Aylık arşivler: Şubat 2013

Kayıp Bir Ruhun Hatırası

Her fotoğrafta sırtım dönük olurdu çünkü objektife bakıp o fotoğrafa anlam katacak pek bir şeyim olduğu söylenemezdi. Karşımda duran üç kadınla aynı kaderi paylaşmama rağmen beni onlardan ayıran şey bambaşkaydı. Bir kavşaktan ayrılan dört farklı yol görebilirsiniz fakat kaderleri aynı dört kadının farklı yollara sapması pek görülen bir durum değildir.
İnsan herhangi bir eşyasını kaybedebilir, anahtarlarını, belki sevdiği bir kitabı hatta aklını. Bense özgürlüğümü koruma çabası uğruna geçmişimi kaybetmiştim. Yıllar önce dört arkadaş bir araya geldiğimizde hayatlarımızın başkalarınınkinden farklı olacağına söz vermiştik birbirimize. Yani kendi seçimimizdi toplumun dışında olmak. Ödeyeceğimiz bedele hazır olduğumuzu düşünüyorduk o zamanlar. Nilgün ve Esra her girdikleri ortamda hareketleriyle gösterirlerdi bu farklılığı. Yıllar sonra onları tekrar gördüğümde bankın üzerine oturmak yerine ayakta durarak bu gösteriden vazgeçmediklerini seriyorlardı gözler önüne Gözlerim ortada oturan Belgin’e takıldı. Aslında onu sıradan hayatından uzaklaştıran şey sadece bizlere benzeme çabasıydı. Onun huzurlu ruhunu biz bozmuştuk, onun bu bankta oturma sebebi bize benzemeyi dilemiş olmasıydı. Kucağındaki çocuksa kalbinin bizim hayat tarzımızı asla kabullenememiş olduğunun en büyük kanıtıydı. Bense suskunluğumla ayrılmaya karar vermiştim insanlardan. Düşünülmeden edilen sözler değil miydi yaralayan. Ben susarak anlatacaktım öfkemi. Benim kelimelerim beynimdeydi. Düşünülmeden edilen sözler yüzünden kalbim kaç kere kırılmıştı? Suskunluğu bir silah olarak kullanmaya ne zaman karar verdiğimi hatırlamasam da, en iyi arkadaşım olmuştu bir süre sonra.
O zaman hesaba katamamıştım. Ben susarken dünyanın yine dönüyor olacağını, her sözcüğe yenisinin ekleneceğini… Dört arkadaşın inandığı bir masal yaratmaya çalışmıştık biz. Şimdi kayıp yaşamlar tekrar bir araya getirmişti bizi. Tiksintiyle baktığımız sıradan insanların arasında değildik fakat olmayı istediğimiz yerde de.
Günlerdir aynı dizeler vardı zihnimde: “Çok uzaklarda bir yüz morarıyor/ Canımın acısı dizimin sızısı mor” Nilgün’den dinlemiştim ilk bu şiiri. Hayata bunlarla tutunuyorum demişti, elinde tuttuğu sigarasının külü yere düşerken. O zaman kıskançlıkla içimden geçirmiştim. Keşke benim de hayata tutunacak bir şeylerim olsa fakat yoktu işte. Gözlerim uzaklara dalarak dinlemiştim her birinin anlattıklarını ve kalan ömrümü feda edecek kadar çok istemiştim bir yaşama nedenini.
O an kabul etmiştim tekliflerini. Bu üç kadın hayatımın kaçınılmaz parçalarıydı. Onlar kendilerini sıradanlıktan uzaklaştıracak şeyin peşine düşerken benimse aradığım beni özgürleştirecek tek bir nedendi. Tek bir kuralımız olmuştu. Söz verdiğimiz tarihte tekrar bir araya gelinceye dek ne olursa olsun yolumuzdan dönmeyecektik. Evet, vazgeçmemekti altın kural.
İncecik dudaklarımda keskin bir gülümseme belirdi. Şimdi ise istediğim hiçbir kötülüğe hiçbir günaha bulaşmamış olmaktı. Uzun yıllar önce birbirine söz veren küçük kadınlar olarak kalamamıştık. Yüzüm vardı, ellerim, gözyaşlarımla sönükleşmiş gözlerim, fakat ruhumun bir derinliği yoktu. Her birimiz cenneti de cehennemi de içimizde taşıyorduk. Amacımız uğruna hangi kapıyı aralayacağımız da bize bırakılmıştı.
Dinlediğiniz en korkunç itiraf olabilirdi bu. Konuşmak zorundaydık. Tam karşımda asılı duran siyah beyaz tabela hayatlarımızı özetliyordu aslında: “Lost Persons Area”
Elimi gayri ihtiyari bir şekilde alnına götürdüm terden sırılsıklamdı yüzüm. Derken ansızın zaman durdu. Derin bir soluk aldım. Çökmüş yüzümü buruşturarak avazım çıktığı kadar bağırdım: Yaratılmaya çalışılan o yüce ruhlara ne olmuştu? Sonra hırçın bakışlarımla bir karşılık bekledim fakat gelmedi. Öylece karşımda duruyorlardı bir tablo gibi.
Rüzgar tüm şiddetiyle yüzüme çarparken, tüm gücümü toplayıp banka doğru yürüdüm. Bankın iki ucunda ayakta duran Nilgün ve Esra bana küçümsercesine baktılar, onlar ettiğimiz sözü bozmamıştı, Bu dünyada tanıdığım en farklı iki kadın böyle bir sözü neden bozsun ki? Onlar için hain olan bendim. Hala gösterilerini tamamlamaya, kulaklarında alkışları duyarak ölmeye uğraşıyorlardı. Hafifçe gülümsedim, bana karşılık vermelerini beklemiyordum ama ruhlarımız kesinlikle yabancı değildi.
Konuşmayacaktık. Suskunluk bu bankta kopacak bir savaşı engelleyen görünmez ateşkesti. Hem ben suskunluğa yabancı değildim, ömrümün yarısı sessizliğe itaat ederek geçmişti. Nilgün ve Esra’ya bir kez daha baktım. Kararlı bir tavırla uzağa bakıyorlardı. Birbirimizi yok sayma çabamıza inanabilirdik, bu kadar yorgun olmasaydık. inandırıcı bir oyuna dönüşebilirdi bu karşılaşma. Ama hayır, iyi oyuncular değildik. Öyle olsa bu hayattaki rollerimiz hükmetmezdi bize.
Rüzgarın şiddeti arttı. Belgin’in kucağındaki çocuğu korumacı bir şekilde kollarında çevirdiğini gördüm ve aynı anda Nilgün ve Esra’nın ona acıyan bakışlarını yakaladım. Sessizlik gitgide büyüyor, aramızda rahatsız edici beşinci bir kişi gibi duruyordu. Bugüne kadar sessizlik beni hiç rahatsız etmemişti ama bugün normal bir gün değildi. Geçmişte yaşadığınız ve vazgeçtiğiniz her şeyin bir anda önünüze çıktığını düşünün. Bu yüzleşme hiçte kolay değildi.
Nilgün’ün iç çekerek kendini banka bırakmasını izlerken, su yüzüne çıkmış mantığım, buradan gitmem için uyarıyordu beni.
Sesim uzun süredir konuşmayan bir insanın tüm pasını taşıyordu. Ben konuşmaya karar verdiğim an, anlamlı sandığım tüm sözcükler yok oluyordu. Artık bu oyunu bitirme zamanı gelmişti. Rüzgarda dağılan saçlarım yüzümü kapatıyordu ve o an masalın sonuna geldiğimi anladım. Hiçbirine bakamadım, gözlerim çocuğun gözlerindeydi ve ilk defa kim olduğumu o bebeğin gözlerinde gördüm.
Hiçbir şey demeden geriye döndüm ve bulundukları banktan uzaklaşmaya başladım. Yürümek düşüncelerimi toplamama ve bir sıraya dizmeme yardımcı oluyordu. Geçmişi neden gömdüğümü anlamak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Nilgün ve Esra gerçekten farklıydı, onların yeri bankın üzeriydi, Belgin bizim silik bir yansımamızdı ne bize aitti ne öteki tarafa, çizginin ortası Belgin’di. O hep bankın üzerinde oturacaktı. Bana gelince…Dünya üzerindeki yerim ne bankın üzerinde ayakta durmak ne de oturmaktı.Ben her zaman bankı uzaktan izleyen kadın olacaktım, Bu düşünce bir kahkaha atmamı sağlayacak kadar güçlüydü.Belki sinirden belki neşeden.
Kayıp bir ruhum olsa da, kahkahalarım bir o kadar sahiciydi.

HACI ARKADAŞIM

Ne zaman seni görsem, Kâbe’deyim 
Sık görüşelim Hacı Arkadaşım. 
Kâbe’yi gören gözünden öpeyim,
Sık Görüşelim Hacı Arkadaşım.

Hastalanırsan yine başındayım
Pamukla su verme telaşındayım.
Sana hizmette hep genç yaşındayım
Sık görüşelim Hacı Arkadaşım.

Anlatma sık sık gördüğün rüyayı.
Her zaman pusuda düşün riyayı
Fani bir aşkla sevelim dünyayı
Sık Görüşelim Hacı Arkadaşım…

Duaya başla ben; Âmin, diyeyim.
Gözyaşlarını gözümle sileyim.
Kendimi senle cennette bileyim
Sık Görüşelim Hacı Arkadaşım..

İhramı giyelim yine Teninde
En çok istediğin budur senin de
Ecri çok Allah için sevmenin de
Sık Görüşelim Hacı arkadaşım.

Özlemin fazla Kâbe’ye senin de
Hep ordasın çare olsa elinde.
Huzurumsun, ruhumsun bedenimde
Sık Görüşelim Hacı Arkadaşım.

Sen Hıra’ya git; ben Sevr’de kalayım.
Peygamberi dizimde yatırayım.
Gördüklerimi, gel de anlatayım
Sık Görüşelim Hacı Arkadaşım

Anılar bir yanda, dua bir yanda
Bizden bahtiyarı var mı dünyada
Galiba ömrüm sona yaklaşmada.
Sık Görüşelim Hacı Arkadaşım.

Hamza’nın yası var Uhut dağında.
Ben olayım Vahşi’nin tuzağında.
Muhammed de, Gül’ açsın dudağında
Sık Görüşelim Hacı Arkadaşım.

Ne büyük değil mi İmanın Kadri
İmanla kazandı o büyük Bedri.
Verse de Hak hasretine sabrı.
Sık Görüşelim Hacı Arkadaşım.

Kol kola gezdik seninle Tavafta.
Namazlara durduk yan yana safta.
Yıl gibi geliyor sensiz bir hafta
*** GÖRÜŞELİM HACI ARKADAŞIM

ORHAN AFACAN

ADIMIN OKUNUŞU

Adımın Okunuşu

Orhan,Osman,Ömer bunlar bir simge 
Adımın Okunuşu Mehmetçiktir. 
Destanım dolu tarih denen belge 
Gözüm pek, göğsüm çevik ,başım diktir. 

Ben Mehmetçikim,kendimden eminim. 
Düşmana korkuyum, dosta güvenim. 
Vatanı canından çok, çok sevenim. 
Vatan Mehmet; Mehmet Vatan demektir. 

Sevmeyi öğretti hep bana atam. 
Çıkar için değil sevgim gerçektir. 
Haksızlığa hiç mi ,hiç katlanamam 
Ömrümce mücadelem sürecektir. 

Gönlümde önümde oldu hep ümit. 
Dünümle yarına tarih şahittir. 
Doğdum,yaşarım,öleceğim yiğit

ORHAN AFACAN

TAŞ ATAN ÇOCUKLAR

Sanki oyundasın taş atan çocuk.
Cahil mi, cesur mu sonra görürsün
Seni kımler böyle oynatan çocuk.
Sanmam bu eğlencen çok uzun sürsün…
Sökülen kaldırım, ayaklarındır
Ölünceye kadar bir götürümsün..
Kundaklanan dükkân yarınlarındır
Vicdanında yargılanan cürümsün

Elinde Molotof, yüzünde maske-
Neden bir gizliliğe bürünürsün…
Yıllarca sonra, desen bile keşke
Vatan ahı ağırdır, sürünürsün.

Senin yaşıtlarda taso salgını
Yahut bir iple topaç çevirirsin.
Oyun sandığın işlerin çılgını
Çamı hedeflerken, can devirirsin

Hapiste mi geçsin ergenlik çağı
Ordada sarmalar pisliğin ağı.
Kopmak bilmez asla takvim yaprağı
Harf, harf, cümle cümle sen sökülürsün.

Kaynağıdır dinlerin Ortadoğu.
Din olmaktan uzak dinlerin çoğu.
Tarih boyu bundan kinlerin çoğu
Müslümansın, Müslüman görünürsün.

Benimde devletle sorunlarım var
Yapamam bunu aramızda duvar.
Hırs, nefret, cahillik, benlik canavar
Davanı hukuk ile sürdürürsün.

Hadis ’vatan aşkından iman doğar’
İmansızı, iman her zaman boğar
Nefret, öfke beyne, kalbe zor sığar.
Kendini ellerinle öldürürsün.

Bir taş konuyu nereye götürdü
Kalkınmamızı dereye götürdü
İç, dış düşman biz nasıl düşürdü.
Devamlı boş çareye bürünürsün..

Araya girmesin etnik tefrika-
İşte Ortadoğu, işte Afrika
Global siyasetler binbir entrika
Ne yapsan hep mata düşürülürsün

Sömürgecidir her zaman Avrupa,
Sanma takdir edilir, övülürsün -
Şimdi demokrası elinde sopa.
O sopayla da bir gün dövülürsün.-

ORHAN AFACAN

GAZİEMİR’İN KALBİ

GAZİEMİR’İN KALBİ

Yüz kırk metre yüksektir Denizden rakımı

Gaziemir’in Kalbi Arda Çarşı Meydanı.

Dört mevsim gece, gündüz serin rüzgâr akımı

Gaziemir’in Kalbi Arda Çarşı Meydanı

Çarşı Meydanından yolun geçmezse eğer

Hüzün olur içinde görmediğin çok değer

Milli günlerimizde çelenklerle süslenir     

Dalgalan bayraklarla kalplerimiz hislenir.

Yan yanadır Camiyle, Atatürk’ün anıtı.  

Cumhuriyetle, Laikliğin, uyumlu kanıtı.

Zaman, zaman karışır ‘Korkma Sönmez’ ezanla.        

Dinle de; Türk olmak, Müslüman olmak ne! Anla

Tasarrufu, birliği temsil eder havuzu

İnsanı güleç yüzlü, yavuzun en yavuzu.

Salahla meydanda, nefes tutulur, kalp durur

Salahın ardından vefat eden duyurulur

Teknoloji geçirdi eline bütün kozu.-

Atın sesi yerine araç sesi, egzozu

Arı bulamaz oldu temiz çiçek tozunu

Ses, çevre kirliliği yükseltiyor dozunu

Değişime direnen tek kahve Reislerin..

Oyununa gelmediler kötü hislerin

Önünde dut ağacı, dalında kuş yuvası.

Dumansız, kumarsızdır mistik havası.

Bakkalı bezdirdi veresiye alanlar.

Süper markette oldular kart kullananlar.

Unutmam veresiye, peşin satan resmini

Karikatürlemişler ikisinin cismini.

Not’lamışlar Peşin satan, Veresiye satan.

Kaç bakkal var böyle alacak yüzünden batan.

Mahallenin bütçesi, Veresiye Defteri

Değersizdi eskiden göz nuru, alın teri.

Bakkala gittiğimde Akile’den alırdım

İsraf ettim diye ailemi kızdırırdım.

Zamane çocukları son model telefonu

Dilerim böyle bolluk için bulurlar sonu.

İş merkezine terk etti yerini o taş fırın

Nasıl değişir bilmem öbür günlerde yarın.?

O gün sattığı toprak çanak, testi iyisi

Oğullarıysa bu gün beyaz eşya bayisi.

Çapa zamanı fırına verirdik fasulye

Akşam yorgun dönünce istediğin usul ye.

Meydan Çocukluğum, gençliğim ihtiyarlığım..

Üç dönemi yaşaya bilme bahtiyarlığım.

Dirilip gelse babam eminim tanıyamaz.

O’nun devrinden kalan insanda, binada az

Cenaze, düğün çeyiz, asker, seçim konvoyu

 Zaman, zaman karışır birbiriyle gün boyu.

Bu yılda var meydanda Çanakkale sergisi

Millet Adlı Nefere bu aşk Allah vergisi

Bildim bileli sürer asker, davul âdeti.

Kim bilir bu tertipte kim içer şahadeti.?

Her halinden besbelli bu oyun Çanakkale

Oynayanlar bayrağa sarılmış birer lale.

Dalga, dalga olurlar davulun güm ritmiyle

Allah’ım hepsinden hainleri uzak eyle.

Evet, uzaktan davul sesi daim hoş gelir.

Çanakkale havasında her gözden yaş gelir

Çanakkale kanlarla söndürülen ateşti.

,Çanakkale cennete döndürülen ateşti.

Salahımla karışır belki İstiklal Marşı

Namazıma katılsın seyretmesin hiç çarşı.

Sık kurulur Meydana Kızılay kan standı.

Gaziemirlinin, insana sadakat andı

Vatanımız için can, Millete kan veririz.,

Seydibaba’nın nesli GAZİEMİRLİLERİZ.

ORHAN AFACAN-

68298_4678000904506_671639816_n

Yazar Erencan Algün’le Röportaj

 Erencan, selamlar! En basitinden bir soruyla başlıyorum; yazmaya ne zaman başladın? Hangi kararın seni bu yönde itti? Normalde böyle bir soru sorulmasına karşıyım, çok klasik bir soru ama sen henüz on yedi yaşındasın… Sorulması gerek bir soru :)
Yazma gibi bir özelliğim olduğunu bilmiyordum. Herkes gibi sonradan keşfettim fakat bunu ilkokul öğretmenlerime borçluyum. Yanılmıyorsam 7. sınıfta Medya Okuryazarlığı adlı bir ders vardı. Her hafta gazetelerde yer alan birkaç haberi yorumlamamız isteniyordu. Yaptığım her yorumla birlikte dikkatlerini üzerime çektim sanırım. Zaten sonrada beni yazmaya yönlendirdiler. Kompozisyonlar… Şiirler ve eleştiri yazıları. Yani diyebilirim ki 14 yaşımdan beri yazıyorum…

 İlk kitabın ve ilk kitaba göre bu teorilere ulaşmak uğraş ister. İlk kitabında böylesine farklı bir konuyu tercih etmenin sebebi nedir? Kitabın yoğunluğu din üzerine, dine merakından mı geliyor bu konu? 

Dinlere ve insanların inanış biçimlerine merek duyarım, evet. Açıkçası bunun bir yönlendirme olduğunu düşünüyorum. Zira tesadüflere yer yok. Kitapta görmüş olduğunuz tüm teoriler “23.59″un yönlendirmesiyle ortaya çıktı. Fakat elbetteki benimde payım var. Hatta oldukça büyük.
 Kitabın ilk bölümü çok etkileyici… Akışı ve insanların ‘insansızlığını’ gözler önüne sermişsin. Beni etkileyen en önemli sahnelerdendi yani, bunun için bir sorum var, bu kurguyu ve olay örgüsünü yazmadan önce mi yoksa yazdıkça mı geliştirdin? Kurgu konusunda tavsiyelerin nelerdir?
Kurguyu yazmadan önce belirlemiştim. Nasıl başlayacağı nasıl biteceği önceden belliydi fakat yazınca gerçekten bir şeyler oluyor ve insan yazmaya devam edebiliyor. Bu his bir hayli ilginç doğrusu. Tavsiyem değilde iyilikleri için önce kurguyu planlasınlar sonrada her şeyi hayal güçlerine bıraksınlar..
 Kitaptaki teorilere nasıl ulaştın? Yani onları bulmak için, o teorileri kitabına konu edinmek için, nasıl bir yol izledin? Cidden kitaptaki teoriler çok zor, aynı zamanda insanı etkileyen teoriler.
Dedim ya hepsi bir lütufta aslında. Birer yönlendirmenin eseri. Neyi kastettiğimi anlamışsınızdır herhalde. Fakat bunları bulmak hiçte kolay olmadı. 3 semavi dinide araştırdım. Hemde epey bir zaman üzerinde uğraştım. Çoğu teorinin kaynağı ise Kuran. Eğer sizi etkilemiş ise zaten hedeflediğim amaca ulaşmışım demektir.
 İlk kitap için senin karşına çıkan zorluklar nelerdir? Bilirsin, şu; basım,yayın,dağıtım üçgeninden söz ediyorum. 
Elbette bir hayli sorunla karşı karşıya kaldım. Basımdan önce yayın evi bulmak gerekliydi tabii. Zaten beni en çok yoran süreçte bu oldu. Aylar boyu herhangi bir yayın evi ile anlaşabilmek için çaba harcadım. Ve sonunda nihayet bastıra bildim kitabımı. Şuan da dağıtımda alakalı bazı sorunlar yaşıyorum. Bu 3 süreçte çok sancılı geçiyor doğrusu.
 İlk yazanlara önerilerin nelerdir? İşe nasıl başlamalarını önerirsin kısaca?
Dedim ya her şeyden önce çok zorlu bir süreçten geçecekler. Çok temkinli olmalarını ve sabırı yanlarından ayirmamalarını tavsiye ederim.
 Kitaplarında kullandığın bilimsellik ve yazılarında kullandığın eleştirilerin çoğunlukla kişisellik içeriyor. Mesela; kitaptaki teoriler. Sürekli bunlar üzerinden mi yazmayı planlıyorsun? Yani kısaca yazım tarzın bumu ?
Açıkçası bu tarzda yazmak biraz daha kolayıma geliyor. Olabildiğince farklı tarzlarda yazmayı planlıyorum. Sanırım ikinci kitabımda üslubum biraz mutasyona uğrayacak. Umarım beğenirsiniz.
 Yazan çok insan var… Hayatlarını yazıp, roman olacağını ileri sürenler de.. Pek âlâ, yazmak bir yetenek midir sence? Yoksa bu adamlar laf olsun diye mi söylüyor? :)
Çoğu laf olsun torba dolsun diye konuşur. Ama bu bir sürü anlayışı da değil. Emeğin emek olduğunu kabul eden nadir insanlarda var. Temennim o insanlarla karşılaşabilmek.
 Bize okuduğun yazarlardan söylesene biraz… Biraz da okuduğun tarz :) ?
Cengiz Erşahin ve C.C Humphreys -umarım ismini doğru yazmışımdır- sürekli okuduğum yazarlar. Herhangi bir tarzda okumuyorum. Yani sürekli okuduğum bir tarz yok. Polisiye veyahut psikoloji hangisi o an bana uyuyorsa onu okuyorum.
 Şimdi de yazan herkesin adına soruyorum; “Ben kısa kısa hikâyeler yazıyorum, denemelerim var, kendimce bir şeyler çizip karalıyorum. Senin gibi yazar olabilmek için, bana tavsiyen nedir?” klasik bir ‘ilk’lerin sorusu… 
Yazdıkların muhteşem metinler. Sana önerebileceğim tek şey; sınırı zorla ve sonuna kadar savaş. Yoksa kimsenin kulak verdiği yok kimseye. Gidip sen kovalayacaksın ekmeğini.
 Erencan, bu kitap üzerine çok şey söylenirdi, ama senin de fazla zamanını almak istemem, teşekkürlerimle, kendine iyi bak!
Teşekkürler Ahmet. Umarım her şey gönlünüzce olur. Çünkü bazı hayaller gerçekten gerçek olmayı hak ediyor.
KİTABIN ARKA KAPAK YAZISI:
“Tüm deliller ortadaydı Tüm işaretler onları gösteriyordu Tüm senaryolar onlar için yazılmıştı Ve tüm zamanlar 2359′a akıyordu Bu tarihten Adem ile Havva bile kaçamayacaktı Bu yüzyılda sizleri çok şey bekliyor… Türkiye’nin en genç kaleminden, İstanbul’un en ihtiyar hâlini anlatan sürükleyici bir roman… “
20130205764864791

TUTKUNUN SERİN SULARDA YÜZMESİ’NDEN DOĞAN YAZMAK

Yazmak, nutku tutulan bir oyuncunun gömleğini iliklerkenki telâşının seyircide uyandırdığı ilk izlenimdir.
Kalem, mendil satan bir çocuğun, ekmek parası için mendilini şerefiyle satma çabası.
Akıl, yorgun bir bedenin rahatsızlığını yansıtmamak için çaba sarf eden gönül kahvesi sanki.
Yazar, elleri namlunun ucunda sallandırırken bedenini, okur gözlerinin nemiyle eşlik eder kâğıtlara.
Kâğıda düşer yolundaki umutlar, gözbebeklerinden misafir gelir…
Okur ile yazarın fikir çatışmasında, gönüllerinin titrediği yere ise haz denir.
Misafir gelecek ise bunca yıllık misafirperverliğim tüm okuyuculara armağan olsun. Ben yazmayı tutku bilirim, tutkumun ışığında yüzündeki tebessüm sigaranın dumanına karışacaksa, varsın olsun.
Yazmak, pesimist yolculukların optimist varlıklara saçılmasından doğan bir kıvılcım. Kâbus gören bir çocuğun kan ter içinde yatağından uyanması gibi. Birdenbire kalem soluksuz kalırken, kâğıt aydınlıklara nam salar. Kâğıt ile kalem iki kardeş. Okur kendi penceresinden tüttürdüğü yalnızlıkları, yazarın hüzün buselerinden çalar. 
Bana layık olan varlığınızı saçın zehiri çıksın aradan düşlerinizin. Bende tükenmez bir yürekte saçılan kalem, ıslak düşlerimden kalma kâğıtlar, derin düşüncelerimden kalma, aklımın yolundan şaşmış, aymaz, çile bülbülüm çile yolunda ilerleyip, birdenbire son durakta umut haresinde kirpiklerini sevinçle ıslatan yazmakla dolu bir dünya var. Dünyamın yolunda misafirliğiniz candan gelsin, hakkınızdır. 

Yazmak, şairlerin tel örgüsünden sıyrılmaya çalışılan düş bozumu artığı bol sancılarının düğümü…
Bu düğümden birbirimizi kurtarmayalım. Okursunuz, yazarız. Yazarız, okur- yazarız.
Fakir bedenimin aylak yüreğime denk düştüğü saatler, hezimetimin bol gülüşlü sahnesinden kalma bir oyunculuğum tutar. Bitlenmesin yüreğiniz.
Gülümsemek, bir oyuncunun son sahneyi çektikten sonraki rahatlık hissi… Parmaklarımı çok seviyorum. Yazdıklarımı gördükten sonraki kalp atışlarımın hızında birbirimize gülücük saçıyoruz.
Kâğıtla kalem buluşursa adı aşk olur. İkisinin serin sularda yüzmesi ve boğulmasıyla yaşanan ayrılık, okurların gözünde yaş olur. Beni okuduğunuz bu hayatta, sizi okuduğum gerçeğini değiştiremezsiniz.
Her yazar, yazdıklarını, yüreğini okuduğunu sandığı kişilerden alarak yazar. Ben bir gün fakir bir çocuktum, ertesi gün zengin bir züppe, bir sonraki gün Leyla, bir sonraki gün çöldeki mecnunu kıskanan bahtsız bedevi, sonraki zamanlarda sevdiği adamı kaybeden umudunun fukaralığına söz geçiremeyen bir talihsiz…
Her yazar bir oyuncudur aslında. Yazdıkça başka kimliklere bürünür. Şimdi çıkıyorum kadrajdan. 
Kim ve ne sorularının peşi sıra gidiyorum melankolik satırlarıma…
İlham, göz kırparken karşı tarafında gülümseyerek göz kırpmasından doğan karşılıklı mutluluğun umuda yol açması gibi. Gibi edatları zilli bir bebeğin büyüdükten sonra akıllanması gibi…
Her benzetmenin içinde yolları kesişir kendi gibileriyle… Sanki santim santim inceledim umutlarınızı, gülümseyin. Kadrajdan çıkmasın mantık dolu hayatınız. Hepimiz saçmalama lüksümüzü kaybettik.

Dilara AKSOY

528583_530578883630861_115602384_n

İnsanlığın Sonu

Evet resimdeki karikatür sonuna kadar doğru. Bizim yapımızda böyle bir şey yokken dışarıdaki ülkelerden gelen bir akımın etkisinde kaldık bizlerde. Her şeyden elimizi eteğimizi çekmek, o anları ölümsüzleştirmek… Gerisinden bize ne ama değil mi? Maazallah ya benim başım belaya girerse? Ya ben neden burnumu sokayım, bana ne! Aaa, ne var orada, ne olmuş ki? Ayı oynuyor herhalde koş kameranı alda gel kız!

İşte bu insanlık artık. İnsanlık denmesi doğrumu emin değilim aslında. Çünkü hayvanlar dahi bir sürü halindeyken birbirini koruyorken, biz insanlar daha kendimizi kendimizden koruyamıyoruz. Ne tuhaf ama? Kendimizi kendimizden korumak… ‘Korumak!’

Biz hayvan mıyız yahu? iyide hayvanlardan bahsettiğim özellik bizde yok ki, pardon, insan mıydık yoksa? Ne bileyim, böyle fotoğraflar gördükçe unutuyor insan; değil mi? Ne olduğunu, kim olduğunu. Elinde iPhone’u icat etmiş, önünde yatan inana bir el uzatamamışız; neye yarar ki bilim, insanlık öldükten sonra, sen istediğin kadar icat et, o kameralar her zaman ölüm anlarını ölümsüzleştirecek, muhtaca bir el uzatanı değil… Zenginler aralarında zengin-fakir kavramıyla ayrılır. ‘İnsanlar’ ise iyi ve kötü. Biz kötü rolündeyiz sanırım bundan sonra… ‘İnsanlık’ kötü rolünde, insanlık denebilirse buna tabii.

Teknoloji mi bizi bu hale soktu acaba? Görgüsüz, cahil ve elinden düşmeyecek kadar bağımlı eden… Televizyon kumandası, cep telefonları veya başka bir şey; fark eder mi? Sonuç itibariyle kölesiyiz biz onların! Buna karşı çıkacak yoktur sanırım? Bariz şekilde ortada olan şeye kim karşı çıkabilir ki?

İnsanlığımızı, geçmişimizi ve geleceğimizi bile unutturabilen bir kötülük mü teknoloji? Yoksa geleceğimiz ve şu anımız için yararlı bir şey mi? Şuan ve gelecek için pek yararlı bir şey olduğu söylenemez aslında. Fotoğrafı gördünüz; adam tam bu anda boğuluyor ve geleceği de belli; Ölüm. Teknoloji bizi öldürdü, biz ise olmayan insanlığımızla o adamı. Yazık yazık! Teknoloji bizi öldürüyor, kanımızı iliklerimizden başlayıp damarlarımızda çekmeyi bırakıyor. Eğer onları da içmesine izin verirsek herhalde kendi kendimizin ölümünü kaydetmeye çalışırız. Zaten öldürmüyor muyuz? Öldürüyoruz, insanları ve insanlığımızı…

Şimdi ben bağımlısı değilim televizyonun, telefonda mesajlaşmanın veya İnternet de sörf yapmanın diyenler vardır kesinlikle. Bağımlısı değilsiniz madem; hiç insanlığımızı gösterecek bir harekette bulundunuz mu?  Mesela, en basit olarak söylüyorum; dışarıda bir kediye veya köpeğe bir bardak su bırakabilecek kadar zamanınız oldu mu oyunlardan? Yahut bilgisayar veya playstation başından kalkabilecek zamanı bulup, dışarıda yağan karda yürüyebilecek kadar insan olabildik mi? İnsandık ya hani… İnsanlar yürümek istemez mi yağmurun altında veya karın güzel ve yumuşak havasının arasında gezine bilmeyi. Bak bu en basitiydi; bunu da yapamıyorsak yazık bize… Ne kadar da körü körüne bağlanıyoruz böyle bir şeye. Ne kadar da acımasızca seyrediyoruz yitip giden güzellikleri… Ne kadar da güzel bağlanıyoruz öyle, körü körüne! Aferin bize!