Aylık arşivler: Nisan 2013

plastik-bedenler-gorenleri-korkutuyor_59841_b

Tok Bedenler

Hurdacılık yaparak geçimini sağlayan adam, sabaha doğru üşüdüğü için sobasını yaktı ve nedeni bilinmeyen bir şekilde yangın başladı. Sonuç; hurdaları dışında, kül olan umut ve sevgiler… Isınan bedenler.

Minibüsle ile araba çarpıştı. Minibüste düğünden eğlenip dönen bir ailenin iki çocuğu yaralı, hayati durumları ciddi…

Göletin etrafında top oynayan kuzenler, akrabalardan oluşan bir piknik. her şey kıvamında, hava güneşli, rüzgar terletmeyi engelleyecek derecede esip, üşütecek derecede esmiyor. Top gölete düştü. İki kuzen gölete girip topu almak istedi ancak biri çıkabilmiştir. Diğer kuzen hayatını feci şekilde kaybetti. Sonuç; bir topun elde edilememesi.

Odada mis gibi bir uyku çeken öğrencilerden oluşan bir öğrenci evi. Etraf dağınık, her zaman olduğu gibi. Kitaplar yerlerde, kıyafetler masanın üzerinde, çoraplar başlarının ucunda. Ancak soluk alış verişleri de dağınık ve yersiz. Bir öğrenci nefes alıp verirken birden uyanıp öksürüğe tutuluyor. Bir diğer arkadaş nefes alıp vermeyi kesmiş. Bir diğeri ise yerinde yok. Sonuç; bir ölü, iki yaralı.

Ellerinde poşetiyle akşam yemeğini hazırlamak için koşuşturan bir kadın, marketten markete girerek aceleci olduğunu belli ediyor. Dört çocuklu, kırk sekiz yaşında, ev hanımı. Marketten çıktıktan sonra, sağ taraftaki şeritten gelen arabayı görmez ve altında kalarak can verir. Sonuç;  Dört çocuk bundan böyle annesiz kalmıştır.

Konser için eğlenmeye giden anne, kız ve arkadaşları. Eğlencenin zirvesine ulaşmışken, havaya atılacak fişeklerin yanlış şekilde dizilmesi sonucu etrafa saçılan ateş ve kıvılcımlar. Eğlencenin zirvesinde olan anne, kız ve arkadaş grubu ile iki kişi daha ağır yaralı. Sonuç; eğlenceye doymuş, tok bedenler…

92329

SÖNDÜR IŞIKLARI

Güneş açtı. Ne oldu, şaşırdın mı? Gidişinden sonra güneşin hiç açmayacağını mı sandın?
Yapma be canım, kuyruk acımın yaralarını defalarca merhemledim, sardım.
‘Geçmez’ dediğimiz yaralar bile geçiyormuş meğer. Yağmur; kar yağdı, mevsimler birbirini kovaladı. Şimdi ise bahara hazırlık yapmaktayım.
Gönlümün mevsimi dört mevsimi anlatmaz, senin için gönlümde yepyeni bir mevsim yarattım.
Elbet unutmalar bende şahane duracak, adın neydi diyeceğim o anlar da gelecek o anlar bana yepyeni bir güç katacak. Hayat doluydum ben, sen doluydum. Yine bahardı, sen vardın.
Gittin tamam da baharımı neden aldın? Onu diriltinceye kadar canım çıktı!
O kadar çok yalnız kaldım ki, kendi sesime bile hasret kaldım. Hatırlar mısın? Peşimden yarış atı gibi koştuğun zamanları… O bir zamanlar var ya bir zamanlar, senin de pervane olabileceğinin kanıtıymış meğer kahretsin ki çok sonradan anladım.
Kalbin çarptı mı, dilin damağın kurudu mu, en önemlisi canın benim için yandı mı? ‘Beter ol’ diyeceğim sevgilim ama kötü niyet kotamı doldurdum, bedduaların da bir sınırı var, bu kadar yeterli haddimizi aşmayalım.
Saygı önemliydi aramızda, o yüzden kedi köpek gibi birbirimizi yiyip durmuştuk. Zaten herkes için saygı önemliydi; ama hiç kimse birbirini yemeden de duramazdı sanırım aşkın bir diğer cilvesi, en önemli nazıydı bu.
Güneş açtı karlar da eriyecek. Yüreğim hâlâ buz gibi elbet bir gün iliklerime kadar ısıtacak bir seven bana gelecek. O vakit bu satırlar yaşatacak seni, bana dua et sevgilim; seni kalıcı bir hâle getirdim her zaman. Öldüğünde aslında inadına yaşayacaksın.
Bir tek biz yaşayamadık. Biz hiç olmadık ki yaşayalım. Sevdiğimi söylerdim hep, delicesine sevdiğimi… Hep kayıtsız kaldın. Bilemezdim o zamanlar, sevseydin canını bağışlardın.
Sevmedin, hiçbir zaman hiçbir şeyin olamadım.
‘Sana karşı hiçbir şey hissetmiyorum’ cümlesinin altında kal da boğul e mi?
Yıllar yolları kovalarken sendeki insafsızlık bana bulaşıp satır aralarının dakikası geçmeden büyük bir çelişki yarattı.
Artık iyi olamayacağım. Zaten kötüydüm hep sana göre… Neden biliyor musun sevgilim?
‘Ah lütfen dur! Güneş en tepemde, başımda kavak yelleri…’
Güneş bile cümlemi tamamlamamın yersiz olduğunu biliyor. Nedenlerinde boğul e mi?
Boğul ki bütün nedenlerinin içinden ben çıkayım! Nefessiz kaldığını sandığın an elimi uzatıp seni bana katayım. Aptalsın sevgilim, aklın var mı ki aklında yer bulacağım?
Söndür ışıkları. Sende bahar yağmurları bende güneşli bir hazan…
Haydi, söndür ışıkları! Mevsimlerimiz bile bir değil, söndür de bitsin yüreğimin çetin savaşları, dinsin beni darmaduman eden bu yaşlar! Kalbimin sökük yanlarını diktim. Şimdi bende yamalı bir sevmek var.

Dilara AKSOY

18465717

Sevgi Okyanusu

Ellerinde poşetle, kaldırımı çıkacakken sendeledi ve arkaya doğru sırt üstü düşecekti yaşlı kadın. Saçları beyazlamış, ideal boyutta ki gözlüklerini takmış, başörtüsünün ucundan bir tutam beyaz saç dışarı fırlamış, ayaklarına papyon şeklinde terlikler giymişti.

Yetmiş yada altmış küsür yaşlarındaydı. İstanbulluydu. Ve sırt üstü düşmek üzereydi.

Arkasında bir dayanacağı el hissetti. Sıcak, sevgi dolu ve güvenilirdi. Belki o el olmasaydı, şuan bir arabanın altında ezildiği haberini izlemiş olacaktınız. Arkasını döndüğünde gördüğü kişi olmasaydı, sevgiyi son yaşlarında bir daha belki tadamayacaktı.

Poşetlerini yerden aldı, yoluna devam etti. İçinde ki kelebekler ona, git şu çocuğa doyasıya sarıl, son kez sevginin yudumlarını tat di,yordu. Tekrar bıraktı poşetleri ve bu sefer koşarak sarılmak için tekrar yola atladı. Çocuk çoktan karşıya geçmişti, firenin gıcırtısı ikinci defada affetmedi. Gelen yoğun sesle, çığlıklarla yaşlı kadın yolun ortasında, poşetleri ise kaldırımdaydı. Bu sefer sevginin yudumları değil, sevgi okyanusunda boğulması onu öldürmüştü.

wmm842

YOKLUĞU KATRAN KARASI

Özlediğini fark edersin. Ellerinin kokusu sinmiştir ellerine, defalarca yıkasan da geçmez. Dinlenmek için oturduğun yerde ansızın bir şarkı çalar, şarkılar bile sözleşmişlerdir yokluğunda seni delirtmek için… En sevdiğiniz şarkı çalar. Dinlememek için yemin ettiğin şarkılar bile intikam perdesini aralamışlardır.

Özlediğini fark edersin. Gözlerinin rengi kalmıştır gözlerinde. Sonrası mâlum işte, bütün renkleri unutuverirsin birden. Bahar gelmiş, çiçekler açmış, etraf yeşillenmiş, umurunda olmaz. Onun gözleriyle dolmuştur her yer. En sevdiğin renk gökkuşağından siyaha çalar, onun yokluğunda renkler bile birbirleriyle düşman olur, ihanet eder sana. Öyle sanırsın, unutamamak galip gelir her seferinde.

 

Özlendiğini düşünürsün. Gülersin ama buruk bir gülümseyiş olur bu. “O da özlüyor mudur beni?” dersin. Kafandaki soruların cevabını bir tek sen verirsin. Bir ümit işte… Bir ümit özlüyor mudur dersin. Kıyıya vuran bir balık olmayı istersin, ölmüş bile olsan, denizsiz yaşayamasan bile, evinden kopup gitmek istersin. Karmakarışık yaşarsın yokluğunda. Kapı çalar, o geldi sanırsın, koşarsın, kapıyı açtığında bir yokluk eser ki sorma! Ölüm geldi dersin, işte ölüm geldi…

 

Unutamadığını fark edersin. Parmağında ona ait tek bir yüzük kalmıştır. Kendi kendine adını koymuşsundur yaşadığını sandığınız şeyin, onda hiçbir adı yoktur sensizliğin. O sensizliği bir tutam sevdaya yol almak olarak alır, unutur, esen yellere karışır, inanamazsın. Gücüne gider, gözyaşların düşer gözlerinden, yüreğinin bahçesine yağmur yağar…

Artık ağlamamak için yemin edersin. Edersin, öyle değil mi? “Bir daha onun için asla ağlamayacağım” dersin. Gözyaşların bile ihanet eder sana. Düşer inceden inceye, bahar gelmiş, yaz gelmiş, hava sıcakmış, etraf yeşillenmiş, insanlar açılmış saçılmış, tebessümler raks etmiş, umurunda olmaz. Senin evinde hep kış vardır onun yokluğunda.

 

Özlediğini fark edersin. Sesi olmayınca kulaklarında, sessizliğin sesi gelir ansızın. “Sessizlik de konuşur mu ?” deme sakın. Bilirsin, onun yokluğunda onun dışında herkes konuşur. “Unut” derler sana, “Ona değmez” Sen de dersin, “Ona değmez” Değmez dediğin her şeyi yine de feda edersin ona. Yüreğine kızma, ona söz geçirebilseydin âşık olmazdın, ona söz geçirebilseydin seven olamazdın. Sevdiğin için şükret, inan buna, inan bana, yemin ederim. Bir gün herkesin nasiplendiği o bahardan sen de nasipleneceksin. Gözlerini de aramayacak gözlerin, sesine de hasret olmayacak kulakların, elinden çıkacak ellerinin kokusu, inan bana. Yemin ederim, inan buna, bir gün…

“Belki de öldüğüm gün olacak bu dediğin” der gibisin. Yokluğu katran karası… Umutsuz olma, hangi umut terk etmiş ki seni? Kim demiş?!

Özlediğini fark edersin. Fark atar gece sabaha, bu geceler seni böyle yapar. İnanma gününün cehennem azabında geçeceğine, bu gecelerin suçu, inanma bütün bir gününün seni öldüreceğine…

Diren be yürek! Diren, inan bütün bunlara. “Ona değmez” de, gitsin. Sen sevmeyi bilensin.

Öldüğünü fark edersin.  Oysaki sapsarı saçlardan bir tutam sevda alır sevdiğin… Saçlarının rengini unutur sonra. İnanamazsın, sen bile unutursun sonra saç rengini. Sarı mıydı, siyah mıydı, kumral mıydı, bilemezsin. Aynaya bakarsın, ne kadar zaman geçtiğini bile unutur olursun bir anda. Gözlerinin altındaki çizgiler söyler çok zamanın geçtiğini… Yapma be deli yürek! Sen sakın bunu yapma, haydi kalk artık ayağa! Kim demiş ki sevilen için ölünür diye?

İnançlarının dirilmesi için adak adar gibisin. Koş yine o sahile, sevdiğini bulmasan da koş.

Bulmak için koşmaz ki insan, aramak için koşar… Aramak da bulmanın kardeşi, biri diğerine açık ara farkla çelme takar.

Özlediğini fark edersin. Kahven de soğumuştur, içilmez ki tek başına. İnan be deli yürek! İnan, inan bana, bir gün er ya da geç değişir her şey.

Özlemediğini fark edersin.

Unutursun, geçer gider.

Doğru gibi gelir söylediklerim

İhanet etmezsin kendine, bilirsin.

İnan bana deli yürek,

Yeter ki inan bana!

Bak, o şarkı çalıyor şimdi

Unuttun ona ait olduğunu

Unuttun

Unutmalısın

Unutmak zorundasın

İnan bana deli yürek

İnan ki,

Herkese gelen bahar

Sana da gelsin

Seni hiç terk etmesin…

 

Sözlerime inanır gibisin. İnan bana deli yürek! Şiir değildi, şarkı değildi, tümcelerim bitmez ki. Sen düşün yine de, yokluğu katran karası, bir tutam ekmek arası…

İçine kaşar da koy. Çayını da demle, ayaklarını uzat, pencereden dışarı bak. Kapı çalar belki, unuttuğunun unuttuğu gelir. Sen sana geri gelirsin. İnan bana deli yürek! İnan ki bahar gelsin…

 

Dilara AKSOY

hayat_6817e

HAYAT

“Hayır Kenan, hayır! Bırak beni, istemiyorum”

“Nazlı, yapma böyle. Basit bir yüzük işte, yenisini alırız,bu da sorun mu yani?”


Kenan bu kadar kolaymış gibi söyleyince, iyice zıvanadan çıkıyorum.


“Basit bir yüzük öyle mi? Sen bu yüzükle beni yıllarca oyaladın, yıllarca parmağımda taşıdım ben o yüzüğü, sadece basit bir yüzük öyle mi?!”

“Öyle demek istemedim, yani yenisini alırız anlamında…”

“Bırak, peki anladım ben seni Kenan. Bırak beni, istemiyorum, senden artık hiçbir şey istemiyorum!”

“Bu kadar büyütülecek ne var? Bizim aşkımızı kanıtlayan şey şu yüzük mü yani? Allah’ın cezası yüzük nereye gittiyse artık!”

 

Caddenin ortasında şeytan aldı götürdü satamadan getirdi hesabı yüzüğü arıyorken, saçı sakalı karışmış, üstü başı paramparça olan yaşlı bir adama rastlıyoruz. Yüzüğü arama telaşından çıkıp ona doğru gidiyorum, Kenan’ı da unuturcasına… Yanına yaklaştığımda başını yerden kaldırıp, utanır gibi bana bakıyor.


“Merhaba Amca, ne yapıyorsun burada?”

“Ne yapabilirim ki? Oturuyorum…”

“Bu soğukta, öyle mi? Aç mısın?”


Gözlerinden aç olduğunu anlıyorum.


“Eğer istersen…”


Tam o sırada Kenan yanıma geliyor ve kolumdan tutup çekiyor.


“Kızım deli misin sen? Elin dilencisiyle neyin sohbeti bu?”

“Düzgün konuş Kenan. Adamın hâli hâl değil, görmüyor musun? Bu kadar mı vicdansızsın yani?”

“Herkese acırsan hâlin harap kızım. Hem yüzüğü aramıyor muydun sen? Yürü gidelim.”

 

Kenan beni çekiştirse de, ben gitmeye niyetli değilim. Onu itiyorum.


“Bırak beni!”

“Nereye gidiyorsun, deli misin sen? Nazlı, hey Nazlı dur!”


Kenan arkamdan bağırsa da, bildiğimi okuyup, yaşlı amcanın yanına gidiyorum. Amca beni bir kez daha karşısında görünce yutkunuyor.


“Zahmet etmeseydin buralara kadar kızım.”

“Yok olur mu öyle şey… Üşüyor musun?”

“Yok, iyiyim ben böyle…”


Cevap verirken gözlerini yere deviriyor, o an anlıyorum yalan söylediğini.


“Gel seninle bir çorba içelim amca, ne dersin?”

“Sağ ol kızım, eksik olma. Rahatsız etmeyeyim seni, hem benim…”

“Hem senin, ne?”

“Şey…”

“Paran mı yok?”


Sorduğum sorudan sonra kızarıp, başını önüne eğiyor.


“E…Evet…”

“Sorun değil amca’cığım, ben ısmarlayacağım. Lütfen gel.”


Gözleriyle ilk kez gülümsediğini görüyorum. Meraklı bakışlarla gözlerime bakıyor.


“Bunu neden yapıyorsun?”

“Çünkü insanım be amca, çünkü insanım. Bunu, insanlığım için yapıyorum.”


Yürürken koluna girmeye çalışsam da, buna izin vermiyor.


“Yok, girme koluma. Ben şey… Bayadır yıkanmadım da.”


İlk kez içim parçalanıyor. Yüzük telaşıyla düştüğüm bu yerde, insanlığımı hatırlatan biriyle karşılaşıyorum. O anda bütün her şey anlamını yitiriyor, dünyada benden daha zayıf, benden daha kötü durumda olan insanların da olduğunu fark ediyorum. Kenan arkasına bakmadan kaçmış gibi.Yıllarca birlikte olduğum, sevdiğim insan bu muymuş diye düşünmeye başlıyorum.Tek bir söz yüzüğünün bizi getirdiği durum ortada… Ben bu adamla bir de hayatımı birleştirmeye mi kalkacaktım?


“Adın ne amca?”


Gözlerime bu kez daha içten bakarak gülümsüyor.


“Hayat”

“Hayat mı, nasıl yani?”

“Adım hayat. Peki ya senin?”

“Nazlı, benim adım da nazlı… Hayat adı çok ilginç geldi.”

“Neden?”

“Bilmem, ilk kez duydum. Hayatı hep sadece yaşamak üzerine kurduğumuz için olsa gerek.”

“Ben de hayatın kendisiyim işte. Hayat…”


Gözlerine anlamsız bakarken çorbasını içmeye koyuluyor.


“Eğer doymadıysan…”

“Yok, doydum. Teşekkür ederim.”


Çorbalarımızı içip çıktıktan sonra, artık gitme vaktimin geldiğini söyleyip, nereye gitmek istiyorsa, onu oraya bırakacağımı, bir eş dost tanıdığının olup olmadığını soruyorum.


“İstersen sana buradan üstüne kalın bir şeyler alalım, üşüme”

“Yok, sağ ol.”


Her zaman bulunduğu yere, onun deyimiyle kader çizgisinin bulunduğu yere gitmek istediğini söylüyor. Ben de onu her zaman oturduğu yere götürüp,kendisine iyi bakmasını söyleyerek, yoluma devam ediyorum ki birdenbire yere bir şeyin düştüğünü fark edip, arkama dönüyorum.


“Hanımefendi, bu sizden düştü sanırım?”


Gözlerinde tanıdık, içten bir gülümsemenin hâkim olduğu kibar bir beyefendi, kaybettiğim yüzüğümü bana geri veriyor.


“Ama, ama bu… Benim… Şey, çok teşekkür ederim, ben kaybettiğimi sanmıştım.”


Gözlerine daha da yakından bakınca, iyice şaşırıyorum.


“Ama…”

“Ben hayat.”

“Efendim, nasıl yani? Yani şey…”

“Ben, hayat… Her şeyin sebebi olduğunu, sebebin de bir yaradanı olduğunu gösteren hayat… Bundan yaklaşık 15 dakika önce karşılıklı çorba içtiğin, hâline acıyıp, koluna girdiğin, yaşlı bir amca gibi gördüğün hayat… Hayatın kendisi. Yüzüğünü kaybettin, vesile oldu, yüzüğünle birlikte insanlığını ve kaderini buldun. Dış görünüşe, kire pasa önem vermedin.İnsanlığını buldun. Unutma, insanlığını kaybeden, her şeyini kaybetmiş sayılır.Sen yüzüğünü bir an için kaybettin, ama insanlığını hatırladın. Kenan’a gelince, onda baki olmayan şeyin insanlık olduğunu anladın. Bana gelince ben sadece bir görüntüden ibaretim. Şu anda da karşında yakışıklı bir beyefendi olarak duruyorum. Ama sen beni yaşlı amcadan ayırmadın, onu da benden ayırmadın.Bu güzellikte kaldığın sürece, doğruyu, doğru insanı, sana gelecek olan bütün güzellikleri bulursun, yolun açık olsun nazlı…”


Hayat bana bunları söylerken, arkasından öylece bakakalıyorum. Şaşkınlıklar içerisinde yoluma devam etmek için adım atarken onunla çarpışıyoruz.

Mavi gözlü, 1.70 boylarında, kumral… O anda onun kaderim olduğunu anlıyorum. İlk anda birbirimizi bulmanın güzelliğiyle birbirimizden özür diliyoruz, sonrası da geliyor…

 

5 Yıl Sonra…


Şimdi bir oğlumuz var. Hayat’ın bir mucizesi bu… Kenan’a gelince, o da insanlığını kaybetmiş, yolunu şaşırmış her hatalı kulun kaderini paylaştı. Benden defalarca özür diledi, düğün günümde bile evlenebileceğime, onu unuttuğuma inanmadı. Hayatta her zaman mucizeler varmış. Kaderimiz bizi son durağa kadar takip edermiş. Yeter ki biz onun bizi sarıp sarmaladığına inanalım.

 

“Anne!”

“Ne var oğlum?”

“Hayat geldi.”

“Al hemen içeri…”

 

Dilara AKSOY

 

kanser-hasta

Doğmayan Çocuk

Hayatımızda yaşanılan dramlar, sevinçler, evlenmeler, boşanmalar, ağlamalar, tartışmalar, savaşmalar, gerginlikler, sinirler, eğlenceler, hüzünler, hastalıklar, sevişmeler, öpüşmeler, aşık olmalar, unutamamalar…

Sonuncusu ne kadar tuhaf. Unutamamalar… Kimi, neyi, hangi sebeple? Hangi hakla? Neye güvenerek? Onunla beraber olmayı hayal etmeler, onunla birlikte olan silüetler kurmalar, aynı yatağı, onun omzunu, vücudunu, gerdanını, dudaklarını hayal etmeler; sanki bizimmiş gibi davranıp, özgürce hakkında düşünmeler. Onun içinde olduğu hayaller kurmalar, onsuz yapamamalar, off sıktınız be!

Bu sıradan şeyleri geçip, onun kalbinin hızını hiç düşündünüz mü acaba? Sizi gördüğünde ellerinin içini hayal ettiniz mi? Sırılsıklam olan ellerinizle, karşılaştırdınız mı hiç? Sanki vücudunuzu delip, dışarı çıkacakmışçasına atan kalbinizle, onun narin bedeninde olan yüreğini karşılaştırdınız mı?

Beraber olacağınız bir gün, adımlarının hızını hesapladın mı? Normal miymiş gerçekten de?  Yerinde bir hareket size göre bu, peki bir insana göre normal mi? Ne kadar tuhaf, insan yürürken heyecanlanıyor, titriyor, terliyor… Ama yine de bir an önce varmak istiyor yanına. Kendini kastığı halde, avucunun defalarca üzerine sildiği halde yine istiyor, yine istiyor…

Sonra fesat düşüncelere kapılmamaya çalışırsınız. Ağzından çıkan her sözü kendi üzerine alınır, sonra elinizde terin yok olduğunu fark edersiniz. Suç olan sanki ‘o’ymuş gibi.

Kanserler, hastalıklılar, engelliler, yaralılar… Hepsi sevmeyi istemedi mi? Aralarından biri hariç…

Onlar günlerini doldurmayı bekledi adeta. Onlar, ölümü sevmek için zorladı kendilerini. Yaşamı sevse de, zamanının dolduğunu bilenler çoğunluktaydı… Geçen her gün, hiç bilmediler mi sevmeyi? Ama unuttular, unutmaya çalıştılar. Onlar kendilerini sevdiler. Gökyüzünü sevdiler. Son kez nefes alıp vermenin ne güzel olduğunu anlayıp, onu da sevdiler. Ölümün güzelliğini sevdiler. Beklediler. Kanserliler, nefeslerinin ne kadar darlaştığını sevdiler son zamanlarında. Nefes alamadılar hatta, daraldılar, daraldılar, daraldılar…  Mesela biri yirmi yedi yaşında kocasının ölümüyle dul kaldı. Yedi çocuğunu büyüttü, evlendirdi. Sonra kanser olup, onları sevmeyi bırakmadı… Sekizinci çocuğunu büyüttü, kanser içinde, ölüm ise mana aleminde onun bir diğer çocuğu oldu. Şimdi sekiz çocuklu bir duldu. Bekledi, ölümü bekledi. Doğamayan çocuğuyla birlikte…

2189045e150af3d8df9aa9bwg0

ÖMRÜM’E VEDA

Merhaba Ömrüm, nasılsın? Aşkımızı böyle görmek istemezdim, toprak örtmüşler üstüne. Koklanmıyor artık gülleri, gözlerim sana gülmüyor. Siyahın matemi yorganım olmuş, üstüme örtmeye yetmiyor. Beni sorma, bu kez en beter hâldeyim işte! Sormazsın da zaten, bilirim. Yıllar yılı ‘Nasılsın?’ demeni bekledim. Sevenlerin dili oldum, çözüldüm, hep sana geldim. Olmadı ömrüm, olmadı. Aşkımız bize yakışmadı, bizde güzel durur sandım, senin için giyindim, kuşandım. Yüreğimi aşkınla süsledim, olmadı. Çok sevmek de yetmiyormuş ki…
Aşkımızı diriltmeye çalıştım, gecemi gündüzüme katarcasına sevda yeminlerimi fukara aşk buselerine dağıttım, sevinsin istedim garipler. Yüreğimizden öpmedi hiçbir zaman, yalandı her şey…

Başladığımız yere geri döndüm, enkazları toplamak, acımı sana aktarıp ‘Bak işte ben yıllardır buradayım, hiç gitmedim’ demek için… Hayatımda hiç bu kadar geç kaldığımı hatırlamıyorum. Zaman bizi hep erteledi. Sevebilseydik bize fayda etmezdi zulüm. Ben seninle mutsuz olmaya bile razıydım. Bu gece ölüyormuşsun bu aşkın içinde, benim yaşayabilmem için buna ihtiyacım varmış. Bencilce sevmiştik zaten! Melekler alıyorlarmış aşkımızın yanına seni, nasıl kahroluyorum bir bilsen!
Gülerek yazmıştım sana en derin hislerimi, nasıl soluyorum bir bilsen! Renkleri tanıyamaz oluyorum.
Merhaba, işte yine merhaba ömrüm! Ömrümden bin ömür götürdün, nefes almak nasıl olurdu unuttum ömrüm!

Helâl olsun aşkımın enkaz dolu, en güzel yanı… Hakkım gibi, sana biriktirdiğim her şey gibi, bu da helâl olsun! Vadesi dolmuş aşkların bize göz kırptığı bir andayız. Bu zamana kadar nerelerdeydin?
Uzat ellerini, işte şimdi kavuştuk. Gözyaşlarım yüzüme soğuk sular gibi bir bir çarpıyor. Böyle olsun istememiştim. Bu aşk bu damlaları hak etmemişti. Bitiyor ömrüm, vademiz doluyor. Sana en güzel gülleri koklatıp, seninle en güzel sabahlara uyanacaktım. Yüreğim sancıyor.
Son bir kez olsun gözlerine bakıyorum ömrüm. Görmemiş olamazsın, seni çok ama çok seviyorum!
Bil ki dirildiğin yerde aşk yeniden doğacaktı. Bu vedanın uyanma ihtimali yok. 
Seviyorum ömrüm, toprağın bol olsun. Seni öldüğün şu anda bile seviyorum.
Aşk gömülmek için acele etmeseydi, sensizlik düşman olup seni ezmeseydi, toprağın altına yatan nefret olacaktı. Kaderimiz bizi vurdu. 

Öldün ömrüm. Artık bitti ömrüm. Bitti…
Tek bir kelimeye sığdırılan aşklar kervanına bu büyük aşk da eklendi. ‘Bitti’
Ben de bittim. Gelip alabilirler enkazımı, sensiz ben de bittim. Merhaba Ömrüm, nasılsın?
Beni sorma, ben sonsuz aşkının matemine uyudum bile, yürekten yüreklerini ortaya koyan asil sevebilenler de ağladılar hâlimize…

Dilara AKSOY

16743_195029512249_651957249_2993529_5531337_n

Kayıp Bir ‘Cennet’

“Çekil be kenara, o götü büyütmesini biliyorsun madem, kaldırmasını da bileceksin.” Kadının hareketleri küstahtı. Sesi ise o küstahlığa artı katan bir hareketti. Gözlerini büyütmüş, kaşlarını çatmış, bakışlarını keskince fırlatmıştı yaşlı kadına. Yaşlı kadın ise sadece sessiz kalmakla yetinmişti ve az kiloluydu. Küstah değil, kötülüğe artı ekleyecek bir harekette bulunmamıştı. Belki sadece şimdi, belki de tüm geçmişinde böyleydi.

Az kenara kaydı, küstah kadın sonra altından çarşafı çekiştirdi, sırılsıklam olan çarşaf, çekmesiyle beraber beraberinde tüm pislikleri de getirdi. Küstah kadın, şimdi çarşafı çektiğine bin pişmandı. Kadının yüzüne düşmanca bakışlar attı, çarşafı yere bırakıp ortadan kayboldu.

Çarşafın rengi beyazdı ama artık sararmış, siyah rengine bürünmeye başlamıştı. Yaşlı kadının suratı ise kıpkırmızıydı. Utançtan kızaran, bir kırmızı elma gibi şişkin ve dolgun, gülemeyen, kilolu bir yüz olmuştu sanki bir anda. Utançtan, kaydığı yerde öylece durdu. Hareket dahi etmedi. Kadının gelmesini bekledi, gelir miydi acaba? Yardım eder miydi acaba? Utanmıştı, kızarmıştı, ağlamamak için kimsenin dokunmamasını diledi… Çünkü biri dokunsa değil, laf söylese ağlayacaktı artık.

Küstah kadın kapıyı sertçe ittirip, duvara çarptırdıktan sonra elinde leğenlerle odaya girdi. İki elinde olmak üzere birer leğen vardı. Biri, yaşlı kadının elbiselerini içine koyup yıkamak için, diğeri ise yaşlı kadını içine koyup yıkamak içindi…  Yaşlı kadın birazda olsa sevinmek istemişti ama daha da utandı. Çırılçıplak, leğenin içinde oturacak ve buz gibi su başından aşağıya doğru, tüm vücudunu zangırdatarak inecekti aşağıya.

Çarşafı yerden topladı, etrafa saçılan pislikleri sildi, leğene koydu. Sonra yaşlı kadını kolundan çekiştirerek, buz gibi betona oturttu. Leğeni suyla doldurdu, bir kova suda ek olarak yanına koydu. Yaşlı kadını önce kaldırıp içine oturtacaktı ama yaşlı kadın ayağını dahi sokamıyordu suya. Buz gibi. Küstah kadın, sarkan bedeni leğenin içine oturtmak için sırtına bir şaplak indirdi. Yaşlı kadının önce tüm bedeni inledi, sonra sırtı yanmaya başladı. Suyun soğukluğunu bir tek orada hissetmemişti.

Yaşlı kadını leğene oturttuktan sonra kıyafetlerini çıkartmasına izin vermişti. Su şimdi etkisini daha fazla göstermişti. Kadın yanında duran beyaz kovadan aldığı suyu yaşlı kadının başından döktüğünde, soğuk su yaşlı kadının tüm vücuduna yayılmasıyla, sanki her yerine bıçak saplanıyordu. Tüm anıları siliniyordu. Aklında ne var ne yoksa unutuyor, geçmişi yok oluyordu sanki. Bir soğuk su daha… Bu sefer vücudu geçmişinde birlikte olduğu insanları hatırlamamak için onları unutuyordu. Sevgilisini, aşkını unutuyordu şimdi… Aynı yatakta, bedenlerinin birleştiği anı, birbirlerini, anılarını unutuyordu… Sanki vücudundan akan her bir su zerreciği tüm anılarını, geçmişini vücudundan söküp alıyordu. Bu küstah kadının onun hayatını elinden aldığı gibi…

“Çocuklarım, torunlarım, geçmişim, geleceğim hiçbiri yanımda yoktu ama şimdi onlar benimde aklımda olmayacak. Küçük bir çocuk gibi sevilmek istiyorum, sıcak suların, sıcak ellerin altında… Sıcak sevgiler ve sıcak bir nefesin altında… Olmayacak hiçbir zaman. Hiçbir zaman!”

 

ssssss

GEÇMİŞİ GEÇMİŞTE BIRAKMAK

Kuantum düşünce tekniğinden hepimizin haberi var artık.İnsanlar parayı, aşkı, işi, dostluğu birtakım meditasyonlar ile düşünce teknikleriyle elde etmeye çalışıyorlar. Bunların başında gelen bir şey var ki,onu ortadan kaldırmadan istediğimiz kadar düşünce tekniğini çalıştıralım, fayda etmiyor.

Onun adı da, kuantumcular tarafından; “Geçmişi geçmişte bırakmak” olarak tabir ediliyor. Peki, nedir bu geçmişi geçmişte bırakmak? Geçmiş’in zaten adı geçmiş. O zaten biten ve devamlılığı olmayan, bir yerde duran, bitmiş bir şeyi anlatıyor. İki dakika önceki zaman dilimine bakıp, onunda geçtiğini, onun da geçmişte kaldığını söyleyebiliyoruz. Geçmiş, adı üstünde geçmiş ama bazen sadece adı geçmiş olarak kalıyor. O kadar derin bir mevzu ki,şu âna kadar 105 sözcük sığdırdım, yine de tam anlamıyla tanımı yapılmış değil…Geçmişi geçmişte bırakmak sanıldığı kadar kolay değil. O adı gibi değil, önce bu konuda bir anlaşalım. Geçip gitmiş, geçmişte kalmış, bitmiş, ama geçmiş özgürlük ister. Onu bırakabilmek cesaret, kararlılık, azim ister.

Geçmişi geçmişte bıraktığımızda ileriyi daha rahat görürmüşüz. Düşünün, tek bir yol var. O yol sadece seçim yolu… Geriye gitmek isteyen geriye doğru bir adım atıyor, ama o bir adım öyle bir adım ki, bütün bir geleceği etkiliyor. Çünkü geçmişe doğru atılan her bir adım, geleceğe ihanet sayılıyor.

İleri gitmek isteyen ileri doğru bir adım atıyor ve gelecek için zemin oluşturuyor.  Geçmişime bağlılıktan ziyade bağımlı bir insandım. “Beni bırak, artık seninle bir hukukumuz, bir işimiz kalmadı”derdi. Tutardım, yapışırdım yakasına, “Geçme, bitme, gitme” derdim. Bağlılık ile bağımlılığı karıştırmayalım. Birine sadakatle bağlanabilirsiniz. Onun için her şeyi göze alırsınız, gözünüz ondan başkasını görmez, hayatınızda en çok onun yeri olur, herkesten en özel o olur, bir başkasını düşünmek bile sizin gözünüzde ona en büyük ihanettir. Tüm kalbinizle, ruhunuzla bağlanırsınız. Ama bağımlılık başka bir şey… Bağımlıyken insan, sigaraya tutkun olur gibi,uyuşturucuyu arar gibi, onsuz nefes alamaz gibi, hayatının bir anlamı yok gibi hissediyor. Bağımlıyken insan, o olmadan hiçbir şey yapamıyor, hiçbir şeyden zevk alamıyor. Korkuyor, onun yokluğunda yok olmaktan korkuyor, kendi varlığını unutuyor. Bağlılık ile bağımlılık çok başka bir şey. İşte benim durumum da böyleydi. Geçmişe bağımlıydım ben, geçmişin hastalığını taşıyordum. Yapışmıştım yakasına, en deli dolu çağlarımı geçmişin tozunda yutuyordum. Çocukluk,sevdiğim herhangi bir insan, yaşadığım herhangi güzel bir gün… Geçmişle birlikte hayatımdan geçmiş olan insanlara da yapışıyordum, onları bırakırsam geçmiş de bitecekti çünkü, bitmesini istemiyordum. Hangimiz bazen böyle değiliz ki? Gelecek kaygısının telaşını sürmemek uğruna en mutlu olduğumuz anlara gideriz, sorumluluktan kaçmak için çocukluğumuzun bizi rüzgârda savurduğu günlere gideriz, sorumluluk yüklü bir aşkın çamurunda kirlenmemek için,geçmişteki en acısız aşkın esen yellerinde kaybolmayı yeğleriz. Hangimiz böyle değiliz ki? İtiraf eden kazanıyor.

Evet, derler ki; “Geçmişi geçmişte bırak” Sanki geçmiş bir oyuncak. Onu masaya öylece bırakıp, kapıyı çarpıp gideceksin. Ardından ağlama lüksü yok, çünkü o bir oyuncak. Canlı bir bebeği koysan öylece, yüreğinin camlı bölgesinde yaşattığın her şey çatlar bir bir, öyle değil mi? Kırılırsın,incinirsin. Geçmişi bir oyuncak bebeği masaya koyar gibi koyup, kapıyı kapatıp gideceksin öyleyse. Bakacaksın ona öylece, bağımlılıkların içinden dışarı çıkacak. Sana diyecekler ki; “Bu kadar çabuk mu gidiyorsun benden? Oysaki ne de güzel günlerimiz geçmişti seninle…” Aklını çelmeye çalışacaklar. Hastalıklı bir ruha sahip olduğunu düşüneceksin, ağlayacaksın, ezik, suçlu bir çocuğun kaderini üstleneceksin.

“Ama ben sizi bırakmak istemiyorum ki” deyip, yeniden döneceksin geçmişine. Geçmiş, hassas yüreklerin aklını çelmekte pek bir ustadır. Çünkü onlar önce kalplerini dinlerler. O da bilir bunu. Gidene yol veremez geçmişinde yaşayan insan, geçmişine bağımlılığı buna izin vermez. Çünkü yol kendisidir. Kendisinden öylece, hiçbir şey olmamış gibi, birinin gitmesine izin verebilir mi hassas bir kalp?

Şimdilerde biten aşklara bakın. Eskiden sosyal ağlar yoktu, telefonlar bile yoktu. İnsanlar ilişkilerini tek bir cümleyle bitirip,birbirlerinin gözlerinde o aşkı görmeyince vazgeçer, hayatlarına devam ederlerdi. Şimdiki vazgeçmeler bile sosyal medyanın vazgeçme lüksünü taşıyorlar. Gözlerinin içine bakamıyorsun ki, senden vazgeçip vazgeçmediğini anlayasın…

“Bitti” yazıyorsun, ama sadece yazıyorsun. İçinde kopan fırtınaları bir tek kendin biliyorsun, o yüzden gidemiyorsun. Gözlerine baksan,kendini görmesen o gözlerde, belki de yüreklice gidebilirsin. Engelliyorsun. Facebook’tan, Twitter’dan, Messenger’dan hatta ve hatta son çare olarak telefonundan bile engelliyorsun. Şimdiki aşkların, şimdiki dostlukların bitme hikâyeleri böyle… Sosyal ağlardan engellemek kolay da, her şey beyinde bitip,beyinde başlıyorsa, kuantum denen şey baki ise eğer, engelleme beyninde yapılır, sosyal ağlarda değil… Yüreğinde ve beyninde engelleyeceksin o insanı. Geçmişteki aşkların başlaması da bitmesi de yürek, sabır, mücadele istiyormuş.Eskiler belki de bu yüzden geçmişi geçmişte bırakmak konusunda daha kararlılar,onlar gerçekten gerçekleri yaşadılar çünkü hiçbir yapmacıklık yoktu. Nefreti bile gözlerinden okurlardı.

“Geçmişi geçmişte bırakın” derler, biz bu cümleyi yanlış anlıyoruz. Geçmişi kendisinde bırakalım. O zaten geçmiş, geçmişi geçmişte bıraktıkça, geçmiş zaman diliminde yaşanan her şey geleceğe taşınma telaşı duyuyor, adeta bizden intikam alıyor. Cümleyi değiştirirsek, belki bizi anlar,bize acır, hâlimizi görür de, “Beni bende bırakın ve gidin, yolunuza devam edin”der. Haksız mıyım?

Onu onda bırakalım ve gidelim. On dedim, bu kez de sayı olarak algılamaz öyle değil mi? Durun, geçmişe seslenelim hep birlikte. Geçmişi geçmişte bırakmak konusunda sıkıntı yaşayan, bağlılık ile bağımlılık arasındaki farkı irdelemekten korkan asil sevenlere gelsin.

“Seni sende bırakmak hoşumuza gitmese bile biz artık yolumuza devam etmeliyiz. Yeniden sevmeliyiz, yeni, iyi, güzel işler yapmalıyız, daha da güzelleşmeli, kendimizin daha çok farkına varmalı, daha da olgunlaşmalıyız. Yerinde sayanlara bir bak, yerinde saymayıp yoluna devam insanlar onların hepsini geçtiler bir bir. Hayat bir yarışsa, bu yarışta en önce davranıp, geçmişi en önce bitiren kazanır. Seni sende bırakmak istemezdik ama, sen kendinde kalmalısın. Ne şimdiye gelebilirsin, ne geleceğe taşınabilirsin. Senin evin orası, sen kendinde kalmayı bildikçe, biz de rahatlıkla şu ânımızda kalabiliriz. 

Sana selam yolladılar, şu an ve gelecek sana selam yolladı. Selamları var sana. Dediler ki; bâki olan her zaman biziz.Sen bir zamanlar şu ândın, şu ân bitince geçmişe karıştın. Gelecek, tekrar gelecek. Gelecekte yeniden geçmiş olacaksın, ama kendi sınırın ne ise orada kalmalısın.”

Selam söylediler sana. Dediler ki; geçmişe bağımlı olan herkes bir gün seni bilinçle gömecek. O zaman ağlasan bile duyulmayacaksın. Dediler ki; yaşamanın kuralı buymuş, geçmiş kendi içinde kalırsa gelecek huzurlu olurmuş.

Sana selamı var anılarımın, dediler ki; “Biz sana geliyoruz,bu hikâyede gerçek olan bir şey var. O artık seni istemiyor, bizi de yolladı,tam takır kuru bakır bize bıraktığın ne varsa onları katarak, hikâyemizin kahramanı olmadan, öylece sana geliyoruz.”

Haydi bakalım, kendinize iyi bakın. Gelecek, elbet güzelliklerle gelecek. Adı üstünde gelecek…

Geçmiş güzelliklerle gidecek, adı üstünde geçmiş… Şu ân ne varsa yaşanacak, adı üstünde şu ân…

Kıymetini bildiğimiz saatlerimiz kadar, zaman dilimlerinin de kıymetini bilseydik, bırakmayı bilseydik, hiçbir şeyin esiri olmazdık.

Bırakın, onu onda bırakın. Yağmur bile yerini güneşe bırakırken, biz neden acılarımızı, sevinçlerimizi geçmişte bırakmıyoruz? Haydi pamuk eller cebe, güllerle bezeli muhteşem bir gelecek bizi bekliyor…

Dilara AKSOY

Bildiklerini Anlatır mısın Bana?

Her zaman susmak istediğinde susturur musun gönlünü diye sordu genç kadın.Aslında bu soruyu sormakta hiç bir amacı yoktu.Sadece karşısında ki erkeğin duygularında bir kapı açmak istiyordu kendisine.Kadınlar bazen karşılarında ki erkekte derin hisler uyandırmak isterler.Kendi iç seslerini o an dinledikleri için belki de..Narin yaratıklar..Kimi zaman umursamaz ,kimi zaman çılgın..tıpkı kedi gibi aslında..Erkek başını hafifçe öne eğdi ,gözlerini iyice sabitleyip kadının yüz hatlarında derin slalomlar yaptıktan sonra ağzından hafifçe bıraktı sözcükleri..

Hani bazen bir müzik aletinin içinden o kadar güzel tınılar duyarsınız ki..o tınıların nereden nasıl geldiğini de bilmezsiniz.Erkeğin kadında gözü vardı belki de..Belki tüm kadınlarda gözü vardı ama o an gözü onu görüyordu.Kadın bunu bilemezdi elbette ki..Kadın adamın iyice duygularını köşeye sıkıştırmak istedi.Belki de kendi minik cüssesini onun gözlerinde büyütmek istiyordu.Kadın ile erkeğin yaşamdan rol çalma oyunu değil mi aşk…

Kim dürüstçe oynuyor, kim kurallarını biliyor ya da kim sıkılınca ben oynamıyacam diyebiliyor ki bu oyunu…Gece olduğunda her gecenin bir sabahı olduğunu düşünerek duyguların yüzdüğü derin deryalarda kim ıssız boş bir kalp bulabiliyor. Belki de aslında içinde ki derin oluklardan su sızdıran yaralı bir sandal gibi bir kalpten diğer bir kalbe kendini taşımak seni buna alıştıran…

Erkeğin de o kadına gönlü olmadığını söylemek güçtü.Ama nedense hep bildiği şeylerden gitmeyi severdi.Bildiği sözler,Bildiği gözler,Bildiği yollar…

.Zaten iş aslında gözgöze gelip birbirini anlamakta..Dokunmak ta belki üzerine atılan imza gibi sevginin..Kağıdın üzerine atılan ama çimenlerin üzerinde yeşermeye başlayan bir çiçek gibi…

Hayatınızda ki önceliklerden mi olmalı ya da diğer önceliklerinizi dinlememelisiniz o anda..Buna karar vermek aslında sizi oyunun yönetmeni yapıyor.Kimi başrol oyuncusu yapıp kimi figüran yapacağınız da sizin elinizde. Nasıl olsa oyunun sonunda sizi elinizden tutup sahneye çıkarıp alkışlarla destekleyecek bir kalabalık yok..Yalnızsınız. Hayatınızın filmi belki de o kollarınıza girdiği anda başlayacak. Siz farkında olmasanız da gözleriniz söyleyecek herşeyi…

Oğuz Akdeniz

https://twitter.com/AkdeniZZZZzzzz

Especially if you’re old like me
how to lose weight fast The Benefits of Owning a Leather Jacket

At the fashion show
snooki weight lossCheaper and arguable better version of Clarks Desert Boot
how to lose weight fast
5 Safety Checks for Your Marketing Effort
youjizz how to look great travelling

Subcontract Rehab or Do It Yourself
hd porn Christopher’s realistic about his chances at success

Pricing Strategies for the Apparel Industry
black porn that’s up from its Dec 5 guidance of

How to Dress Like Veronica Lake
girl meets world Playing dress up is

10 Great Reasons to Buy Second Hand Clothes
gay porn how to write your small business plan popular taste

Ric Flair and Roddy Piper
miranda lambert weight loss Overall retail sales increased an impressive 1

India to API Industry Poignant with a Robust Growth
christina aguilera weight loss minus a few disheveled items here and there

Capitol Hill gridlock blocks student
weight loss tips the school bluejeans fashion for little ones and consequently teen years