan çıkar halkımdan.

Kör kemancı _

İste halkıma indim .

Şişman kadınlar _

Meydan bomboş, in güzelim, in. Dün hiç içmedim ama bizi geçtin .

Kör kemancı _
Dün kemanımı yıkadım o şişelerden artan ile. Birazda kendimi yıkamış olabilirim.

Biraz heyecan kazandırır meydana Kör kemancı. O çalar şişmanlar söyler,bu böyle gelmiştir ,böyle gidecektir. Ta ki Nazmiye (Nazo) çıkar gelir birkaç kişinin arasından. Nazmiye saçları ile ruhumu okşayacak kadar yakındır bana. Kemanimin telleri onda çalmaktadır sanki. Bir köre bu kadar yaklaşılmaz ki , böylede yapılmaz ki .

İçim Nazo’yu kabul edecek kadar büyüktü. Kalbime sığabilirdi bir anda .Bir nefes alsam önledim .Nefesimi tuttum bir an ,korktum . Kör bir kemancının asık olması kolaydır korluğun tıpasında. Körlük mitojik bir efsane aramaz hiç, körlük bir ışık arar ve saklar o ışığı, o aydınlığı. O aydınlık Nazmiye dır, Nazo dur benim için yani körlüğüm için. Demek ki kemanım beni gözlerim olmuş, benim yerime gördü Nazo’yu. Belki de en çok o sevdi Nazo’yu.Nazo işte kızlık adı Nazmiye. Bizim gibi yanmadan önce adı yine Nazmiye. Yandı bitti kul oldu, Nazo oldu. O da çocuktu bir vakitler dünden geceye büyüdü kötü yollara mühür oldu. Hevesi vardı, potansiyeli de. O oldu işte. Bu sokaklar adamı her kılığa sokar gündüz geceden daha karanlık olduğunda. Hep karanlıklara denk gelmişiz Nazo. Kör’e de ayni karanlık sana da aynı gözerin her sıfatı, sıfatsızlığı görürken. Bunları adım gibi bilsemde yinede Nazo’ydu. Müzikten de anlardı, eskiden kemanım ona bağlanmıştı, telleri hep Nazo’yu çalardı, her meydanda bir şarkı Nazo içindi. Kemanım benden önce seni çalardı, kemanim kıskanıyordu seni benden. Bazen benden önce seni çalıyordu kemanım ah haylaz kemanım, notalarım benimde haylazlığım, benimde aşk güz arlığım. Müziktik biz anlayacağınız, erotiklik anımız yoktu, hevesimde olmadı. Kör bir kemancıyım içim, isim kemanimin bam teli.

Bana hala yakindi, O tehlikeli an daha geçmemişti. Kemanım bedenim gibi çıplak kalmıştı. Kahrolsun bu ask demeliydim, bedeni tenimdeyken kahrolması gerek başka mevzular vardı. Kemanımın büyülü sesi tahrik edici değildi, kimse tahrik olmamıştı o bam telinden. Ancak o başkalaşmıştı, körlüğüm görmek, bilmek gibi birsek olmuştu. Hem sevişip hem de duygusal olmak bu olmalı. Çıplak bir kordum, Nazmiye ise çıplak bir âşıktı. Çıplaklık bizi fena çarpmıştı. İçim içine tahliye olmuştu. Yani bağlantılı bir yoldu özgürlük. Beni arzulamasının sebebi körlüğümdendi. Kör bir kemancıydım işte, sevmesini bilen kör bir kemancı. Şişmanlar atölyesinden ona da bir yer bulduk. O kötü bir kadın değildi artık, Nazmiye idi. Bulutlardan öte gönlüm de ağlardı onunla toptan tüm eski ağlamadıklarını ağlardım. Şişmanlar atölyesinde iki şişman, bir Nazmiye, birde ben Kör kemancı. Müzisyendik, hep beraber mevzu para olunca. Normal vakitlerimizde diğerleri kör kütük sarhoştu, ben ise kör kütük aşık Nazmiye ye. Bir gün Nazmiye tekrar Nazo ya dönüşür mü diye susuyordum. Çit sesim çıksa olmazdı, benim yerime kemanim vardı. Müzikler benim, şarkılar benim elere nesi.

Yeni bir güne görmeyen gözlerimle uyanırken şişmanlar çoktan ise çıkmak için hazırlanmıştı. Ruhun gıdası müzik, bize ekmek lazımdı, müzik çok vardı. Bakkalın dışarıda duran ekmek kasalarından adam basına birer tane ekmek alıp uzaklaştık bir meydana yakın olmak için. Sıcak bir ekmek ruhu muzunda gıdası olmuştu. Nazmiye yi hayal etmeye çalışıyordum, arada Nazmiye den de yardım alıyordum merakımı gidermek için. Yüzü ve yüreği aynı yastaymış, içinde çürüyen, kokan bir şey yokmuş. Öyle dedi Nazmiye, yalanı yalan, yalanı doğru. Bence Nazmiye kısa küt saçlı, içi toz pembe ve bende de var olan gülen yüzümdü .Kör olmasam ,adam gibi bir yerde sanatımı icra etsem evlenebilirdim onunla.Ancak yokun yoku ,lanetin teki kör bir kemancıyım. O gün iyi para kazandık, adam başına iyi düşüyordu. Kendi payımı Nazmiye ye verdim hiç düşünmeden. Kıza lazımmış, lazım olmasa neden istesin ki tabi ki. Sabah güzel bir güne başlama umudu ile uyanırken şişmanlar geldi yanıma .Meğer gitmişsin Nazmiye şişmanlardan da borç para alıp.Gitmişsin iste musikiye uyup ,git diyordu radyoda çalan makamlı beste .Nazo veya Nazmiye ..gittin secim senin .Hani vardır ya seçme ve seçilme hakki diye bir şey .Bence Nazmiye ol.Ne güzel kızlık adın ,yasadığın ad ,sevdanın adi Nazmiye .. Hep sen seç, sakin seçilme.

Güle güle Nazmiye.

Güle güle Nazo… Kör bir kemancı olarak arayacağım seni her köse basında kemanımı çalarak. O sese bir gün gelecek. Ayrı ayrı diyarlara yürüyorum gece gündüz, karanlık aydınlık benim için fark etmez, malum ya göremiyorum. Malum Ya Görmez Uydurur Oldum. Cehennemin dibine bir yolculuk yapsam, defolup gitsem tekrar ve yine bir tekrar. Hayatım tekrar üzerine kurulu bu düzende kör gözlerim hiç birse yi görmek istemez aslında. Görülmeye değer bir Nazmiye vardır, o da gitmiştir ilk ayrılma zamanında. Tabi ki her şey zamanında. Artık iste semde sevemem, iste semde ölemem bir boşluk anımda. Kör kemancı şimdi sadece bastonlu, kirli sakallı kör bir adam .

Dün adli komşu _

Kör komşu, kör komşu, kapı çalınıyor.

Kör kemancı _

Hırsız girmiştir, ne olacak başka.

Bu kadının başka derdi yok gibi gelene gidene musallat olmuş. Ne garip ki dört çocuk, dördü de sağlam kalan camlarımdan mağdur, dördü de dört şeytan. Kocası veya kocaları ne ağlar bilemezsiniz. Ne eder ne etmez bilinmez o kadar, her ev dört duvar. Hırsız gelmiş ise hırsız bu ya çalar, ya da söver kemanıma tecavüz etmediyse. Bir ihtimal tabi ki bu ,düşük ve düşebilir bir ihtimal.

Bu aralar tek geçim kaynağım çiçekçilik oldu mezarlığın kapısında değil, her mezarın basında. Kusursuz olmalıyım her iste. İş bana gelmezse ben ise gitmeliyim dedim ve olmam gereken yerdeyim. Mezarlar korkulacak yerlerdi iste bu çiçekler bir başka bahçe gibi yaptı mezarlığı. Leylak kokusu gelince bana kadar demek ki eski mezarlardayım, Gül kokusu ise erken ölenlerin çiçek kokusu, tam vaktinde ise olum, yani yas gelmişse biraz herhangi bir çiçek. Kör bir adam olarak her çiçekte parmağım var. Bu kokular sanat gibi, koku sanatı. Göremiyorum ancak bu güzel kokular burnumda, bu yüzden ben demek ki büyük bir sanatçıyım koku dalında.

Kör bir adam olarak kemanımı sattım bir sandalye karşılığında. Eşit bir takas gibi o da sonuçta bir ağaçtan yapılmış, sandalyede öyle. Şişman kadınlar atölyesinden bir sandalye almadığıma pişman oluyorum arada sırada. Sandalye olmazsa olmazdı, kemanın olsa da olurdu, olmasa da olurdu. Bir meslek değişikliğiydi aradaki fark, arada ki fark sanat veya düşmeden oturmak rahatça dört ayaklıya. Gönlüm bir delil istiyordu, şahit arıyordu kemanımın hidayete erdiğine. Bu şahit yalancının biri olmalı idi ki kemanım için yalan söylesin, gerekirse bir köşe basında dinletsin kendini bana. Ah o sandalye ah… Sana teller takayım bam telin olsun, kıskansın seni tüm sandalyeler. Kirli sakallı bu adam bir gün yeniden keman çalacak. Gerekirse yeniden çırak, tekrardan usta olacak ses tellerim için. Nazmiye’ yi avuntularımla bire bir maskara ettim kendi kendimle, bir oyuncağa büründürdüm. Mezarlık bahçesinde çiçeklerin bir karış altında o da var artık. Hiç acımadan korluğumu gömdüm, hiç acımadan o eski bakirliğini gördüm.(çünkü o bakirliğin sana lazım değildi artik )Savaş baltalarını gömer gibi bir hisle komedim çiçeklerin bir karış altına. O herhangi bir çiçekti üzerindeki, öyle olması lazımdı kıyametime on kala. Gül veya zambak bir anlamı kalmazdı koku sanatında.

Becerebilirse bir ustaya bir sandalyemi vereyim keman yapması için, keman teli bulmak kolay, ne var ki kısacası bam teli.

Kör kemancı _

Ustam bundan bir keman yap bana, essiz olsun, tanısın ilk dokunuşunda ustasını, ilk notasında başlasın hüzünle.

Usta _

Bir mucizeyi istiyorsun kör adam, bir alet bunları başaramaz birde uygun ağaçtan değilse telli bir oyuncağa benzer tümden.

Kör kemancı _

Hangi ağaç eğilmez ki ustasının önünde , hangi çöl ustasının elinde vaha olmaz ki .Yapabile her şey ,yapabiline . Ücretini Kör bir kemancı olarak ilk meydanımdan sonra öderim, baslarım ve hükmederim müziğe.

Ustasının elinde sandalyenin kirik parçaları meydan okur tüm kemanın yapıldığı ağaçlara. Ustası ustadır doğrusu doğru, yalanı yalan. Ve usta elinden geleni yapar artik Kör kemancının ellerine yakışmalıdır keman. Bam teline dokunur ,olmuştur.kör kemancının anlatmadıklarını artik bu keman anlatacaktır doğrusu doğru, yalanı yalan . Tüm meydanlar onundu artik. Sokaklar, meydanlar müzikle dolmuştur. Yapan usta, çalan usta ise artik yaslanmak gibi bir mevzu kemanın yaşı ile ilgilidir. Şişman kadınlar atölyesinden bir haber yoktur şehrin tüm haberci güvercinleri gitmiş iken. Nerdedir kim bilir o şişman, o iyi vicdanlı kadınlar. Şişmanlar atölyesinde kalpleri tatlı ve renkli pamuk şekeri üretiyordu sanki. Öyle tatlı idi ler ki o şişman kadınlar, demek ki bir koca bulup posta güvercinlerinden gizli gitmişlerdir. Hayırlısı olsun şişman kadınlar atölyesi için. Nazmiye için güvercin salmadım aksamdan sabaha , onun için kemanim var ..Bir ben bu meydanda olacak tabi ki o da orada olacak.Ben çalacağım bam telimi ,o da söyleyecek.

İkimizden Yalın Bir Nota Hepsi Bu Bize Dair .

( On yıl sonra yaprak dokum vakti değil, rivayet vakti. Hikâyemiz on yıl sonrasını anlatmaya başlar .)

Şişenin dibinden söylemeye başladığı rivayete göre eski vakitlerde de bir kör kemancı yaşarmış boğaz içinde aynı senin gibi kör ve kemancı. Bir bebek sesiymiş sesi, koca adam sesi bir bebek. Kemanı öyle büyük işler için yaratılmış ki sesi Kız kulesinde ki biryerlerde saklanan kızı yerinden çıkarmaya yeterdi. Bir başlasa kemanı çalmaya düşmüşler kalkardı. Bu kemanin savaş çıkardığı ve savaş bitirdi gide bilinir. ikinci dünya harbinde Almanların eline düştü dediler, sonra Ruslarda mis ,eline yakışanın olsun , çalanın olsun.Kör kemancı rivayete göre Yunanı denize dokmuş ,yani bir Yunanı.Kuvvetli mi kuvvetli ,kör mü kör bizim kör kemancı.

Kör kemancı _

Boş bir şişenin dibinden söylediği rivayet bu kadar olur. Bu rivayet böyle anlatılır boş şişe.

Rivayete göre şişe kemana, içinde ki sarhoş eden içki keman tellerine donuşmuş. Rivayet bu ya nerde bir afet görse asık olurmuş sarhoşluğun ve asıklığın atölyesinde. Kör kemancı şapkasını önüne düşürdüğünde çil çil atınlar gömermiş şapkayı. Simdi nerde öyle şapka, simdi nerde öyle altın. Bu keman trende altın bir saat karşılığı çaldığı da söylenir .O tren zenginler içinmiş ,bizim kör kemancı da zenginlerle benzemiş ,lacivert bir kravat ,dinamit çubuğu gibi çizgili pantolon .O pantolon patladı patlayacak .

Boş şişe _

Aman patlamasın ..Şarap değil ya bu alt tarafı pantolon ,rezillik çıkar trende .

Kör kemancı _

Belki sevdiği vardır o trende .

Boş şişe _

Sen benden de sarhoşsun Kör kemancı , Adios…

Kör kemancı sokak patırtıları arasında sarhoş bir körlükle yürümeye uğraşırken rüzgarın ıslıklarını yanında hisseder.O nasıl isliktir ki bir günlüğüne kötü biri ol diyordu Kör kemancıya ,sonra öl diyordu birkaç adım mesafede .Birkaç adım mesafede ölmek nasıl birşey olmalıydı ..Bir adım sağ ve selamet ,diğer adımımda ölümüm ,iki adım sağ ve selamet diğer adımımda ölüm.Şimdi milyon defa iki adım geride olmak vardı. Nazmiye ile. Ölüm bir adım ileride olduğundan mahcup değil gibi ölüm, yani mahcup olması gerekmez miydi ölümün bir adım önümdeyken. Tam Nazmiye’ yi bulup sevişmeyi düşünürken işte ölüm adımımda .

Sırtında soğuk bir demir hissetti, alabildiğine soğuk bir demir. Ölümün kılıcı keskinmiş sırtında iken o ölüm bir köse başında kör bir kemancı.

Adios Kör Kemancı

Boş şişe_

Rivayetin böylesi benim dibimde dâhil yazmaz sanırım. İçimde ki kuşku bunları yazabilir, bende yazdım. Şimdi bir bardağın içine boşaltıyorlar benim dolu hallerimi. Her içki ben biraz, her içki boşalır boş şise olur biraz biraz. Rakı şişesinde balık olsam demiş ya Şair bende boş şişe olmasam, meze olmasam sarhoşların masasına… Kahkahalarla dolu masalar ve benden de bir o kadar mevcut. Kısacası sadece Aşk Sarhoşuyum.

Aşk sarhoşuyum hikaye yerine yalan söylerken ….

Şiirlerimde hep doğruyu ,yalnızca doğruyu söylerim hikaye yerine yalan söylerken ..

KADİR BAYATA

KÖTÜ YOL (gidersin)

ne konuşmak yorar aşkı, ne de susmak

kaderini yazamadığın gibi, kederinide silemezsin

hayat yönetir çaldığın orkestrayı, şikayet dahi edemezsin

ve aşkı onda görmüşsen, aşkın içine düşmüşsen

mutlulukların onun gözüne sıkışmıştır, o andan itibaren.

Yüzünü al, kendini al git desende, kalmak daha çok acıtır canını

uzun süre bilmezsin onun, senin neyin olduğunu

uzaklara gitmek, hayata onunla değmek hayali sarar tüm ruhunu

gitmek, kalabilmekten daha kolaydır şimdi

tek bir yol açılır önüne

aşk iyi gün haberi olarak düşer içine

zaman hiç olmadığı kadar cömert davranır düşlerine

ona baktıkça güneş bir örtü gibi tüm bedenini sarar.

Sevmek ağır gelir, sevdiğini çoğaltmak istersin, daha çok sevmek

onunla kalabalık olmak, onunla tüm oyunları kazanmak

onunla uyuyup, onunla sessizleşmek istersin.

Alır götürür bu yol seni

ne aşktan ,nede hayallerinden vazgeçemezsin.

şehri çabuk

 

 

 

 

420301_355697671116004_45100555_n

Cidal’e Mektup

Sevgili Cidal,

Bugün sana senden bahsedeceğim. Öncelikle bilmeni isterim ki seni kendime dost belledim. Merakımın maktulü olan, yitip giden bir dostumun boşalan büyük yerine yerleştirdim seni. Ondan çok şey öğrendim sevgili Cidal, belki daha sonra sana ondan da bahsederim uzun uzun. Ama şimdilik, sana seni anlatacağım. Seni nereden tanıdığımı, peşini hiç bırakmaması muhtemel bu yazıcının seni nasıl bulduğunu merak ediyorsundur eminim.

Tanışıklığımız çok eskilere dayanıyor ancak vuku bulması öyle pek eski değil. 1965 basım bir Charles Dickens eserinin sayfaları arasında, köşeyi dönmeden, çarpışmadan karşılaştık seninle. 2011 yılının sahaf festivalinde elime aldığım kitabın sayfalarını baş parmağımdan yavaş yavaş akıtıyorken göz göze geldik… Siyah beyaz fotoğraftan naif bir tebessümle gülümsüyordun bana. Karnıma görünmez bir zülfikar saplandı, karaciğerim, böbrek üstü bezlerim tüm hormonlarımın salınımını durdurup merak salgılamaya başladı. O sıralar merakım henüz bir katil değildi. Kimsecikleri öldürmemişti, hele değerli bir dostu hiç…

Kitabın satıcısı onca sahafın içinde belki en meymenetsiz suratlısıydı. Detaya girmeyeceğim, kitabı adama 2 lira fazla para ödeyerek aldım. 2 lira ne ona zenginlik getirir, ne de beni fakra uğratırdı ama o herkesten esirgediği güler yüz de neyin nesiydi? Ah  Cidal, üzülüyorum. Siretlerini asık suratlı, diktatör suretlere hapseden o sahafa, ve onlarcasına, ve yüzlercesine… Üzülüyorum. Rabbim yüzümüzde tebessümü daim etsin, amin.

Kitabı alır almaz uzaklaşıp bir gramafonun yanına iliştim. Taş plakta Samiramis Pekkan’dan ‘Bana Yalan Söylediler’ çalıyordu. Bir filmin içinde olsaydık muhtemelen daha manidar bir eski şarkının notaları yükselirdi gramafondan, ama biz bu ilk tanışma esnasında bize söylenen yalanlarla idare etmeyi bildik. Zira bu devirde binlerce kitabın arasında bir gramafonun başında tanışmak da ziyadesiyle maziye ait ve zor rastlanır bir durumdu.

Kitabı araladım, seni elime aldım. 10-11 yaşlarında bir çocuktun. Gözlerin çok güzeldi, gülümsemen de öyle. Rengini tahmin edemediğim bir gömleğin, minik bir kravatın ve ekoseli bir hırkan vardı. Fotoğrafın arkasındaysa senin Cidal olduğunu anlamama yetecek bir not vardı. -Halka açık bir mektup olduğundan notu buraya iliştirmeyeceğim, zira o derin anlamlar yüklenemeyecek notu ifşa edip yeteneğinden emin olmadığımız hayal güçlerine emanet etmektense, meraklarını kamçılamak sence de daha münasip değil mi?-

Ardından sana kabalık ettim. Görenler bilenler hanımefendi biri olduğumu düşünürler. Ama benim kocaman bir balyozum var, düşüncesizliğin ve anlayışsızlığın duvarlarını tek bir darbeyle yıkıp karşı tarafa geçebiliyorum. Sana da yaptım bunu üzgünüm. Seni herkese gösterdim Cidal, durumun müthişliğini kimse kavrayamasa ve ben bunu anlasam da seni insanlara göstermeye devam ettim. Senin yerinde olsam kendimi bir sirk maymunu gibi hissederdim. Üzgünüm Cidal, üzgünüm sevgili dostum!

Ve aylar sonra, uzun mektuplar yazacağım, canını sıkacağım ve vaktini vakitsiz çalacağım bir dostumun kalmadığı bu gün kapına geldim. Başlarken de belirttiğim gibi seni dost belledim. Sukut ikrardan gelirmiş. Sen hep susacaksın ve ben de hep anlaşıldığımı hissedeceğim, bu güzel. İsterdim ki sen de anlat, ama benim hayallerim ikimize de yeter.

Şimdilik hoşçakal Sevgili Cidal.

İmza: Seni çok seven zoraki dostun.

Bir İdealistin Sarı Not Defterinden…

Sarı not defteri gitti
Nefes alamayacak kadar dumanlıydı bazen hava
Ya da terimterim terleyecek kadar sıcak
Bir sesi sesi seçemeyecek kadar uğultulu .
Böyleydi hep . Önceden seçilebilinirdi kilometreler önemsizdi . Hemen koku , görüntü ses alınırdı. Ne oldu?
Sarı not defteri
Müzik çalardaki ses kayıtları
Beyin hücrelerindeki anı kırıntıları
Ama sadece onlar değil
Hepsi, unutmak denen şey bir yıkım ne yazık ki. Insan her şeyi unutuyor bir anda . Unutmak istediğini seçemiyorsun
Tüm gün yemek yiyip uyuyan
Ve sıkılıp duran bir insana dönüşüyorsun
Yaşamı unutuyorsun
Yaşamayı
Yaşamla bir tuttuyorsun birilerini
Hücreleri zamklıyorsun birbirlerine gulmeyi sevmeyi eğlenmeyi zevk almayı hissetmeyi hepsini ve arada birini
Biri yanınca onlar da yanıyor
Tanrım ne saçma
Çekirge ve kaz sesleri geliyor kulaklarına yaz akşamları
Çekirgelerin öldüğünü
Kazların göçtgnü unutuyorsun
Amansiz bir bencillik kök salıyor içinde
En kötüsü de bunları bilip de
Belki yine gelir deyip
Zihni zorlamak
Kapamak gözleri
Hissetmeye çalışmak
Dün serçe parmağıma dokundu
Önümüzdeki hafta cuma beni öpmüstü ilk kez
Ve bu günün bu gecesi tanışmıştık
Bir sahil de oturmustuk
Biz vardık yalnız
Dalgalar
Niye kuma oturmadık ki ?
Demir paslı sandalyeler vardi.
Hafif bir yakamoz
Romantik arabesk ne denirse
Farkında olmadan anlattı bana geçireceğimiz tüm vakti
Ama ışık yoktu ki göremedim
Kuyunun dibine düşeceğimi
Mantık
En kötüsü de duyguları atıp
Artık ona sığınmak
Yaşamak
Hayat
Ve tüm eş anlamlıları her dildekiler de dahil mantığı mantıkli bulmak
Mantık mantık mantık
Freud ya da güneydeki tüm yazlık sahiller
Canı-n-niz- cehenneme lafı
Freud
Sigara
Hiç içmediğim viski
Bukowski
Bergson
İdealizm
Fırçalanmamış dişler
Yıkanmamış surat
Tanıdık bir buruna göze kulağa hasret
Karaciğer dahil
Karşındakinin varlığını ve yokluğunu sevmek
Hepsi
Ne desem hep biter .
Hep
Başlar ve biter
Gün geçtikçe de yaşamayı unuturuz
Çokça ölümü tadınca insan
Gerçek ölümü
Son gelen tren sanıyor
Ve istasyonda bekleyip duruyor

Gel Dedim (de)

Ne söyle ne de sor benim bu ahval-i bedbin beklemelerimi. Kaşlarını yık; geç bu vakitten sonra.
Senin sırrındayım sevdiğim, sorma beni.
İfşa etme beni durulmayan ateşe.
Ah benim sevdiğim , bir tesbihin en yücenin şah ismiyle çekilmeyi sakince ama sabırsızca beklemesi kadar bekledim seni.
Bekleyenlere aminler olsun sevdiğim.
Bekleyenlere nefes sayısınca aminler olsun.

Kuşlar ki onların da bekleyenleri vardır sevdiğim. Kuşlar seni beklediğimden uçarlar.
Ah bu kuşlar sevdiğim birine fısıldadım adını şimdi gökyüzünü senin adınla donatırlar.
Kuşlar sana selam getirmek için varlar sevdiğim..

Her sabah bir -Aleykumuselam
buyur şu yüreğime.

Duman içinde bir karasevda.
Sevda içinde kuşlar.
Kuşlar ki senin gönlünü kıskandıkları için uçarlar.

Kör olasın – demiyorum ;

Kör olma
da

Gör beni…

gel dedim (de) gelmedin ..

Esma Hatipoğlu

Fevri

Çok özlüyorum. Özlemek o kadar ki ellerimi kullandırtmıyor. Bisiklet tepesi şarkılarımızı açıp bisiklet tepesi yüreğimi aldım koydum ömrüme. O eski hayallere döndüm. Hafızam insanlarımca arşivli. “K. ile yaptıklarım. T. ile sevdiklerim. M. ile günahlarım.” Çok, çok, çok ağırız omzuma. Çok kalabalığım.

Hiçbir şey yaşamadım, diyorum arkama bakıp. Sonra yüzleri geliyor, kokuları .. Onca şarkı. Boşuna değil bu yaş. Ama öylesi olmalıydı ki … Böylesi oldu. Burada olsalardı. Bisikletimize binip gitseydik yokuş yukarı “if a kult bi layk deeeettt a vult giiiiiivvvvv enitiiiiiinnnnnnnn!” diye bağırsaydık, utansaydık apartman köşelerinde bıraktığımız gazoz şişelerinden .. Ömrümüz olsaydı.

Çok özlüyorum.

Yaşıyorum, biliyorsunuz değil mi?

Bu halin sebebi, vazgeçmiş olduğum bir hayalimi gerçekleştirebilmem adına önüme bir fırsat çıkmış olması. Bu hayali onunla kurdum ben. Onunla inandım. İnandığımdan da çoktuk. Bu hayalin gerçekleştirilmesi bana büyük şeylere mal olacak. Bugüne dek düşlediğim hayat, çok farklı bir şeritte ilerleyecek artık. Yaşayıp yaşamadıklarımı hesapladığımda küçümsüyorum hani elimde olmadan, onu yapamayacak kadar ivedi olacağım. Ben severim telaşı ve bu telaş bir yerde dinecek elbet. Düşüncesi bile mutlu ederken bir türlü masabaşı yapamamış olmayı garipsiyorum. Eh, buna da yazın verdiği mayhoşluk diyelim!

Nasıl vazgeçmişim öyle kolayca. Salak mıymışım? Gerçekten yorgun muymuşum? Ne olmuş ki yapmışım böyle kötü şeyler!

Efendim, bu ne sıcak! Birileri Mikail’e bizim insan olduğumuzu, çamurdan yaratıldığımızı, eriyebileceğimizi hatırlatsın dilerim.

kutuphane

O Kitabı Yaşamıyorsanız; Okumuş Sayılmazsınız

Kitap Okumak Boşa Vakit Harcamak Mı Gerçekten?

Kitap okumaktan hiç haz etmeyen insanlar var. Tercih meselesi… Toplasanız zar zor 3-5 kitap okumuşlukları var sevmiyorlar kitapları. Dahası gereksiz ve boşa zaman kaybı olarak görenler de var. Tuhaf…

Oysa anlayarak ve hızlı okumanın, kendini yazarak ve konuşarak daha iyi ifade edebilmenin, diksiyonu düzeltmenin, kelime heybenizi doldurmanın ve bilgiyi artırmanın temelinde kitap okumak yok mudur? Okudukça tecrübe etmez mi insan? Bambaşka yaşamlara, olaylara konuk olmaz mı? En fantastik bir romanda bile yaşama, duygulara, bir olaya, insana ve insan ilişkilerine dair izler var. Kitap okuyarak tanık olunan her yaşam farklı bir tecrübedir. Ve bu tecrübeler kişinin düşüncelerini olgunlaştırır zamanla. Ve insanı da…

 Hayata farklı bir pencereden bakabilme yollarından bir tanesidir. Ve belki de en güzelidir. İnsanlarla daha iyi ilişki kurabilirsiniz. Çünkü edinilen bu tecrübeler sonucu olgunlaşan birey; her şeyden önce düşünmeyi öğrenir. Her türlü davranışının öncesine ‘düşünmeyi’ koyduğunda zaten insanlar arası bir çok insani sorunun ortaya çıkışı engellenmiş olur. Sonra dinlemeyi de öğrenir, anlamayı… Zira bu önemli. Herkes birbirine anlayış gösterse, herkes anlayışta görmüş olur ve bireyler arası çatışmalara, anlaşmazlıklara bir darbe inmiş olur. Kitabın içinde ki uydurmaca gibi okuduğumuz öyküler bize insanı öğretir başlı başına. Kendimizi tanırız, karşımızdakini tanırız. En çok da buna ihtiyacımız var.

 Empati… Olayları karşındakinin gözünden görebilme yeteneği diyorum ben; basit bir tanımla. Kitap okumak bu yeteneği geliştirmiyor mu sizce?

 O Kitabı Yaşamıyorsanız; Okumuş Sayılmazsınız!

Ya da her şeyi bir kenara bırakın… Hiç bir faydası olmadığını farz edin.

 Hafif yağmurlu bir sonbahar akşamı, pencerenin hemen yanında ki koltuğa oturup, yağmur tanelerinin camınıza dokunuşlarını dinleyerek alın bir kitabı elinize. Ama bir öğrencinin ‘öğrenmek menfaati’ için duygusuzca sayfalarını çevirdiği bir ders kitabı gibi değil; olayın içine girin…

 

Göteborg polisinden bir kadın memur, öğlen saat on iki buçukta, Salander’i Marcus Erlander’in odasına soktuğunda, Hans Faste, Lisbeth’le ilk defa yüz yüze” gelirken siz de o oda da olun… (1)

 “Yayıma bir ok yerleştirip hızla döndüm ve sırılsıklam bir Gloss’un, gırtlağı parlak kırmızı bir çizgiyle yarılmış Wiress’ı yere yatırmış olduğunu gördüm. Okumun ucu, Gloss’un şakağında kayboldu.” Katniss’in, Gloss’un şakağında kaybolan oku hemen önünüzden geçsin mesela…(2)

 “Elini alışkın bir hareketle arka cebine götürdü. Fakat tam bu sırada Yusuf’un pek de dayanılacak gibi olmayan yumruğunu suratına yiyerek” yere yuvarlanırken de bizzat tanık olun mevzuya.(3)

 Uzansanız o karakterlere dokunacakmışsınız ama arada ki incecik bir duvarla engelleniyormuşsunuz gibi yaşayın o anları.

 Eğer bunu bir kere tadarsanız. Artık hayatın en sıkıcı, yorucu anlarında, en bunaldığınız zamanlar da bir çıkış noktanız olduğunu hissedeceksiniz. Canınız çok sıkıldığında televizyona, bilgisayara koşmak yerine hemen köşenize çekilecek ve Lisbeth Salender’in bir sonra ki hamlesine tanık olmak için Lisbeth’in yanında ki yerinizi alacaksınız.

 Özetlemek gerekirse; elinizde tuttuğunuz o yeni dünyayı yaşamıyorsanız, okumanızın bir anlamı yoktur.

Bir deneyin o halde. Ondan sonra ‘kitap okumak’ üzerine yeniden düşünün ve dile getirin bu yeni düşünceyi.

 (1) Arı Kovanına Çomak Sokan Kız / Stieg Larsson | (2) Ateşi Yakalamak / Suzanne Collins  | (3) Kuyucaklı Yusuf / Sabahattin Ali

eGQ1bzAxMTI=_o_dilara-aksoy--zlenen-giden-deildir-aslnda

ÖZLENEN GİDEN DEĞİLDİR ASLINDA

Özlemek… Özlenen giden değildir
aslında…
Onunla beraber giden mutluluklarımız,
hüzünlerimiz, yaşama tutunuşlarımızdır özlenen… Hıçkırıkların düğümlendiği bir
kentte, “seni seviyorum” deyişlerimizi özleriz, yağmurların yarıştığı bir
kentte, sıcak iklimiyle bizi ısıtıp kışı yaza çevirişini özleriz
sevdiğimizin…
Ama giden değildir özlenen, özleniyorsa
giden; bir daha gelemeyeceği için oluşmaz kahır tabloları…
Ben seni özledim diyemeyişimizi özleriz,
sarılıp koklamak kadar doğal, tabiatı güzel şu dünyanın sevgili dolu anlarını
özleriz…
Giden değildir özlenen, ben seni özlemedim
ki… Sana dair sitemlerimdir burnumda tüten, sana fütursuzca, aymazca akıttığım
gözyaşlarımdır özlenen… Ben seni özlemedim ki…
Özlediğimi söyleyebilirim ama yalan olur
bu, sakın inanma söylersem…
Ben seni değil; seninle olmayı özledim,
seninle doğan hırçın anlarımı, sana ulaşmaya çalışırken yasak bir limanda
hissederdim yüreğimi, ben o yüreği özledim…
Özlemek… Özlenen giden değildir aslında,
eğer ki giden özleniyorsa, “yalan işte!” İnanma…
Ben seni özlemedim, sabahları seni
düşünerek uyanmanın keyfini özledim, senden gelen mesajları değil; mesaj kutumun
heyecan verici tablosunu özledim, seni özlemedim ben, sana dair günahlarımı
özledim…
İşte bu nedendendir ki; gelmeni
istemiyorum, özlemlerim dolup taşarken, yeniden beni yaşatan olma sen…
Hak ettiğin bir varlığın olsun, bir de çok
sevildiğin bir yürek… Bir yâr, yârine başka neyi dileyebilir ki? Sevgilerin en
kutsalında yüzerken, arada bir yüreğim aklında olsun… Çok sevmişti beni de, o
kadar çok sevmişti ki…
Özlemek fena diye, özlemlerinin içine en
olmazları eklemişti de… Ama çok sevmişti beni de, o kadar çok sevmişti ki,
günahlarımı alıp, sevaplarını vermişti de… Ama söyle bunları sevgilim, öyle bir
söyle ki, ısınsın iliklerim…
Ben seni özlemedim, özlenen giden değildir
aslında; gitmenin vermiş olduğu acıyı yeniden yaşamayı özledim. İşte bu
nedendendir ki; seni özlemedim, gözpınarlarımın hareket vaktini şaşırışını
özledim, bir akar, bir durur, bir durur bin akardı ya… Bakma sen bana sevgilim,
ben seni değil; senden kalanları geri alabilmeyi özledim, çok ama çok
özledim…
Yokluğunun kıyısına sürükledim kendimi,
karaya vurdum en sonunda… O kadar siyah göründü ki gözüme umutlarım, onlardan
utandım, çok utandım.
Seninle doğan umutlarımı özledim, senden
sonrakileri söküp atmak istedim içimden. Giden değildir özlenen sevgili;
sevgilinin acıttığı, sonradan kabuk bağlayan yaradır özlenen… Üstüne alınma, ben
seni hiç özlemedim, özleyecek olsaydım söylerdim, kirpik uçlarım nemlenmeyi
özlediler senin için ıslanabilmeyi…
Özledim işte sevgili; özledim özlenmeyi…
Varlığımın her zerresinde, adının içinde kaybolmayı…
Haydi, ne duruyorsun? Sevin sevgili;
özledim yokluğuna karışırken varlığınla ısınmayı, sigaranın dumanında tüten
olmayı, özledim çok özledim işte…
                                 Dilara AKSOY
imagesCAZN0PIL

TUT ELİMİ

Bir anda olmuştu her şey. Bir anda yaşanılası bir hayat sunmuştu yüreğimden iliklerime kadar. Nefesti, onunla can bulmuştum. Sonra sevdim, çok sevdim, dünyadaki bütün renkleri o kapsar oldu. Bana sunduğu gökkuşağını hediye ettim ona ellerimle. Ben onunlayken de yedi renkli dünyadan nasibimi alırdım, onu severken de bütün renkleri doyasıya yaşardım.

Sonra o da sevdi. Çok sevdi. Elleriyle, gözleriyle, yüreğiyle kalbimi ısıttı. Sıcaklar değildi beni kavuran, o aşktı cayır cayır yakan…

Bir yerde buluştuk sonra. Ben yüreğini seçtim, o gözlerimi istedi. Gözlerimi veremedim ona, yüreği kayıp gitti ellerinden. Yandı. Sevda yakarmış o an bir kez daha anladık.

“Yangınım olur musun?” diyemedim. Ateşimdi, ateşimizdi bu sevda. Hep yanmaktan, yakmaktan bahseder dururum. Bak sevgilim, buz geçiyor bizim dünyamızdan. Haydi gel şimdi de donalım, kaderimizde hep yanmak olacak değil ya… Tut elimi, donarken de sevebilirim nasıl olsa…

Dilara AKSOY