Aylık arşivler: Ocak 2013

Bir Gün Gitmişim

Düşünsene! Bir gün gitmişim ve geri dönemeyecek kadar toprağım.

Benim canım şimdikinden az acır

Senin canın şimdikinden çok acır

Bizim canımız birbirinden ayrılır

Derecesiz sevmişken

Yaşadığımız bitmez derken

Aldığım nefes, son nefese değerken

Düşünsene!

Bitmişiz

Dün, gideceğimi bilircesine, sıkılınca izlersin diye filmler aldım sana

Hangi kitabı alacağımı bilemedim de, yazdığım şiirleri bıraktım

Sen okuyunca beni hırpalamadan anla

Ya da çok geç artık anlama ve ağlama

Bir avuç toprağım var, onu da elimden alma

Bırak artık beni, yoruldum dağıtıp toplamaktan kendimi

Başka, başka tercihlerim varken,

Seni yaşamaktı aşk bana!

Yanımda oluşun güç verdi hayatıma

Ben tüm parçamı verdim sana…

Yuvam diyeceğim tek yer senken;

Düşünsene!

Bir gün gitmişim ve geri dönemeyecek kadar toprağım.

Benim canım şimdikinden az acır

Senin canın şimdikinden çok acır

Bizim canımız birbirinden ayrılır

şehri çabuk

bozkir-8

Usta olmak gerekmez mi “yalan” sevgilere karşı?

Uzun ömürlü olup daha ne fırtınalar görmeyeceğimiz ne malum? Yaşamayı erkenden kesmeyip, nice rüzgarların yapraklarımızı savurmayacağı ne malum? Dallarımızın, güçsüzlüğünü dile getirmemesi, bedenimizin arık bu fırtınalara dayanamaması ne malum? Çınar kadar güçlü olduğumuz ne malum? Tecrübe edindiğimiz, yaşama deneyimi edindiğimiz, sertleşmiş, katılaşmış biri olduğumuz ve dallarımızın bir çınarınki kadar kuvvetli olduğu ne malum?

Herkes yapabilir mi? Herkes dayanabilir mi bu yaşama? Olacaklara, yaşamımızda yeri olmayacakların, etrafımızda olmasına.

Herkes dayanabilir mi?

Sert rüzgarlara, kayalara çarpan tuzlu suyun şiddetine, yüreklere değen ıssız düşüncelere… Herkes derin bir nefes çekip, boşverebilirmi? Issız kalmaya, sessiz kalmaya, yabancı olmaya… Alışabilir mi herkes? Koca bir bozkırda, küçük sarı otların arasında, tekten bir çınar kalmaya, yapraklarını rüzgarla savurma cesaretini göstermeyi herkes yapabilir mi? Yani yalnızlığın verdiği içe sinme duygusu olur mu, olmaz mı? Issızlaşmak, sessizleşmek, aldırış etmemek… Eğer bunlar varsa içe sinme duygusu olur, evet!

Kalabilir mi herkes yüreğiyle baş başa! Yalnızca, yapa yalnızca! Çınar olmak gerekmez mi?

Ustaca, evet tecrübeli bir usta gibi, güçlü olmak gerekmez mi? Gerekmez mi birni sevmek? Ustaca ama?

Dayanabilir mi yoksa yürek, aldatmacalara… Usta olmak gerekmez mi bu toprağı kavuran güneşin altında gezebilmek için, sıcaklığına dayanabilmek için… Yüreklerden gelen “yalan” sevgilere dayanabilmek için usta olmak gerekmez mi?

60364-3-4-3295e

Muhafazakar Türkiye’m!

Anlamıyorum doğrusu. Neden böyleyiz biz çözemedim. Kendi kurallarımızı koyarak kendimizi ve başkasını yönetmeyi seven bir türüz sanırım. Değişikliği, farkındalığı yaratmaya çalışan, değişik bir toplumuz. Kısıtlamayı, kısıtlanmayı seviyoruz. Anlamıyorum. Kendi kişisel kararlarımızı uygulamayı, dar bakışlı görüşleri seviyoruz. Açılamıyoruz bir türlü yani!

“MESLEK KURSUNA GİDİP NE YAPACAKSIN Kİ? LÜZUMU YOK!”

Şimdi bulunması zor bir örnek olmayan klasik “muhafazakar” bir koca tiplemesi seçtim size.  Evet, klasik, sade ve sıradan! Sosyalleşmeyi dini kuralları benimseyerek ayıramayan bir tipleme.  Bir meslek öğrenmenin ne zararı olabilir ki Allah aşkına? “İlim Çin’de dahi olsa onu öğrenin” demiyor mu Peygamber Efendimiz? (s.a.v)

E o zaman sizin derdiniz ne? Kısıtlayarak bu hale gelmedik mi zaten? Hiçbir şeyi alenen, her şeyiyle göremiyoruz. Sebebi, kendimizi kısıtlıyor olmamız. Hayatımızda kişisel görüşlere yer verip, onların bizi yönetmesini sağlamamız.

Saçmalığa bak sen! Neden kendi hayatımızı ve bir diğer kişinin hayatını umutsuz ve mutsuz hale getireyim ki? Ne cüret ve hakla? Ve hangi mantığa dayanarak? Bir kişi dil kursuna da gider, meslek kursuna da, kendini geliştirmemesi için bir nedne olduğunu düşünmüyorum. Altın bir bileziği kolunuza takıp kendimizi garantiye almanın ne sakıncası var?

O, sözde sizi koruduğu için bu tür kısıtlamalar getirdiğini söyleyen kişinin hayatınızdan çıkıp gitmeyeceği ne malum kadınlar? Kısıtlatmayın hayatınızı! Aşın şu dar görüşlü tabuları!

Yıkın şu tabuları!

37643_118309524883996_6502341_n

Sadakat

Zarar’dan korktuğumuz kadar “Fayda”yı da sevebilsek keşke. Ölümden korktuğumuz kadar, yaşamdaki amacı da anlayabilsek keşke.

Amaç olarak, doğruluğu mu? Gerçekçiliği mi? Yoksa sadece yaşamayı mı? Öylesine, şu anlık, doğaçlama olarak…

Amacı siz seçin, hayatlar özgürdür sonuçta… Kimisi zevkine düşkündür, hazzın doruklarına çıkmak ister. Kimisi derdini içki ile bastırarak söndürmek ister,  her şeyi unutmak için; içer… Evet her şeyi unutur da; sevinçlerini, kederlerini ve onun sorumluluğunda olan yaşamları… İçer… İçer… İçtikçe unutur, içtikçe saldırır etrafına. İşte şimdi derdi yoktur, ama asıl dert şimdi başlamıştır. İçer! İçer! İçer! Ve unutur ona bahşedilmiş muazzam yaşamı; yaşamları… Sevgiliyi, ayı, güneşi, evreni ve en önemlisi; çocukları… Bu çocuklar onun muydu? Kafam iyide, pardon!

Kimisi içmez. Oturur, dua eder veya namaz kılar. Veya her ikisini de yapar. İşte bu kişi de manevi hazzına düşkün olanıdır. Fiziki olarak her şey yolunda ama maneviyatta her şey birbirine girmiş, çıldırmış, delirmiştir! Onun için sadece istekler vardır, dert yanmak, paylaşmak! İçini dökmek, pisliğini kusmak! Temizlenmek yani arınmak. Bir diğerinden farkı; fiziki olarak kendisini kirletmez. Manevi olarak pisliğini döker ve dürüst olur. Dağılmaz, diz çöker. Etrafa saldırmaz, kendi içiyle savaşır. Nefsini yenme arzusundadır! Hazzın doruklara ulaştığı zaman, duası sırasında gözlerinden düşen bir yaş tanesidir.

Çünkü o; sadakat ister herkesten olduğu gibi. Doğruluğu, gerçeği ve gerektiği zaman diz çöküp yalvarmayı değil, her zaman yalvarmayı yaratıcısına. Sadakatine güvendiğine açar ellerini, utanmadan kusar pisliğini! Çünkü o doğrudur, dobradır ve en iyisi de budur!

 

 

Somali-ve-Insanlik-2738700921314006408

KİRLENEN İNSANLIK!

Biliyor musun çocuk? Bizim buralarda büyümek zor iş. Çocukken, biri öldüğünde ölümü sadece “Ölüm” olarak ele alırsın. Onun tek bir silueti kalır hafızanda. Seversen buruklaşırsın, sevmezsen unutursun. Hiçbir düşüncen olmaz kafanda. Olumlu- olumsuz. Büyüdüğünde ölüm bile siyasi düşüncelerle, insanlığınla, hayata bakışınla ve maddi imkânlarınla değerlendirilir. Cenazene ne kadar insanın geleceği konuşulur, ne kadar sevildiğin ön planda olur. Bizim buralarda herkes ayrı telden çalar çocuk. Kimi işi dini boyutuyla ele alır, okur bir fatihasını, kimi sevmediği insanın arkasından konuşacak kadar kendi öz benliğini yitirmiş olur. Çocukken böyle değildi, sen bilirsin çocuk. Senin kinin yoktur hiç, kendine bile kızmazsın ki sen. Ağıtları bile uzaktan seyreder, ölümü yeni yeni tanımlarsın. Büyüyünce böyle olmuyor çocuk. Ünlüysen ağzından çıkan tek bir kelimeyle seni gönderiyorlar, kimileri destekliyor, kimileri baltalıyor. Sıradan bir insansan, birilerine ne kadar gülücük dağıttığın, ne kadar borç para verdiğin, ne kadar az dedikodu yaptığın sorgulanıyor. Cenazendeki kişi sayısını hesaplıyorlar. Bir de hiçbir şeye müdahale etmeyen, düşüncelerini kendine saklayıp, tarafsız olan taraflar var çocuk. Onlar bilirler değerlendirilirlerse bunun ne kadar acı olacağını, susarlar, ne beyazdır hayat onlar için, ne siyah… Düşüncelerini dile getirirsin, çenebaz, süpürgesini eline alan bir cadı olursun. Düşünceler özgürdü hani? Hiçbir düşünce özgür değil çocuk, bu zamanda özgür olan tek şey beddualar. Ölünün arkasından bile edilebilecek “Oh oldu, iyi oldu”lar… Kimsenin kimseye saygısı da, sevgisi de kalmadı.

Sen öldüğünde ne şekilde gömerler seni? Büyüyünce mi ölmek istersin? Bizim buralarda büyükken ölmek zor çocuk. Daha bebekken toprağa girersen “Cennette şimdi o…” masallarıyla anılırsın. Günahların yoktur, bilirler. 

Kusurların da hoş görülür çocuk. Saygıyla ceketlerini iliklemezler lâkin, sevgiyle parıldar gözleri. Sahtelik görmezler kalbinde. Büyümek zor iş. Yanlış anlamalar, kin gütmeler, tek bir küçük somurtma bile kalbinin fesatlığını yüzüne yansıtmış etiketini yapıştırır suratına. Dikkat et, büyürsen eğer, dikkat et bunlara.

Sen sen ol, hiçbir zaman yaşamla ölüm arasındaki çizgide, fikirlerini, ruhunu, özünü, varlığının her bir zerresini benimsemediğin, hatta nefret ettiğin bir insanın ardından bile kına yakmayı düşleme. O temiz kalbin kirlenmesin. En nefret ettiğin insanlar için bile fatihanı oku çocuk. Bil ki; sen büyüyünce anılar küçülür, dikkat et, küçülen insanlığın olmasın. Ona dikkat et, saygılar çocuk…

Mekânı cennet olsun gidenlerin, gelenlere şunu söyle; “Hayat, büyüdükçe kirlenmez, kirlenen insanlık!”

Dilara AKSOY

Merhum Mehmet Ali Birand’ın vefatından, vefatından dolayı çemkiren birtakım insanlardan, yanlış olan insanlığımızdan esinlenilerek kaleme alınmıştır.

 

mehmet-ali-birand-hayat-n-kaybetti

Birand’a…

Bazen biri ölünce kendimi salak gibi hissederim. Duygusuz, saf.

Bazen bir gülümsenin ne kadar da değerli olduğunu anlarım. Hani stresli bir günün sonunda akşam eve girdiğinizde, yapacağınız ilk şey Televizyonu açmaktır. Biraz umutla, kendinizi hoş tutma çabasıyla. Karşınızda hoş bir şey görme çabasıyla. Gülen bir yüz. Tebessüm. Mizah’ın samimiyetle birleştiği ve cana yakınlığın orjinal halini. Böyleydi işte Mehmet Ali Birand. Orjinaldi. Gerçekti. Sahiydi. Sahte olan bir gülüşü yoktu. İnsanları her şekilde sevdiğini gösteriyordu. Amacı sevmek ve sevilmekti. Özgündü.

Bazen de kravat ve saatleriydi her şey. Gözlerimizi alamazdık tavrından ve kravatından. İnancını bilemeyiz ama işinde ve ekranda tam bize uygun düşen bir yüzdü. Haber sunma tabularına sanki yeni bir dönem getirmişti, izlenmişti tüm halk tarafından.

Yüzündeki gülücüklerin etkisi haberlere göre değişirdi. orjinalliği her yerdeydi. Sahte değildi asla o! Aradığımız bir yüzdü. Sıcaklığını aldığımız, haberleri ne olursa olsun, o sevgisini esirgemezi randevusunda. Şimdi yok. Biraz ani oldu sanki. Erken ya da. Daha olmamalıydı, sevgili Birand gibiler bu ülkeye bir daha gelemez… Özlendi bile şimdiden. Yüreklerde, kalplerde, yüzlerde… verdiği tebessümlerin intikamını alır gibi sanki ama yok, o kıyamaz… o unutulamaz. Gülüşü, bakışı ve kravatları… Özleyeceğiz seni, özleyeceğiz!

Tüm milletimize başsağlığı dilerim.

"GDO" içermeyen Kalp

Sevgi’nin “GDO”su

Azıcık da olsa nankör olmamalı insan. Sevebilmeli az veya çok. Ya da kısmen. Tanımalı ve anlamalı etrafı. Sevsin yeter ki, sevginin tohumu sönmesin hiç! Zorla veya vicdansızca gözüne sokmadan sevmeli insan. Gök kubbenin özgür efendileri olan kuşlar gibi özgürce… Bazen sevmek için duygusuz olmalı, yürekli olmak için de vicdansız… Ve aynı zamanda gözyaşının tuzlu tadını yok etmek için, kapalı bir hafta sonu gününde,  o bulutların altına girip ıslanabilecek kadar cesaretli… Sevebilmek için karşısına insanları alıp çiğneye bilmeli yani… Acımasız da olmalı bir nevi işte. Gözü kara olmalı, sevgisini sulamak için en azından birini sevmeli. Tamam, körü körüne değil, ondan ayrılamayacak derece de değil, ne demişti şair;

"GDO"lu Kalp

“Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
“O olmazsa yaşayamam.” demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.”

Ne de güzel söylemiş Can. Ölmeyeceksin onun için ama öldüreceksin belki de. Yaşayamayacaksın belki ama yaşayacak o sensiz. Diz çökeceksin belki yağmurlu bir gün, ona sadece sevdiğini gösterebilmek için. Oysa lüzumsuzluğun ne alemi var? Sen suladınmı sevgini de, milletin tohumunu sulamak kaldı sana. Sevmeyeceksin! Seveceksen;

bir kuş kadar özgür,

aracı ol,

sevilen ol önce,

gerçek ol, kendin ol,

"GDO" içermeyen Kalp

sonra düşünürüz beylik lafları!

Ne sevenler vardır şu dünya da, ne ölenler sevdikleri için. Ne çok kalplerinin birbiri için çarptığını ileri süren insan vardır. O olmazsa yaşamam deyip, bir göz yaşı dahi dökmeyen. Sahi mi bunlar? Ben mi sahteyim yoksa? Sevebilmeyi mi istiyor bunlar, yoksa ben mi aşkı beklemekle hata ediyorum? Kalplerimizin çarptığını ileri sürmek için beklemiyorum ben aslında, ruhlarımızın, bedenlerimizin ve evet; kalplerimizin!  Sahici olun biraz! Sevginin de GDO’sunu çıkartmayın…

RÜYA

Uzun yıllar sonra ne olabilirdi ki seninle aramızda geçen? Kavga mı? Karşılaşma mı?
Uyanıkken gördüğüm rüya,
uyurken gördüğümden daha çok acıttı canımı. Yapma dedim! Zaman iyileştirir birikenleri de,
dilden dökülen cümleler asılı kalır yaşantımıza. Ezbere bilemedim yaşamamayı ben,
sen, boşlukta tutundukları mı, kendimi avuttukları mı, sırf sana anlatıldı diye acıttın,
keşke sen eskiden olduğu gibi,
iyi gözüken hallerimin kanıtını benden dinleseydin.
Şimdi sen, boğulacağım yeter artık söyleme diyorsun,
Derya deniz olsa, yüzmeyi bilmeyen ben, seni kurtarmak için atarım kendimi o denize
Ben biraz önce sustum, döktüm içimi; kaleme kurşuna
Sonralarımızda eskidikçe anlam kazanan dostluğumuz hatırına
Üzülme sakın, sakın haa!
Biz nelerden geçtikte, el ele çıktık yollara.
        şehri çabuk

Açılmamış Mektuplar

 

Gönlünün gönlüme akmasıydı bahar,

Hayatın kanayan tüm yaraları iyileşircesine…

Şimdi bi dünya taşıyor sözlerimden

mektuplar yazıyorum, hiç okumayacağını bilerek

açılmamış, sana ulaştıramadığım mektuplar biriktiriyorum.

Öyle kalabalık ki bu dünya,

sensiz hiç bir yere sığamıyorum

açtığın yaralardan kan akmıyor, sitemde edemiyorum

keşke, ahh keşke anlamasaydın beni,

şimdilerde hayatın anlamı, bıraktığın iki fidan

hava soğuk, hava uzun, hava şafak

pencereler kapalı, mektuplar yarım yamalak

zihnimden gemiler geçiyor, boğazıma takılarak

kim sarabilir ki, senin bende açtığın yarayı.

Kalmak, biten birşeyleri toplamaya çalışmak

oysa, gönlünün gönlüme akmasıydı bahar,

Hayatın kanayan tüm yaraları iyileşircesine…

 

Hiç vazgeçtiğimi yazmadım sana

hayallerim var, bana bıraktığın iki fidan adına

tek yolu vardı yaşamın, sessizlik döktüm hayata

böyle, soyunup teraziye çıkmaya korktu yazdıklarımda

sen gittin, sen gittin

toprağın altı acıyor

yürüdüğüm yollar sarsılıyor

açılmamış mektuplar yazıyorum sana…

şehri çabuk

 

 

GÜNAHLARINDAN KORKANLAR SICAĞI SEVMEZLER

Her beden tozlu yollarda çamura bulandığını düşünür. Kimi tozdan soluksuz kaldığını sanır, kimi ise gerçekten çamura bulandığını… Çok az kişi bilir tozun yağmursuz çamurlaşmayacağını… Her şey gibi tozun da kötü olması için bir başkasının iyisine ihtiyacı var… Yağmur!
Gülü hayata döndüren yağmur, tozu çamurlaştırır! Ne tuhaf değil mi?
Kiminin baharları sondadır. Hüzün kokar… Mutluluğu bile hüznün gülen yüzü olarak tanımlar… En büyük dostları rüzgârlardır… Çünkü dalların kırgınlıklarına, yaprakların cansız bedenlerine sahip çıkar.
Kiminin baharı ilktir… Ilıktır… Ne seni yakar ne de beni dondurur… Kışa çelme takıp, yaza göz kırpar… Yağmurlar can yoldaşlarıdır. Kokmalarını, hep ayakta kalmalarını sağlar.
Bakmayın tüm bunlara ne ilk bahara ne de son bahara sığabilen canlar da var… Sıcağa düşman, soğuğa dostturlar. Çünkü onların paha biçilmez bir ‘beyaz’ umutları var. Hayallerini süsler, o beyaz içerisinde en çok prensesler kendilerini düşler… Bir prens gelecek diye beklerler… Çoğunun sonu hüsran olur, gelinlikleri eller arasında çamur olur, prensleri ise acımasızca ‘kardan adam’…
Bütün bunlar bile yazı kusursuz yapmıyor. Çünkü günahlarından korkanlar sıcağı sevmezler… Cehennemi anımsatır… tüm bunların yanı sıra güneşle dosttur. Bakamazsa bile…
Bütün bunların neresindeyim ben? Ne ilk bahar gibi anlık hevesim yağmurla ıslanacak, ne de bir yaprağın hazin sonuyum… Sıcakta donarım, soğukta yanarım… Hiçbirinde tutunamayan bir Gülhan’ım… Koskaca bir gül evi…
Bir aşığın dudaklarına kenetlenen sözlerinin yerine geçebilen bir ilan-ı aşk…
Hüzünle kaplı, buğulu gözlerin bir kağıt parçası üzerinde takılıp kaldığı kurutulmuş bir anı…
Sevginin ifadesi, ayrılığın özlemi, sözlerin çağrısıyım… Tutan ellerde seven, tutmak isteyen ellerde sevgiliyim…
Aşk eviyim, renkten renge girersem, ayrılığı bile özlerim… Bazen güneşe boyanır, ayrılkla anlaşır, yalnızlığa giderim…
Yağmur yağdı mı pembeleşirim… Heyecan olurum, umut olurum… Sevgiyi belli ederim…
Mavi giyer deniz olur, huzur veririm… Aşıkları dinlendiririm.
Kırmızıyla yürekleri kavururum, sevgi seli olurum…
Bazen beyaz olmaktan korkarım… Hangi elde masum bir gelin, hangi elde hüzünlü bir ölüm çağrıştıracağımı bilemediğim için…
Kısacası hayatı adımda yaşarım… Hayat bana ‘Gül-han’ dedi… Gül! Önce kendimi mutlu etmemi emretti… Sonra mutluluğum hana çevirdi…
Misafirperver bir yüreğim aslında… Lakin bilmeniz gereken tek bir şey var…
Siz beni hangi renge boyarsanız, ben o renkte görünürüm…
Ayrılığınız da, aşkınız da, yalnızlığınız da, umudunuz da sizin bana verdiğiniz renge ve değere bağlı…

 

(Okurum Gülhan Hanım’a sevgilerle)