Aylık arşivler: Ağustos 2012

sitem-temsili

Kaz Dağları Yolunacak Kaz Mı ?

Söğüt ağaçlı bir köy kahvehanesinde ahali toplanmıştır büyük nutuklar ,büyük düşler için.
Bu büyük düşlere siyanürü dahil edebiliriz.Büyük düş ,büyük siyanür ,büyük düş ,büyük dağ ,bu dağ Kaz Dağları..
Ve Neden
-Beyler ,bayanlar büyük nutukları bırakın gidin.Bu son gündür Kaz Dağları için.

Ve Kadın
-Kaza kaza kaz kaldı.. Tertemiz havamız vardı o gitti,ondan öncede beyim gitti ,mekanı cennnet olsun.
Ve Güzel Kadın
-Senin beyin öleli çok oldu,bul bir koca,altından bir koca,hemde siyanürden ötürü yakışıklı
Ve Niçin
-Hanımlar ,hanımlar..
Ve Muhtar
-Bu dağ gevurada yeter,bizede.Ne olacak ki .
Ve Neden
-Muhtar sen ver dağını ,ben vermem
Ve Niçin
-Baylar ,bayanlar
-Siz ne yaparsınız bilmem,ben bu yüce dağlara gönüllü bekçi olacağım Kaz Dağları yolunacak kaz olmasın diye.
Ve Muhtar
-Zaten bekçisi var gevurun,
Ve Niçin
-Ben hem dağını satan ,hemde para alanlardan değilim.
-Beyler ,bayanlar ..
-Bunlar altın istiyorlar değil mi ?
-Kadınlarımız tüm altınlarını ,erkeklerimiz tüm altın dişlerini versin gevura..Kadınlarımız bilezik aldırır,erkekler ise biraz dişsiz idare etsin..Zaten altın diş neyimize bizim..Gevur gevur olalı o kadar altını göremez ,biz verirsek gider gevur gevura.
Ve Muhtar
-Köyün nüfusunun yarısı altın dişli.
Ve Neden
-Yatırım iyimiş.
Ve Güzel Kadın
-İki bileziğim var,birde beşi biryerdem,çeğizliğim onlar.
Ve Kadın
-Kolumdakiler benimde çeğizliğim.Dul ve güzel bir kadınım.
Ve Güzel Kadın
-Katılıyorum Ve Kadın sana.
Ve Muhtar
-Bende katılıyorum size ,dul ve güzel bir kadınsınız.
Ve Neden
-Neye katılıyorsun ,anlamadım Muhtar ?
Ve Muhtar
-Kaz Dağları yolunacak kaz değil ,işte buna katılıyorum.
Ve Niçin
-Beyler ,bayanlar..
-Kaz Dağları için bugün son gün.
-Ya bu dağlar üzerimize yıkılacak ,yada onlar kaybedecek.
Ve Muhtar
-Onlar dediğin gevurlar mı ?
Ve Niçin
-Evet ,gevurlar onlar.
Ve Kadın
-Türk Bayrağımızı dikelim tekrar o dağa..Direniş ise direniş,ölmek ise ölmek.

Ve Muhtar
-Olabilirde ,olmayabilirde,
-Sormam lazım jandarmaya.
Ve Niçin
–Muhtar bizi jandarmaya tutturacak sonunda.
Ve Muhtar
-Görevim bu, jandarma ile çay içmişliğim var ,hemde üç şekerliydi çay.
Ve Güzel Kadın
-İşte burada konuştuk ,konuştuk Kaz Dağlarımız gitti elden.
Ve Neden
-Kadın haklı,artık ne elde var ,ne de avuçta.
-Altın ise altın ,bir o var.
Ve Kadın
-Konuş ,konuş bol miktarda siyanürlü altın,mezar taşımız altın,altında altın.

Altından bir kaz,hava ve su altın..
Her derde deva siyanür ,bedava artık Kaz dağlarında.

images

YOSMA AYRILIK

Sana hatalarımı pişirdim sevgilim
Her bir hüznümde anıyorum seni
Arıyorum, yanıyorum, çok özlüyorum
Sana yosma bir ayrılık biriktirdim
Gözyaşlarımda içer,
Kahpe yazında silersin,
Unuttun beni,
Unuttun,
Biliyorum.
Telefonum bile yalnızlık melodilerinde
Eşim benzerim olmaz gönül çizginde
Gül yüzlü aşkını bana gönder de
İstediğimiz kadar örtelim geçmişi…

Duy da gel
Bak da gel
Sev de gel
Yanıyorum
Karanlıkları çalıyorum ölümün koynundan
Sövdükçe sövüyor,
Yandıkça yanıyor,
Özledikçe özlüyorum.

Bize aşkımızın günahlarını pişirdim sevgilim
Her biri bizi çıkmaza götüren toz pembe hayallerimizi
Kaldırımda ezip geçtiği o köpek gibi ezip geçen
Sersefil açgözlü gurur da yedi günahlarımızdan
Payımıza hazin bir sevmek düştü
Duvarlar söylüyor seni
Haydi gel!
Bereketi kalmadı şımarık sevişlerimin
Seni söylüyor yüreğimin korkak öpüşleri
Alnımın yazısı söylüyor seni,
İkiletme, gel!

Ayrılıkla gururu karşılaştırmayacaktık
Gözyaşımda suyum, tuzum, sana ait yolum;
Çöle düşen yorgun sevmelerimin nimeti olmayacaktı
Sana aşkımı pişirdim
Haydi gel!
Yüreğime konsun zehirli dudağın
İç yüreğimden,
Sev aşkımın beyinsiz ümitlerini…

Saatin durduğunda bana koşacaksın
Zamanı parlak fikirli kötü aşklardan,
Yalnızlıktan koparacağız.
Kalemim bitiyor sevgilim
Tükenen kalem olsun,
Özlüyorum, özlüyorum.

Bana geleceğin yolu çiziyorum duvarlara
Boşluklarım dolmuyor, ağlıyorum
Kaldırımdan kaldır hayalini
Bak!
Sonbahar geldi,
Üşüteceksin.

Filizlenip sokağa çıkmış kahpe aşklar sana mı koştular?
Sen onlara uyma
Gel bana
Sesime gel,
Şiirime gel
Yüreğime gel
Onları bırak,
Hiçbiri gerçek değil…
Aşkımızın ölümü bile bende güzel duruyor
Sözüme,
Gözyaşlarıma gel
Korkuyorum
Elini ver
Sensiz ölmek mümkün değil
Boşluktayım
Düşüyorum.

Sallansın aşkımızın miadı
Ve doğsun kucağına düşbaz
Kasımdan kalma gönül tezgâhım…
Yeşilim senin olsun
Gözlerim senin olsun
Sesini duymadan,
Yüzünün aşk dolu cehennemini görüp yanmadan
Göremem
Her şeyim senin olsun.

Hecemde bin hecen
Sevdama düşen gecen
Şarkılarım da senin olsun
Şiirlerim de…
Kendime bile uğramam
Seversem çıplak severim
Namussuz dedirtmem bu aşka!
Rüyalarım da senin olsun
Dualarım da…

Bize yangın olmak düştü sevgilim
Kendimizi yaktık
Cahildik, sevdik, yandık.
Bir sonbahar yaprağına talip oldum
Onun yazgısına düştü aklım
Ez beni,
Geç beni,
Yak beni!

Canım da senin olsun
Dünüm de…
Gecem de senin olsun
Hecem de…

Dilara AKSOY

86698

KUMRAL SEVDALAR

Kumral sevdaların ömrü uzunmuş, öyle diyorlar… Sapsarı olurmuşsun, yemeden içmeden kesilir, esmer sevdaların yüzünü gözünü kattığı acıları unuturmuşsun. Ama kumral sevdalar ömürlük sevdalarmış. Yürek bitap düşer, yine de ‘Can feda’ dedirtirmiş. Sen esmersin sevgilim ama bana gelebilirsin. Saçımdan ziyade buram buram kokan sevdamın rengi kumral… Gülüşlerinle gel tövbem ol… Sevişlerinle yak, tütmeye bile razıyım. Yaralı değilsin ama nezaket icabı merhemin olabilirim.
Bu uğurda çok fena bekledim seni, artık yeter deme hakkımı sonuna kadar kullanabilirim. Derbeder sevdaların ömrü tüm aşkların ömründen daha uzunmuş bir derbederlik hâliyle tüm dünyanın yangınını taşıyan olurmuş seven… Seviyorum işte kardeşim var mı ötesi? dedirtirmiş adama.
Bakma adam dediğime, adam gibi bir yüreğe sahip olan kadınların da derdiymiş böyle sevmek.

Yüzünden öte yüreğin sararınca yapraklarını dökmeye başlarmış ağaçlar. Kumrallığı da sonbahardan gelirmiş sevebilecek cesaretin varsa ne ala! Korkuyor musun yoksa? Korkma, ben seni gülüşlerimle ısıtırım. Sevmelerimle kucaklar, yangınımdan uzakta çarelerimle karşılarım. Ben seni sevebilecek cesareti bulmuşsam, gözün aydın! Korkuyor musun? Korkma, sevebilirsin beni seni sevdiğim kadar çok, öylesine deli… Yağmurunla sırılsıklam olmaya razıyım, bütün razı olduklarımı serdim önüne geliyor musun meraklardayım… Bu melodinin ahenginde karşıla beni, son vapura kalmasın sevapların… Ellerinden tutup, gözlerine yol olayım. İçeyim seninle birlikte her nefesi, güne bakan geceye kaçan olayım! Anlamıyor musun yoksa? Senden öteye gittiğim tüm yollarda ötesi olmadı yaşadıklarımın… Bir tek seninle yaşanır kıldım bu en çetin savaşları… Mavi renkli sevdaların kirpik uçlarıma değdiği hadisenin nihayetinde kirpiklerim artık gökkuşağı izlerini taşıyor. Ağlarken mavi, gülerken pembe severken yemyeşil… Anlar mısın sevdiğim? Sevdiğim…

Kimi sevsem sana çıkıyor yollar… Yollarımız kesişiyor da ellerimiz uzak be sevdiğim. Tutsan, sıcaklığında yüreğimi ısıtmaya gönüllü o’na da razıyım. Gülümsüyorum sevgilim…
Bitmeyen bir senfoni… Dans et gözlerimle, kımıldasın yüreklerimiz. Siper et kendini aşk yolcularına yer kalmasın, gel bana sevgilim… Gel… Ellerinle gözlerin bana ait olmasa bile, aklın bende kalsın…
Gel bana sevgilim… Sevgilim… Bütün sevmelerin kadeh kaldırdığı hadisenin nihayetinde yorgun düşlerimiz çatıdan atlasın. Şimdi bir yaram var, senden kalma… Olsun, o’nu da alırım aşkımızın kucağına. Geliyor musun? Tamam mısın? Aldın mı her şeyini, aldıysan benim sana bağışladıklarımın yanında sen de bana tam olan ne varsa tamamlanmamız için bağışlar mısın? Güldü bile yüreğin, biliyordum bu yol artık bizim… Göz kırp sevgilim, kader fotoğrafımızı çekiyor… Mutlu sonla biten aşkların sergisinde aşkımız en başı çekiyor…

Dilara AKSOY

Picture (10)

Hasan Boğuldu’da Hasan Boğuldu

Hikayeden Hikaye

Hasan Boğuldu bir tür sevme biçimidir suyun berraklığını .Bu sevmeler Hasan’a dert olur,Hasan boğulur Hasan Boğuldu’da.

Sonra maksadını aşan bir şair gelir .Su aynı sudur ,şair ise aynı şair,Hasan ise cebinde ki delikli parası ile aynı Hasan ,boğulan Hasan.

Şair
-Suyun güzelliği benide çekiyor en dibine.
Hasan
-Şimdi yalnızlığım geldi, bekler Yalnız’da ,su benim ha ..
Şair
-Yalnız mı , o neresi ?
Hasan
-Yalnız şu ilerideki yol,bir sağ,bir sol.

Hasan Yalnız’a giderken esasen yalnızlığa gidiyordu ottan ,taştan mayınlara basa basa can acır iç acımaz misali.

Yalnızlık
-Bırak içim içimde kalsın,ne desem yalan,ne desem yalnızlık.
Hasan
-Şu koca yüreğim barındıramaz ise seni altın saraylı yüreğinde ,atalım beraber suya.

-Şair diye biri gelmiş ,buralarda şiir mi yazacakmış nemiş.
Yalnızlık
-Köyde hoca dahil okuma yazma bilen yok ki.
Hasan
-Hem yazar ,hemde okur işte mürekkep yalamış adam.
Yalnızlık
-Ne yalamış ,ne yalamış?
Hasan
-Ne olacak ,mürekkep işte..

Şair
-Buldum sizi iki sağ ,iki sol ,sonra yol.

Hasan
-Yalnız burası işte.İki ağaç ,bir tepe ve yalnızlığım.
Şair
-Şu suyun üzerine adım atsam izim kalacak gibi

Yalnızlık
-Ne izler kaldı bu su da,bir bilsen keşke.
Bir çoban kavalı deli oldu bu yüzden,bir ev yandı bitti kül oldu.
Şair
-Eğer şairsem bu yüzdendir işte.Aynı su ,aynı can ,aynı kan ,hep aynı mevzular.

Hasan suyun bir köşesinde kendini teslim eder suya .Balıktan kuşkular vardır,bir de ilerisinde ağlayan kurbağlar.
Hasan
-Neden kurbağalar ağlar ben dururken ?
Kurbağa
-Hasan boğuldu ,boğulacak diye ağlar de soran olursa benim gibi çirkin bir kurbağayı..kurpp,kurpp işte.

Hasan
-Kurpp ,kurpp değil ,bence vijdan işte.

Kurpp , kurpp vijdanına kaldık isek Şairin Görevi kuşu,ağacı seyredip şiir yazmak mıdır?
Elini taşın alına koymak veya kurpp ,kurpp.

Şair-
Hasan doğrucu Hasan mı derler sana ,ne desen doğru çünkü

Hasan

-Boğulan Hasan derler köylüler,şairler ne der bilemem.
Şair
-Burada kurbağa mevsimi başlamış kurpp kurplar
Hasan
-Onların dedikleri Yalnız’da duyulur yalnız .Bir sağ ,bir sol ,sonra aynı yol.

Hasan Boğuldu bir tür sevme biçimidir suyun berraklığını .Bu sevmeler Hasan’a dert olur,Hasan boğulur Hasan Boğuldu’da.

244669_1395874472825_1395861592503_48432_1534_b

ŞAHİT YAZ

Akşamın karanlığı çöktü gözlerime sensiz, tutunamadım bak yaşama. Öyle bir sevmek aldın ki benden, sanki hiçbir sevmek artık yaraşmıyor bana. Ellerini tutacaktım, gözlerine karışacaktı gözlerim, sesim sesine yoldaş olacaktı, nefesini çekecektim nefesime, en derin nefesim yerine…

Gittin. Sen buna gitmek mi diyorsun? Mahvettin! Öldürdün, ezdin, çiğnedin.

Hiçbir sevgiyi bağışlayamıyorum, adını da unutur oluyorum. Bitmez çilelerimin, dolmaz çaresizliğimin rızkını gözyaşlarımla ödüyorum. Çok muydu aşkından bir parça ayırsaydın bana, çok muydu?

Doyardım, kanardım, azıcık bile olsa yaşardım. Bunu da çok gördün bana!

Akşamın yalnızlığı çöktü duvarlara. Dur! Işıkları açma…

Sakın! Gözlerimin yoluna bağışlanmışlığı var, göremiyorum senden sonra. Dur! Açma, sakın ışıkları açma.

Akşamın karanlığı çöktü bağrıma. Aslında ben görüyorum hem de her şeyi hissedercesine, yeşili bilircesine… Dur! Sakın bana acıma.

Gözyaşlarım düştü umutlarıma, tutabilseydin ellerinle, sırılsıklam olmazdım bu defa.
Ben seni gördüm. Çiğnenmiş gururumun ardından bana gülümsüyordun hayallerimde.

Bir sevmek düştü ihanetinin yerine. Gittin. Sen buna gitmek mi diyorsun? Mahvettin!

Duvarları şahit yaz, gözyaşlarımı şahit yaz. Bitişimi şahit yaz damarlarına. Her bir yalnızlık ikliminde, kan olup akayım damarlarından…

Beni şahit yaz. Şahit yaz beni, ölümümün girdabına. Şahit yaz sevgilim, son olacaktır bu bedduam sana!

Dilara AKSOY

IMG_20120812_114957-1

Balıkesir adı nereden gelmiştir?

Balıkesir adı nereden gelmiştir?

Karesi beyi halkını unutmuştur bütün unutkanlığı ile.Bey ya beyliğinin görevi gereği esir etmişti tüm sokak halkını .Bir nevi sokağa çıkma yasağıydı.

Bahtiyar
-Buranın ismi ne ki ?
Yaşar
-Beye sormak lazım ,o ne derse o .
Bahtiyar
-Hayy beyine.Siz ne diyorsunuz buraya beyiniz sefere ,hacıya filan gittiğinde ?
Yaşar
-Heee,biz buraya balık esir değil diyoruz..Tabi ki bey gidince ..
Bahtiyar
-Siz balık mısınız ?
Yaşar
-O balık ,bu balık değil .Bu balık güzelliğin emsali,bu balık evvel zamanda Bizans’sın hediyesiymiş bizim memlekete.
Bahtiyar
-Heykelmiş yani .
Yaşar
-Bildiğin cansız heykel işte.Büyük yüzgeçlere sahip,içinden su geçen bir heykelmiş,ancak balık kelmiş.Şehrin ortasına koymuşlar bunu ,halk bakmış bilememiş bu nedir diye..Kimilerinin rüyasına girmiş bu büyük balık.
Bey arada meydana inip bakarmış korkmadığını halk görsün diye..Ancak korku hep aynıdır,köylüde de ,beyde de..Bir gün defere giderken bey ,o balığı zincirleyin emri verir .Demirci ustaları bu emri yerine getirirler iki gün çalışıp.O iki günden sonra halkın hoşuna gitmeye başlar bu zincirli balık.
Bir müddet sonra seferden dönmüştür bey yanında Bizanslı bir güzelle.Sarışınlığın büsbütünü bundadır.Seferin ganimeti olsa gerek.Bu sarışın meydanı gezerken bir bakmış zincirli bir balık..Bu ne demiş yanındakilere,yanındakiler de ne desin …Balık demiş..Bildiğin cansız balık.
Bey
-Bu zincirleride yeni yaptırdım halk korkuyormuş.Ben korkmam tabi ki koca beyim ,sana da beyim.

Sarışın
-Nasıl söyleyeyim ,beyim.
Bu denizlerinizdeki kudretinizi anlatan biz balık heykeli,fıskıyeli..
Bey
-Ihım,ıhım ,
Bu da zincirlisi olsun,bakarsın bir sonra ki seferden altınlarla dönerim,zinciri altından olur,sarışınlığından yani yakışanı budur ,sende altın olursun.

Karesi beyi halkı üzerindeki baskısını artırmıştır,vergiler,haraçlar haddini aşmıştır.
Beye esirdir halk çocuktan ,büyüğüne kadar.
Bey her sefere gittiğinde meydan da bir düğün vardır artık.O düğün özgürlüktür ,o düğün gelin ve damat..

Düğüncü
-Bey hazır yokken bu balık esir kalmasın .
Çoban
-Zaten balık esir değil,bey yok esirlik yok.
Düğüncü
-Niye,bey öyle mi emir buyurdu..?
Çoban
-Öyle sanırsam.

İşte Bahtiyar bunu bildim,bunu söyledim.
Yani bu geçmiş zamanda bir balık esirmiş,bir esir değilmiş.
Balık esir değil derler buraya bu yüzden..

Bahtiyar
-Güzel demişler.

Ben bir ara karşı kıyıya geçmiştim ,güzel yerlerdi oralar.Bir balıkçı anlattı bana bir hikaye.Hikayede Bizans kralı buralarda ava çıkarmış ,şans o ki büyük harabeler varmış.O harabelere bir kale ve hisar yaptırmış o kral.Avcılık hayatı işe ,biz ava giderken avlanırız,kral kale ve hisar yapar diyordu balıkçı.
Bu çok eskiden olmuş ama,eskiciden bile eski.
Yaşar
-Yani ne olmuş kral ava çıkınca,isim konusunda?
Bahtiyar
-Kralın adını vermişler veya hisar demişler işte.
Gerçi hisarda yok,kralda..
İnanmamıştım zaten adama.

Yaşar
-Balık esir işte.
Bahtiyar
-Hayır balık esir değil.
Zincirleri altından da olsa kırdık.

İşte özgürlük.

599802_333750846710607_1228450635_n

SİTEM

Şimdi yüreğimde hissediyorum bu ayrılık tünelini. Her yer sırılsıklam, yağmur bulutları yüreğime yağıyorlar sanki. Gözlerimde seni görmek arzusu, yüreğim mesken tutmuş dalgaları, bu yaz dalgalar şahit olacaklardı bu aşka. Yine yalnızlık kara bulut gibi çöktü üstüme.
Yüreğin yüreğimden öpmedi bile ayrılırken. Oysaki uzun zaman içimde saklamıştım sanki, kırılıp dökülür diye umutlarım, gizli hazinemde yer bulmuştum. Söylesene yâr, bir taneneni hangi gönlün kafesinde unutmuştun?
Hangi âşık yüreğinden öpmüştü de ayrılırken seni dalgalara bile soramamış, ellerine günah yazmasın diye satırlarım, ellerimin yalnızlığını yüreğimden sormuştum. Hangi vefâlı yâr beni sana unutturmuştu? Söylesene yâr… Bak, bize aşkı demledim. Sıcak sıcak yüreğimde yanıyor.

Bir görsen, bir görsen yâr! Şimdi yüreğimde solduruyorum bir bir çiçekleri, hani seni bana yazmıştı şu kader? Hani senden başkası olmayacaktı yüreğimde, son seferimi yapıp gelincik çiçeği gibi yüreğine konmuştum.Solamadım bile, sollarken beni şu aşkın girdabı; ve ben yerimde sayarken, solamadım bile. Çiçeklerin yazgısını bile yaşayamadım, asilce solup asilce aşkınla açamadım.
Saatler işliyor. Gözün kaderin gibi aydın olsun şimdi! Seni unuttum. Üç beş ayı değil, bir yılı değil, bir ömrü seninle ve aşkınla geçirmeyi dilerken kısacık bir zaman diliminde şu satırlarla seni unuttum. Çırılçıplak şimdi hüznüm. Aşkına soyunmuştu gönlüm. Kahretsin! Kahretsin işte, seni sevdim.  Senin gibi vefası yoksun yâri çok sevdim.  Kahretsin, kahretsin sevdiğim! Aşkın öpücüğü bana uğramazken yalnızlığın ezeli rakibi oldum, inledim, sensiz seni çok sevdim. 

Bana düğün olsun sensizlik, sana bensizlik hiç bitmeyen bir nimet… Birbirimize kalamadık satırlarda bile. Gözlerim yanıyor. Yüreğimin yangını yağmur olup gözlerimden yağıyor. Ben yanarak ağlıyorum, bunu bir tek senden alamadığım sen bilmiyor…Dolunayı bende kalsın aşkının.  250′nin üstünde sözcük sığdırmışım meğer sensizliğe…Sensizlik bu kadar kısa anlamlarla ifade edilebilecek bir yangın mıymış?

Ben hayatı da böyle sevdim. Gönlünün penceresinden baktığım için mi bilmem; yalnız seni gördüm.
Hayatı da böyle sevdim. Sana ağladım yâr…  Kimdin bilmem. Gittin bir daha da gelmedin.
Adın yoktu, sanın yoktu, aşkım yüreğinde yoktu, ben sende yoktum. Sen yoktun.
Lâkin bir başkasında yaşam perdesini aralamayı düşünmeyecek kadar, gerçek olduğun kadar gerçekten sevdim seni…

Dokunma yaram çok derin. Kabuklar bir bir yere düşüyor. Duvarlarda, aynalarda, kaldırımlarda, yokluğunda;varlığında, en deli yanımda sensizlik çığ gibi büyüyor.
Dokunma yarama… Yalvarırım, yalvarırım; dokunma yarama… Gözlerim, kulaklarım, yüreğim gitti benden. Ellerim gitti, ayaklarım gitti, dermanım gitti. Fermanım gitti. Ölüm bile sensiz uğramıyor işte!  Gelsen bir kapıdan görünsen belki çiçekler de gelirler, böcekler; ağaçlar, güller… Bir gelsen, yaşamak gelir sahiden. Çağrım yanıtsız, lâkin sonsuz…

Şimdi çıkamıyorum bu ayrılık tünelinden. Sensiz yolumu unutmuşum meğer.  Ne tarafa gidiyordu yüreğim? Dilim damağım kurudu. Vitesten attı çığlıklarla atladı hayallerim…
Sen vardın, ben vardım, biz hiç olmadık. Güle güle gel sevgilim! Güle güle gel… Gitmelere doyamadın, yangınınla bile olsa yine gel; kısmetse bir kez daha gitmek için gel… Satırların yüzü gülsün.  Eşref vaktinin hayrına gel… Gözlerim seni diledi yağmurumdan, yine kendime aktım. Gözyaşının tuzu bile değmedi kirpiklerime. Bayramım ol gel, ister üç gün, ister dört gün, istersen tek bir an… Yine gitmek için dahi olsa gel.

Sözcüklerimi yutturdum yüreğime, kalemim kâğıdım ol da gel, yazayım senden yana bana seni… Bitmiyor şu yalnızlık tüneli. Sensizlik eşi oldu, şahitleri benim; benden yana bulamadığım bir ben varmış anladım, işte o benim…
Ürkütmesin seni sonunun varlığı… Her son yeni bir başlangıç madem, tüm başlangıçlar sana teslim, bana yine gölgeler… Ne vakit gölgeme rastlasam sana sarılıyor. Bu kadar aç bir sevda yetiştirmişim meğer yüreğimde. Emekliyor, emekliyor, emekliyor hep; lâkin sana doğru cesaret edip de koşamıyor. Ağlıyor ağlıyor yine çok ağlıyor, sesine ses, nefesine nefes, aşkına aşk olamıyor.

Ne de yalnızmış yüreğim. Okşadım, sevdim, gözyaşları dinmiyor. Bitmiyor çaresizliğimin çaresizliği, bak yüreğimde hissediyorum; sen oradasın. Nefesim kesiliyor. Gözlerimi kapadım, açtım, gülünce telaşım sulugöz kaderim sigara yakıyor içli içli… ‘Al, bir tane de sen yak! Varlığına, yokluğuna, aşkına, nazına niyazına, yalnızlığına… Al bir tane de sen yak, yangınının öz kardeşi, namert eşi, yalnızca yalnızlıkla muradına… Al bir tane de sen yak! Düğününün, bugününün, onsuz geçecek olan yarınlarının sırdaşlığına…’

Yaktım yüreğimden yana, çaktım kibriti. Sigaram değildi; söndürmedim, yaktım bedenimi.
İşlemezdi sensiz hiçbir yangın, deşmezdi hançerin yüreğimi, sağlam vurdun; fena vurdun.
Hissizim. Sonlara doğru bedenim yanarken yüreğim durdu, kalbim atmıyor hissizim.
Aşk uğramaz, çayımı da içmez şu saatten sonra. Namert aşkın senin olsun. Git! Gelmek için git!
Alırsam aşkını koynuma, vicdanım deli cesaretimde paralansın. Alırsam sümüklü hayallerini koynuma, intihar eden umutlarım ayaklansın!
Alırsam seni bana, aşkının cehenneminde yanmak sadakam olsun! Git, git! Kahretsin, git!
Sevmek cesareti aşkının çok gördüğün öpücüğünde kaldı, haydi git! Gelmek için; ölmek için, tek başına yanmak için git!
Yandı bitti kül oldu. Alevlerim senin olsun, dönüp de bulamamış olmak için; haydi git!

Dilara AKSOY

141

RESSAM OLSAYDIM

Bir ressam olsaydım
Şu çam ağacını çizerdim
Yanında ben olurdum
Sen olurdun
En sonunda da biz olurduk.

Ben bir ressam olsaydım
Seni benden ayrı çizmezdim
Dile gelen resimlerin her bir yanı
Aşk kokardı.

Ressam olsaydım
Kendimi şu ağacın üstünde çizerdim
Sen de bana ulaşmaya çalışan
Deli bir aşık olurdun.
Ama sevgilim baksana ressam olamadım,
Şair oldum.
Yine de dile geldi aşk,
Lâkin çok istesem de şiirden öte olamadık
Resim değil;
Bitmek üzere olan bir şiiriz
Mısralar yorgun,
Ama ben bir şairim
Sen tabi ki aşk olacak
Aşk kokacaksın.

Ben aşk olsam,
Aşkın olsam
İzin vermezdim seni anlatmaları için,
Ne bir şaire ne de bir ressama…
Aşkın olamadım bak yine yalnızlıkla doldum
Ben bir şarkı olsaydım melodilerim hep eksik olurdu
Bana can veren, adam eden daima sen olurdun.

Ben bir yağmur olsaydım sana doğru yağmazdım hiç
Kirpiklerin yaşla dolmasın
Güneş olurdum
Yakmak için değil sevgilim,
Isıtmak için…
Adımların seni yormasın
Ben bittim,
Sonunu yazmadım ki,
Bize açık bir kapı kalsın.

Hakkımı bırak da
Kalbim son damlasına kadar sana helâl
Yürek olsam, yürekli olsam
Gönlüne düşmeden dokunmam tenine…

Çoğaldıkça bittim
Azaldığınla kalır mısın?
Gülme sevgilim,
Sen aşksın…
Tanıştım,
Memnun değilim.
Ne ellerim ne gözlerim ne de yüreğim,
Seni tanıdığımdan beri bende değiller
Uğurlar olsun bana
Ben sen olsaydım alırdım beni aşkın yoluna
Yürürdüm aşkla can yakmadan…

Bu sokaktan umut geçmiyor
Özür dilemene gerek yokmuş,
Öyle diyorlar.
Hüzün geçti,
Ama korkma,
Sana değil,
Bana geldi
Adresini bilmiyor
O artık benim yanımda…

Dilara AKSOY

 

dirilis

DİRİLİŞ

  Pencereden aşağı sarkıttığım umutlarım düştüler. Kaza süsü bile veremedim. Eskaza düşlerimi unuttum, sonra başkalarının düşlerine baktım, onların da benden bir farkları yoktu. Kızılca kıyamet kopmuştu. Birinin bana, diğerinin ona, herkesin birbirine sorulacak bir hesabı olmalı mıydı? Yetimdi yalnızlığım.

Avuçlarında terinin kokusu, yüzünde efkârının gölgesi, duvarda tik tak sesleriyle eşlik eden garip bir saatin hüzünlü yaşam mücadelesi… Avuçlarında kader çizgisini barındıran ellere ihtiyacı vardı yüreğimin, onları hissedebilmeliydi. Zira kader denilen şey alın yazısı ve kader çizgisinden ibaret değil miydi?

Yoo, hayır. Kader denilen şey, gittiğimiz yoldan emin sandığımız anları şerefine kaldırdığımız kadehlerde bir başkasına devretmek, rol değişmek, buna hiç isyan etmemek, boyun eğmekti. Bazıları böyle bilirlerdi hayatı, sırf bu yüzden attıkları adımdan bile korkarak her doğruyu yanlış zannederlerdi.

Kalemimin gücü siyaset yapar gibi. Kürsüye çıkmış, laneti davet ediyor deli başıma. Kalemim küfürleri aştı, hakaret davalarına aldırmadan türkü çığırır gibi. Ne şarkı söylediği belli, ne konuştuğu, ne yazdığı, ne de kahkahalarla güldüğü… Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine gönüllü olarak gitmek niyetinde.

Her yazar biraz deli, biraz çılgın, biraz yalnız, biraz üzgün, biraz korkak, biraz âşık, biraz karışık değil mi? Kalemin suçu dünden belli.

Pencereden aşağı sarkıttığım geleceksiz günler düşmemek için yalvarıyorlar şimdi. Hiçbirinin ne bir ismi ne de cismi belli değilken, “Ben bu kuralları okuduğum kitaplarla, okuduğum şiirlerle, dinlediğim insanlarla yazmadım ki” diyemiyorum. “Ben bu kuralları hayat dersimin en baş sayfasından sonuna kadar çiğnemek istedim, lâkin gücüm yetmedi” diyemiyorum. Kafa karıştıran sorgular ve sualler diz çöktüler karşımda. Eskisi kadar canlı, girdaba açık, düşmana kaçık bir şekilde bulamadınız mı beni?

Düşman aynada gördüğüm ise, dostum da yüce yaradandan başkası değildir. Her insan kendine biraz dost, çokça düşman değil mi? Birdenbire aktı yine içimden cümleler. Bu susuşların temelidir sonraki haykırışlar… Sadece ‘Yazar’ ötesi yok denildiği vakit, bir gün yanıbaşınızdaki düşlerin de efendisi olabilirim belki. Siz çalarsınız, ben söylerim. Hem çalmak, satın almaktan daha kolay gelir öyle değil mi? Yoksa çalmak başka bir anlamda mı söylenmişti?

Ben bunu hep yaparım. Düşünmekten korkan beyinleri çorba gibi karıştırır, üstüne mum diker, feleği şaşırtırım. Ben bunu hep yaparım. Yalnızlık yalnız gelirken yine bana, sırf onu tek başıma dövmemek için kalemimle anlaşma imzalarım. Nur içinde yatsın sevdiklerim…

Yüreğim öksürdü. Ateşi de çıktı. Genç ya da yaşlıya bakmazmış yürekten yana biçilen hastalıklar.

‘Çok yaşa’ desenize, hay Allah… Umut fukarası biçarelerden de bunu beklemek, yıldızları yeryüzüne indirip, kucaklaşmaya çalışmak kadar imkânsız…

Kimin kimi düşündüğünün belli olmadığı bir saat dilimi daha. 13.13. Biçare beslenen umutlara bir parça ekmek dağıtır gibi düşlerimiz… Sahi, düşünüyor mu acaba o da beni?
Kafanız karışsın, kim olduğu aralanan o kapı kadar açık kalsın. Korkmadım, düştüm, pencereden sarkıttığım saçlarımla rapunzeli ağlattım. Bir prensim bile yoktu, umut saçacak…

‘Suskun prens’ vardı ki, hayalimdeydi o… Hiç konuşmaz, hiç sevmez, hiç bakmazdı, lâkin çok sevilirdi. Pencereden attığım endişelerim arabanın üstüne düştüler, doktor; bunun mucizevi bir kurtuluş olduğunu söyledi. Yaşıyorlardı, hem de adice…Hâlbuki yakamı bırakmadıkları için onları öldürmek istemiştim. Bulutlara çıktım, selam verdim, oturdum, gözyaşlarından içtim. Sonra çıkan güneşe dokunmak istedim, yanmaktan korktum, hemen aşağı indim. Yukarı ya da aşağı hiç fark etmezdi, öyle oyunlar dönüyordu ki şu dünyada; yeryüzüyle gökyüzü bazen yer değiştirmek için fırsat kolluyor gibilerdi. İntikam ateşleriydi bazılarını yakan… Güneşin hiçbir suçu yoktu. O yüreklerini yakan yangının aslı intikam ateşiydi, sevmeyi bilmeyen zavallıların egolarının tavan yaptığı şuursuzca kan akıttıkları, can yaktıkları intikam ateşiydi.

Gidiyorum hayat… Ellerini uzat, barışalım, öpüşelim. Çok sevmiştim bazılarını, hepsi kaçaktı, serzenişleriyle firar ettiler. “Biliyorum ben kime ne yapacağımı” diyen zillilerin ipini şu dakikada çekebilirdim. Ben yazıyordum kalemimle her bir kötülüğü, namert kardeşliği…

Derin düşüncelere daldı biri. Dokundum beynine reset atmak istedim. O da benim gibi çok düşünüyordu, vazgeçtim. Düşünmek telâşı arttırır, lâkin zekâyı kuvvetlendirirdi, düşünmek var olduğunu hissettirirdi. Varlığın var olduğu gerçeğini gerçek yapardı düşünmek.

Sen bana, ben sana, o sana, ben ona; kim kime yanlış yapıp giderse, doğrucu davut gelirdi.

‘Durun siz kardeşsiniz’ der gibi… Hâlbuki kardeşler de birbirlerine en fenasından yamuk yaparlardı.

Benden küçükler var, ne kadar büyürlerse büyüsünler, hep küçük kalacaklar. Benden büyükler var, ne kadar büyürsem büyüyeyim, hep benden büyük olacaklar. İşte hayat da böyle bir şey…

Bazı şeyler büyüse bile öfkemiz gibi, küçük ise her şey; olduğu yerde kalır. Kara sineğin de arzusu yaşamaktı mesela. Sesinden duyduğumuz rahatsızlıkla küçük bir katliam gerçekleştirdik. Sivrisineğin de hakkıydı yaşamak, canımızı acıtıp, ısırdı diye intikam alıp, komalık ettik. Biz böyleyiz.

İnsandan insana, dünyadan insana… Her yerden yanlışları yutup, doğru kalacağına, yanlıştan yanlışa giden insandan insana… Balkondan fırlattığım elma dedi ki; “Ben seni seviyordum, senin de beni sevmen şarttı” Elma meselesi işte, gülüp geçtim. Ben elmayı seviyorum diye elmanın beni sevmesi şarttı, bence şarttı. Hayatta her şey karşılıklıydı, ölmesine ramak kala itirafa kucak açmıştı sadece.

Televizyonun üstünde duran o küçük faytona bindi içimdeki çocuk. Bak birileri şu anda intihar etti.

Şu anda araba çarptı ya da, şu anda evlendi, şu anda sevgilisinden ayrıldı, şu anda âşık oldu, şu anda düştü; kalkmayı bilemedi. Şu dakikalarda herkes birilerinin umudunu kıskandı, çaldı, yepyeni bir umut yaratmayı kimse düşünmedi.

Arabanın lastiği patladı. Umutlar patladı, bu çok mu ki? Bayramlar da umut saçmıyor Baba.

Annem’e not düşerdi hep içimdeki sonbahar; bu kez sana seslendim, eşitlik denen şey, herdem baki olmalı… Doğum günlerinin de bir önemi kalmamış. Kimse kimseyi aramıyor, sormuyor, herkes kendi çukuruna batmakta. Bir başkasının elinden tutan insanoğlu o çukura düşmekten korkar mı?

Gitsin, gelmesin bir daha yalan yüzlü dost! Her yanı leş gibi yalan kokuyor. Pencereden sarkıttığım bacaklarım benden ayrı bir yola saptılar sanki. O yol hangisiydi, nereye gitmek istiyorlardı, bilemedim.

Herkes âşıktı. Ben sevgi dolu olmayı becerebilmiştim bir tek, onu da anlayan anlamıştı sadece.

Çığlık attı kalemim, sanırım uyku vakti geldi. Sütünü içmeli ve uyumalı… Bu yaz, yazmak kahkaha atılası bir serüven gibi oldu. Ne vakit parmaklarımdan yana umut dolu hareler oluştursam, kalemim reddetti, bir türlü anlaşamadılar. Mutlu insan yazamaz mıydı?

Mutsuzlara niçin bu kadar yükleniliyordu ki? Ben mutlu bir yazarım. Kalemim söylendi, şimdi gidiyorum. Hiçbir rengi almadan koynuma, kalemimle tango yapacağım. Dişiliği de kalmamıştı oysaki, tutkuyla gülmüyordu satırlar. Hacmini önemseme yalnızlığımın, rengine de aldanma.

Beyaz olsa umutlar, söyle ne yazar? Yazsa yazsa biçareliği, kavgayı, gürültüyü, aşkı ve sevgiyi; incinen gurur yazar. Kalemin de bir bereketi var, kuvveti bol olsun. Pencereden sarkıttığım yazmaz olan kalemim intihar etti. Öksürdüm, gözyaşımı sildim.

Yepyeni bir hayatın öyküsünü yepyeni bir kalemle yazmamın vakti geldi… İnanıyor musunuz bana?

Pek de umrumda, çok da umrumdaydı sanki. İnanç insanın yüreğinden doğar. Başkasının fazileti, başkasının güzelliği dokunmaz insanın yüreğine; ne ekerse onu biçer, ne beslerse onu içer.

Şimdi uyanıp yeniden dirilme vakti…

Dilara AKSOY

Beklenti

Hele bir yarın olsun da

Bahar uğrar şehrimize

Yeşil bir pervazın üzerinde

Ekmek kırıntıları bulur

Aç serçeler

 

Afrikalı bir çocuk

Gülümser yarın

Bir gökdelene

Bir yıldızın üzerinde

Bir kez de olsa

Hele bir yarın olsun da

Güle dönüşür

Kravat iğneleri

Büyük ağabeylerin

 

Bir gökkuşağı belirir Kıbrıs’ın üzerinde

Hele bir yarın olsun da

Kıbrıslı gençler duyar toprak kokusunu

Ve yürürler berrak bir suyun denize akması gibi

Başları yukarıda

Yürürler özgürlüğe…

Hele bir yarın olsun da

İnanç demektir sabah

Utku demektir inanç

Bir yudum berrak su gibi

Bekleyelim güneşi

El ele…

 

Hele bir yarın olsun da

Tutulur sözler de elbet

Vicdan geçer akçe olur

Aşılır her engel

Godot bile gelir.

Hele bir yarın olsun da

Yarın, umuttur.