Aylık arşivler: Mart 2013

7f540fa7001f7ad78a4d81d619c167aa_1270114454

Şıkırdayarak Ölmek

Gözleri boş, anlamsız ve burada değilmiş gibi televizyona bakıyordu ya da bakıyormuş gibi yapıyordu. Elleri, elinden eksik etmediği tespihin, boncuklarını tek tek geçiyor, ağzı hiç durmadan kıpırdıyordu. Gözlerini bazen dayanamadığı için kırpmak zorunda kalıyordu ama adeta belli etmeyerek, bir ölü gibi halsizce yapıyordu bu işi. Sanki gözlerini kırpmasını bile kutsal bir iş zannedebilirdi dışarıdan gelen biri. Sürekli ve tek tek parmaklarının arasından geçtikten sonra yerine oturan tespihin boncukları gibi halsiz,yorgun ve zikredilmekten kendinden geçmiş boncuklar. Onlarda burada değilde başka bir alemde sesleri çığlık çığlığa izlenimi veriyor.

Televizyonda oynayan belgesel, kalbinin atışı, tespih ve boncukların efendisi; ağzından dökülen kelimeler, kıpırdaşmalar…

Son yolculuğuna mı hazırlıyor kendini? Ölümünün hiç acısız ve bu kadar narin olacağını kestirmiş miydi hiç? İçten içe, çürüten ve öldüren gizli bir şey… Kanser’in hükümlerini hiç duymuş muydu daha önce? Duymuştu. Ölüm!

Tespihin sonuna geldi. Televizyonda oynayan belgesel ise sona erdi. Boncuklar şıkırdayarak yere döküldü, onları bir arada tutan ip ise dağılmalarını ayıramadı. Sırtına aldığı seccade, ellerinden kayıp, yere serildi; üzerine döküldü tüm vücudu… Halsizce. Televizyonun sesi gereksiz  hışırtılar yaymaya, tespihler ise yere dökülmenin verdiği tuhaf sesleri çıkartmaya başladı. Doğanın sesi kesildi… Şimdi, uyanma zamanıydı.

ayrlk_acsyla_alayan_kz_resimi

Gökler, Yıldızlara Hasret Kalmıştı

Saçlarının dağınıklığını, ellerinin nasırlaşmış parmaklarıyla düzeltmeye çalıştıktan sonra, gözlerine giren tozları çıkartmaya çalışır gibi ovuşturdu pınarlarını. Gözlerine şimdi rüzgar değdikçe, daha da sulanıyor, daha da bir tat tatlı kaşıyası geliyordu. Kendisine hakim olup, bu manzarayı seyretmenin güzelliğine varmak istedi.

Ayak bileklerine kadar dökülen eteklerini elleriyle şöyle bir toplayıp, merdivenlerin basamaklarını narince inmeye çalıştı. Ayaklarında ki siyah lastik ayakkabının görünmesi onu biraz utandırmıştı, etekleri tekrar bırakıverdi üzerine. Etek, bir çember gibi düştü ayak bileklerine. Çevresini sardıktan sonra içindeki manzarayı da dışarıya kustu. Eteği, çiçeklerle kaplıydı. Sarılı, kırmızılı, morlu, yeşilli ve hatta inanamayacaksınız ama gri bile vardı belki. Gri çiçek. Adından söz ettirememiş, bir çiçek sadece.

İstanbul’a ikinci gelişiydi. İlk gelişi 17 yaşındaki genç kızlığı, ikinci gelişi 45 yaşına gelmiş kadınlığıyla  olmuştu. İlk gelişinde merdivenleri koşarak inmiş, ayakkabılarını çıkarıp denize sokmuştu hemen. Şimdi gözleri, yaşlanmış olduğu için o denize dahi bakamıyordu. Elleri, eski narin ellerinden değil, ot yolmaktan, hayvan gütmekten nasırlaşmış, erkeksi görünümlü ama kadınsı ellerdi. İlk gelişi, daha neşeli ve sevinç dolu, şimdi ki gelişi daha durgun ve katıydı. İlk adım atışında yer yerinden oynamış, gök yıldızlara hasret kaldığını anlamıştı sanki. Şimdi, kalbindeki atışları dahi zor duyuyordu, ne yer ne gök yerinden oynamış; ne o, ne o adım kalmıştı geriye… İlk gelişinde çocuk görünümlü kadın, ama şimdi kadın görünümlü gerçek bir bir kadınsıydı! Erkeksi elleriyle, etekleriyle; yumuşak dudakları, sarkan etleriyle; aldırmayan tavırları, adımlarıyla; ilk adım atışını özlemişti adeta… Sıdıka, şimdi, ilk gelişindeki ayağını soktuğu suyu özlemiş, istemişti… Yaşamayı unutmuştu. Özlemişti.

 

Ruyada-Beyaz-Renk-Gormek

BEYAZ

Beyaz bir günden kalma sevinçlerim var sana dair. Yüreğim önce alev alev yandı, sonra buza döndü.
Bembeyaz düşlerimle geldim. Eğer onları bizim için ayırırsan, söz veriyorum, incitmeyeceğim ikimizi.
Cesaret edemem; bilirsin, zordur bunları sevdiğine söylemek. ‘Sen hiç sevmedin mi birini?’ diyemem, sevmişsindir elbet… İşte bu nedenle, ‘Biz’ demek, ‘ikimiz’ demek, ortaklaşa bir şeyleri paylaşır gibi, yüreğimden yüreğine aktığımı hissedercesine konuşmak bile mutlu ediyor.

Satırlardan çıkalım, gerçeğe dönelim istedim. Seni sevdiğim o ilk günden bu yana, ben hep bunu diledim. Sende başka bir şey vardı, bir tılsım; bir büyü, bir gerçeklik… O gün, gönlümün sana aktığı o gün, ben bunu hissetmiştim. Korktum. Bir kedinin soğukta bir köşeye kıvrılıp, çaresizliğine sığınması gibi, korktum. Artık korkmuyorum sevgilim. Seni deli gibi sevmekten de, hiçbir şeyden de korkmuyorum. Gözümde yok senden başka hiç kimse, gönlümde de.
Beyaz aşkımla geldim. Her şey kirlense bile, o hep beyaz kalacak; senli düşlerim gibi. Biliyor musun, inan bana, seni çok özledim. Seni yaşamaktan, seni sevmekten, seni severek ölmekten korkmuyorum da; tek korkum, seni kaybetmek. Ben bu korkuyla yeni tanıştım. Çok sevince insan, böyle oluyormuş.
Eskiden fevriydim; kırıp dökeceğim aldırmadan, yüreğinin tapusunu devralmış gibi, düşünmeden hareket eder, tozu dumana katar, sanki her şey ne yaparsam yapayım hep aynı düzende kalacakmış gibi davranırdım. Artık biliyorum, senin de bir kalbin var. Seni incitmeye kıyamıyorum. Seni başkalarının incitmesine de tahammül edemiyorum. Aşkın şefkat dolu hâliyle tanıştırdın beni, teşekkür ederim. Bencildim, fevriydim, her şeyin benim istediğim gibi olmasını isteyendim. Biliyorum ki; senin de bir kalbin var. İnkâr edemem, o kalpte ömür boyu yaşamak en büyük isteğim…

Bilmiyorum, neden diye sorma; çünkü ben de bilmiyorum. Ama bildiğim tek bir şey var, seni ne yaşanırsa yaşansın, ne olursa olsun, çok seviyorum. Susarak da anlaşırmış insanlar. Ben bunu hiç bilmezdim. Sanırdım ki; sevdiklerimizle ancak konuşarak anlaşabiliriz, ama susarak da anlaşabilirmiş insanlar. Hatta bu daha az kırıcıymış. Yine de; seni çok özlüyorum. Eskiye dönebilseydi her şey…
Mevsimi geçti ama; kar yağıyor sevgilim. Hayatta her şey mevsimine göre olmazmış. Aşkın da bir mevsimi yok, seni sevmenin de… Benim hayatım, sana deliler gibi âşık olduğum o gün değişti. Uçarıydım, kendimi bile bilmezdim; sen beni, kendimle tanıştırdın. Hep söylerim, ölmeden önce o güzel gözlerine bakabilsem, sesini duyabilsem, yanında ölebilsem… Ölümün en huzurlu hâli bu olur sanırım. Bir bilsen, keşke gerçekten bilebilsen, seni çok seviyorum. İsterdim ki; sen de beni böyle sev.Hayatta her şey istediğimiz gibi olmuyor. Biliyorum, biz çok mutlu olabiliriz. Bu cümleyi kurmak, sanki cennetten bir köşe ayırmak gibi… Bu cümleyi gerçekte yaşamak için bile ölünür. Eğer böyle bir şey gerçek olacak, ama karşılığında bu olacak denilseydi, yine de kabul ederdim. 
Sen bilmezsin, ama seni aldığım nefesten bile çok seviyorum. Kıyamıyorum, kızamıyorum, küsemiyorum, gitsem gidemiyorum. Aslında ben hiç gitmedim. Gidemedim. Gidemeyeceğimi de biliyordum, yersizdi o yalanlar… Yersiz, yurtsuz.
Onca yalanın içindeki tek gerçek sendin. Seni yüreğime anlattım, rabbime anlattım, yağmura anlattım, kara anlattım; bir tek sana anlatamadım. Korktum. Duymak istediğinden emin olmadığım o kadar çok sen var ki içimde. Hangi birini anlatsam ki… İstemezsin, hiçbirini duymak istemezsin belki.

Bu aşk, gerçek… Sabah uyandığımda aklıma ilk gelen; gece yatmadan önce aklımda olan son şeysin.
Onca kalabalığın içinde kendi yalnızlığımda, bana eşsin. Seni Seviyorum, bunu gözlerine bakarak söyleme ihtimalim hayatım boyunca olmayacak belki; seviyorum. Biliyorum, kimseyi böyle sevmeyeceğim. Ne öncem var, ne sonram… Bu aşkla öleceğim. 
Bembeyaz bir gözyaşı getirdim sana. Ne olur, al onu, kızma bana… Seni severken başka bir şey yapmam mümkün değil. Beyaz beyaz ağlıyorum aşkıma. Ama senin kirpiklerin yaşla dolmasın.
Canın olmasam da, hayatımın sonuna kadar; canımsın…

 

Dilara AKSOY

images

YOKLUĞUNUN CEHENNEMİ

Cehennemle tanıştım ben. Bu, cehennem ateşinde yananların cehenneminden, bildiğimiz o cehennemden çok farklı. ‘Yokluğunun cehennemi’ Yüreğim yanıyor. Sen olmayınca yüreğim yanıyor. Ölüyorum. İnan bana, ölüyorum. Sensizliğin zifiri karanlığı çökmüş üstüme, hiçbir aydınlık, yüreğimi aydınlatamıyor. Ben koca bir aptalım! Seni sevdiğimi hep bilirdim, ama bu kadar çok sevdiğimi yeni anladım. Ölüyorum sevgilim, inan bana, ölüyorum. Sensiz yaşadığım hiçbir şey beni mutlu eden değil, sensiz nefesim bile anlamsız… Şu gözyaşlarıma baksana, görmüyorsun. Sensizlik beni öldürüyor.

Gel de kurtar beni onun elinden, sen istemezsen o bana hiçbir şey yapamaz. Çok çaresiz hissediyorum, korkuyorum. Sensiz her şeyden çok korkuyorum. Yokluğuna tekrar ve tekrar kanmak istemiyorum, ben ölümü yaşıyorum yokluğunda; tekrar ve tekrar cehennemin içinde buluyorum kendimi. Varlığın bir cennet, aşkının pınarından su içirmesen de, varlığını bağışla bana. Ölüyorum. Ölüyorum ve artık biliyorum, senden başka hiç kimseyi sevmeyeceğim, artık biliyorum. Hayatımın sonuna kadar içimdeki senle yaşayacağım, sonra içimdeki senle toprağa gömüleceğim. Ölüyorum aşkım; ölüyorum. Gözlerimdeki sensizlik ateşi beni yakıyor, yüreğimdeki sensizlik beni yakıyor, gözyaşlarım bile beni yakıyor. Boğazıma acılarım düğümleniyor. Bil ki; sensiz olsam bile, seni severek öleceğim. Son nefesimde bir kez olsun yakından göremediğim gözlerin gelecek gözlerimin önüne, duyma ihtimâlini bile kaçırdığım sesin gelecek kulaklarıma, sen gelmesen bile sana ait bir şeyler gelecek. Seni severek öleceğim… 

En çetin kışla imtihan etti beni bu aşk. Çok acı çektim. Bir ateş topu var sanki içimde, yapamıyorum; sensiz yapamıyorum. Kimseyi, senden başka kimseyi gerçekten sevemiyorum. Ölüyorum her şeyim; sanırım artık ölüyorum. Bil ki; aldığım şu nefesten bile çok, çok ama çok, yalnız seni seviyorum…

 

Dilara AKSOY

anakkalekaraharekat

‘Asker’, ‘Nefes’ ve ‘Aşk’

Nefes almaya dahi çekiniyorlardı. Ezile büzüle ciğerlerini doldurdukları havayı tekrar dışarı saldıktan sonra, küçük bir çocuk gibi içleri içlerine sığmıyordu sanki. Boğazın üzerinde “marş marş” yürüyen kömür bulutları, maviliği fethetmişti. Denizde ise onların efendileri, soluk soluğa kalmış, gülümsüyorlardı gururla ve kibirle.

‘Asker’ kelimesi pek çok mana içerir içinde. Onlar hem ‘âşık’ hem ‘âşık eden’, bazen kalpleri vatan aşkıyla taşan, bazen de canlarını vatan uğruna verebilecek kadar ‘aşk’ dolu olan duyguları taşıyan, bir deniz gibiydiler. Büyükçe, koskocaman! Bazen taşan, enerjisini koskoca mermiyi kaldırarak gideren bir aşık…

Kör kütük ve delicesine.

Anılarının gözlerinin önünde canlandığını gören, sadece bir-kaç saniyeliğine onları benimseyip, kırmızılığa bürünen. Tüm bedeni ve kalbiyle kırmızı rengine bürünüp, ömrü boyunca yaşamadığı duyguları yaşayan.

Aşkı tatmayanların, en zengin aşkı tatmaları bir-kaç saniyeliğine… Diğer herkesten daha fazla yaşamaları aşkı… Bir-kaç saniyeliğine yaşayıp, birbirleri için aşık olduklarını söyleyenlere taş çıkartacak bir aşk… Bir ömre bedel aşk!

Vatan aşkını biz hiçbir zaman onlar gibi tadamadık, tadamayız. Onların bir –kaç saniyesi dahi olamayız. Onların döktüğü bir damla kana dahi bedel olarak yetmeyiz biz… Nesiniz ki siz Allah aşkına? Vatan aşkıyla ölen bebeler mi? Kalplerinde çığır açmış duyguları besleyen deli kanlılar mı? Zamanını beklemeye korkan pis korkaklar mı? Ha?

Biz ürkekler… Kalplerinin vatan sevgisiyle taşmasına korkan ürkekler. Ölmeye korkan, sevmeye korkan ve sevilmeye korkan ürkekler… ‘Asker’ kelimesi bir çok mana içeriyor göründüğü gibi. Hem cesur, hem kahraman olduğu gibi; hem ürkek, hem de korkak…

an

ZAMANSIZ ZAMAN

Gemiyi en kısa sürede limana yaklaştırdım sanıyordum. Gemi batmış, liman yok olmuş, yüreğimdeki aksaklıklar attığım adımlara da yansımış. Sana dedim, hep sana dedim zaman!
Bu kadar çabuk geçme. Öfkeliyim, bitiğim, yalnızım, derbederim, merak ederim gelip geçen o vefasızı… Sana dedim, bu kadar çabuk geçme. Hangi yalnızlığımın sigarasında söndürdüm bomboş geçen günlerimi? Onun için bir şeyler yapmak istedim, onun amacı ben değildim. Yaşamaktan önce o gelirdi, sonra bir de baktım ki; kahrolası bir divaneyim.
Sana dedim, bu kadar çabuk geçme. Eğer akıp gidiyorsan, yakaladığımız sevinçler olsun. Hay aksi!
Hiçbirini tutamadım ki… Okuduğum kitaplar, yazdığım kitaplar, attığım kahkahalar da yalan oldu.
Biri var ki, beni benden aldı, kendimi unuttum. Fena tosladım, öyle mi? Oysaki o hayatına devam ediyor. 

Benden geçme zaman. Benden ona devretme kendini. Ben daha seni yaşayamadım ki. Saat de takmam. Bir de bakarım akşam, sonra bir de bakarım ki gece, sabah, öğlen derken…
Ne çabuk mevsimler yarışır oldular? Ama daha yeni âşıktım ben. Körpeydim. Umutlarım da vardı.
Buradan sonrasında bize çıkış yok. Delip de geçme zaman, delip de geçme. Saatim vardı, aklım üşenirdi yazmaya, saat beni ben geçerdi çoğu zaman.
Eti de kemik geçerdi ya, çocuksu masallarda kaldı artık onlar… Geçiyorsan, unutmayı da hatırlat arada. Ben kendimden başka her şeyi düşünür oldum. Kendimi unuttum. Bana, beni hatırlat zaman…
Yarın da bensizlik mi çalacak kapını? Peki ya ben… Ona adadığım şarkılar? O hiçbirini dinlemiyor, beni okumuyor, öyle değil mi?

Daha yeni âşıktım. Çırılçıplaktı duygularım, heyecanlarım vardı. Yaşamayı öğret zaman.
Bu kadar da çabuk geçme. Gençliğimi çaldın, izin ver; ben de senden bir şeyler çalayım.
Do-re-mi… Notalarını buldum zaman; benden kaçtın zaman zaman, sonra buldun sevenleri.
Bilemedin, oysaki en çok seven bendim. Aldanmak yok zaman, senden alacak çok şeyim var, çaldığın sevinçlerim gibi…
O yâre selam söyle. Yüreğinden çaldım, gemiyi de buldum, yeniden yaklaştırdım yüreğimdeki limana…

Rıhtımda mavi şapkalı, sürekli o şapkayı takan, ama sonra da unutan bir kız vardı dersin. O hatırlamaz. Sahi, o mavi şapkalı kızı görmüş müydü ki?
Üç ‘S’ biriktirdim ikimiz için. Sövmek, sönmek, sevmek… Hangisini istersin zaman? Artık ben ısmarlayacağım, sen seçeceksin. Elimizde kalanlar bunlar.
Söven ben olurum, seven de… Sönen sen olursun, saatleri paramparça edip, bütün kavramları değiştirdim mi tamam!
Hay aksi! Yine sen kazandın. Zaman, eti kemik geçmezdi hep. Acıları da çeyrek geçerdi. Acılarımı dövdün ustaca. Sevinçlerimi sökül haydi!
Zaman, sevdiğimi de aldın benden. Daha ne bekliyorsun, haydi!

 

Dilara AKSOY

istanbul(8)

İstanbul’da ki Sonbahar, Sonbahar mı?

 İstanbul… Adından ne kadar çok söz ettirdi… Ne çok konuşturdu kendisi hakkında milyonlarca insanı… Ne çok söz söyletti kendisi hakkında… Ne çok savaşlar yapıldı, ne çok kanlar akıtıldı uğruna…  Ne bulunmadık bir şehir olduğunu anımsattı bizlere… Ne çok insanın, kendisi için hayran kalan gözlerle ona baktığını gördü… Ne çok insan dokundu ona… Ne çok insan istedi onu. İstanbul…

   Hatta şarkılar bile yazıldı. Onun geçmişini öven, devir kapatıp devir açmasına vesile olduğu için, sonbaharına bile hayran kalan şarkılar… Öpen, koklayan, sevişen şarkılar… Onun için hepsi.

   Son bahar üzerine konuşmaya ne dersiniz ilk yazıda. İstanbul’da ki Son bahara. Şimdiki sonbahara. Gökyüzünde gezen kirli egzoz kokusuna, bacalardan çıkan duman kokularına ve yaprakların dahi düşecek yeri olmayan bir sonbahara konuşalım. Onun için derlenen, yazılan, çizilen, çalınan şarkılar doğru mu? İstanbul’da sonbahar zamanı, çocukluk anılarınızı mı hatırlarsınız gerçekten? Şimdi ki İstanbul’da? ‘Az insan, çok huzur’ eyleminin olmadığı bir şehirde? Huzuru yakalamak? Çocukluğa gitmek? Peh! Sağa baksana aptal! Araba çarpacak… Işık yansa da bak sen.

   İstanbul eski İstanbul mu? Beyoğlu gerçek Beyoğlu mu? Beylerbeyi gerçek Beylerbeyi mi? Eskiler, şimdi ‘eski’ olarak anıldığına göre değil. ‘İstanbul bugün yorgun, üzgün ve yaşlanmış. Biraz kilo almış, ağlamış yine. Rimelleri akıyor.’ demiş Teoman.  Şimdi rimelleri akan biz, ağlayacak olan biziz. İstanbul eski İstanbul değil. Rimelleri olan, saçları topuz, kıyafeti uzun ve ipek, rüzgar içine girip, etrafa saçıyor, gözleri keskin bakışlı, yürekleri hoplatan bir yürüyüş ve şıngırtılı bir kolye; boynundan gerdanına doğru…

   Şimdi İstanbul biraz daha havalı. Kaşını deldirmiş, gözlerine lens takmış, kıyafetini Avrupa’dan, kolyelerini Hindistan’dan getirtmiş… Saçlarını salıvermiş. Bir tarafını kırmızıya, bir tarafını sarıya boyamış, kaşı yetmiyormuş gibi, bir de diline piercing taktırmış. İstanbul rimellerini akıtan İstanbul değil. Şimdi İstanbul, acımasız, küstah, havalı, zayıf, Avrupai bir genç kız. Beylerbeyi’de bir züppe olsun. Şimdi İstanbul’da Sonbahar ve rimelleri akan biz.

Aman dikkat et! O sokak ıssızdır, yan sokaktan git.