Aylık arşivler: Aralık 2012

Beyoglu_Beyoglu_by_yusufOrta

“Acı Bir Tabu” Hakan ve İrfan

“Hadi ama yakışıklı, burada böylesine bir afeti yalnız bırakma,” diyordu Beyoğlu’nun meşhur fahişeleri. Gece yarısı yine sokaklarda gezen yeni yetmeler, gözlerini alamadılar boya küpü kadınlardan. Devam etmek istedi İrfan ve yine aklına uyup bu saatte onu buralara getiren Hakan. İkisi de on sekizi’ne yeni girmiş, şehvet duygusuyla parıl parıl parlayan, genç ve güçlü yeni yetme idi sadece. Hepsi bundan ibaretti ama çaydanlığın kapağı kaynamaktan sallanıyor, düştüğünde ise bundan yanmak istemiyordu Hakan, kaynamaması için altını söndürmek iyi bir fikirdi aslında. Ateşlerini söndürmek, iyi bir fikirdi.  Alamadılar kendilerini, kadınlara doğru yaklaştılar. Hakan, cebine soktu elini ve ne varsa çıkarttı dışarı. Sonra sordu, “Bunlar yeterlimi?”

Kadının biri yan yan baktı Hakan’a. Sonra anladı bu iki genci sıkıntısını ve karşılık verdi: “Bununla sen benim a***ğıma dahi dokunamazsın,” dedi, İrfan’da Hakan’da şok oldu duydukları kelimeye. Burası, bu kaldırımlar, bu gökyüzü, bu yıldızlar alışmıştı bu cümleye: “Sen benim a***ğıma dahi dokunamazsın!”

Kirpiklerini düzelterek tekrar devam etti konuşmaya bir diğer fahişe,  “Ama gelin size bir güzellik yapalım, sadece ben; ikiniz için? Kabul ise ne ala, yoksa narş beyleer!”

Hakan ve İrfan ikinci defa şoka girdiler. Bu kadın ne diyordu böyle? Kars’dan buraya dayılarının yanına çalışmak için analarının zoruyla gelmiş, Anadolu’nun saf çocuklarına ne kadarda edepsiz bir teklif de bulunuyordu? Lakin onların yaptığı teklif de pek edepli sayılmazdı ama, buda nesiydi… Birbirlerine baktılar önce, sonra Hakan kafasını onaylarcasına sallayıp, parayı kadına verdi. İrfan en sonunda kalpten gidecekti galiba. Bu çocuk ne yapıyordu böyle? Çocuk olduğu söylenmesi imkansız aslında, yarım saate kalmaz bir fahişeyi becerecekti çünkü. “Her neyse,” diye düşündü İrfan, sonuçta oda bir gençti ve onun da ihtiyaçları vardı. İleride ki bembeyaz armutlara ulaşmak istiyorlarsa, önlerinde ki derin ve kendisine en nadide yerlerinden çeken bataklığı geçmeleri gerekti. Geçeceklerdi. Ya batacaklar, ya da zevkin doruklarında boğulup; nefessiz kaldıklarında anlayacakları nerede olduklarını. Hayat herkese aynı şekilde tattırıyordu alışılmış tabuları. Evet, alışılmıştı. tersini ileri süren farsa, buyursun öne!

 

gözleri yaşlı,

kirpikleri adeta acı vererek batan,

daha derinlere inen,

Ve şurada namusunla para kazandırmayan memleketim; ne zormuş; daha derinlere inme olur mu?

İnsan Hakları Üzerine

“ Bütün insanlar  hür,haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar.Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyeti ile hareket etmelidirler.”

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi(UDHR)

İnsan hakları diye bir kavram dillerde dönüp dolaşmaktadır asırlardır.Peki nedir bu haklar,neden senelerdir tartışılır, neden birileri bu haklara karşı çıkar ve tanımaz,tanımak istemez. Neden,neden ve neden?

Bu nedenleri çoğaltmak mümkün. Bu soruların çözümü konusunda ise ciddi sıkıntılarımız vardır. İnsanlığın insanlığa zararının, faydasından çok olduğu bu dünyada yine insanları insanlardan koruyan kanunların var olması,oldukça ironik bir durumdur.Bu kanunların varlığı, insanoğlunun güç ile iktidar ile zenginlik ile ne kadar tehlikeli olabileceğinin de göstergesidir. Ortada bir kanun varsa,o kanunun oluşmasını sağlayan nedenler de vardır. Nedenlerin varlığıysa kanunun oluşmasında insanlığın ne kadar çile çektiğinin bir göstergesidir adeta.

Peki suçlu kimdir? Bu düzen neden  böyle işlemektedir?
Bunca olanların tek suçlusu vardır, EGO! İnsanlar hareketlerinde egosunun etkisi ile gayet acımasız olabilmektedir. Bir yerlere gelebilmek için iki seçenek vardır.Ya çok maharetli o lmalısındır ya da birilerinin sırtına binip, onları ezerek yükselmelisindir. Maalesef ve maalesef  insanoğlu daima  işin kolayına kaçmış ve yaşadığımız dünya genellikle birilerinin sırtına binerek yükselen insanların yönetiminde dönmüştür. Bundandır ki ezilenler sürekli haksızlığa uğramış,köle gibi çalıştırılmış,ezilmişlerdir eski dönemlerden taa günümüze kadar. İşte bu ezilen insanlar dönem dönem isyan etmiş,kanlarını dökmüş,kayıplar vermiş ve nihayetinde bazı hakların sahibi olmuşlardır. Bu hakların ayrıntıları ise zamanla gelişmeye başlamış ve eskiye nazaran  sözüm ona demokratikleşmeden bahsedilebilmiştir.

Tarihi sürece bakacak olursak ilk olarak; M.Ö 539lu yıllarda Pers İmparatoru Büyük Kiros tarafından Yeni Babil imparatorluğu fethedilince, Kirosun yazılı olarak niyetlerini belirttiği  ‘Kiros Silindiri’ insan haklarının temel taşlarındandır.

Zamanla dinlerin yaygınlaşması ile dinler arası çatışmalar olmuş ve insanlar sebepsiz yere savaşmışlardır. Bu sorunu çözmek için 622 de Müslümanlar,Yahudiler ve Paganlarıda kapsayacak şekilde Medinenin önde gelen aşiretleri tarafından ‘Medine Sözleşmesi’ imzalanmıştır.

Yine 1215 yılında Magna Carta, İngiliz hukuk tarihi için ayrı bir önemi olduğu kadar günümüz Uluslar arası Hukuk ve Anayasa Hukuku için de ayrı bir öneme sahiptir.

Unutmamalıyız ki doğada her etkinin bir tepkisi vardır. Bundandır ki zalimler elbet bir gün cezasını çekmiş ve en tepeden alaşağı edilmişlerdir. Bunun en belirgin göstergesi ise 18.yy da yaşanmıştır. Baskıcı,totaliter zalimlere karşı 1776 da ABD, 1789 da Fransa halkı isyan etmiş ve ilerde dünyamızın düzenini değiştirecek olan ‘Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ ve ‘Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları  Bildirisi’ yayınlanmıştır. Artık zalimlerin kolu bir nebze olsun bağlanmış ve insanlık biraz olsun rahat nefes almıştır. Artık demokrasi,hürriyet gibi sözcükler konuşulur olmuştur.

ABD ve Fransa’daki yenilikler dünyanın düzenini değiştire dursun, iktidar uğruna insanlar illaki birilerinin canını yakmışlardır,yakacaklardır ve yaktılar. Bundandır ki kendi halkına hak tanıyan bu insanlar,bu güçlerini elinden kaybedince bu defa gözünü başka ülkelere,o ülkenin değerlerine dikmişlerdir.Bu diktatörlerin tek amaçları vardır. Sömürmek! İşte bundandır ki kendilerinden daha güçsüz olan veya iç karışıklığa müsait olan ülkeleri sömürmeye başlamıştır. Kendi halklarına  insanlık namına hak tanıyan bu diktatörler,bu defa kendilerinden olmayan başka ülkenin insanlarına zarar vermeye niyetlenmiştir.Güç burada da kendini göstermiştir. Taa ki halk yine akıllanıp ayaklanana kadar.

Artık İmparatorluklar yıkılmış ve zalimlerin kendi iç hesaplaşmaları başka zalimlerin iç hesaplaşmalarıyla çatışmıştır. İzlerini hala taşımakta olduğumuz 1.ve 2. Dünya savaşları ile dünyanın şekli bir defa daha değişmiştir. Savaşlarla ayyuka çıkan faşizm ile acı çeken insanlık savaşlardan sonra bu defa toplu olarak hep beraber  Birleşmiş Milletleri kurmuş ve 1948 de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini yayınlamışlardır.

Günümüzde hala geçerliliğini koruyan bu sözleşmeye zalim iktidarların ne kadar uyduğu ise  hala tartışma konusudur.Şunu söyleyebilirim ki asla ve asla zalimlere göz açtırmamalıyız. Geçmişte yaşananlar hepimize ders olmalı, bu olanları unutmamalı gelecek nesillere sürekli hatırlatmalıyız. Aksi taktirde gelecek nesilleri büyük tehlikeler bekleyecektir. Unutmamalıyız ki zalimlerin yaptıkları zulme karşı vermediğimiz her tepki,kısa vadede onlar için,onların zulmünü destekler nitelikte olacaktır. Önümüzdeki olası tehlikelere karşı uyanık olmalı ve insanlığı zalimlerden yine hep beraber  korumalıyız. Hep beraber vereceğimiz tepkiler ile onları zalimliklerinden yıldırmak mümkündür. Haklarımızın elimizden alınmadığı günler dileyerek sözümü şiddet karşıtı Martin Luther King’in sözü ile bitiriyorum. ” Bir hayalim var! ”   Sevgilerimle…

Emrah YAYLA

 

DLER_L~1

DÜŞLER KESAT ÜLKESİ

Omuzlarım düşük, bedenim yorgun, başım önümde çaresizce yürüyorum. Bizim buralarda herkes böyledir, hiç kimsenin yüzü gülmez, hiç kimse kendi derdinden başını kaldırıp da karşısındaki insanın derdine deva olmayı bilmez. Düşler Kesat ülkesi burası. Hayal kırıklığına uğramış, sevmiş aldatılmış, karşılıksız aşkın derdiyle kara sevdanın tozunu yutmuş, dost kazığını yemiş de yemek yemeyi unutmuşların ülkesi… Hiçbirimiz gülmeyiz. Kahkaha atmayı unuttuk sanki. Çocukken böyle değildik. Çocukluğumuzu arıyoruz. Onu da bulamayınca şimdiki ânın sarhoşluğuna küfrediyoruz.
Bir tek hava çok güzel! Masmavi bir gökyüzü, çok sıcak olmasa da ilkbaharı anımsatan bir hava hâkim…
İşyerinden çıktım, ellerim cebimde, cadde boyu yürüyorum. Beni sevenlerin yüzlerine bakmayı da unutmuş gibiyim. Bakarken gözlerimi kaçırıyorum, ara ara gülümser oluyorlar, benden biraz daha sıcakkanlılar. Yüzüm kızarıyor. Ben kim miyim? Düşler Kesat ülkesinin aşkları kesat, dostlukları kesat, imkânları kesat olan Emir kulu Emir’im. Gerçek adımı unuttum, gerçek kimliğimi unuttum. Karamsarlık çukuruna düştüğümden beri, soyadımı bile unuttum. Kimsem yok, tek yaşıyorum.
Bir gün bir kedi beslemek istedim, sokak kedisiydi, acıdım da aldım. Onun da ruhu karışmıştı belli ki, evi talan etti, yanımda uyusun istedim, birbirimize dost, birbirimize eş, birbirimize sadık olalım…
İstemedi, onun bir yuvaya değil; karnını doyurmaya ihtiyacı vardı. İhtiyaçlar değişiyordu. Herkesi kendim gibi sanıyordum. Bir yuvanın özlemiyle yanıp tutuşan ben, bir sokak kedisinin kaderi de aynı çizgide gider sanıyordum. Ne büyük yanılgı, kahretsin!

Oturduğum evin altında bir bakkal var. Küçük bir kız babasıyla birlikte işletiyor. Ben onun yaşındayken evden dışarı adımımı atmazdım. Oyun arkadaşlarım bile yoktu. Ekmek parası nedir onu bile bilmezdim. Bir tek hayallerim vardı, şimdilerde kurmayı unuttuğum, adımı, soyadımı, kim olduğumu hatırlatan… Çalışıyorum, ekmek parasının ne anlama geldiğini bilecek kadar para kazanıyorum. Hayal ettiğim işin çok daha dışında bir iş bu. Hangimiz hayallerimizi birebir yaşıyoruz ki?
Birdenbire yere kapaklandım, hay Allah! Üstüm başım toz duman içinde. Hava da güzeldi hâlbuki. Bir kibrit kutusuna çarptım, düştüm. Ne komik, öyle değil mi? Küçücük bir kibrit kutusu nasıl olur da tepetaklak olmamıza neden olur? Söve söve yerimden kalktım, kibrit kutusunu aldım, tam ta ileriye, en ileriye atacaktım ki içinden bir sesler duydum. Şimdiki zamanımı, di’li geçmiş zamanımı, miş’li geçmiş zamanımı karıştırdı bu hadise. Hangi zamanda olduğumu unuturcasına derin bir nefes çekerek kutuyu açtım. Ama o da ne?!
-Merhaba!
+Merhaba, sen de kimsin?
-Beni bu kibrit kutusunun içine hapsettiler. Çok teşekkür ederim, beni buldunuz, çıkardınız.
Karşımda bana bakan, masmavi gözlerini gözlerime diken bir kız var, üstelik bir kibrit kutusundan çıktı. Gözlerime inanamıyorum.
+Olamaz böyle şey! Sen gerçek değilsin, bir hayalsin.
Tam arkamı dönüp gidecekken peşimden geliyor ve omzumdan tutup beni kendisine doğru çeviriyor.
-Burası düşler kesat ülkesi değil mi?
+Evet de, sen nereden biliyorsun? Mademki bir kutunun içine hapsoldun, buranın düşler kesat ülkesi olduğunu nereden biliyorsun?
-Yüzün her şeyi anlatıyor dostum. Beni kibrit kutusunun içine hapsettiler çünkü ben umutlar bol ülkesinden geliyorum. Tam yarı yolda beni yakalayıp, mutluluğun anlamını bilemeyen senin gibi mutsuz ama yüce gönüllü olmasını bilmeyen zalim insanlar beni bu kutunun içine hapsettiler. Kibrit kutusu deyip bakma. İnsanların kendilerini hapsettikleri nice kutular var aslında. Yüreğinizin bir yerine çivilemiş de kalmışsınız sanki.
Söylediklerine şaşırmamak elimde değil. Adını soruyorum, Umut olduğunu söylüyor. Önceki adı ona yakışmadığı için, adını umut olarak değiştirmiş. Birdenbire caddenin ortasında ellerini iki yana açarak,
-Hey! Beni dinleyin ‘Düşler Kesat’ ülkesinin fesat insanları! Sadece siz mi acı çekiyorsunuz, sadece siz mi yaralandınız, sadece siz mi ananızdan, babanızdan, yârinizden ayrıldınız? Hangi dert yükünü tek bir insana verir ki? En umut dolu insanın bile içi kan ağlamaz mı ki?
İnsanlar şaşkınlar ve şaşkın gözlerle onu seyrediyorlar, ben de tabi… Sözlerine devam ediyor.
-Hayat devam ediyor cümlesinin anlamını bile bilmeyen, hayatını sadece devam ettirmekle sınırlandıran, hayatın anlamını bilmeyen sevgi düşmanı, hayallerine sırt çevirmiş, kendine acıyan zavallılar! Hayatım çocuk esirgeme yurtlarında, benim gibi olan çocukların yanında, annemi çocuk esirgemedeki müdiremiz sandığım, oyun arkadaşlarımı da kardeşim bildiğim o günlerden ibaret geçti. Çocuk Esirgeme yurdundan ayrıldığımda nereye gideceğimi bilemeden yollara düştüm. Yılmadım, okudum, çalıştım, dünyanın sayılı zenginlerinden biri olamadım ama; umutları sağlam bir birey oldum. Kendinize acımaktan vazgeçin, acımak; acıları beraberinde getirir. Duyuyor musunuz beni? Ağlayın, açılın, bağırın, çağırın ama küsmeyin. Hayat kendisine küsenleri affetmez.

Kanatlanmış bir melek, bir peri gibiydi. Sözlerini bitirirken, Düşler Kesat ülkesinin Düşleri Kesat olan insanları, Umut’u alkışlamaya başladılar, tabi ki yine ben de… Hepimiz gözlerimiz dolu dolu alkışladık.
Hayallerimizden vazgeçtiğimiz, başımız önümüzde yürüdüğümüz, tek bir umudu gönül penceremizi açıp almadığımız o günleri silercesine doymadan, bıkmadan alkışladık.
Birdenbire tek bir bulut geldi gökyüzüne, ‘Güneşin yanında elbet yağmur bulutu olmasa dahi, bir bulut olacaktır. Her mutluluğun yanında bir hüzün olacaktır’ dercesine…
Gözlerimi kapattım, ‘Umut’ gitmişti, içimdeki kara bulutlar da gitmişti. Artık içimle dışımla umut kokuyordum. Düşler Kesat ülkesi kendi yalnızlığını bir başkasının yalnızlığıyla örtmüştü. Gerçekleri bulmuştu. Bir başka ülkenin, bir başka yalnızlığın çağrısı bizi kendimize getirmişti.
‘Düşler Kapısı Ülkesi’ne’ hoş geldiniz, tabelasını görebiliyorum artık. Başım dik, omuzlarım da düşük değil artık. Düşler Kapısı ülkesi, gerçeklerin farkında olan, kendine acımayan, tek bir acıyla hayata küsmeyen umut dostlarının ülkesi artık… Yaşam boyu, ölene dek umutlar baki kalır ve hayaller de…
Yeter ki biz bunları görmesini bilelim ve seslerini duymayı… Ne vakit bir kibrit kutusu görsem, geçmişimden utanırım. Umutlarımı yakaladığım için de o umuda hep ama hep duacı kalırım…

Dilara AKSOY

Bu*

Üç kişilik bir hikayenin, mutlaka kaybedeni olur. Kaybeden üç kişi bilir olanları. Biri ölür ama hikayenin sonunda.
Tek gerçek, bu.
Üç kişilik bir hikaye siler insanı. Gururunu kırar, acıtır. Ki acıyan herkes yalan söyler, kendinden kaçmak ister. Yalan kalır hikayenin sonunda. Tek doğru, bu.
En çok kadın yalan söyler, en çok o acır çünkü. Kadın, hem kanan, hem bırakılan.
İki kafanın (?) arasında kadın, bir yanı utanç. Diğer yanı hüsran ki acımasız …
Biri hep arafta kalır hikayenin sonunda.
Tek ağlayan, o.
Üç kişilik bir hikaye;  herkesi kandırır, kanatır.
Tek son, bu.

Gustav Klimt

Sen benim Kâbe’m, Kudüs’üm, Beyrut’um, kutsalım. Ağlatan, ayıran bütün duvarlarım, ucunda durduğum uçurumlarım.


Biliyorum, bırakmazsan kendini bana ya da uçurumdan, yaşayamam.
Sana dokunduğuma inanıyorum. İnandığım için sana dokunuyorum. Ki biliyorum, günahım; sana olan uzaklığım.
Ve dudakların, dudakların cennete açılan kapım.

Öncesi hep yavan sen yoksun diye. Aynı, ışıltısız ve tatsız. Ama ya sonrası, dudaklarından sonrası? Uçurumun kenarında olsa bile hep çiçek. Yine mi çiçek, evet, -hamd-olsun. Ama kahretsin işte! Bırakamazsan kendini kalır boşlukta ruhum. Öncekiler, daha öncekiler ve daha öncekiler. Ya da olası sonrakiler gibi ol işte. Al özgürlüğünü yanına, karış ruhuma.

Ölüme en yakın, bilinmez ve hep anlatılan o kutsal anda öp beni.

Hayat vur ruhuma.

Mutluluk

TANIMSIZ BİR KELİME

MUTLULUK ne demektir bizim için? Nedir bu kelimeyi esrarengiz kılan güç?  Nedir hayatımızın kilit noktası yapan? Nedir bizi böyle peşinden koşturacak kadar cazipliği?

Gecenin karanlığında, karanlık bir sokakta binlerce insan buluşmuştu nedenini niçinini bilmeden. Kimse kimseyi tanımıyordu. Ilık bir rüzgar, soğuktan donan bedenleri ılık ılık ısıtıyordu .Gökyüzü yıldızsızdı ama o muhteşem ay muhteşemliğiyle gökyüzüne tutunmuş vaziyette ortamı az da olsun aydınlatıyordu.Sokağın ortasında,tahta bir sandalye konulmuştu.Kısa boylu,biraz kilolu bir adama bir el dokundu,korkuyla sandalyeye doğru gitti ve yavaşça oturdu.Esrarengiz kişi esrarengiz ses tonuyla:

-Mutluluk nedir senin için?

Adam önce şaşırdı. Ne diyeceğini bilemedi. Sonra konuşmaya başladı.

-Mutluluk benim için paradır. Param varsa mutluyum yoksa mutsuzumdur. Parayla satın alabileceğim her şeyi alabilirsem de işte benden mutlusu yoktur.

Esrarengiz ses:

-Sus ve kalk oradan!

Uzun boylu, genç bir bayan oturdu bu sefer sandalyeye. Artık her gelen kişi ne hakkında konuşmaları gerektiğini biliyordu. Bayan önce biraz düşündü. Daha sonra ise,

-Eşimin ve çocuklarımın mutlu olması, hep yanımda olmaları beni mutlu eder. Mutluluk budur benim için.

Esrarengiz ses:

-Tamam, yeter!

En son minik bir çocuk geldi. Hızlıca oturdu sandalyeye.

-Mutluluk benim için hayatın kendisidir. Acısında, tatlısında her anında gizlidir.Kimi zaman minik bir bebeğin gülümsemesinde,kimi zaman el ele tutuşan iki sevgilinin avuçlarında kimi zaman da başını eşinin omuzlarına yaslayan yaşlı bir dedenin yaşlı kalbinin içindedir.Mutluluk, gözyaşının minik damlaları,tebessümün ince çizgisi, kahkanın derin sesidir.İnsan görmek isterse onu her an her yerde görebilir.Yeter ki ,iki çift göz ve tek bir kalp dışında bir de gönül gözüne sahip olsun ve etrafını o gözle görebilsin.

Bu sefer esrarengiz kişiden hiç ses çıkmamıştı. Çıkması da imkansızdı zaten. Minik bir çocuk, kocaman yüreğiyle bedenen büyük ruhen küçük bu koca ama boş topluluğa çok güzel bir ders vermişti. Bu saatten sonra ne konuşulacak tek bir kelime ne de kurulacak tek bir cümle kalmıştı.

-SON-

561007_4063702109879_1367029706_n

BOŞUNA

Yanık türkülerle geldim sana
Penceremin kenarında duran saksım,
Yüreğimde sana ayırdığım tahtın
Bitmeyecek olan türkülerimle geldim sana
Elimi tut, elini ver diyemem ki
Gözlerim her şeyi anlatır nasılsa

Sana biriktirdiğim müziklerle geldim
Her birinin kendi içinde notası var da
Söyleyeni yok
Es’lerimi kaybettiğim şarkılarımla geldim sana
Duramadım,
Sana kanarken tutamadım kendimi
Vedası çatlamış,
Kanı bozuk şiirlerle geldim sana
İçeri alman için yalvaramadım
Onlar anlatırlardı her şeyi nasılsa
Aslımı kaybettiğim yollarla geldim sana
Sana çıktı fallarım
Vücudumun derin yaralarıyla sardım gönül yaramı
Bendeki yarayı bilmezsin, anlamazsın canım…

O yaradan kurtulabileceğimi söylüyorlar
Kurtulmak istemiyorum
Orada geçmişim yatıyor boylu boyunca
Saçları ağarmış, korkularından arınmış,
Yalnızlığına sığınmamış geçmişim yatıyor.
Seni tanırım, bilirim de adını söyleyemem
Ben bile bilmedim ki hiç adını
Sana geldim ufalan yanlarımla
Küçücük kaldım, örtündüm aşkına
Mabedimdi aşkın,
Susadım senliğimin en derin varlığına
Sen olarak ölmek istedim
Yaşamak da seninle güzeldi aslında
İlham perilerimle geldim sana
Kucağına yattık sere serpe
Zaman çok çabuk geçiyor
Zaman çok çabuk geçiyor
Zaman ne de çabuk geçiyor
Zamanımın çalınmışlığında kalbimi de verdim sana
Çalmadığın hiçbir şeyim kalmasın
Gönüllüyüm
Gözyaşlarımı da çal, hakkındır
Hakkımı da al, helâl olsun ama…
Gelecek vaat etmeyen ânlarımla geldim sana
Tek bir ân…
Bir dakikalık sevgi duruşumla geldim sana
Saygımızı zaten kaybetmiştik!
Çamurlanmışsın görmeyeli
Büyüdükçe kirlenirdi zaten insanlar

Kalemimle geldim sana
Yazmıyordu
Seni görünce yazar belki dedim
Yazmadı
Bir sonumuz bile yoktu yazılacak
Silgimi de aldım yanıma
Geçmişi sil baştan yapıp
Gelecek inşa edelim dedim
Olmadı…
Olmayan ne çok şey varmış!
Sen ol ama hayatımda diyemedim
Olmazdın, olamazdın aslında.

Nokta güzelleşti
Noktayı koyma cesaretine sahip olunca
Noktalarım bile güzelleşti
Nokta sevgilim,
Sadece küçük bir nokta
Nokta sensizliğimin,
Senliğimin yıllarına.
Bitecekti zaten,
Uğraşmak boşuna
Boşuna uğraşmak…

Dilara AKSOY