Aylık arşivler: Eylül 2012

253455_279898078792168_2114802072_n

Şapkaları , Beyefendileri

Altından bir rüya gördüm,
Siyanürler içinde Kaz Dağlarım.
Altından çiçekler ,altından bulutlar,altından zeytin ağaçları,
Altından kurulmuş siyanür manzaralı sofraları,
Siyanürden ölmüş Kaz Dağlarının zeytin gözlü çocukları.

Altından bir rüya gördüm,
Siyanürler içinde Kaz Dağlarım.
Altından rüyalar ,atından gerçekler,
Siyanürü su niyetine siz için beyefendiler,
O amerikan,o fransız çaputları ,nerede o çaputların beyefendileri?
Şimdi kan’a damla damla bulaşmakta siyanürleri,
Şapkaları ,beyefendileri…

KORKMADAN YAZMAK İŞTE BUDUR..

yanardag

Saman tadı dedikleri şey var ya? O hayatmış lan.

Ve ben biliyorum bir gün sönmüş bir yanardağ edasıyla tekrar faaliyete geçeceğimi. İlginçtir ki bu aralar hep susuyorum. Ne yazıyorum ne çiziyorum ne de söylüyorum.

O büyük patlayış an meselesi. Her şeyi içine atmak. Tıpkı bir yanardağın yer altından kızmış lavları çekip çekip biriktirip patlatması gibi, çekiyorum.. patlayacak.

Sinirlerim, huzurum, psikolojim ve sayamadığım daha ne kadar zırva terim varsa hepsi bozuk lan. Hepsi bozuk! Böyle nereye kadar gideceğimi bilmiyorum. İlla bir mesafe belirtmek gerekirse ki eğer; bir araba lastiği patlak bir şekilde ne kadar giderse o kadar. Tekerin üstüne oturmuşuz haberimiz yok.

Gitmiyor işte. Gitti, gidecek, gidiyor derken gitmiyor. Kaldık, ıssız, sessiz, çaresiz…

Biz hüznü eksik olmayan adamlarız. Hüznümüz olmadığında bir yanımız hep eksik! Hep yarımız, yarım sayılırız… Hüzün olmuş benim altıncı duyu organım, elden ne gelir…

Saman tadı dedikleri şey var ya? O hayatmış lan.

işte filmin kopma noktası. Diyorum ki keşke hiç büyümemiş ve hiçbir şeyin de farkına varamamış olsaydım. Elbette bu göreceli bir kavram. Öyle ya! Kime göre saman tadı veriyordu hayat?

Bana göre.

Bana göre veriyordu..
Zaten başka görüşlerin de hiçbir önemi yoktu. Ki zaten başka görüşler benim aldığım saman tadını bir lolipop tadına çeviremezdi.

İşte geldiğimiz nokta. Suskunluklar, vazgeçişler..
Sus..
Vazgeç…

Vazgeçmedim, çünkü ben arabamın lastiğini nasıl değiştireceğimi biliyorum. Lastik değiştirmek sorun değil zaten. Önemli olan yanardağın patlamaması.

Patlamaması dileğiyle… 

pencereden-disari-bakan-yanliz-kiz-lonely-girl-looking-out-the-window3-300x242

YALNIZLIK PENCERESİ

Birdenbire atladım yalnızlık penceresinden, dünyaya karıştım, onlara bulaştım. Gördüm ki hiç kimse sevgiyi ezberleyememiş, sevgiyi sevememişti. O an anladım ki; birçok insan yalnızlıktan korktuğu için kalabalığı seçmişti. Sonra kalabalığın içindeki yalnızlığı keşfettim. Kimse bakmaz, görmez, duymaz ve dinlemezmiş hayatı, bencilmiş herkes.

Kalabalık ama bencil; çok ama az. Dünyayla birlikte devran da döner diye beklermiş sevenler.

Kurallar değişmezmiş. Bana, ‘Sevdim’ deme. Sevgi ‘Sevdim’ demekle anlatılmaz, bu kuru kuruya bir savaş değil ki. Bana, ‘Öldüm de bittim, yandım, kavruldum’ deme. Islaksın, sırılsıklamsın, yanmak bu şekilde mümkün değil ki. Bana, ‘Yalnızım’ da deme, kalpler birbirini bulamadıktan sonra yalnızlığa sitem edilmez ki.

Birdenbire çıktım hayatın endişesinden. Hiç kimse sevmezdi böyle derinden. O an anladım ki; iki gün önce ya da iki gün sonrasında bile fark etmezdi hayatın telaşı, mühim olan her daim kendini canlı tutmaktı. Beni anlamazsınız biliyorum, güller de solar bir gün, hayat da kapıyı kapatır lâkin unuttuğunuz bir şey var. Solmuş gülleri, yorgun hayatı takmam ben. Yeni bir gül alır, onu beslerim sevgimle. Soldurmam, tebessümlerim gibi canlı kılarım onu, sonra hayat bana izin vermezse kapıyı kırarım. Bir imkân, bir yol, bir fırsat yaratırım. Sevmek sadece ‘Seviyorum’ demek değilmiş ki.
Görmez, bakmazken, sınırsız olabilmekmiş. Sevmek tertemiz yarınlar kirlenirken, dünü kurtarmaya çalışarak bencillik etmek demek değilmiş. Siz onu yanlış anlamışsınız. Tıpkı beni yanlış anladığınız gibi, ama böyle de olmaz ki! Satırlar uçup giderken söze nasıl başlayacağımı bilememiştim, kendiliğinden başladı her şey, kelimeler hızlarını alamaz oldular yine.
Ben, sizin sığınamayacağınız biriyim. Kalabalığınızın yalnızlığıyım. Haydi, bu kez korkmadan beni anlayın. Korktunuz yine, olsun… Artık kendi içimden çıktım yepyeni yalnızlıklardayım.

Çapak mı var gözünüzde, kirpiğiniz mi girdi gözbebeklerinize, söyleyin nedir göremediğiniz bende?
Aslında benim gördüğümü sizler de görüyorsunuz. Dünya döndükçe işleyeceğim masumiyetin her bir zerresini. Bana döndürmeyin kendinizi, sizinle ben aynı olamayız.

Boğazımda kalır bütün özlü sözler. Unutmayın, alın yazınızın kesilmemiş faturasıyım. Bir gün hepinize coşku, sevgi, barış ve umut getireceğim. Aklınızda bulunsun çocuklar da gelirler, belki onları da tanıştırırız. İçimizdeki çocuklardan bahsediyorum. Yoksa onu ortaya çıkarmaktan hâlâ mı korkuyorsunuz? Bu dünya ne çok korkak insana ışık tutmuş. Her biri başkasına karşı birer pehlivan sanki… ‘Korkuyorum’ deyin, korku kendini yenilesin. Yoksa hepiniz kendi korkularınızda boğulacaksınız. Korkuyorum, beni hiç mi sevmediniz? Günahlarınızın üstünü örtmüştüm, buna rağmen mi ısınmadınız? Gözleriniz de yaşlanmış, ne kadar da çok birikmiş gözlerinize biriken yağmur damlalarınız… Bilmiyordum, özür dilerim. Hayat da bir gün pişmanlıklardan ayrı yeniler kendini. Pişmanım, her insan gibi. Korkağım her insan gibi. Söyleyemem sanıyordum bunları kendime, yine her insan gibi… Bakın artık sizden çok ayrıyım.

Canlandırdığım karakterin başrolü kapması için varlığımın yokluğuma son kez tekme atışını izlemekteyim. Yokluğa karışmayacağım, varlığımla sunulmuş bir armağanım.
Yine mi anlamadınız, çözemediniz beni?  Soruyorum size, beni hiç mi sevmediniz?
Sevdiniz tabi ya, hem de kendinizden ayrı, bir bebeği sever gibi… Oysaki ben hepinizden büyüktüm, içimdeki çocuğu ortaya çıkarabilecek kadar cesaretliydim. Ellerimi tuttum sıcacıktı.
Şimdiye kadar hiç kimse tutmamış mıydı? Umutlarımın sönüp gittiğini sanmıştım. Yanılmışım.

Umutlar canlanabilirmiş meğer.  Bütün yanılgıları büyüttüm hepimizin adına.
Bu dünyada yanılma payı hep bende dursun istemem. Şimdi alın onu biriniz, yanılma hakkımı doldurdum, seveceğim yeniden…

Dilara AKSOY

Allah kahretsin

Allah Kahretsin!

Ona ne söylediğini bilmiyordu uyandığında. Kalbi kırgın ve durgundu ama bir başka kalbi de kırdığını veya kırmadığını, inanın hatırlamıyordu. Tek bir şey kalmıştı kafasında dün akşama ait: Sarhoş olduğu ve bir or*spu gibi ortada kalmışlık hissi, sadece bunu hatırlıyordu. Aslında gerçek de o değil miydi? Kalktı sıcak yatağından, önce New York’un gök kubbeye uzanan binalarını seyretmek için cama yaklaştı. Otel’i daha önce gelmişliğinden hatırladı. Hava yağmurlu, camlar ise buğuluydu. Banyoya doğru yürüdü. Yüzüne soğuk havanın soğuk suyunu çarptığında, aklında bir film şeridi oynadı sanki. Dün akşam tam bir rezillikmiş meğer! Her gece oldu gibi… “Allah kahretsin!” dedi içinden ve başını ellerinin içine aldı. Gözleri dolmuştu en sonunda Hülya’nın.

Telefonunu çantasından çıkardı, ondan mesaj geldiğini gördü ve yüzündeki gamzeler belirdi. Ama aynı zamanda yanağından göz yaşları da dökülüyordu. Aynı anda sevinmiş ve aynı anda lanetlemişti insanları. Kalbi aynı anda kırgınlığı ve aynı anda bir melek olup uçmayı tatmıştı. Bunu yapan ilk insan o olmalıydı. Ondan gelen mesajı açtı ve okudu; tekrar tekrar ve sürekli gamzeler daha da çok belirdi. Bu akşam onun gecesiydi artık. Ama içinden dua etmeyi de eksik etmedi; “Allahım, n’olur bugün benim gecem olsun, bana ver bu geceyi Tanrım. İstediğim gibi uçup, kanat çırpayım.”

Ondan, yaptığı işi gizliyor ama nereye kadar gizleyeceğini bilmiyordu. Kalbi tekrar kırgınlık hissi yaşattı ona ve tekrar “Allah Kahretsin!” demenin o andaki güzelliğine vardı.  geceliğini çıkartacak gibi oldu ama baktı üzerine, çıplak olduğunu o zaman anladı; sütyen ve bikini dışında. Ağladı, ağladı ve yine ağlamanın kıymetini anladı. Ağlamak olmasaydı o kime dert yanar, kime söyleyebilirdi bu kadar sessizcesine derdini?  Bak ne güzel! Hiç kimse duymadı, onun hakkında konuşmadı ve bilmedi dün gece ve diğer geceler ne olduğunu.

Bilen yok değil, var aslında. Aynı işi yapan arkadaşları mesela, ama onlar daha da bir kaltak olmakla gurur duyuyor, Hülya ise kesinlikle! “Allah kahretsin” demek bu yüzden güzel ya!

‘O’ bekliyordu, gitmeliydi bu otelden, zaten az kalmış akşama. Şunun sırasında akşam nasıl olsa. Sabah’la akşamın arası ne kadar olur ki? Az işte!

 

 

Firar

     Kız gözlerine dolan yaşın akmasına engel olamıyordu. Yapmamalıydım diye düşündü. Aynanın karşısına geçtiğinde gördüğü yüz kendisinin değildi. Sürekli ellerini yıkıyor, belki o kiri temizlemeye çalışıyordu. Tekrar aynaya baktı, dağılan saçlarını elinin ıslaklığıyla düzeltti. Nefes almakta zorlanıyordu. Kendini bıraksa bağıra çağıra ağlayacaktı ama şimdi olmamalıydı. Dışarı çıkmalıydı hemen, neresi olursa kalabalığa karışmalıydı. Şimdi en korktuğu kendisiydi. Hızla giyindi, son anda cüzdanını almayı akıl etti. Sokağın başındaki merdivenleri indiğinde soluk soluğa kalmıştı. boş gözlerle etrafına bakındı her şey ne kadar da yabancıydı. Hayır bu olmamalıydı tekrar eskiye dönemezdi. Ya olursa… bu düşünce onu daha da hızlandırdı, durduğunda oldukça uzaklaştığını hissetti, rüzgar yüzüne vuruyordu. Yutkundu, gözyaşları o izin vermese de akmaya devam ediyordu. Tekrar aynı cümle daralttı içini neden yaptım, neden? Dur durak bilmeden aklından geçip onu yoran şeylere engel olamıyordu. Dar bir sokaktı yürüdüğü, ıssız da denilebilirdi. Bir kenara büzüldü, bütün gücünü tüketene kadar yürümüştü. Bu defa kendini bıraktı hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Gözlerini silip etrafına bakındığında havanın kararmış olduğunu fark etti. Şimdi ne yapacaktı? Yavaşça oturduğu yerden doğruldu. Tedirgin adımlarla geldiği yöne doğru yürürken içinde bir korku vardı,hükmedemediği… caddeye çıktığında insan kalabalığı arasında küçülüp yok olmak istedi. Üzerine değen her bakış onu tiksindiriyordu. Otobüse bindiğinde arkasından gelen sesle irkildi

     – Bayan, kart basmayacak mısınız? Sesin geldiği yöne doğru yürüdü. Cüzdanından çıkardığı kartı okutup arkaya doğru ilerledi. Camdan dışarıyı izledi bir süre. Otobüsten inerken başının döndüğünü hissetti, açlıktan olmalıydı bütün gün bir şey yememişti. Şimdi ne yapacaktı? Tekrar o eve dönecekti ve canı yansa da gülümseyecekti. Bunu düşündükçe ayakları geri geri gitti. Yaşanılanlar bir oyundan mı ibaret diye düşündü. Gitse bavulunu toplasa hemen, ben yokum bu oyunda dese ama yapamazdı… bu oyundan vazgeçse diğerinde bulacaktı kendini. Çıkarken telefonunu almamıştı yanına, kim bilir kaç kez aramıştı. hiç bu kadar güçsüz hissetmemişti kendini.

     Kapının önünde öylece durmuş zillerin üzerinde yazılı isimleri okumaya çalışıyordu. Ne işi vardı bu yabancı şehirde, bu yabancı evde. Acaba Kaç numaraydı, off bir kez daha dikkatsiz biri olduğu için kızdı kendine ama süre ne kadar uzarsa o kadar geç girecekti o eve. Bir zile bassam rastgele derken, kapı açıldı önde bir çocuk arkasında annesi dışarı çıktılar. Kapıyı aralık bırakıp bir süre onların gidişini izledi, nasıl da sımsıkı tutuyordu annesinin elini çocuk. O an tekrar ellerine baktı, hızla merdivenleri çıktı, titreyen parmakları zile dokundu artık geri dönemezdi. Bir süre bekledi, belki de evde değildi. Tekrar bastı zile, kapı aralandı karşısında durmuş öylece ona bakıyordu. Bakışları gözlerine değecek diye çok korktu. En mahrem anlarına şahit olmuştu o bakışlar… farkında olmadan bir adım geriledi. Hoş geldin dedi aynı şefkatli ses tonuyla, göz göze gelmemeye çalışarak cevap verdi, nerdeyse duyulmayacak bir sesle…

     -Seni merak ettim telefonunu da almamışsın yanına

     Ne yapmalıydı, nasıl davranmalıydı. Çok yorgunum diyebildi güçlükle ve içeri girip kitaplığa yansıyan ışıkla aydınlanan loş odaya geçip, koltuğun kenarına ilişti. Hiçbir şey hissedemiyordu, içi bomboştu. O da gelip koltuğun diğer ucuna oturdu. Açık olan televizyona baktılar bir süre sessizce. İkisine de aynı tedirginlik hakimdi…

     Gelen müzik sesine kulak verdi “böyle başladı, dönülmez bu müthiş firar”

ask-buyusu-nasil-yapilir

Sevmek, Sevilmek

Halının her bir deseninde ne kadar göz emeği varsa, sevenin de sevilen üzerinde bir o kadar değeri var işte. Anlatılamaz, tarif edilemez ve en önemlisi geçekçi bir değer. Hiç kopmayacak bir desen. Hayatta bir kere yapılır o desen. O bağ bir kere kurulur hayatta. Değer’i de bu sebeptendir ya işte. İkinci baharını, üçüncü baharını ve hatta dördüncü baharını yaşadığını söyleyenler; neye dayanarak, ne hakla bunu söylüyorlar anlamıyorum. Onların ki de sevgi mi acaba? Çünkü o bahar sonbaharla çekip gitti, bir daha geldi de biz mi göremedik yoksa?

Keşke!

Hayır, hayır yanlış anladınız beni. Görücü usulüyle falan değil, arada onunla vakit geçirip bir anda gerçekleşen sevgi bağıyla olmaz mı aşk.  Muhakkak ki öyle olur! Her halükarda görücü usulünde de yaşanır bu bağ, ancak, zaman gerek, ortam gerekmez mi? Söyleyemez, bağıramazsınız ya, emin olamazsınız ya “Seni seviyorum!” demeye. Büyükbaba ve büyükannelere saygı vardır ya hani! Rahatça onun gözlerine bakamaz, emin olamazsınız ya onu sevdiğinize. Emin olamazsınız ki o desen için yeterince göz emeği verdiğinize!

Bu usulün devri kaldı mı yahu?

Aşk gerek bize aşk! Dolu dolu, gerçekçi ve yaşlanmayan bir aşk! Ömür boyunca süre, ikinci, üçüncü baharları yaşatmayan bir aşk… Zaman gerek bir de, onun gözlerine doya doya bakmak, aradaki sevgi bağının desenlerinde her iki tarafında emeği olması için zaman gerek!

İşte böyle bir şeydi aşk. Daha dolu, sevgi dolu bir aşk. Yahut bir avuç tatlı bir huzur için gerek aşk. Aşk ki sevmek ve sevilmek , aşk ki, ölmek ve öldürtmek kendinize!

Sevgiden, kalbinizin çıldırdığını hissetmek, onun atışlarını kulaklarınızda duymak, sağır olmak aşkın sesiyle!

tabanca-intihar

İNTİHAR

Biliyorum,
Artık hiçbir mısra,
Hiçbir gözyaşı kavuşturmayacak bizi
Ne kayıplar eskidi sevmek yolunda
Hepsi rüyaydı…

Seni,
Sadece seni,
Ölmeden,
Ölmeden son bir defa görebilsem…
Gözlerimiz bu aşk yolunda kavuşmasa da olur,
Beni fark etmesen de olur.

Bu kadar büyüdün mü sahiden?
Verdiğin sözleri ölümüne tutabilecek kadar büyüdün mü?
Bende izin kalmış
Yalvarırım gel onu al
Çok acıtıyor!
Yaşam bu kadar renksiz değildi
Sevmek için geç mi kaldık?

Biliyorum,
Artık hiçbir mısra,
Hiçbir yarın kavuşturmayacak bizi
Nefesim yarım,
Daha yarım saat önce gülüyordum
Yine fena dağıttın!

Susuşların ölümdür
Öyleyse bir kerede bitir işimi,
Mavi boncuk takayım yüreğine
O güzel gözlerini göster,
Öyle öldür!
Pişmanlık çanları bende aşkla birlikte çalıyor
Sevdin mi,
Sahi,
Bir saniye olsun,
Bir defacık olsun,
Beni sevdin mi?
Oldum mu şimdi olamadığım yüreğinde?

Bak herkes mutlu,
Bana yine her yer karanlık…
Sahi unuttun mu?
Hatırında bir an olsun kıvrılıp uyumaz mıyım?
Özlemedin mi?

Sensizliğin mezesini kaldırdım
Hiç yoktan yokluğunun düğününde bulunamam
Sev beni,
Olmadı böyle
Bu kez sahiden sev
Ne olur sevgilim
Sevgilim de,
Sevdiğim de yalnızca sensin benim…
Çok yalnızım
Yine sev,
Hep sev
Bak, ağlıyorum,
Gözyaşımın tuzu değdi dudaklarıma
Sevmenin tadını unutuyorum
Gel bir kez daha hatırlat,
Son bir kez daha…

Biliyorum,
Hiçbir şey kavuşturmayacak bizi
Hâlbuki ‘biz’ en çok bizde güzel dururdu
Tövbeler olsun acıtmam bir daha
Çok acıdı mı gururdan ev yaptığın yüreğin?
Acıyor,
Sensiz çok acıyor canım…

Bana seni ısmarladım
Bitmişsin,
Bir tek bana kalamamışsın
Bitmişsin,
Sevmelerine varamadım.
Biliyorum,
Sensiz öldürecek bu kader
O vakit her şey bitecek, geç olacak.

Bitiyorum,
İşte bitiyorum!
Kapadım gözümü,
Yine acıdı gönlüm…
Bitiyorum,
Gül hep sen!
Gözyaşlarımda boğuluyorum,
Bu bir intihar,
Biliyorum…

Dilara AKSOY

Yıldızlar gibi Sevişelim!

Söyledim kaç defa size, bu yıldızlar tükenmez diye. Hayatın bir parçası onlar. Gözle görülen; elle tutulamayan. Göze zevk; bedene hoşnutluk veren soyut bit madde gibi bir şey dünyadan bakıldığında. Kendilerini birbirine dokundurmadan, ruhlarıyla sevişen, üzülen ve insanları kendine baktıran değişik yaratıklar onlar! Onlar uzaklarda ama bizlere çok yakın olanlar aslında. Okumaya devam et

savas

Karanlıklar ve Aydınlıklar

Sarp kadar olmasa da, Hasan da özlem duygusuyla telaşlıydı yeteri kadar. Onu da bekleyen vardı İstanbul’da çünkü. Yeni nişanlanmış olduğu sevgilisi, gözü yollarda bekliyordu onu. Delicesine, hasretle… Hasan, askerliğini yapmıştı ama mesleği askerlik gibi, insanı oradan oraya sürüklüyordu. İnsanın sevdikleriyle bir arada olmak için tek şansı hayaller oluyordu, şuan Hasan’a olduğu gibi. Hasan, şu an İstanbul’da, sevgilisi de tüm bedeniyle Libya’daydı hayallerinde.

Ortalık yaygara içindeydi Libya’da. El kadar çocuklar bile, öz askerini taş yağmuruna tutmuştu. Ülke, kan ağlıyor, ateşin o kapkara dumanından göz gözü görmüyordu. Ölüm kusuyordu her dakika, her saniye.

“Başını eğ, çabuk!” dedi Hasan bağırarak, Sarp’a. Sloganlar sesini bastırmıştı Hasan’ın ama yine de anladı az çok Sarp.

Sarp son anda başını eğdi ve koca bir taş parçasının başına gelmesini engelledi. Başını taşın düştüğü yere çevirdiğinde, taş parçalara ayrılmıştı.

“Sağ ol, dostum,” dedi Sarp, Hasan’a dönüp. Elini omzuna atmıştı. İkisini de bekleyen vardı yuvalarında. Biri yeni evlenecekti, birinin yeni çocuğu olacaktı. Taze sayılırdı her ikisi de, her iki konuda da. Sarp’ın tek endişesi vardı sadece, çocuğunun doğmasına varabilir miydi evine acaba? Varabilir miydi, evladının cennet kokusunu, içine çekmeye… Olsun, ne zaman varırsa o zaman çekerdi onun mis kokusunu içine… Doyasıya hem de. Doyasıya…

 

“Ah be dostum,” diye hayıflandı Hasan, Sarp’a. “Bizim kaderimiz niye böyle ha? Neden biz, niçin?”

“Ne olmuş kaderimize, Hasan?” diye sordu Sarp.

“Görmüyor musun halimizi! Daha ne olacak? Normal insanlar gibi sabah kahvaltını karınla yapmak istemez misin? Veya, akşam eve geldiğinde yüzüne gülen bir eş, bir zevce görmek istemez misin?”

“İsterim tabii, ama bunun için niye kadere isyan ediyorsun?” Sarp, adımlarını atarken etrafa bakıyordu sürekli. Tedirgindi, belki de karısını özlemişti… Onu düşünüyordu boş zamanlarında belki de… Hasan hatırlatınca, özlemi bir kat daha artmıştı belki de…

Kim bilir?

Sarp biraz durduktan sonra devam etti cümlesine, “Bu mesleği seçen sensin ve doğal olarak bunun zorluklarını da kabul etmiş sayılırsın Hasan. Şimdi çıkıp, isyan etmene, hayıflanma gerek yok. Kaderini sen kendi ellerinle hazırladın zaten.” dedi ama kendisinde de biraz pişmanlık vardı. Ya da hasret ve özlem duygusunun verdiği acı, ona bu hisleri bahane ettiriyordu. Çünkü, işini severek, bilerek seçmişti ve çok istemişti bir gazeteci olmayı.

“Doğrusun Sarp, doğrusun ama insan pişman olabileceği kararlar alabiliyor maalesef. Belki de, bir anlıktır, nereden bileyim işte.” dedi Hasan, “Belki de sorun bendedir… Ya da bu ortamı ilk defa gördüğüm içindir… Bilmiyorum.”

Sarp, sessizce bir süre yürüdükten sonra Hasan’la,Libya’nın ıssız ara sokaklarından birinde bir çocuk gördü. Duvara yaslanmış, masum, çaresiz ve yardıma muhtaç. Bir el uzatılmasını bekliyor sanki kendisine. Yüzü kan dolu. Elleri, ayakları ve her yeri… üstü başı kir içinde, tırnaklarının içleri kapkara. Bunun üstüne kırmızı kan rengi eklenince, ortaya siyah ve kırmızı karışımı bir renk çıkmış. Çaresizliğin rengi.

Sarp çocuğu görünce telaşlandı, hemen yanına koştu çocuğun. Arkasından Hasan, elinde oldukça ağır olan kamerasıyla koşmaya çalıştı.

Orada kaldığı günlerde öğrenebildiği kadar Arapçayla çocuğa sorular yöneltti.

“Ne oldu sana böyle! Kalk, kalk çabuk, hemen eczaneye gidelim.”

Çocuk; sekiz, dokuz yaşlarında, esmer ve simsiyah saçları olan bir masumdu. Çatışma sırasında yaralanmış olmalı, diye düşündü Sarp. Eczaneye götürüyordu çocuğu, çünkü Libya’da hastaneler bu gibi basit yaralanmalarla ilgilenemeyecek kadar doluydu. Daha ağır durumda insanlar vardı, çığlık çığlığa, feryat feryada…

Çocuğun beline sarılıp kaldırdı onu yerden, öbür tarafına Hasan girdi. Kan kusan caddeler sessizdi şimdi, üç tane masum, sessizce yürüdü cadde boyunca. Omuz omuza.

 

Caddede gördükleri ilk eczaneye girdiler. Tıklım tıklımdı eczane. Alan çok dar olduğu için, insanlar üst üsteydi sanki. Çocuğu hemen bir koltuğa oturtup, eczacıya koştu, telaşlıydı Hasan.

“Hemen şu çocuğa bakar mısınız, lütfen! Yolda bulduk, yüzü kan içinde, lütfen…” yalvarır gibiydi Hasan’ın sesi. Dayanamadı eczacı, yanındaki kalfaya bir şeyler söyledi. Hasan, gidip bakmasını söylemiş olsun, diye ümit etti içinden Hasan. Genç kalfa, yine Arapça bir şeyler geveledikten sonra, çocuğun yanına gitti. Sarp, küçük masum çocuğa moral vermek için, çocuğa acısını unutturabilmek için sohbet ediyordu onunla.

“Adın neydi senin, söyle bakalım.”

“Muhammed Sami…” dedi, gerisi gelmedi çocuktan.

“Ah, ne kadar güzel,” dedi Sarp, “Adının önemini biliyor musun?” diye sordu Sami’ye.

“Bili… Biliyorum…” dedi ve inledi Sami.

“Nedir peki?”

“Peygamber efendimizin ismi.” dedi ve yine durdu çocuk.  Tam o esnada kalfa gelmiş, çocuğun kanlarını temizlemeye ve yaralarına pansumana başlamıştı.

Alnında, yanaklarında ve ellerinde çok büyük sıyrıklar olması, kanamasını durdurmayı engelliyordu. Hemen bir sargıyla yaralarını sarıp, tekrar yerine geçti genç kalfa. Sargıda, az bir zaman sonra, kanın rengi görülmeye başlamıştı. Kırmızı…

Genç kalfa sadece, “Fazla bir şey yok, yakında iyi olur,” demekle yetinmişti.

Sarp çocuğa sorular sormaya devam etti yine:

“O sokakta işin neydi senin?” diye sordu Sami’ye. “Bu kötü günlerde, evinde olman gerekmez mi?”

Yanıtlamadı çocuk.

“Muhammed, niçin annen yanında değildi?” diye sordu bu sefer Hasan. “Ya da baban?”

Çocuk, yine yanıtlamadı. Sessizliğini koruyordu.

Sarp ve Hasan, gözlerini birbirlerine dikip bakıştılar bir ara.

Neden cevap vermiyordu bu çocuk? Hasta mıydı acaba? Yoksa dilini mi yutmuştu? Ama demin adını söylemişti ya!

Şaşırdı Sarp. Tekrar bir soru sormak istedi:

“Bak, iyileşeceksin dediler. Korkmana asla gerek yok!” diyerek çocuğun elini tuttu Sarp. “Hadi konuş bize, anlat ne ihtiyacın, ne derdin varsa. Çekinme sakın. Olur mu Sami?”

Sami, bakışlarını yerden kaldırmıştı en sonunda. Önce Sarp’ın hemen sağ kolunun yanında duran Hasan’a, daha sonra Sarp’a baktı ve iki dudağının arasında bir açılma oldu en sonunda.

“Bilmiyorum…” dedi fısıldayarak, “Babamı hiç görmedim ben, ölmüş herhalde. Ama annem yanımdaydı…”

Sustu çocuk.

“Devam et,” dedi Sarp, şefkatle.

“Hastaneye kaldırdılar annemi. Benim gibi kafasından kan geliyordu. Sonra, sonra hiç görmedim onu.”

***

Günün sabahında tüm dünya haberdar oldu Muhammed Sami’nin dramından. Libya’da yaşananların sembol ismiydi o artık.Tüm dünya biliyordu ki artık, Libya diye bir yer var ve orada çocuklar, yaşlılar ve masumlar kan denizlerinde boğuluyor.

Sarp ve Hasan yaptıkları haberle, sesini kaybeden insanların, imdat çığlığı olmuştu.

Bir iki ay daha sürdü Sarp ve Hasan’ın Libya macerası; ama artık her ikisi de şikayetçi değildi hallerinde. Bu topraklarda geçirdikleri zaman onlara niçin bu mesleği seçtiklerini bir kez daha hatırlatmıştı, hem de hiçbir zaman unutmamacasına… Sorumluluktu bunun adı; evet sorumluluk… İnsanı rahat yatağından kaldırıp, aylarca kurşun yağmuru altında çadırlarda yatıran, hamile karısını yalnız bırakıp hiç tanımadığı ve  tanımayacağı insanların arasına atan bu duygunun adı sorumluluktu.

***

Manolya, karnı burnunda camın kenarında oturuyordu sessizce. Önünde annesinin verdiği yeşil çayını yudumlarken, aklından kocasını düşünüyordu.

Hava soğuktu. İnsanın on dakika sonra ellerini birbirine sürtüp, nefesiyle ısıtmamasını imkansız kılacak derecede hem de.

Çayından bir yudum aldı ve kendi kendine konuşmaya başladı Manolya.

“Ne dersin canım,” diyordu, “Sence ne yapıyordur baban şimdi?”

Sustu. Sessizlik çöktü odaya. Çayından bir yudum daha içti ve dışarıdaki çınarın üzerine yuva yapmış olan güvercinin, yavrularının yanına nazikçe konuşunu izledi. Gülümsedi sonra. Yanağında beliren gamzeler, hayatın her şeye rağmen güzel olduğunu, her haliyle belli ediyordu.

“Bence,” diye başladı sözüne tekrar, “Bence, beni düşünüyordur o da. Özlemiştir beni. Ne dersin yavrum? Özlemiş midir?”

Elini karnına götürdü ve okşadı bir süre. Nazikçe, üzmeden, kırmadan elini etrafında gezdirdi karnının. Sanki kendi karnını değil de, karnında taşıdığı canın bedenini kaşıyor gibiydi. Tatlı tatlı kaşıyordu, her okşamada genleşiyordu içindeki canda sanki… Daha fazla, daha fazla anne… İşte tam şurayı…

Dışarıyı seyretmeye başladı tekrar. Yavrularının yanına konan güvercin, dışarıdaki tipiye karşı yeni doğmuş yavrusunu korumanın derdindeydi. Tam sayamadı Manolya ama iki tane daha kırılmamış yumurtanın olduğunu gördü. Siyah ve beyaz karışımı güvercin, o iki yumurtanın üstüne oturmuş, sıcaklığını onlara veriyordu, ısıtıyordu, okşuyordu onları sanki… Diğer yavrularının da ağzına bir şeyler kusup duruyordu. Önlerinde yavruları, arkasında onun küçük bedenine göre, büyük ihtişamı olan kar, tipi, fırtına… Yavrularının her zaman ve her daim arkasındaydı hayvanlar bile… Manolya,  bu manzarayı seyrederken, anladı ki tek kocasız olan o değil. Bak karşıdaki ağaçta, fırtınayla boğuşan güvercine! O da yalnız, kocasız, üstelik yavrularıyla bir başına! Üstelik, çaresiz, güçsüz ve yalnız… Tek tesellisi, iki tane kırılmamış yumurta ve yaşama karşı güçsüz olan, tertemiz yavrular…

Manolya’nın gözleri yaş doldu. Bir damla, yanağından aşağıya doğru aktı. Gözyaşının tuzlu tadını hissettiğinde, tekrar çayından bir yudum aldı ve yerinden kalkıp yatağına doğru yürüdü. Uzanıp biraz kestirmek istedi. Rüyasında, yeni doğacak yavrusunu, kocasını görmek için belki de…

Ve kararını vermişti; bebeğinin ismi Sami olacaktı.

AK-AYR~1

SONSUZA KADAR ‘EVET’

Artık telefonum seni çalmıyor, şarkılar seni anlatmıyor, yüreğime hedef aldığın o ok saplandı, sanki çıkmıyor. Temiz bir baharın gölgesinde kaldı aşkımız. Gülüşüme sen sardım, sürdüm, tattım, kokladım. Gülüşümden bile senli mutluluklar yarattım, yaramı sardım. Mesajların hiçbiri aşkla bize sarılmıyor. Özlüyorum demek için ne kadar geç, biliyor musun? Her yağmur damlasında yüreğim deli gibi titriyor, omzundan bir yastık, yüreğinden yorgan arıyorum. Üşüyorum…
Artık gelecek günler bize aşkı vaat etmiyor.  Ruhum seni çağırıyor, özlemlerim derbeder, nefesim seni çağırıyor. Ne gözyaşları birikmişti oysaki bu aşka, toprak kokusuna hasret kalan burnuma, kaldırımlara, biçare yağmuru bekleyen insanlara derman olmuştu.  Artık mevsimler seni istemiyorlar. Bedeninden bir yol,  ufkundan bir köprü kurmak istiyorum. Bizi bize kavuştursun.
Ne şarkılar eskittik sevgilim, bana seni hatırlatan şarkıların hiçbiri sana beni çağırmadı. Sen aşktan anlamazsın ben bunu çok iyi biliyorum. Gitmek yakışır sana, sen en çetin gitmelerden anlarsın.
Ruhunu, kalbini, sattığın aşkı da takarsın peşine, avuçlarına sığdırırsın gölgemi ve gidersin. Gitmek yakışır sana, sevmek değil…

Şu denizyıldızından ev yaptım ikimize. Bulutlar da oturdular, çaya davetli kırgın gönlümüz, bizi barıştırmak istiyorlar. Razıyım, sen de razı mısın?
Üşüyorum. Sadaka mı bildin bensizliği? Bitmedi mi hayata bensizliği verişlerin? Bitmedi mi aşkın gururunda paspas olup, kendini ve beni sürekli ezişlerin?
Üşümek bir yana kıvrılsın, en mühimi korkuyorum. Seni başkasına verirsin de, sensizliğim en büyük cezam olur, yıllar yılı sensiz sürünürüm diye korkuyorum. Kalbinden bir taht yap, oturayım, inan nefes bile almam, kalkmam hiç, dokunmam başka bir yere, dokundurmam. Bir başkası oturursa oraya, yaşayamam. Gerçekçi bir sonbaharın güzelliğinde kaldı aşk üçgenimiz…
Ben, sen, biz… Bizim aşk üçgenimiz. Bir başkasını sığdıramazken, hayallerden sevgili yaratmalarımız…

Bak, yine sonbahar. İşte yine sonbahar! Çapak mı kaçtı gözlerine, kör müydün ya da, göremedin mi?
Ne çok çileler çektim. Gözlerinden ihtiraslı aşk oyunlarını çektim de, masum bir sevda istedim.
Bakmadı, baksa da görmedi. Kendini benden alıp düne vermeye pek bir hevesliymişsin. Zorla aldın…
Kaçırdığın senin laneti bırakmasın seni diyeceğim lâkin, ben sendim, sen de bendin. Lanetler bizden uzak dursun. Sen bilmezsin ki, orada senin canın yansa, burada ben ölürüm.
Renkleri ve düzeni karıştırmadan dönsen… Sağım solum senin olsun, sadece dön desem…
Aşk paketi hediye etsek bize, tarifesi mutluluk olsa, yumsam gözlerimi, sadece sana, bana, bize, sonbahardan sonraki gelecek vaat eden ilkbahara kansak, kışı unutsak…
Aşk tende bıçaksa yürekte neden yara? Tene değmeden yüreği talan ediyorsa, ten neden yürekten daha mühim, daha bir şeffaf?
Sen bana uğramadın sayacağım, kendimi istiyorum çünkü. Bende kaldığını varsayarsam, unutulup giderim. Bencilliğim kötü bir şaka olsun, öyle farz et…
Hiç tanışmadık, hiç sevmedik birbirimizi. Birbirimiz… Sen tamam olsan, ben tamdım. Sen yarım olsan, ben nefes alamazdım. Ben yarımım, hani sen neredesin? Öyle bir tamamlanmışsın ki, yarım kalmışlığım yalnızca bende zarar ziyan…
Kirpiklerimden düşeceksin, dakikalar beni yoruyorlar. Aklında mıyım sahi? Özlemezsin, bilirim.
Gitmek şahane durdu sende, dur iki gözüm! Kapattın madem bu defteri, son bir imza da ben çakayım.
Gözlerimden vereyim gözyaşlarımı, gözlerine katayım. Ayrılık şarkılarını sunayım sana, aklından çıkmayayım. O vakit anla zehirli yüreğinden akıttığım her bir senin bana kattığı en büyük cezaları…
Dur iki gözüm! Sevdamıza son bir kibrit çakayım. Bu kez yanmak baki değil, üşüyorum. Sadece ısınayım. Omzumdan yatak döşek, yüreğimden biçare ölü çıkardın, şerefine son bir imza çakayım.
Siz sayın yazar; ‘Onsuzluğa evet diyor musunuz?’

‘SONSUZA KADAR EVET!’
Şuraya bir imza atın…
Seve seve evet… Aşkından aldığım tohumların adına, bana kattığın sevinçlerin hüzün deryasına bulanmışlığının adına, gözyaşlarımın çamur yaratmışlığına; çok sevmişliğime, çok çok ölmüşlüğüme…
Hepsinin adına, seve seve evet…
Sadeliğin senin olsun. Emin ol, dostça saklayacağım matemimi…

Dilara AKSOY