Aylık arşivler: Kasım 2012

gercek-ask

“Aşkı Özlemişim” Demiştik Hepimiz

Ben zamansız aşklar için yaratılmışım. Ben sensizlik için yaratılmışım. Kalbim, ömrümün hepsini tek geçirmek için yaratılmış. Rum,Türk,Ermeni… Ben dünyada, benliğimi yapacak kişiyi bulamamışım. Hiçbir ırk dan, hiçbir milletten değil ki sevgilim. Neredesin sen? Uzak diyarlarda mı? Buzullarda mı yoksa? Çöllerde mi? Söyle bana geleyim yanına, söndür benim ateşimi. Dudakların değsin kalbime, kalbim değsin sevgine. Özlemişim. Sana değmeyi, dokunmayı tenini hissetmeyi özlemişim.

Çöllerde yanıyor musun sevgilim? Neredesin?

Buzullar da üşüyor musun yoksa sevgilim? Neredesin?

Gelir misin azıcık da olsa yanıma, dokunur musun dudaklarıma? Sever misin kalbimi, benliğimi bana verir misin? Sende kalmış… Özlemişim diyorum ya sana, seni sevmeyi, öpmeyi, yaşamayı özlemişim. Yaşamı özlemişim. Kalbimin senin için çarpışını özlemişim. Ben aşkı özlemişim.

Sende özledin mi sevgilim? Bana bir kediyi okşarcasına nazikçe dokunmayı, şefkatle sevmeyi özledin mi birini? Benim gibi hissettin mi? Hislerim hislerine eşit mi? Eşit olduğunu söyle lütfen, yalvarmama gerek kalmadan.

Söndürelim mi ateşimizi, ısıtalım mı birbirimizi? Özlemişim benliğimi. Yalnızlığımı al yanına, nazikçe, kırmadan, olur mu? Sert olmasın yanına çekişin, ama fazla nazik de olmasın. Yanına çekişinden anlayayım bana hasret olduğunu. Yanına çekişinden anlayayım, beni nasıl öpmek istediğini…

Yarım Yarım Seviyoruz..

Yarım yarım seviyoruz ,
Saatler yarım , içki yarım , yarım yarım seviyoruz…
Yarım yarım düşüyoruz gazete kaplı yeni ölümlere ,
Yarım yarım yaşıyor iken suyun içinde balıktık ” Nükleer ve Termik Santral’li” coğrafi bölgelere.

Yarım yarım işimiz ve gücümüz ,kibarlığımız yarım yarım,
Düşmanlığımız ise tam .

papatyalar_2

DÜŞBAZ SEVİNÇLER

Düşbaz sevinçler gönül çadırımın içinde
Yaya kaldı düşlerin, çok fena faka bastın!
Sandım ki büyünün içinde kendini benden kıymetli sandın
Hiçliğin tozunu yuttun ansızın kaçtın!

Düşbaz sevgiler ansızın içimde
Sevgidir bu, konargöçer kaçar gider
Hangi birini tutabilirsin ki düşlerim gözlerine düşünce?
Gözlerimi gördün, unut şimdi gözlerimi
Yüreğimin düğümünü çöz önce
Haddini bilmezsen kapının önünde bulursun kendini
Günün yirmi dört saati de yaşanmaz ki sersefil hâlin!

Fırından yeni çıktın oldu olacak çöz beni
Yak sıcak sıcak sonra gecelerde bul beni
Düşbaz gecekondu günlerinin şehrimi aydınlattığı yer;
Ey İstanbul!
Çenebaz aşkların sonunu yaz sen, yaz dur…
Gücüm yetmedi ayrılık hadiselerine gözümü kapattım
Çapak var bahanesiyle gözyaşımın gizini nimet sandım.
Hüzünbaz ilişik bir o kadar yılışık bir kalbim var İstanbul!
Bana merhemini sür bak gözlerimi kapattım
Kapat beni kendine
Bulursam düş peşime…

Dilara AKSOY

serbest düşüş 2

taksi şoförüne, “burada durur musunuz?” diye sorsam durmazdı. niyetimi anlar ve belki de öğütler, nasihatler eşliğinde hızını arttırır beni karşıya geçirmeye çalışırdı. sormadım. gerek de kalmadı. köprüde trafik her daim yoğundur. bu şehir en güzel gelinden bile daha nazlıdır. ama kendini sevdirme konusunda en mahir gelinden daha maharetlidir. derin bir nefes aldım. dünyadan bir nefes daha ödünç almıştım ama ziyanı yok aldığım her nefesi geri verdim, borcum yok. birden kapıyı açtım ve korkuluklara doğru koşmaya başladım. çantam takside kalmıştı. içindeki şeyler her kadının çantasında olan alelade eşyalardı. olsun, kalsındı. ne de olsa artık rimele, tarağa, aynaya ihtiyacım olmayacaktı. gerçi düştükten sonraki yüz ifademi görmek isterdim ama muhtemelen aynaya yönelttiğim bakışlarıma bir karşılık da alamayacaktım. ben kırk altı yaşındaydım ve ömrümün sonundaki bir kaç saniyede mutlu olmak istiyordum. ayaklarım yerden kesilsin, havalanayım, midemdeki kelebekler hiç olmazsa son kez kanat çırpsınlar istedim.

korkuluklara ulaştım.iki elimle tutup diğer tarafa, cephenin sipersiz yanına geçtim.arabalardaki insanların şaşkınlıkla karışık korku dolu bakışlarını sırtıma inen kamçı darbeleri gibi hissediyordum. hiç olmazsa düşerken rahat bıraksınlar beni, dipteki huzuru bulayım. kaybedecek hiçbir şeyim olmasın ki kaybetmekten korkmayayım. kaybetmeyi göze alamadığın şeyi elde edemezsin. ben hep kaybetmekten korktum. şimdi ise kazandığım her şeyi on saniyelik huzur karşılığında geri veriyorum.

son kez dedim, son kez boğaz manzarası göreyim. deniz, benim geldiğim yerlerde de vardır. hatta o yerler deniz ile müsemmadır. ben uzak kaldım, hiç olmasa anısına yakın olayım.

ellerim korkuluklarda, gözlerim aşağıdaki denizin serin sularında gençliğimi hatırladım. idealist, hırslı, vefasız gençliğimi. amaçları uğruna değer verdiklerinden feragat eden gençliğimi. o zamanlar geride bıraktıklarımı yaptığım fedakarlıklar olarak görüyordum. halbuki düpedüz vefasızlıkmış. hedeflediğim, hayalini kurduğum tüm başarılara ulaştım, ödüller aldım, kıskanılan bir kariyer yaptım. peki değdi mi? mutlu muydum? bu da soru mu, kimse mutluluktan ölmez.

düşerken anılar acılara katılıp boğaza düğümlenirmiş meğer. halbuki intiharımla boğaza düğümü ben atacağım sanıyordum.

annem öldüğünde yanında değildim. son nefesini verirken elini tutamadım. başını okşayamadım. babamın cenazesine bile yetişemedim. bir kardeşim de yoktu ki sırtımı ona dayayayım, omuzunda ağlayayım. acımı bölüp metanetinden faydalanayım.

insan ölümü gözleriyle görmedikçe inanamıyor. ailem göçtükten sonra o şehre her defasında kapıyı annem açacak, babam saçımı okşayacak gibi gittim. sanki ikisi birden ellerimden tutacaklar, ben gözlerimi kapayıp ayaklarımı yerden keseceğim ve uçacağım gibi. kim bilir belki de o hissi bir kez olsun daha yaşamak için geldim buraya. aradan bir süre geçti ve ben o şehre gitmeyi tamamen bıraktım.  ama kapım her çalındığında, ben anneme, babama kapı açmaya koştum.

deniz kenarında bir film çekimi sahnesi gördüm. esas kız, esas oğlana arkasını dönmüş gidiyordu. film sahnesi gözlerimin önünden kendi hayatım gibi geçti. ben de arkamı dönüp gitmiştim. arkamdan gelmemişti. o vakitler kararımın doğruluğuna inanmıştım. sevse arkamdan gelir dedim. gitmeme izin vermez dedim. öyle miydi acaba? hiç sevmediğinden mi gitmeme izin vermişti yoksa sevgisinden mi? cevabı hiç bilemedim…

ben bir karar vermiştim ve bu fedakarlığımın karşılığını alacaktım. bu hırsla çalıştım hep. içimden parçalar koparan bu kararı verdiğime göre çok güçlüyüm diye düşündüm. iradem sarsılmaz dedim. en yükseğe çıkacağım dedim. geri dönemem, bir defa olsun aramam dedim. verdiğim kararın değil, inadımın, kibrimin altında ezildim.

kalp beyaz bir sayfadır, her hatada ona bir nokta konur. gün gelir o kadar çok nokta konmuş olur ki kalp siyahlaşır. melekelerini kaybedersin yavaş yavaş. ne sevebilirsin ne özleyebilirsin. ne fedakarlık edebilirsin ne vefakarlık. ben de bunu yaşadım işte. aradan yıllar geçti, gözlerim de kurudu gönlüm de. hafızam bile silindi sanmıştım ki bir şey oldu.

baba yadigarı evimdeki kütüphaneyi düzeltirken elime bir kitap ilişti. kapağı yırtılmış, sayfaları sararmıştı. eski kitap kokusunu satsalar kolilerce alırım. şöyle bir açmıştım ki içinden bir not kağıdı düştü. minicik bir şiir vardı üzerinde,

ömür dolar bardağa senin ellerinden,
her bir damlada koku nazenin teninden,
üç dakikaya sığan bi ömür geçer gözlerinden,
her anın şeker gibi tatlı dillerinden,
bitmeyen bir çay hikayesi demi Sen suyu Sen.

okuyunca neye uğradığımı şaşırdım. dünyam durdu, nevrim döndü. tekrar tekrar okudum. göz yaşlarım kalbimin pasını sildi, açığa çıkan beyazlıklar bile olmuştur eminim. küçücük bir kağıt parçası üzerinde birbirine eklenmiş birkaç harf nasıl da çözmüştü dizimin bağlarını. küçücük bir not kağıdı.

zaten hep öyledir, keder en beklenmedik yerde gizlenir.

çok severdi çayı. birgün, beni mi daha çok seviyorsun yoksa çayı mı demiştim genç kızlığıma yaraşır bir nazla, bana bu şiiri yazmıştı hemencecik.

tam yirmi üç sene geçmişti üzerinden. ve bundan tam yirmi üç gün önce de o notu bulmuştum. bulduğum günden beri onu aradım. başta evlenmiştir, çoluğu çocuğu bile vardır, rahatsız etmemeliyim diye düşündüm. sonra pişmanlığımla beslenmiş merakım, merakım ile güçlenmiş özlemim galip geldi. aradım onu. o şehirde aradım. gittiğimiz tüm yerlere uğradım. çoğu artık yoktu. olanlar da ya el değiştirmişti ya da o zamanki sahipleri ölmüştü. en son o çınar ağacının dibindeki çay bahçesine gittim. önce çıkaramadı Orhan amca beni, kolay değil yirmi üç sene geçmişti. sonra yavaş yavaş belirdim hafızasında. “sen o çay tiryakisi çocuğun sevdiğiydin değil mi” diye sordu. tanımıştı. “evet” dedim. onu arıyorum, bir çay içeriz diye düşünmüştüm de…”

bundan tam yirmi üç saat önce öğrendim gerçeği. ben onu bırakmıştım ama o beni bırakmamıştı. kimse sevdiğinin gitmesine izin vermez. peşinden gider. o da peşimden gelmeye kalkmıştı. ben onu yüzüstü bırakıp bu şehre geldikten birkaç ay sonra yanıma gelmek için yola çıkmış, ama yolu bitirememiş. katil bir kamyonun altında kalmış. benim bencilliğim yüzünden ölmüş. benim için ölmüş. şimdi de benim onun peşinden gitmem lazım. yirmi üç yıl gecikmeyle de olsa vefa göstermem lazım.

sonra bir an geldi, ellerimi bıraktım. serbest düşüş. ne garip ellerini bıraktığımda da aynı düşüşü hissetmiştim.

Sen Gittin…

Sen gittin…

Bir türlü tamamlayamadığım sözleri mühürledin dudaklarıma. Buhar olan gözyaşlarımla resimler çizdim odamda ve eylülü bıraktın bana. Dökülen her yaprak gün ışığını alıp gitti. Uzak kelimesinin hiçbir sözlükte olamayan anlamını fısıldadı kulağıma

Sen gittin…

Kanatsız bir kuşa döndü umutlarım, maviliğine tutsak olmuş bir denize. Sesler soluk alıp verişlerim oldu sadece. Aklımda ne çok kalan şey oldu… sana dair, bize dair… bütün kapıları kapadın üzerime

Sen gittin…

Sabah karanlığında ağaçlar fısıldadı yalnızlığı birbirine. Kaç defa avluma lapa lapa kar yağdı, kaç güneş doğdu yeni güne, kaç bulut çarptı birbirine, kaç şimşek çığlıklarımı haykırdı gökyüzünde…

Sen gittin…

Paslı demiryolları döşendi içime, kayboldum geçen tren sesleriyle. Ezberimi bozup, mektuplar bekledim, pullar yapıştırdım hayalimde biriktirdiğim zarflara

Sonra anladım ki bu peronda benden başka bekleyen yoktu ve nihayetinde gelen ayrılık oldu. Onu oraya sen koydun usulcacık, ben yerini değiştiremem istesem de

Sen gittin…

Zifiri karanlıkla öğrendim siyahı ve çınarların ömrü kısaldı hikayemde, bir şair sustu, bir şiir bitti, sen bitmedin içimde…

ATATÜRK’e

 

Şimdiler de yorgun yurdum

Hani senin önderlik yapıp kurduğun

Atam, mutlu maskeler yüzler de

Kan ağlıyor için için, bize armağan ettiğin Türkiye

 

Geçmiş geldiği zamana seyirde

İlerledik sandığımız her yıl, kaybettiklerine öykünmekte

“Ne Mutlu Türküm Diyene!”

Atam, saat dokuzu beş geçe, kaldır başını bir bak ülkene

 

Açtığın yolda büyüyor çocuklarım

Bize armağan ettiğin bayramlar sensiz yarım

Sana layık olmak için sönmedi umutlarım

Atam, her on kasım da gidişine yanarım.

Şehri çabuk

207868_279079202207389_488076773_n

On Altısı

 

 

On altı şirket vardı , on altısı da siyanürdü ,on altısı altındı zeytin bahçelerimde.

On altısının da canı cehenneme..

On altı şirket vardı ,on altısı da kötü birer ressamdı boyası siyanür olan,

On altısının on altısı da saf altındı teneke niyetine çalınan ,yüreklerdi paslanan.