Aylık arşivler: Ekim 2012

282322_10150891463198581_44091550_n

Şebnem Pişkin’le Röportaj

Öncelikle Merhabalar Şebnem Hanım, nasılsınız?

Teşekkür ederim, gayet iyiyim.

Hemen başlıyorum sorularıma, ilk yazı yazmaya ne zaman başladınız ve en önemlisi de bir kitap çıkartmayı nasıl ve ne zaman düşündünüz. Bunu
gerçekleştirmek sizin için bir hayal miydi?

Yazmaya ilkokul sıralarında başladım. Kalemimin kuvvetli olduğunu öğretmenim fark etmiş olmalı ki kompozisyon yarışmalarına katılmam için sürekli beni teşvik ederdi. Ancak şunu vurgulamalıyım ki yazı yazmak ayrı bir şeydir, kitap çıkartmak ise daha ayrı bir şey. Şöyle açıklayayım: Herkes kendince bir şeyler yazar. Kimi günlük tutar, kimi aşka dair ya da güncel siyasete dair şeyler yazar.  Fakat yazdıklarınızın kitap olmasını istiyorsanız daha önemli bir kriter vardır. O da yazdıklarınızın toplum için ne oranda fayda yaratacağıdır. Ben de bu kritere uygun davrandım ve üniversite hayatım boyunca kendi kişisel gelişim yolculuğumda öğrendiğim bilgileri derleyerek BİR isimli kitabımı yazdım. Bu benim için gerçekleştirmek istediğim önemli bir hayaldi elbette ama bir şekilde gerçekleşeceğinden hiç şüphe duymadığım bir hayaldi… Keşke tüm hayallerimiz için aynı şeyi hissedebilsek, değil mi? :-)

Kitabınızı yazmaya başlarken kurguyu önceden belirler miydiniz,
yoksa bütün olay örgüsü yazdıkça mı gelişirdi? Kurgu için özel bir planınız
var mıdır?

Ben her zaman şöyle hissederim. Klavyedeki tuşlara basan el benim elim, evet; ama yazma süreci içinde o eli yönlendiren ben değilim. Anlatılması gereken bir şeyler varsa o zaten zihnime gelir ve beni rahatsız etmeye başlar. Gece uykumda, gündüz hayalimde sürekli dolanır durur. En nihayet klavye başına oturunca da kelimeler akmaya başlar. Emin olun ki bu süreç içinde ben yalnızca gözlemciyimdir; olayların gidişatını ben de yazarken öğrenirim. Yoksa önce kurgulayıp, sonra yazıya dökerek yazmıyorum.

Kitabınızı yazarken, takıldığınız her hangi bir noktada yazmak için
kendinizi zorlar mısınız? Yoksa yazmayı o an için bırakır mısınız?

Bırakırım.

Yazmak isteyip ancak yazmaya nasıl başlaması gerektiğini
bilmeyenleri tavsiyeleriniz, önerileriniz nelerdir?

Kendinizi zorlamayın derim. Hayatta her insanın kendini ifade etme biçimi farklıdır. Kimi yazarak ifade eder, kimi çizerek, kimi şarkı söyleyerek, kimi dans ederek. Eğer kendinizi ifade tarzınız kelimeler vasıtasıyla olacaksa zaten bir şekilde yazmaya başlarsınız. Değilse, başka bir yol deneyin…

Mesela benim de yazdığım bir romanım var ama sebebini bilemediğim
halde yazmak istemiyorum ya da olay örgüsünü getirmekte, onu oluşturmakta
zorlanıyorum.  Şuan yüz elli sayfa oldu. Benim gibilere önerileriniz nedir?

Yüz elli sayfa olduysa onu tamamlamak gerekir diye düşünüyorum. Ama zorlamadan, ne zaman ilham gelirse o zaman yazmaya devam ederek. Yazmak istemediğin halde kendini zorlarsan ortaya çıkan şey ne seni tatmin edecektir, ne de okuyucuları. Bu durumda yazdım bitti demek için yazmak iyi bir seçim olmaz.

Bir yazar olarak okuduğunuz ve beğendiğiniz yazarlar kimlerdir?

Öyle çok yazar var ki, artık isim vermek istemiyorum çünkü hepsinin ismini saymaya imkanımız yok. Son beş yıldır çoğunlukla Türk yazarları okuyorum ve gerçekten Türk edebiyatının son dönemdeki kazanımlarından kendi adıma son derece memnunum.

İnsanların çoğu “hayatımı yazsam roman olur” demekten korkmaz
sebebi bilinmedik bir şekilde. Sizce herkes kitap yazabilir mi? Yazmak bir
yetenek midir?

Her insanın yaşamı başlı başına bir romandır ve herkes kendi romanının baş kahramanıdır aslında. Ama hayır, herkes kitap yazamaz. Yazmak için kelimelerin dilinden anlamak gerekir.

Şebnem hanım, son olarak, buradan yazan ancak bastıramayan ve
yazmak isteyen ama korkan insanlara önerileriniz tavsiyeleriniz nedir?

Yazdıklarınız sizin için önemli olabilir. Ama kitap bastırmadan önce bir daha düşünün; amacınız fayda yaratmak mı, ünlü olmak mı, kişisel egonuz için mi kitabınızı bastırmak istiyorsunuz, yoksa hayatta yapmak istediğiniz şey gerçekten bu mu? Günümüzde herşey artık daha kolay, parasını verirsiniz ve kitabınız basılır ama ya sonra? Amacınızı ve niyetinizi gözden geçirin, sonra karar verin derim.

Zamanınızı bize ayırıp sorularımı yanıtladığınız için teşekkür
ederim, röportajı kendime ayırarak bitirmek istiyorum;  yazdıklarım, yazmam
gerektiğini gösteriyor mu sizce?

Müthiş bir soru :-) Yazdıkların değil ama yazma isteğin yazman gerekip gerekmediğini gösterecektir. Hadi durma kendine karşı dürüst ol ve söyle, gerçekten yazmak istiyor musun? O zaman yola devam!

Çok teşekkürler tekrar, kendinize iyi bakın. Hoş çakalın!

Ben teşekkür ederim, sen de kendine iyi bak.

<

parmaklik

SERBEST DÜŞÜŞ

Bu da benim vasiyetim olsun.

İnsanlar gökdelenler ile dünyaya kazık çakmaya çalışıyorlar. Doğmamak için kendilerini analarına, ölmemek için dünyalarına bağlıyorlar.

Asansörün kapısı açıldı, terasa çıktım. “Terasta kahve keyfi”, “360 Derece İstanbul manzarası”.

Babil kulesini yapanlar tanrıya ulaşmaya çalışmıyorlardı. Babil kulesini yapanlar tanrı olmaya çalışıyorlardı. İnsanlık üstünlüğe hep gökte gördü, oysaki istikameti hep aşağıyaydı. Şimdi bile, Babil’den dört bin yıl sonra bile, hala aynı insan egosu.

Birazdan bir deney yapacağım ve tanık olanların uykuları kaçacak. Birazdan bir şey deneyeceğim ve insanların anlatacak olağanüstü bir olayı olacak. Birazdan kendimi Sapphire’in terasından aşağı bırakacağım ve insana acziyetini göstereceğim. Yakınlarım mirasımı paylaşmamak için kaçışacaklar.

Kimse heykel yapıp ona tapacak kadar geri zekalı değildir. Önce büyük büyük büyük atalarını büyük büyük büyük adamları unutmayalım derler. Sonra taşlara sıfatını yontarlar. Karşısına geçip selam dururlar. Aradan zaman geçer, ata unutulur, taş kalır. Tutar putlara tapmaya, onlardan medet ummaya başlarlar. İnsanlar atalarına taparlar, insanlar kendilerine, egolarına taparlar!

Bütün savaş nefis iledir çünkü insan hep kendine aşık olur.İnsanın ölmesi gerek.

Sol beynimi bir yerlerde düşürmüş olmalıyım. Matematiğim kötüdür. Yetmiş beş kilonun iki yüz otuz altı metreden saatte kaç km hızla düşeceğini hesaplayamıyorum. Potansiyel ve kinetik enerjiye ise hepten yabancıyım.

İnsanlar garip garip yüzüme bakıyorlar. Ne bekliyorlar ki isteklerim yerine gelmezse canıma kıyacağım nutuklarını mı? İntihardan yalnızca korkaklar bahseder.

Ölüme karar veren kişi sessizce işini bitirir. Benim tek farkım biraz gürültü koparacak olmam.

Saniyede yirmi metre düşsem on bir nokta sekiz saniyede yer ile yeksan olurum.  Bir nokta sekizi de artan hızımdan dolayı kaybetsem, basit bir hesapla on saniyelik ömrüm kalmış.

İnsan ölüme yakın olduğu anda hayatı film şeridi gibi gözleri önünden akarmış. Otuz yılın on saniyelik bir filme sığdırılması zor ama zaman  göreceli değil mi. Yer çekiminin Newton’a kadar kanunlaşmamış olması saçmalık.  Daha Kabil zamanında kanunlaşmalıydı.  Kabil, Habil’i gömerken fark etmeliydi yerin insanı çektiğini.

İnsanları bakışları arasında terasın korkuluklarına çıktım. Kollarımı kaldırdım. Rio’yu seyreden İsa heykeli pozu attım. Sonra serbest düşüş.

İnsan ölürken bile refleksle nefes alıyor. On saniye daha nefes almasam ne kaybederim.

Rüzgar gözlerimi kapattı.

İki buçuk yaşındayım, deftere bir şeyler karalayıp anneme gösteriyorum, annem okuyor; “çok uslu bir çocuk olacağım, annemi hiç üzmeyeceğim, aferin bana…” Gerçekten yazdığımı zannetmenin verdiği sevinçle deftere garip şekiller çizmeye devam ediyorum.

Çarpmaya 223 metre!

Sürekli kusuyorum, karnım ağrıyor, doktor üşütmüşsün deyip iğne yapıyor, geçmiyor, öyle sancı var ki dokuz doğuruyorum. Üç gün geçiyor, eve doktor geliyor “bunu hemen acile yetiştirin” diyor. Hastaneye giriyorum, üstümü çıkarıp ameliyathaneye alıyorlar.

-Kaç yaşındasın sen

-Beş

-Büyüyünce doktor mu olacaksın polis mi?

-Büyüyünce Michael Knight olacağım, kara şimşeği süreceğim. Hemşirenin narkozuyla gözlerim kapanıyor.

Gözlerimi açmama rüzgar izin vermiyor. Çarpmaya 200 metre.

Doktor apandisti patlamış, zehir vücuduna yayılmış, gerisi Allah’a kalmış diyor. Annem ağlıyor.

Üç gün sonra uyanıyorum, uyanmasam 25 yıl daha az mutsuz olurdum.

Sekiz ay geçiyor. Öğretmen okulun önüne çıkarıyor. Kürsüye yetişemiyorum, ayağımın altına tabure koyuyor. Karşımda iki bin kişi var ve ben daha 6 yaşında bile değilim. Öğretmenler çıldırmış olmalı.

Saat dokuzu beş geçe… saat dokuzu beş gece…(gülüşmeler) saat dokuzu beş geçe…Atam dolmabahçede.

Neyse ki okuyorum, dedem torununa bakıp gülüyor. Aradan 4 ay geçiyor. Dedem gençliğinde içtiği alkol ve sigaradan yakayı kurtaramıyor, ölüyor. Ben hiçbir zaman ağzıma tek damla alkol sürmüyorum.

Çarpmaya 160 metre!

On iki yaşında, Trt’deki yarışan şahinler’e katılıyorum, birincilik ödülü olarak mont veriyorlar, seviniyorum. İki ay geçiyor, Toprak Sergen 100. Programı sunuyor. Bugüne kadar ki yüz birinci içerisinde en yüksek puanı alan arkadaşlara bisiklet ödülümüz var diyor. İsmimi söylüyor. Abc stüdyolarına 3 kere gidiyorum, biz sizi arayacağız diyorlar. Kimse aramıyor. On iki yaşında bir çocuğa, “bisiklet kazandın” deyip vermemenin ne kadar feci olduğunu bilmiyorlar.  İşte ben o gün, her hangi bir şeyde başarılı olmaktan vazgeçtim.  O gün bir daha hiçbir şey için uğraşmayacağıma sadece bekleyeceğime karar verdim.

O günden sonra ne takdir ne teşekkür aldım. Ne kötü geçen bir sınav için ağladım ne iyi gelen bir nota sevindim. Ne bir kızı kaybettiğime üzüldüm ne bir kızın sevgisine sevindim.

Çarpmaya 120 metre!

Ortaokula iki gün, liseye 4 gün geç başlıyorum. Sürekli bir şeyleri erteliyorum.

Üniversite sınavı geliyor ama hiç ders çalışmıyorum. İyi puan alıyorum ama tercih yapmıyorum. Ben yine beklemeyi seçiyorum.

Aradan iki sene geçiyor şehir değiştiriyorum. Üniversiteye başlıyorum ama okula hiç gitmiyorum.

Öğrenmeye çalışmak için çok geç bari bildiklerimi aktarayım diyorum, liselere gidip birkaç çocuk seçiyorum, onlara ders anlatıyorum, yemek yapıyorum, bulaşıklarını yıkıyorum, üstleri örtüyorum. Çocuklar iyi insan olsun, meyve vermiyorsam da tomurcuk derdinde olayım diyorum. Zaman geçiyor hepsi başarılı oluyor ama kimse arayıp hiçbiri arayıp nasılsın demiyor.

Çarpmaya 92 metre!

Havada parende atmaya başlıyorum, bunu durdurmam gerek. Benim baş üstü çakılmam gerek.

Annem  “oğlum niye kız arkadaşın yok” diye soruyor. Boyalı et parçaları beni sıkıyor diyorum, ne odunluğum kalıyor ne kendimi beğenmişliğim.

Bir kız görüyorum, sadeliği hoşuma gidiyor. Acaba sevebilir miyim diyorum. Sonra bir gün makyaj yapıyor, ben sevmekten vazgeçiyorum.

O kendini birilerine, her hangi birine, topluma beğendirmeye çalışıyor ve bundan nefret ediyorum.

Çarpmaya 74 metre!

Dengeyi sağladım, baş üstü düşüyorum. Başımı kuma gömmem gerek.

Okula gitmiyorum, onu da erteliyorum. Bitmesi gerekenden 2 sene sonra bitiyorum.

Askere gidiyorum. Ciğeri beş para etmez adamlara karşı hazır olda duruyorum. Hepi topu 157 gün sıkar dişimi beklerim diyorum, bekliyorum.

55 metre!

İşlere girip çıkıyorum, ama hiçbiri tatmin etmiyor.  Neyi beklediğimi inan hala bilmiyorum.

Sonra günün birinde bir kız çıkıyor karşıma, ne gülüşünü ne hüznünü, ne kokusunu ne soluğunu biliyorum. Hayat değil de hayal gibi, gerçek değil de sanal gibi. Karşımda olsa ayaküstü on iki saat aralıksız iltifat edebilirim ama izin vermez, utanır, kızarır. Zaten ne güzelliğinde, ne zekâsındayım. Ne saçında ne gözünde. O kendini beğendirmeye çalışmıyor. İnsanlar taltif etsin, takdir etsin istemiyor.

Çarpmaya 40 metre! Hızım çok artıyor. Kinetikenerjidedikleribuolsagerek.Kelimelerebilearaveremiyorum.

Bir gün bana hissettiklerinden bahsediyor. O birini seviyor ve ben neye uğradığımı şaşırıyorum. Bir kız birini seviyor ve karşılık beklemiyor. Biri gerçekten sevmenin ne demek olduğunu biliyor. Godot bekler gibi bekliyor ve bu bana aklımı ters giydiriyor.

Sadece20metrekaldı.Artıkbıdıbıdıyapacakzamanyok.

Bana “bekleme” diyor. Hâlbuki benim en iyi yaptığım şeydir beklemek. Benim yıllarca bu beklemeyi yapmak için beklediğimi bilmiyor.yazık oluyor.

Deve kuşu avcı kendisini görmesin diye kafasını kuma sokar derler. Kuş beyinli. Ben de onu örnek aldım. Kafamı kuma soktum ki avcıları görmeyeyim. Olmadı. Bir yerlerden mutlaka bir ses çaldı kulağıma. Sonra bir darbı mesel okudum. Ne kadar eğilirsen o kadar yükseğe sıçrarsın diye. Bunun tersi neden olmasın dedim. En yükseğe çıkıp kendimi bıraktım ki daha iyi gömüleyim.

Ve işte o an geldi çattı.

Başım saatte bilmem kaç kilometre hızla asfalt zemine vurdu. Örs, çekiç, üzengi dahil tüm kemiklerim kırıldı.

 

Çrapmnıan şddietley fkiirlriem briibrne gçeti. Atrkı en dseem bşo.

 

tecavuz-kacinilmazsa-rating-almaya-bak-851306

Bir Gün

Gece uyumanın ilk defa bu kadar zor olduğunu anladı Serpil. Gece yatağa yattığında düşünmek, insana uyumaması için yatağı çivili bir işkence aletine dönüştürüyor sanki. Ancak Serpil’in zamanı yoktu. Yarın, hayatındaki bataklığın ilk günü olacaktı yoksa. Düşünmeliydi.

1 gün önce

“Kızım, hele bir sus sen,” dedi annesi kızını tehdit edercesine, “Baban hoş görmüşse bu iş olacak, bitmiştir! Sen boşu boşuna kendini yorma. Hem ne varmış Macid’de? Amcanın oğlu fena mı? Uzağa da gitmezsin hem, yakın yakın birbirimize gider geliriz.”

Serpil cevap vermedi annesine. Cevap verse de, anlayacağı ne malumdu ki? Annesine göre kızının eş dostla evlenmesi iyiydi, zarar ziyan gelmezdi kızına. Hem de en önemlisi, birbirlerine evleri yakıncaydı, gelir giderlerdi sık sık. Ancak annesi cehaletin verdiği bir düşünceyle, kızının daha mutlu olacağını zannederek onu başka bir adamın altına zorla sokup, kendisinin ve beyinin istediği adamın kızlarının bakireliğini bozmalarına izin veriyorlar hatta zorla bedenine tecavüz ettiriyorlardı. Kızlarını göz göre göre cehenneme atıyor ancak bir türlü farkına varamıyorlardı. Döktüğü gözyaşlarını görmezden geliyor, ancak istedikleri herifin onun gözyaşlarını dindirebileceğine inanıyorlardı. Ama bir şey bilmiyorlardı. Serpil zevk’in verdiği mutlulukla mı gözyaşı dökecekti o herifin altında? Yoksa acının verdiği hüzünle mi, yatağı sırılsıklam edecekti?

Onlar, kızlarının bir yaz yağmurundaki bulutlar gibi su dökeceğini zannediyorlar iken, şiddetli yağmur öncesi gelen elektrikli bulutların neden ses çıkarttığını ve bu denli sert yağdığını bilemiyorlardı. Serpil, kapkara bulutlara bürünmüş, birbirlerine çarpmaması için kendini feda etmişti, son bir ümitle…

Adımlarını yere sert sert basarak konakta ki merdivenleri çıktı. Kapısını sertçe kapatıp, başını yastığa gömdü ve güzelliğine acıdı! Köydeki kızlardan güzel olmanın verdiği havayla dolaşmanın cezası bumu olacaktı Allah’ım, diye düşündü kendi kendine. Ona bahşedilen güzelliği göstermenin cezası bu mu olacaktı? İçindeki acıyı dışarı fışkırtma mak için kendini zor tuttu ve ağlamakla yetindi. Gücü anca buna yetiyordu. Çaresizdi. O içindeki elektriği boşaltamayan, ışığını bundan böyle o pis herife göstermek zorunda kalan sessiz bir kızdı.

 

Babası Mahmut Efendi, Serpil’i kime uygun görür bilinmezdi. Ama Serpil her zaman dua etmişti içinden, “Ey Allah’ım, sen beni sevdiğimle beraber kıl, kardeşimden uzak eyle,” der ve tekrar kendi “Amin”lerdi duasını. Çünkü kendisinden beş yaş küçük olan, on altı yaşındaki kardeşi Murat’la evlenme ihtimali daha yüksekti. Gelenek görenek bunu gösterirdi. Erkek kardeş, erkek tarafı, erkekler… Onlar buraların tanrısıydı bir nevi. Kadınları kendilerine itaat etmesi için yaratıldığını düşünen bir seks tanrısı erkekler! Seks kölesi kadınlar! Hepsi bundan ibaretti, kadınlar bundan ibaretti işte! Onlar, hiç bir zaman baskın olamaz, hiçbir terazide erkekle denk düşemezdi, her zaman altta kalır, susar veya susmayı bir çare olarak kendilerine adanmış büyük bir nimet gibi görenlerdi.

Onlar, sessiz yaşamların efendileriydi…

Serpil, kardeşiyle kendini aynı yatakta koyun koyuna gördüğü rüyalardan uyanınca, hemen bildiği bütün duaları okur, etrafına üflerdi. Ve ardından hemen bir duş alır kendinden iğrenirdi. Aynı rüyayı üst üste gördüğünde annesi artık dayanamayıp sorardı, “Kızım, bu ne iş böyle her gün suya girmek? Yeni adet mi bu da?” der, Serpil de cevap vermez, hemen üstünü başını çıkarır, kirini temizlerdi vücudundan. Ve tekrar tekrar iğrenirdi kendinden.

Amcasının oğlu İrfan, tüm bu olanlardan memnundu. Bu sebepten hiç ses çıkartmıyor, babası ne derse uygun gördüğünü belirtecek anlamda kafasını sallıyordu. Köyün en güzel kızıyla evleniyordu, amcasının kızıymış onu alakadar etmezdi. O, aldığı zevk ve onun göğüslerinden gelecek kokuyu merakla beklemişti senelerce. Şimdi bunca zaman beklediği ve kasıklarında depoladığı şehvet duygusuna yenilmesi mümkün değildi.

O, Serpil’i düşünüp onun üzerinde planlar kurmaya başlamıştı bile. İnsan ne bulut ne de bulutların arasında uçan martı olmayı kabul etmiştir. Ya da  ne denizin içinde yüzen bir balık veya yosun olmayı. İnsan bir okyanus olmayı istemiştir her zaman! Bulutuyla, yosunuyla, balığıyla ve martısıyla… Ne güzel söylemişti Nazım…

1 gün sonra,

gece yarısı.

İrfan yakışıklıydı aslında ama sevmedikten sonra bir önemi yoktu Serpil için. İstemiyordu onu. Onun bedenine dokunmasını, onu okşamasını ve ona abanmasını! Ona bakmasını dahi istemiyordu işte… Sevmek ve sevildiğiyle alt alta üst üste olmak istiyordu. İrfan’la yapamazdı bunu. Yüreği el vermezdi. Ama artık çok geçti… Annesi şimdi sık sık gelir gider ona ve görür nasıl da tuzlu tuzlu etrafını yakarak ağladığını. Mutlu olur mu acaba, İrfan’ın ona zorla tecavüz ettiğini duysa? O istemediğini söylese de, “Sus, bu gece sen benimsin! Baban kendi ağzıyla verdim demedi mi?” dediğini söylese mutlu olur muydu acaba?

Zorla soydu vücudunu ve yine zorla içine girmeye başladı. Boynunu, dudaklarını, saçlarını öptü…

Ses çıkarmadı Serpil. Kendi tuzlu göz yaşını yuttu, İrfan onun bedenini yuttu.

Delercesine, acımadan, girip çıktı Serpilin vücudunda. kasıklarındaki enerjiyi boşaltıyordu. Senelerin enerjisi, Serpilin vücuduna akıyordu hızla… şehvetle…

 

 

iyibayramlar16ti8

İNSAFLI BAYRAMLARIN OLSUN SEVGİLİM

Bayram senden insaflı çıktı sevgilim

O geldi, sen hâlâ gelmedin

Hatırlar mısın?

Yine bir bayramdı

Bana “Gitme” demiştin

Gitmedim

Gidemedim.

İşte ben buradayım

Sen neredesin?

Kaç bayram daha geçecek sensiz?

 

“Gitme” dedim

“Gitme”

Gittin

Sevgiliye verilebilecek en büyük yaraydı

“Gitme” dendikten sonra

Gönül insafa gelip,

Yaraları sarmaz mıydı?

 

Bak bayram geldi

Sen yoksun

Olmayacaksın

Sensizlik şarkı söylüyor

Diyor ki;

“Bekleme onu, dönse sevmez, sevse de dönmez”

Yüreğim gökkuşağını bağışlıyor sana

Koyunların hazin sonu bu bayram

Sen beni gidişinle mahvettin

Sen yüreğimi sövüşlerinle bitirdin

Sen bu bedeni çoktan söküp,

Paramparça ettin

Yaşayan bir ölünün bayramıdır bu

İyi bayramlar sevgilim,

Bil ki; aşkımla saracağım seni

Mahşerde karşılaşırız

Gözyaşlarım aşkımızı ıslatıyor

Hasta olmadan gülmeliyim

İyi bayramların olsun sevgilim

Kurbanlık koyun sanmışsın beni

Boynum bükük çaresiz ardından bakakaldım

İnsaflı bayramların olsun sevgilim

Dönüşün sonsuz,

Gidişin imkânsız olsun

Bu yürek senin…

Dilara AKSOY

283698_448883591810683_933166420_n

Yazar Gizem Kayahan’la Söyleşi

 

Öncelikle Merhaba Gizem hanım, nasılsınız?

Merhabalar! İyiyim, teşekkürler.

 

 Hemen sorularıma başlıyorum, “Denizin Külleri” adlı kitabınızı yazmaya ne zaman ve nasıl karar verdiniz?

Liseye geçtiğim dönemde çok fazla roman okuyordum, bir süre sonra hikayeler bana yetmemeye, karakterler beni tanımlamakta eksik kalmaya başladı. Ben olsaydım şöyle yapardım, böyle yazardım, demeye başladım ve en sonunda ben olup yazdım.

 

 

 Kitabı yazarken, kafanızda önceden belirlemiş olduğunuz bir kurgu var mıydı, yoksa yazdıkça mı gelişti her şey?

Her zaman kafamda önceden bir kurgu belirlemiş oluyorum. Kafamda onlarca fikir ve hikaye oluyor her zaman, ne zaman bir tanesi tamamlanırsa o zaman ona kağıda dökülme şansı tanıyorum.

 

 Zorlandığınız, takıldığınız anlarda, yazmayı bırakır mısınız, yoksa kendinizi zorlar, yazmak için direnir misiniz?

Direnmem çünkü seviyorum yazmayı, keyif alıyorum, yazmak için zaman yaratıyorum, mekan yaratıyorum. Takılırsam eğer kalkıyorum başından, ne zaman yeniden oturmaya hazır olursam o zaman dönüyorum başına.

 Peki, ne kadar bir sürede tamamlamıştınız “Denizin Külleri” kitabını?

Yazım süreci bir yıldan kısa sürdü ama araştırmalarımla birlikte bir buçuk yıla yakın bir süreç.

 

 Kitabınızın ismi etkileyici, nereden aklınıza geldi?

Kitap bittikten sonra yüzlerce seçenek yazıyorum, daha sonra ailemle birlikte tercih yapıyoruz, onlar en büyük yardımcılarım.

 

 Bir yazar olarak okuduğunuz ve sevdiğiniz yazarları söyleyebilir misiniz?

Pek fazla yazar okuduğumu söyleyemem, kitap okuyorum ben daha çok. Aklıma ilk gelenler Sabahattin Ali-Kürk Mantolu Madonna, Marquarite Duras-Yazmak, Goethe-Faust, Herman Hesse-Bozkırkurdu oluyor.

 “Denizin”Külleri” adlı kitabınızdan sonra “Sensizlik Esiyor Yüreğimde” adlı kitabınızı yayınladınız. Gerçekten ama gerçekten büyük başarı, öncelikle tebrik ederim. Peki size göre, yazmak nasıl bir şeydir? Yazmak isteyip de yazamayanlara yola nasıl başlamalarını önerirsiniz?

 

Yazmak benim için her şey; doymak, aç olmak, kaçmak, sığınmak, ağlamak, uyumak… Yazmak için zaman yaratırım ben, boş zamanlarımı doldurduğum, hobi olarak sahip olduğum bir edim değil bu, hayatımın kendisi. Yazmak isteyenlere öncelikle nitelikli bir okuyucu olmalarını öneririm ki; okuduklarından kendileri için gerekli olanları alsınlar ve inansınlar kendilerine, inanmak başarmanın ilk yarısıdır, asla yapamam, demesinler çünkü bu kelime çok küçük gibi gözüküyor ama kökünden etkileyebiliyor hayatları.

 

 Kitap yazmanın sizin açınızdan zorlukları var mıdır? 

Kediler tımalayabilir, köpekler ısırabilir ama hala severek evinizde barındırırsınız onları, işte böyle bir şeydir yazmaktaki zorlukların benim açımdan tanımı. Hep denir ya; her işin bir zorluğu vardır elbet ama benim hayatımın kendisi kelimeler, seviyorum onları, bu sebeple zorlukları bana dokunmuyor, izin vermiyorum buna.

 

 Gizem hanım, çok teşekkür ederim teklifimi kabul ettiğiniz için. İyi günler ve hayatınızda başarılar dilerim. Hoşçakalın.

Ben teşekkür ediyorum, nice sohbet ve etkinliklerde görüşmek dileğiyle…

girl

KENDİNE ÇIKAN YOL CADDESİ

Etraf ana baba günüydü, herkes bir yana kaçıyor, kimse kimseyi görmüyordu. Küçük kız hıçkırıklarla ağlayıp annesini arıyordu. Kimin kime çıktığı, hangi yol ayrımında birbirine denk düştüğü belli değildi.
Peki niçin kaçıyordu bu insanlar, neden kaçıyorlardı? Küçük kız elindeki küçük valizini yere bırakıp, nefes nefese kalmış olmanın yorgunluğuyla kaldırıma oturdu.
Birdenbire yanına kendisinden biraz uzun, sarışın, yeşil gözlü bir kız oturdu. Yaşını belli ediyor ve küçük kızdan büyük olduğu anlaşılıyordu. Birbirlerine hayretle bakmaya başlamışlardı ve gözlerini birbirlerinden alamıyorlardı.
Küçük kız’a hayretle bakan kız bir anlık panikle yerinden kalkıp: ‘Ama…’ dedi.
Nasıl oluyordu bu, böyle bir şeyin olması mümkün müydü, olabilir miydi?

Küçük kız’ın gözleri dolmuştu ve: ‘Ben ne diyeceğimi bilemiyorum. Annem’i arıyordum. İnsanlar neden bu kadar telaş ediyorlar bilmiyorum.’
Adı Sudenur olan kız; ‘Ben anlamaya başlıyorum galiba’ der gibi oldu, onun yerine ‘Hâlâ sende duruyor değil mi?’ diye sormakla yetindi.
Küçük kız cebinden bilyeleri çıkarıp meraklı gözlerle kendisini süzen Sudenur’a uzattı ve; ‘Al işte bak burada!’ dedi.
Sudenur bilyeleri alır almaz birdenbire Sudenur ve adaşı olan küçük Sudenur’dan yaşça bir hayli büyük olduğu anlaşılan genç bir kadın yanlarına geldi.
Elinde taşımakta zorluk çektiği bir valiz vardı, kaldırıma oturdu. Buruk bir tebessümle Sudenur’ları süzdü, ‘Bakın bende ne var…’ diyerek valizinden tonla para çıkardı.
‘Bunlar var, artık sadece bunlar… Ama görüyorsunuz işte nasılım, nasıl değişmiş miyim?’
Genç Sudenur kaldırıma oturdu tekrar, yaşlı gözlerini sildi, çantasından eski fotoğrafları çıkardı.
Genç kadın, küçük Sudenur gözyaşlarına hakim olamadılar. Geçmişlerinden her biri bir parça bulmuştu. Peki neydi onları bir araya getiren, üçünü birden gözyaşlarına boğan hadise, üçünün de birbirinin geçmişleriyle olan bağlılığının sebebi neydi?

Genç kadın küçük Sudenur’a bakıp; ‘Değişmişim öyle değil mi?’ dedi gözyaşlarını silerken.
Küçük Sudenur ‘Evet, kilo almışsın. Baksana ben hâlâ çok zayıfım, evlenmişsin, parmağında yüzük var’ dedi.
Genç kadın; acı bir tebessümle gülümseyip ve başını sallayıp ‘Evet, evlendim. Sevdiğim adam olmasa da, yalnız kalmamak için evlendim. Bir başkasıyla evlendim. Hatırlar mısın Sudenur?’ deyip genç kız’a kendisinden 10 yaş küçük olan Sudenur’a baktı, ‘Çok sevmiştin onu, çok sevmiştik…’ dedi.
Genç kız, ‘Sevmez olur muydum? O benim nefesimdi, elim, ayağım, gözüm, umudum; ömrümün her bir ânı, nefesimin en temiz yanı… Demek sonun böyle oldu, severken bir başkasına düşmek…’ dedi.
Küçük Sudenur da yüzünü elleriyle kapatmış, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. ‘Benim yaşımdayken sevmek daha bir başka, hayaller kurulur, o insanın kaderin olup olmayacağının düşüncesiyle yaşamadan sadece onu düşünürsün. Ona hayranlık beslersin, boyun ufak olsa bile, sana göre ulaşılmaz olsa bile sevmeye devam edersin. Benim yaşımdayken, böyle acı değil sevmek’ dedi.
Üç adaş bir araya gelmişti. Üçü de Sudenur’du. Peki, bu insanlar niçin koşuyorlardı?

Sudenur’lar can pazarı hâline gelen caddenin kalabalıklığının dinmesiyle birlikte herkesin orada bulunma nedeninin ne olduğunu anlamaya başladılar.
Her biri kendine çıkıyordu, her bir insan geçmişiyle; çocukluğuyla, genç kızlığıyla, delikanlılığıyla, yetişkinliğiyle ve yaşlılığıyla karşılaşıyordu. O cadde kendine çıkan yol caddesiydi.
Çocukluğunun bilyesiyle, genç kızlığının hatıra dolu fotoğraflarıyla ve yetişkinliğinin acı dolu bir aşkla ödenen faturasıyla, istenmeyen/ sevilmeyen birinin evliliğiyle mücadele edilmesiyle boy gösteriyordu.

Çevrelerindeki, kendine çıkan yol caddesindeki diğer insanları seyretmeye koyuldukları anda elinde bastonuyla çok yaşlı, kısa boylu, ufak tefek, yalnız gözleriyle ve bakışlarıyla kim olduğunu belli ettiren bir kadın geldi. Yaşlı Sudenurdu bu. Yaşlılığıyla oradaydı şimdi.
Çocuk hâline, küçük Sudenur’a sarıldı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladılar. Bastonu düştü elinden sarılırken, ‘Seni nasıl da özlemişim bilemezsin’ dedi. Onun da çıkardığı tek bir eşyası vardı. Sevdiği adama yazdığı mektup… Hiç göndermemişti, sadece yazmıştı. Mektup eline ulaşsa da, okusa da onu anlamayacağını biliyordu çünkü. ‘Bakın, bende de sadece bu mektup var, geçerli olur mu?’ dedi.
Gençliği, genç Sudenur: ‘Geçerli olmaz olur mu? Ulaşamadığın birini sevmenin en genç hâlini ben yaşadım. Gençliğim gitti ve şimdi işte yaş almış, yaşlı hâlimle karşımdayım. Aynaya bakınca bile anlamıyormuş insan yaşlandığını, ancak bu şekilde çıkabiliyormuş gerçekler. Böyle yüzleşebiliyormuş insan kendisiyle. ‘

Genç kadın, Sudenur’un orta yaşlı hâli araya girdi ve, ‘Gelin bir önerim var, seveceksek de öleceksek de beraber ölelim, her birimiz bir bütün olalım. Yaşlıyken de çocukken de gençken de ve benim yaşımdayken, şu hâldeyken de birbirimizden hiç vazgeçmeyelim. Çocukluğumuzu yaşayalım, arada sırada bir genç olalım. Kaybetmeyelim kendimizi bütünüyle, var mısınız?’ dedi.
Yaşlı Sudenur: ‘Ömrüm yettiğince varım’ dedi.
Küçük Sudenur, genç kızın elinden bilyeleri hızlıca alıp ‘Bilyelerimin üstüne yemin ederim. Varım’ dedi ve ilk kez içten gülümsedi.
Genç kız, Sudenur’un gençliliği konuştu ve; ‘Çocukluğumun, gençliğimin her bir karesini taşıyan şu fotoğrafların üzerine yemin ederim’ dedi.

Yaşlı Sudenur’un koluna girdiler, küçük Sudenur’un elini tuttu genç Sudenur.
Sonsuzluğa uzanan yolda birbirlerine sıkı sıkıya sarılan, kendine çıkan yol caddesindeki diğer insanlar gibi birbirlerinin yüreklerine, en iç yanlarına sığdılar. O vakit geriye bir tek Sudenur kaldı, yaşlanmış, saçlarındaki akla hayata gülümseyen Sudenur…
‘Anne’ dedi, ‘Anne…’ Bana verdiğin gençlik iksirini, hayatı seveceğim. Kaç yaşında olursam olayım, ömrümün son günlerine dek kendimden vazgeçmeyeceğim. Hep genç, hep çocuk, hep canlı olacağım. Bastonunu sıkı sıkıya tuttu, birdenbire gözlerini açtı; hepsi düşün içinde kendine misafir çıktığı bir rüyaydı. Lâkin ders veren, kendini adam eden, kendine çıkan yol caddesinde umutlarını bulmak isteyen her insanın rüyası gibi, sımsıcak, gözyaşı ve mutluluk dolu bir rüyaydı.
Fotoğraf albümünü aldı, tek tek baktı geçmiş yıllara. Sardı, kucakladı, derin bir iç çekerek karanlığa gömüldü, sonsuz bir uykuya daldı…

Dilara AKSOY

cicek_18122007002645

“Zeytin ve Peynir ” arası , “Aşk”arası “Hüzün “diyordun,

“Zeytin ve peynir ” arası , “Ekmek” arası,

“Aşk”arası “hüzün “diyordun,

“Ekmek ” arası” mutluluk” diyordun,

O kış günü ve bu kış günü “hüzünü” hala bilemiyordun.

………………………………………………………………………………….

“Zeytin ve peynir ” arası mutlulukların içtikçe güzelleşiyor,

İçtikçe güzelleşiyorsun,

Koca denizi şişenin içinde yaşatıyor ,

Beni o kış günü ve bu kış günü hala öldürüyorsun…

Küçük Kız

Sana Ölmek Yasak!

Küçük kız dağılmış olan saçlarını yıpranmış elleriyle gözünün önünden çektikten sonra, tepesinde dikilen ve somurtkanlığından gurur duyar gibi bir halde olan adama baktı. Göbeği giydiği gömleği geriyordu. Adam ayağını kızın ağzına sokarcasına işaret ederek gösterdi, kızın ona baktığını görünce. “Baksana sen! Burası böyle kalacaksa derhal gözüme gözükme, yaptığın işi bari düzgün yap!” Kız, gösterilen yere tekrar bir siyah boya vurdu. Dişlerini ise birbirine vurmamak için kendini zor tuttu. Kendini ağzından salyalar akıtarak, sinir küpüne dönen biri olarak hayal edemedi. Yapacak gücü olmadığını kendisi de biliyordu tam anlamıyla.

Her gün bu anı yaşadığında, içinde ki fırtınalara hakim olmak istiyordu ama bundan sonra dayanabilecek miydi, bilmiyordu, korkuyordu işte. Başında dikilen somurtkan adam en sonunda tekrar konuşmaya başladı. Bu sefer ne diyecekti acaba? Belki bu sefer de beğenmediği için kızacak, hatta ona vuracaktı. Belkide ana avrat küfür edip, bir kız çocuğunun yüreğini parça pinçik  edecekti. Bunlar aklına geldikçe korkmak onun için bir farz hareket olmuştu sanki! “Kızım, iki saat seni bekleyecek halim yok ya hemen yaparsın, yada verdiğim parayı geri alır giderim. Ona göre hızlı ol.”

Bir yandan düşüncelerle boğuşurken, bir yandan da annesiyle boğuşuyordu yüreği. Hayatını bu hale sokan o annesi yüzünden bu hallerdeydi. Ona şimdi oldukça uzak olan eski tebessümlerini kaybettiren annesindeydi bütün suç! Ölümüyle birlikte onları da alıp gitmişti uzaklara. Annesi ölürken dahi son kötülüğünü yapmıştı işte ona! Onu hem anne sevgisinden hemde ufak da olsa, bir tebessümden mahrum bırakmıştı. Mutlu mudur acaba şimdi? Mutlu mudur o yattığı soğuk yerde?

“Adamın yüzüne baktıkça,
tüküresi geliyordu annesinin suratına…”

(Yazar Notu: Yazı, teknik nedenlerden dolayı silinmiş, tekrar yayınlanmıştır.)

talihoyunlari_sonbahar

KAHROLASICA

Kahrolasıca baksana buraya! Aşkımız çığlık atıyor, intiharın eşiğindeyim, parmaklarımı kesecekken beni durdurmaya kalkıyor. Parmaklarıma kıyıyorum, seni bana vermeyen zamanı satırlarımla; mısralarımın en deriniyle, dibiyle dövüyorum. Hey Vicdansız! Suyum ısındı biliyorum. Çetrefilli limonlu aşkımız sapsarı sevemeyeceğimizi anladı, bizden ayrılmak istiyor.
Ne çok biz kullanıyorum satırlarımda. Gerçekte yaşayamayan bizi yaşatmaya çalışmamın anlamı ne? Hastayım. Çok hastayım. Ateşim yok aslında, burnum da akmıyor, üşümüyorum, terlemiyorum; lâkin çok hastayım, sensizliğin hastalığına yakalandım, ne vakit seni çağırsam yine ona yakalanıyorum. Yüreğimde iyice dinlendin mi, sütünü içip boylu boyunca uzanıp sabahı ettin mi? Konforlu yüreğimin bitmek tükenmek bilmeyen misafiri sensin. Kaldırmaya çalıştıkça iyice yapışıyorsun, sokuluyorsun, derbeder ediyorsun, yine de seviliyorsun.

Baksana buraya! Bir kez olsun gerçekten baksana ve görsene. Ne anlamaz şeymişsin! Sevmek tek başına korkardı, onu tek bırakmaya nasıl oldu da razı oldun? Sevmek ve sevilmek ateşi sarmalıydı bizi, bize biz adeta ilaç gibi gelebilmeliydik.
Üç noktanın ömrü bitti. Noktalarımla boğuyorum serin sularımda seni, bittikçe artıyorsun, hem aşk biterken de çoğalmak değil mi? Sevdiğim! Bana, buraya baksana. Şu ağaç da yerli yerinde duruyor, düzen hiç kimseye göre değişmemiş. Sadece yapraklar sararıyor, kısa bir zaman önce askılı giyerdim şimdi hırkayla bile üşüyecek kıvamdayım. Değişiyor, evet, belli ki düzen ve düzenle birlikte bir şeyler değişiyor, sen’im dışında…
Senimi çok seviyorum. Senim benden aldı seni, senimi geri istiyorum. Yaşamak için senden büyük bir parça almalıyım, ihtiyacım var. Mesela yüreğini, mesela gözlerini, mesela sesini, mesela en beter aşkının hazinesini… Bak, üç nokta dirildi. O bile dirildiyse senin de gelmen için bahanen olabilir, öyle değil mi? Ölenler bile diriliyorlarsa bu aşk niye dirilmesin? Bizim aşkımız niçin kendini ertelesin? İnsaflı ol sevdamın çiçeği; insaflı ol, seni koklamak istiyorum, seni içime sarıp, içimde aşkınla erimek istiyorum.

Kahrolasıca, duysana! Haydi, kalbim anlamaz, sever, duysa da anlamaz, anlasa da duymaz, o garip bir yanılgı müptelası. Peki sen? Sen niçin duymaz, niçin anlamazsın?
Kahrolmasana! Belam… Duysana! Küçücük ellerim var, umutlarını tutamam belki; küçük bir kalbim var, sığmaz evin, lâkin yine de büyük sevebilirim. Bilirsin öyle çok, öyle deli öyle kahrolurcasına severim. Sevmeleri kıskandırırım sevişlerimle, bilirsin.

Haydi, ver elini, gidelim buralardan. Çık şiirimden, çık satırlarımdan, gerçeğe dönsene, daha ne bekliyorsun? Ölmemi mi? Ver elini, gidelim. Birbirimizden gitmeden dünyanın kahrından gidip mutlulukla sözleşelim, imzanı at tam da kalbime. Mührüm olsun, başkasına bakarsam aşk tekmeleyip dursun. Bir de çocuğumuz olsun, adı merhamet… Nefretlerimiz çoğalacakken bize sarılıp içimizde uyusun. Baksana dönmen ve sevmen için ne bahaneler ürettim, eskittim artık kalemimi, yıprattım düşüncelerimi, saçlarım da çok uzadı, bildiğin o aşk dolu sevdalı değilim.

Ruhum yaşlandı, yaş aldı çok. Eklerim yaşını yaşıma, katarım dertlerini dermanlarıma, duysana! Baksana! Ne çok ünlemim oldun. Dikkat! Sevmek var çekilin yoldan, öyle bir sevmek var ki koynunda yılan beslercesine acıların en büyüğü o sevmekte var. Böyle bir sevmek yaşatmayacaktın bana, dünyalarımız ayrı olup da o dünyadan birbirimize seslenen olmayacaktık. Ellerimde gözyaşlarımın kanlı hadiseleri olmayacaktı. Keşkeler büyütmeyecektik bir daha. Fon müziklerinin ruhumu okşayıp beni derbeder ettiği anlarda aklıma acıyla gelen sen olmayacaktın. Gülümsedim. Acılarıma gülümsedim. El salla kameraya, baksana aşkımız dillere pelesenk olmuş, dillerde dolanıp durur. Herkes ezberlemiş, herkes bilmiş, bir vefasız yâr bir de deli gibi seven biri var.

Hikâyem olmuşsun. Sonunu yazıp başa döndüğüm, kısır döngülerim olmuşsun. Türkü çığırıp içimden kovarsam yalnız kalacağını düşünüp acıdığım olmuşsun. Sen benim her şeyim olmuşsun.
Kolum, kırık kanadım, ebedi aşkım… Hasret çağırmışlığım olmuşsun. İçten içe akıttığım gözyaşlarım, bitmek bilmez yaşlarım, hızlıca ilerleyen mevsimlerim olmuşsun. Yaprakların bir sararmış, bir açmışsın bahar çiçeği gibi, bembeyaz olmuşsun kar gibi, masmavi olmuşsun güneşe âşık deniz gibi. Ne acı ki hiçbir şeyin olamamışım, uykularında bile yer etmemişim, rüyan bile olmamışım…

Di’li geçmiş zamanlarımın sahteliği olmuşsun, aslında şimdiki zamanımın canı olmuşsun. Kör ebe…
Körebe değil bu aşk, kör ebe… Kendimi bulamam ki bir daha, kör ebe… Sus! Refakatçi almam seni derin yalnızlığıma, hastayım, çok hastayım. Yalanlarınla şifa bulamazsın yaralarıma.
Gökyüzü akşama sarılıyor, sabah bitti, günaydın. Öğle vakti de çoktan geçti, tünaydın. Akşam geliyor, sensiz yepyeni bir akşam daha, iyi akşamların olsun. Gece de bu gece koynunda uyutacak beni, sensiz gecelerden korkarım da, teselli bulacağım yastık misali koynunda…

İyi gecelerin olsun. Gecelerin hep iyi olsun. Bak, o yıldızı görüyor musun? Adı kör ebe olsun.
Seni bulmak için çırpınırken kendini kaybeden ve bir daha hiç görmeyen, parıltısı sönen kör ebe…
Kör ebe bizim yıldızımız olsun, biz dedim bağışlar mısın? Af yoktu aşkında, cezam müebbet olsun…
Yatarım sensiz gecelerin koynunda ilelebet, alıştım zaten. Güldürme, bittikçe çoğalacağını sen de biliyorsun. Ver elini zindan gecelerime, teselli bulsun. Beni sevmez, acır sadece, o bile sana âşıktı.
Güzel uykuların olsun. Rüyana bir yabancı gibi dâhil olamamak bile acıtıyor, kahrolasıca!
Kahrolduğumu görmek bir yana, beni bile görmüyorsun…

Dilara AKSOY

45338

YASAKSA YASAK

Gözlerin var mı yine aklımı çelecek? Sözlerin yok mu bir kurşun gibi değip geçecek? Doğru ya, bir sen daha yoktu artık gönül limanımdan geçebilecek…

Gözyaşların var mı saatler ve de yağmurlarla yarışabilecek olan? Şimdi minnettarım sana şu kalp ağrımla, bana yaşattığın şu acılardan ötürü sana teşekkür ediyor, rabbime de şükrediyorum. Varsa yaşanabilecek acılar; demek ki yaşıyorum… Gittiğin için artık sana kızmıyorum, yüreğim de burkulmuyor sadece alışkanlık ya, bazen özlüyorum…

Ellerin var mı ellerime değebilecek? Yasaksa yasak, ben onları istiyorum… Sözlerin yok mu yüreğimi bir kuş gibi çırpındırabilecek? Haydi bekliyorum…Doğru ya, bir sen daha yoktu artık içimde, kendimden bile saklamamı sağlayabilecek… Ben artık masallarla gerçekleri bir seviyorum, bir taraftan masallara kanıp öte yandan gerçeklerimde başrolü kapıyorum. Bak işte yine yeniden sevebiliyor, çok sevdiğimi söyleyebiliyorum. Şarkıların var mı bana seni hatırlatabilecek? Nağmelerin var mı gözlerimden yaşları süzdürebilecek? Hiçbir şeyin yok mu artık bana bir parça olsun vermeni sağlayabilecek?

Ne sen bana aittin, ne de ben sana, ne de gözyaşlarım sana hatıra… Bedeller ödendikten sonra acımazmış canlar…Ödedim tüm bedellerimi, acımıyor artık canım… Gülüşlerin var mı yine eskisi gibi yüreğimi ısıtabilecek? Gülüşlerin var elbet, göremeyeceğim… Doğru ya, bir sen daha yoktu geleceğimde… Mazimin en ıslak, en soğuk yerindeydin, çıkarma çabasında yüreklerimizi ziyan eden de bendim… Kirletmemeliydim masalları gerçeklerle.

Güzel rüyaların var mı bana verebileceğin, kâbuslarımdan beni çıkarmanı sağlayabilecek? Yoksa uykularımı al git sinsice… Doğru ya çoktan gitmiştin, bir sen daha yok ki bana yardım edebilecek… Hıçkırıklarımı duyuyor musun? Duyamazsın, hayalin de ölü sevdalara gömüldü, nasıl duyulabilecek?

Şimdi dimdik duruyorum, bedellerini ödemiş, tebessümlerini yüzüne aksettirmiş, gözyaşlarını içine hapsetmiş bir ben olarak… Yeniden sevebilme gücünü idrak edebilmiş, yine asil kalmayı becerilmiş bir ben olarak… Duyamazsın, göremezsin, sevemezsin, gelemezsin, yasaksa yasak… Bana yalnızca sevdan yasak… Başka yasakları almadım yanıma, günahın da değil benim boynuma…  Harcanmışsa harcanmış zaman… Ötesine laf yok… Yüreğin var mı sevdiğimi söylediğimde kanatlanabilecek? Bir sen daha yok ki hayatımda, artık ne değişecek?

Zulümse zulüm bana zulüm… Yeniden yepyeni bir kördüğüm… Yasaksa sevdan yasak, ötesine lafım yok. Yeniden sevmelerimi kattığım yüreğimde, yasaksa bir sen daha yasak… Kuralların var mı değiştirip dünyamızı değiştirebilecek? Doğru ya, bir sen daha yoktu yeni günle beraber dünyamı değiştirebilecek…

Dilara AKSOY