Aylık arşivler: Mayıs 2013

productimage-picture-kurabiye-278jpg

ÖZÜR DİLERİM

Bugüne kadar kırdığım bütün insanlardan özür dilerim. Sizi kırmasaydım, özür dilemenin bende bu kadar şahane duracağını öğrenemeyecektim. Sizi kırmasaydım, insan kırarak insan olunamayacağını öğrenemeyecektim.

Bugüne kadar kırdığım, üzdüğüm bütün insanlardan özür dilerim. Sizi kırmasaydım, hatalarımın bende bu kadar şahane duracağını, hatalarımdan bu derece ders çıkaracağımı, hatalarımla olgunlaşacağımı öğrenemeyecektim. Sizi kırmasaydım, sizin de bir kalbinizin olduğunu fark edemeyecektim. 

Bugüne kadar kırdığım bütün insanlardan çok özür dilerim. Benden bu kadar nefret etmeseydiniz, sevginin bu kadar güzel olduğunu öğrenemezdim. Beni andığınız her an yaptıklarım aklınıza gelmeseydi, sevgiyle sarıldığım insanların güzelliğini bilemezdim. İnsan ayıklamak pirinç ayıklamaya benzemez öyle değil mi? Ayıklarken, daha o anda yara alır insan…

Bugüne kadar nefret ettiğim bütün insanlardan özür dilerim. Sizden bu kadar çok nefret etmeseydim, sevginin ve nefretin insana ne kadar farklı, ne kadar yakıcı ya da ne kadar sarıcı güzelliklerle sarıldığını öğrenemeyecektim. Aslında nefret etmek çok sevmektir, öyle değil mi? 

Bugüne kadar ahını aldığım bütün insanlardan çok özür dilerim. Ahınızı almasaydım, başka sevaplarla kendi ayıplarımı örtmenin ne kadar ezik, ne kadar çirkin bir şey olduğunu öğrenemeyecektim. Beni incitmeseydiniz, sizi incitmezdim. 

Bugüne kadar beni kıran bütün insanlardan onların adına ben özür diliyorum, kendimden, onlardan, bizden…

Birbirimizi kırmasaydık, özür dilemenin dünyanın en güzel erdemi olduğunu öğrenemeyecektim. Doğruymuş, doğruymuş elbet, bize hayatı öğretenler en çok kırdıklarımız ve en çok kırıldıklarımızmış. 

Bugüne kadar beni sevmeyen bütün insanlardan onların adına ben özür diliyorum. Kalbinize yetemedim demek ki, kalbinizin kapılarını açmak için anahtarı bulamadım, ya da buldum da düşürdüm, son bir ihtimâl kalbiniz beni içine alamayacak kadar küçüktü. Sizin tarafınızdan sevilmemenin acısını, yenilgisini, ezikliğini yaşamasaydım, beni seven insanların kıymetini bilemeyecektim. 

Bugüne kadar kızdığım bütün insanlardan özür dilerim. Size kızmasaydım, sevgi kadar, incitmek istememek kadar doğal bir duygunun daha olduğunu, kızgınlığın da insanlık gereği olduğunu öğrenemeyecektim. Bugüne kadar üzdüğüm bütün insanlardan çok özür dilerim. Üzmeseydiniz, üzmezdim.

Bugüne kadar yaptığım her şey için özür dilerim. Özür dilemeyi bilmeseydim, insan olduğumu hatırlayamadan ölüp giderdim. Ne çok şey yapmışız birbirimize, iyi ki de yapmışız, iyi ki de üzmüş, iyi ki de kırmışız öyle değil mi? Pişman olursak, gururumuzun altında, ağırlığında eziliriz. Onca zaman kibirle övündüğümüz bütün duygular bizi öldürür, ya da yaralar. 

Bugüne kadar kibirle baktığım bütün insanlardan özür dilerim. Size bu kadar kibirle yaklaşmasaydım, tek doğrunun bende olduğunu savunmasaydım, şu anda hayatımda olurdunuz. Hayatımda olmanızı istemediğim için kendimden ve sizden özür dilerim. Hayatımda olsaydınız, özür dilemeyi öğrenemezdim. 

Bugüne kadar kötülüğümü isteyen bütün insanlardan özür dilerim, onların adına… Biliyorum, her insanın içinde hem iyi, hem kötü var. Şeytana galip gelmeseydiniz, siz de beni iyi görmek isterdiniz. Biliyor musunuz? Aslında şeytan bizi bu hâle getirdi. Kibirimiz, gururumuz, nefretimiz onun eseri…

Bugüne kadar farkına varamadığım her şey için özür dilerim. O zamanlar farkına varsaydım, o yaştaki insan olamazdım, büyüdüğüm için farkındayım. Bugüne kadar üzdüğüm bütün insanlardan özür dilerim. İncinmeseydim, incitmezdim.

Varsın olsun, bana öğrettiğiniz, size öğrettiğim her şey için kendi adıma, sizin adınıza teşekkür ederim. Bütün bunları öğrenmeseydim, teşekkür etmenin bende bu kadar şahane duracağını bilemezdim.

Dilara AKSOY

http://www.twitter.com/merhabaomrum

anne-baba-sevgisi-e1294981061890

ZEYNEP

‘Koş koş koş! Zeynep!’
‘Yakalayamaz ki, yakalayamaz ki!’
‘Yakalarım, dur kaçma!’

Zeynep, kırmızı mini eteği, beyaz çorabı, kırmızı pabuçlu ayakkabısı, iki yandan örülmüş saçlarıyla diğer oyun arkadaşlarından her zaman daha farklı görünüyordu. Mahallenin en sessiz, sakin çocuğu oydu aslında. Annesi terziydi, babası ise çalıştığı fabrikadan atıldıktan sonra kendisini içkiye, kumara vermiş, kahvelerden çıkmaz olmuştu. Zeynep okul çıkışı mahalledeki arkadaşlarıyla bir araya gelir, türlü oyunlarla yalnızlığını doldurmaya çalışırdı, evin tek çocuğuydu. Annesi çalışmasına rağmen Zeynep’ten ilgisini esirgememeye çalışır, babasının varla yok arası, bir görünüp, bir kayboluşunu, kızının bir kez olsun saçını okşamayışını telafi etmeye çalışırdı. 8 yaşındaydı Zeynep… Ama sanki 80 yıl yaşamışçasına olgundu, ela gözlerine baktınız mı anlardınız o gözlerdeki şefkat eksikliğini, babasına sarılamamanın acısını, bir kez olsun yanaklarından öpememenin acısını okurdunuz gözlerinden.

‘Nihal, ama hep oyunbozanlık ediyorsun sen! Oynamayacağım bak bir daha seninle…’
‘Aman be Zeynep, babam geldi!’

Nihal elinde hediye paketi olan babasına koşup sarılınca Zeynep sessizce kaldırıma oturdu.
En sevdiği şarkıydı, ‘Bana Bir Masal Anlat Baba’ Babasından bir kez olsun masal dinleyememiş bir kız çocuğu olarak, rüyalarında bile şarkıyı dinler, babasının saçlarını okşamasına izin verirdi. Babasına söyleyememişti, şarkıyı da onun gibi çok sevdiğini…
Nihal’in babası Nihal’in saçlarını okşayıp öperken, Zeynep’in de sağ gözünden bir damla yaş geldi.

‘Ben gidiyorum Nihal’
‘Aman gidersen git, hep mızıkçılık ediyorsun zaten.’

Arkasına bakamadı bir daha, eve doğru yavaş adımlarla yürüdü. Bakkal’a gidip, şeker aldı, elinde şekeri, ayağında kırmızı pabuçları, gözlerinde ise yaşlar…

‘Zeynep, kızım neyin var?’

Bakkal Hüseyin Efendi bile babasından daha ilgiliydi. 

‘Bir şey yok bakkal amca.’
Dudakları titriyordu Zeynep’in, elindeki şekeri yere düşünce bu kez tutamadı kendisini, hıçkırıklarla ağlamaya başladı.

‘Ağlama kızım, bir şey olmaz, al bak, bu şeker de benden olsun’
‘Sağ ol bakkal amca, istemem.’
‘Ağlama çocuğum, annene haber vereyim mi? Rıza Abin götürsün seni annenin yanına, olmaz mı?’
‘Yok, istemem. Eve gideceğim ben, giderim, sağ ol bakkal amca.’

Bakkal Hüseyin Efendi’ye sarılıp, yanaklarından öptü ve ‘Babam…’ dedi birden.
Hüseyin Efendi şaşırmıştı, sesini çıkarmadı, yanaklarından öptü Zeynep’in, ‘Yavrum’ diyerek…
Bakkaldan çıkıp, eve doğru giderken, kahvede babasını gördü. Arkadaşlarıyla okey oynuyordu.
Gözyaşlarını silip, babasının yanına gitti. 

‘Ne oldu, neden geldin buraya?’
‘Seni özledim Baba’
‘Hay Allah! Burası sana göre bir yer değil, git, ayağımın altına almayayım şimdi seni. Ananın yanına git’
‘Seni özledim Baba.’
‘Tövbe estağfurullah… Kızım plağın mı takıldı? Eve git, ananın yanına git, asabımı bozma benim.’
Zeynep aldırmadı babasının söylediklerine, daha çok yaklaştı babasına.
‘Seni özledim Baba, çok özledim. Bana bir kere sarılsana…’
‘Tövbe yarabbim, çocuğum, git, bak elimden bir kaza çıkacak.’
‘Bırak Mehmet, kalsın çocuk, belki o da okey oynamak ister.’

Arkadaşları kahkahalarla gülüyorken kızgınlıktan deliye dönmüştü Mehmet. Zeynep’i kolundan tutup, zorla dışarı çıkardı.

‘Bana bak, ayağımın altına almayayım şimdi seni, git ananın yanına! Arkadaşlarıma rezil ettin beni be!’

Zeynep hıçkırıklarla ağlamaya başladı, koşar adımlarla uzaklaştı, gözü hiçbir şeyi görmüyordu.
Çığlıklar, insanların kalabalık bir hâlde toplanması, top oynayan çocukların bile toplarını bir köşeye bırakıp, o yöne koşması, kahvedekileri bile ayağa kaldırmıştı.
Araba çarpmıştı Zeynep’e, babası da koştu hemen, olayın ne olduğunu bile anlamadan…
Kanlar içinde yatıyordu, bütün insanlar silikleşmişti gözünde, babasını gördü yine…

‘Baba!’
‘Zeynep! Zeynep! Affet beni kızım, ambulans, ambulans çağırın!’
‘Annem’e onu çok sevdiğimi söyle baba.’
‘Yoo, hayır, buna müsaade etmem, yavrum çocuğum.’
Mehmet, kanlar içinde yatan kızını kucağına almıştı.
‘Beni ilk defa kucağına aldın baba.’
Gözleri yaşlı hâlde gülümsüyordu Zeynep babasına…
‘Kızım, yavrum, iyileşeceksin.’
‘Annem’e söyle, sana hiç kızmasın. Ben kızmıyorum. Sadece şunu istiyorum senden…’
‘Dur kızım, kendini yorma sakın. Dur, yetiştireceğiz seni hastaneye.’

Ne yapacağını bilmez hâlde taksi durağına doğru koşuyordu Mehmet.

‘Bana bir masal anlat baba… Bana bir masal anlat, çocukların sevgiyle büyüdüğü bir masal olsun bu. Bana bir masal anlat, uykum geldi, üşüyorum.’
‘Kızım, yavrum…’

Mehmet hıçkırıklarla ağlıyordu.

‘Seni çok seviyorum Baba. Tıpkı bu şarkıyı çok sevdiğim gibi, duyuyor musun? ‘Bana bir masal anlat baba, anlatırken tut elimi, uykuya dalıp gitsem bile, bırakıp gitme sakın beni…’

Zeynep gözlerini sonsuzluğa yummuştu. Mehmet ise hıçkırıklarla ağlıyor, kendisine lanet okuyordu. 
Bir daha kahveye uğramadı, bir daha kumar oynamadı, evinden dışarı adım atmadı Mehmet.
Evin içinde Zeynep’in hayalini gördü, ona sarılıp, kulağına fısıldayıp, ‘Bana bir masal anlat Baba’ diyordu. Bütün masalları öğrenmişti Mehmet, Zeynep’in hayaline anlatıyordu hep, eşi de boşamıştı onu bu olaydan sonra, çocuğunun kaybına dayanamayıp memleketine ailesinin yanına dönmüştü.
Saçlarını okşuyordu kızının Mehmet, yoldan gelen geçen mahalleli pencereden Mehmet’i görünce delirdiğini düşünüyorlardı. Yastığa sarılmış, yastığı seviyordu, kaybının, vicdan azabının yorganını bulamazken, üstüne örtecek şefkat dolu bir yorgan bulamazken yastığı seviyordu Mehmet, gidenin yerine pofuduk bir yastığa masal anlatıyordu Mehmet…

Dilara AKSOY

www.yeniresim.com_-_Melek_Resimleri

KORUYUCU MELEK

Onu görüyorum, bana gülümsüyor, el sallıyor, beni yanına çağırıyor. Yatağımdan kalkıp, terliğimi giymeden, çıplak ayakla yanına koşuyorum. Sessiz olmamı söylüyor, bizi duyabileceklerini, duyarlarsa arkadaşlığımıza izin vermeyeceklerini söylüyor. 
‘Merhaba, ben de seni bekliyordum. Birkaç gündür gelmiyordun, nerelerdeydin?’
‘Başkaları da var, onların yanındaydım.’
‘Beni niye aranıza almadınız?’
‘Sessiz ol, geliyorlar…’

Arkamı döndüğümde annemle babamın bana baktıklarını fark ediyorum. Annem saati şaşmadan, her daim yapılı saçları, ojeli tırnakları ve bakımıyla dikkatleri üzerine çekiyor. Sadece geceleri yanıma uğruyorlar. Gündüz annem arkadaşlarıyla buluşur, babam işe gider, bakıcıyı da başıma dikerler. 

‘Şeyda, uyumadın mı sen? Haydi bakalım, uyku saatin…’
‘Çocuk değilim ben.’
‘Henüz 10 yaşındasın.’
‘Büyüdüm.’
‘Geç bakalım yatağa, haydi çok konuşma, yarın okulun var.’
‘Gitmeyeceğim, size bin kere söyledim! Orada beni kimse anlamıyor, burada onunla çok iyi anlaşıyorum.’

Her zamanki gibi yine ondan bahsedince annemle babam birbirlerine bakıp, derin bir iç çekiyorlar.

‘Kızım, kaç kere konuştuk seninle bunları…’
Annem bana bakarken, o yanıma gelip oturuyor. Elimi tutuyor…
‘Sakin ol, bizi ayırmak istiyorlar.’
‘Bakın işte kızdırdınız onu, görmüyor musunuz?’
‘Murat, ne yapacağız? İçim daraldı artık, bu böyle gitmeyecek. Şeyda’nın ciddi bir terapiye ihtiyacı var. O deyip duruyor, ortada hiç kimse yok. Kafayı mı yedi çocuğumuz, ne oldu?’
‘Hayır! Benim hiçbir şeyim yok. Çıkın odadan, çıkın! Oyun oynayacağız.’

Babam annemi alıyor ve sessizce odadan çıkıyorlar. 

‘Gittiler.’
‘Alıştım ben. Onlar her zaman giderler. Boş ver, biz oyunumuza bakalım.’
‘Benden bahsetmemeliydin. Bahsedersen arkadaşlığımız biter.’
‘Peki, bir daha olmaz, haydi oyun oynayalım.’

Onunla bildiğimiz bütün oyunları oynuyoruz, körebe, ip atlama, sessiz sinema, doktorculuk bile…
Onun beni anladığını biliyorum. Onu seviyorum. 

‘Gitmem lâzım’
‘Biraz daha kalsan… Çok sıkılıyorum, uykum da yok.’
‘Daha sonra yine gelirim.’
‘Tamam, hoşça kal.’

Bana baktığında gözlerinde samimiyeti, gözlerinde sevgiyi, gözlerinde hiç kimseden göremediğim yakınlığı görüyorum, el sallıyor…
Günler geçiyor, onu bekliyorum. Geceler geçiyor, gelmiyor. Bir gece pencereyi tıklatıyor, yanında başkaları da var. Pencereyi açıp, pencereden girmelerini izliyorum. Bizi tanıştırırken, onların da benim gibi olduklarını söylüyor. Onlar da benim gibilermiş. Onlar da ailesinden gerekli ilgiyi görememiş, oyuncaklara boğulmuş, annesi ve babası iş yoğunluğundan, kendi ihmalkârlığından dolayı yalnız bırakılmış yalnız çocuklar…
Bütün bir geceyi kahkahalar eşliğinde geçiriyorken, annem odamın kapısını açıyor. Diğerlerini görüyor. Bir tek onu görmüyor.

‘Şeyda, bunlar kim?’
‘Arkadaşlarım. O getirdi, o tanıştırdı.’
‘O kim? Hey Allah’ım… Kafayı yiyeceğim, kızım, yavrum, lütfen kendine gel.’

Jelibonu’nu elinden hiç düşürmeyen Pelin araya giriyor.

‘Merhaba teyze, onu tanıyor musun sen de?’
Annem Pelin’in gözlerinin içine merakla bakıyor. 
‘Hayır yavrum tanımıyorum. Kimmiş bakalım o?’
‘Benim annem de tanımıyor. Onu sizler göremezsiniz ki. Sizin gibiler göremez ama biz görürüz.’
Oyuncak arabayı süren Ufuk, arabayı annemin ayağına doğru sürüp, gülüyor.
O ise ayakta, tam da annemin yanında duruyor, annemin onu görüp görmediğini denemek için ayağına basıyor, annem ayağında bir acı bile hissetmiyor.
‘Bak teyze, şu an yanında senin.’

Annem sağına soluna bakıp, tedirgin bir şekilde odamın kapısına doğru geri geri gidiyor.

‘Korkma anne, sana zarar vermez. O hiç kimseye zarar vermez. Bizim arkadaşımız o… Ama pelin haklı, onu sizler göremezsiniz. Çünkü zaten bizi de görmüyorsunuz. Bir cismimiz var, ayağına bastı az önce, hissetmedin. Ben bassam ayağına, hisseder, hatta okkalı bir tokat yapıştırırsın, öyle değil mi? Sizin ilgi sandığınız şey çocuklarınızı oyuncaklara boğup, gece yatağına yattığında iyi geceler öpücüğü verip, sabah olunca rutin işlerinize dalıp, çocuklarınızı bakıcılarına, okul yönetimine teslim edip, ancak canı yandığında kontrol etmek, ya da kendi kendine konuştuğunu görüp, delirdiğini düşünmek öyle mi? Onu göremezsin anne, onu bizler görebiliriz ancak. Ben ve benim gibi yalnız olan çocuklar… Belki bir yetimhanede büyümedik, her şeyimiz var, bir ailemiz var, ama şefkat dolu bir anne ve şefkat dolu bir baba istiyoruz. Acımızı görmeniz için geldi o. O şu anda burada anne, o burada; o bir melek… Çocuklarla çocuk olup, yetişkinlerle yetişkin olan, insanın derdinden anlayan, yalnız bırakmayan koruyucu bir melek…’

Ben bu kadar keskin konuşunca, annemin gözleri doluyor. Bana sarılmak için adım attığında, meleğimiz de sonsuzluğa doğru kayıplara karışıyor, onu bir daha görmüyoruz, annemizin, babamızın sıcaklığını hissedip, okul bahçesinde sevinçle koşuyoruz…

Dilara AKSOY

kalp-temsili

SAZLI VE SÖZLÜ ALDATMAK

 

 

 

Kayıp ilanlı sevişmelerde bir merhaba arası vermek V.Y’için güzel ve bir o kadar da çirkin olurdu. Hem güzel hem de çirkinlik bu sokaklarda namını yürütmek için sol veya sağ kavgasından üstündü. Öyle ki süsü üstüne anıtsal  görmek ,şeytan ile ruhunu süslemek V.Y’için düşsel fantezilerdi. Renklerin hafif kaldığı ıslak saçlarında hiç kurulanmayan yalandan bir örtüydü gizleyip örtüklerimiz, yalandan birer tülbenttik oyalı ,boyalı ..

 

İlk Aldatma;

Kayıp ilanlı kentinde V.Y ,M.S (milattan sonra) gibi olamaz ,bir öncelik ister hayat . Aldatmanın baş ucu kitabında öncesi vardır ,sondan önce ..

Bir ay önce;

Bir kitap almak ister V.Y..

Ne de çok kitap okurum diye düşünür boy aynasından ,tavan aynasına bakarak ..

“Hımm tozluymuş ayna “der ..

Kitapçının kitapsal mevzuları ve kitapları bir seçenek şansı bırakır V.Y’ye ..Aldatmanın baş ucu kitabı V.Y’nindir,büyük bir özveridir .Akşamları aldatmanın baş ucu kitabı baş ucunda durduğu gibi dursa ,o tozlu aynalar durmaz .

Şimdi ki zaman;

V.Y  ilk yürüyüş derslerini sokakta alırmışçasına sokak tiryakiliğine yürür, alışagelmişlerden uzak ,yürümekten uzak ,

Mehtaplardan uzak ,uzun topuklu ayakkabılarıyla. Maksadı yoktur selamlarının. Kahvehanede bir yığın barış elçisi ,kültür ve namus bekçisi toplanmıştır .Gazetelerdeki çıplak kadın resimlerini kupon toplamak amacıyla kesen bilirkişiler selam ve sabah ederken ,V.Y  selamı sabah ediyordu derin yırtmaçlı bakışlarıyla ..Bilirkişiye göre büsbütün selam ve sabahtı .Hamur yoğuran elleri ,bahçedeki kiraz ağacı ne kadar da mutluydu .Çiçekleri açmıştı ilk sevişmeli baktığında kültür ve sanat bekçilerine .Namus bekçileri artık vazgeçmiştir bu tür bir bekçilikten .Elde düdük yok ,neyin bekçiliğinde V.Y’ye bakmak yerine .

V.Y’nin hoşuna gidiyordu bal gibi aldatmalar kendi aldattığında .Deva sal bakışmalar deli dolu bir buluşma anını anlatıyordu saati saatine .Buluşma anı ,o an ..

Adam “gözlüklerin yakışmış gözlerine ”der ve birçok kendi ile ilgisi olmayan hikâyeler, denemeler.

Sevişmelerden bir derleme kitabı kıymetinde ,maksadında sadece kader

yazgısı mecburiyetinde aldatma gerçekleşmiştir. Keyif sigarası ,keyif çayı muhabbetinden ayrı ,V.Y çok ayrı ve gayrıydı sevişmediğinde .V.Y hiç yadırgamadan evinin yolunu tutmuştu .Yemek pişirme derdi ,yalanları süpürme zahmeti ve V.Y’nin söylenmeleri evin duvarları için sıradandı ,yeni olan şey ise aldatmaydı .Bal gibi aldatmalar sırasında sayın geyikler familyasından olan kocanın karnı doydu mu ondan güzeli yoktu ,akşamları bir şişe rokasız rakı ,birde karısı .O boş duvarları kim dinler ki ?

Konuşsun dursun duvarlar ..

Kahvehanenin kültür ve sanat bekçileri işe gitmezler ,”para neymiş ki” derler .

Bakma sanatı diye bir şey vardır .Ellerinde resimli ,konulu gazete ,”güzel günler gelecek “diyor gazeteler.” Güzel bikinili günler”

“Bundan daha güzel gün var mı ”der  adam. Camda perdeler kendiliğinden oynar gibi olduğunda bir el sallaması görünür .Uzunlu ,kısalı saçlarının merkezi ,hayatın merkezidir .Hazır cevaplı bakışlar ,hızır gibi yetişen pencere süsü bitkiler ne derse doğruydu ,”evet ise evet,hayır ise hayır”dı.

“sevişme ise sevişme “yani.

İkinci Aldatma ;

Soyunup dökülmek değildi sadece hayatın seks mahmurluğu .Giyinip giyinip gezmekti sevda harbinde ,elini tutmadan ,adını anmadan ..

İsimlerin gerekliliğini yitirdiği dakikalarda mağduru oynayacak biri ,birileri gömlek düğmelerini örtmektedir. Güzelim takım elbise ve sıfatsız düşünceler peşindedir V.Y’nin.

V.Y bir parkta seyrederken yolu bünyesiyle kapatanları ,çocukların oyuncak araçlarını bir ses duyar ,kötü rüzgar bütün sesleri ulaştırmaktadır kişiden, kişiye.

“Benim adım yok “der adam

V.Y “adın üzerindeki gömlekten güzel olamaz “der

“Senden güzel olamaz “der adam ..

V.Y mutluluğu icat etmiştir, gömlekli bir mutluluk bu mutluluk .Güzel sözler söylenir de mayhoş bakılmaz mı, yalancı isen yalana sarılamaz mı ?

Mürvet’ini görmüştü kendisinin ,gelinlik giymişti V.Y. ,aşkı masrafsızdı ,ömründen kolay kolay çalamazdı .

Eski günler vardı ,V.Y sevmişti okuma bilmeden ,sevişmeyi bilmeden .V.Y’nin gölgeleri vardı ,uyumadan gelirdi adım adım gölgeleri ,yerden tavana kadar uzanırdı, simsiyahtı.

“Nereden çıktın sen “derdi bir vakitler gölgelerine, uyanırdı tekrar ve yine tekrar. Aldatmak için bir kişi lazımdı ,yani kendisi ,”aldat işte aldat  “derdi her üşüdüğünde .

Kendini kocasıyla aldattı bir nevi ,Hak yerini bulmuşçasına kocası karısının kendini kendisiyle aldatmasından memnundu .”Yakışıklıyım ya “diyordu kocası .

V.Y ise “ben niye yaptım bunu “gibilerindendi ,pişmandı aldattığı için kendisini yalan ve dolan ile ..

İlla ki aşkta bir ölen ve bir kalan çıkardı, hayatın çarpım tablosundan. Kurşun kalem gibi adamdı kocası, bir silgisi eksikti şapkasında, V.Y’yi haykırıyordu dudaklarında.

 

 

cicek_manzarasi-1295184912

Güzelim

Tümör aslında bize yapışmış be güzelim. Kurtulmak mümkün mü? Aslında ne kadar tuhaf. Yapışmaması gereken kişilere yapışan bu tuhaf hastalık. Sinsi. Sanki intikam alır gibi acımasız. Tuhaf. Vicdansız. Biz de bunların hiçbirini kendimize konduramıyoruz ya… Tuhaf olan biziz be güzel. Sen rahat ol, olur mu? Rahat ol…

Tüm vücudumuzu esir almamış mı yani? Ona göre yaşamıyor muyuz yani? Boyun eğmiyoruz demek? Zevklerimize? Kafamızın istediğine? Veya onun istediklerine? Dünyaya? Boşuna? Tümör değil de ne bu? Hem de en beteri… Senin ve sizin çektiğiniz ne kadar değerli aslında. Ne kadar özel olduğunuz, açık bir şekilde ortada. Tattığınız duygular kötüde olsa, bunların bir bedeli olmalı ama değil mi? Her acının bir güzelliği olmalı değil mi? Ve her zevkin bir acı sonu da…

Son zamanlarıymış… Kötüye gidiyormuş ve gitmiş aslında… Bekletiyorlar, bekliyoruz… Bir ağaç susuz kaldığında, tüm yaprakları da susuz kalır. Bir çiçek su aldı mı sadece kendisi alır. Sen şimdi bir çiçeksin güzelim. Özelsin. Bir tanesin. Susuzluğun tek başına da olsa, açtığın zaman etrafında onlarca yaprak olacak,etrafın çiçeklerle dolacak…

Bizde bir ağacın yapraklarındanız. Diğer tüm yapraklar gibi bekliyoruz. Özel olmak yok bize. Ya susuz kalır yada bize verileni alırız. Kısaca ortama uyan, boyun büken, dünyacı insanlardanız. Sen şimdi ne güzel kokuyorsun dur ama? Biz daha kokumuzu bile belli edemiyoruz. ne olduğumuzu belli edemiyoruz!

images

UFAKLIK BAKIYOR CAMDAN

Tavanda asılı duran sen’in, yeryüzündeki ben’den sakladığı bir şeyler var. Tırnaklarımla kazıyorum bedenini, içinden ölü düşlerin hercai çırpınışları çıkıyor. Bedeninle örttüğün senli gecelerin, tuzlu acıları bedenimi yakıyor.
Koşar adımlarla ilerliyorsun can damarımdan, ezip geçiyorsun, buhar oluyorsun, çiziyorsun göz kapaklarımı… Yokluğunda sensizliğin bunalımıyla tavlaya oturuyoruz, aksi şeytan galip gelince, ikisi birden beni yeniyorlar. Gelmişinin geçmişinin küfür dolu aldatmalarında, sana bolca sövmelerim var. Gelmişin de, geçmişin de, iz bırakıp içimden acılar çıkarışın da yerin dibine batıp, orada nefessiz kalsın!
Kayboluyorum ayak izlerinde. Ben sensiz de yürüyebilirdim. Namussuz kaldırımlar utansın şimdi.

Tavanda asılı duran sen’in gökyüzündeki ben’den sakladığı bir şeyler var. Varlığının cesetler caddesinde beni arayışının talihsizliğinin, bendeki sen’in birbirinden kaçmış iki deli olduğunu itiraf etmesi illegal…
Soyun geleceğine! Belki orada öpüştüğün sevimsiz hadiselerin olur. Bir çocuğunuz olursa, adını düşler meyhanesi koy, orada içeriz karşılıklı, belki göbek de atarız. Ne dersin?
Ruhumdan çıkıp tavana yapışmışlığının sorulacak hesapları varmış. Dinliyorum. Kulağımda kulaklığım, elimde ipod… Ama ben seni dinliyorum. Kulağım başka yerde olsa da dinleyebilirim seni. Sen lafları başka yerinden anladın da bir şey mi dedik sanki?

Git, dur o duvarda. Tek bir duygu üstünde… Tek ayaküstünde durmamış çocukluğun, cezalardan nasibini almamış. Duyguların uslansın.
Tavanda asılı duran ben’in, gitmek için hazırlanan sen’e atılacak tekmeleri var. Gidene bir tekme de sen vur, yuvarlana yuvarlana gitsin.
Gitmek bile gitti, sen hâlâ burada mısın be sevimsiz?! Tutuştum, benden bir cacık olmazdı da, senden çok güzel turşu olurmuş. Evde değil, yüreğimde kaldın, turşunu kurdum. Tüm yalnızlar camiasına hayırlı uğurlu olsun.

Balkondan atlayan cahil cühela olan sen’in, ödenmemiş faturaları var. Çokça yalnızlık, ölümcül sensizlik, derbeder bir aşk… Borcunu ödeyip de gitseydin, bunu da mı beceremedin be zalim?
Aynanın karşısında parmak ucumdayım. Balerin düşlerimi yarıştırıyorum namert ölümcül sensizlikle…
Birazdan ben de atlayacağım düşlerimden. Gülüşlerime yer açılsın. Namuslu bir aşkın sebepsiz oyunundayım.
Duvara çıkmış sen’in, kahraman olmak için büyük uğraşları var. Aşk lâzımdı bize, aşk!
Sevmedikten sonra ucuz aşk romanlarından kalma kahramanlık hikâyelerinin de yer aldığı sefil mutlulukların ne önemi var?
Seçiyorum. Gitmek mi gelsin, kalmak mı kalsın? Seçiyorum. Yana yana, döne döne seçiyorum.
Atladım düşlerimden, buna kaza deme. Kaderin cilvesi hiç değil, manyak bir âşığın yazdığı son olarak adlandır. Sen akıllı sevdin de, ben yok mu dedim?
Ufaklık bakıyor camdan, bu ne yağmur, bu ne yaş, bu ne telâş… Ufaklık bakıyor camdan, büyümüş de aşk mı olmuş? Haydi oradan! 

Dilara AKSOY

agustosyagmuru50_BESMELE_klm35cz

AĞLAMAK

Ağlamak iyileştirirmiş insanı, gözlerin kuruluğuna da iyi gelirmiş, nemli gözler biriktirip, gözlerimi iyileştirmektir asıl telâşım, bakma sen ağladığıma, ağlıyorsam, ağlama nedenim bundan…
Geçmişe gitmedim yine, şu ândayım mesela. Ağladığım biri yok, yas tuttuğum biri yok, bak gözlerim yandı. Uzun zaman ağlamayıp, gözyaşlarına eyleme geçmelerini hatırlatınca böyle oluyor…
‘Ağlamazsan, mutluluğu da tadamazsın’ Öyle diyorlar, öyle diyenlerin yalancısıyım. Mutsuzlukla mutluluk dengede olmalıymış ki, hayatın tadı çıksın. Sevinç gözyaşları da var tabi, unutma.
Ağlamak da gerekli işte bu hayatta, bahanesi olmaz ağlamanın. Koy ver gitsin… İster biri için, ister bir şarkı için, istersen gözlerinin gülmek kadar ağlama hakkının da olduğunu ona yeniden hatırlatmak için… Fark eder mi?
‘Ağlamak güzeldir’ demiş Sezen Aksu. Güzelse, daha fazla çirkinleşmeden güzelce ağlamak gerek…

‘Kış bitti’ diyorsun. Yağmurlar da bitti, bana ne gözlerimin çeşmesinden? Toprağa ben mi can vereceğim gözlerimle, benim neyime ayrılıkları sulamak? Yeniden yeşermesine izin vermek sığar mı sevmeyi bilen birine, yakışır mı?
Kış bitti. Evet… Sadece kışın yağmaz ki yağmur. Bırak, bu sefer de toprağa gözyaşlarınla can veren sen ol. Ne kaybedersin? Yüreğinde biçare öldürdüğün o zavallıların topraklarına gözyaşlarının tuzuyla can vermek istemez misin? Ağla gitsin…

Ağlamanın gurur meselesi hâline getirildiği bir düzende, hıçkırıklarının ölmesine izin verme. Hıçkıra hıçkıra ağla, haykıra haykıra ağla, insanoğlu ağlayan bir insan görsün. Bilsin ki; yaşamak kadar doğaldır ağlamak, bilsin ki ayıp değildir bir başkasının karşısında hıçkırıklarına şahit olmasına izin verecek kadar ağlamak… 
Ağlamaktan korkan, sevebilir mi? Nefes almaktan da korkmalı ağlamaktan korkan… Çünkü ölmüş bir insan ağlayamaz, ölmüş bir insan gülemez, ölmüş bir insan sevemez. Ölmeden önce yaşaman gerekenleri yaşamalısın. Ağlamanın bahanesi olmaz, nedenin yok diye ağlama hakkının olmayacağını mı sandın? ‘Niçin ağlıyorum ben?’ diye sorarsın kendine, ‘Neden, ortada hiçbir şey yokken, bu yaşlar niye?’ Cevap alamazsın. Boş ver, ağlamayı da sorgularsan, sevgiye ikramiye çıkmaz, yalnız kalırsın.
Yalnızlık bile yalnız. Yalın bir hâlde yalnız… Gözlerinin kıymetini yaşlarınla bil, elbet gülersin yeniden.
Ağlamak gülmeye engel değil ki, gülerek ağla, sevinçten ağla, mutluluktan ağla, yeter ki ağlamaktan korkma…

Kim demiş ki ağlamak zayıflıktır diye? İki damla gördüm toprakta, güneşli bir hava vardı, onlar gözlerimin damlalarıydı. Toprağa can vermenin nasıl bir lüks olduğunu yaşamak istemişlerdi.
Yüreğimde, yüreğimin kabrinde sulamışım böylelikle içimde ölenleri, bak bunu bilemedim.
Canlanacaklarını bilemedim, iki damlayla bile onlara hayat oldum. Onlar ölürken ben bin damlaya esir düşmüştüm de, yaşatan olmamıştı.
Hayat garip dostum, bunu sakın sorgulama. Yüzünün de beslenmesine izin ver, iyidir ağlamak…
Satırlarım da susamışlar, kâğıdımı beslemek isterdim, bahtıma klavye düştü. Bir hançer saplandı yüreğime, sanırım dirilttiklerimden biri acımasızca hançerini sapladı. Olsun, güzeldir ağlamak…
Dirilenleri, suçlayanları, unuttuklarını ve unutanları sorgulama. Sorguların esiri bir beyin, yeniliklerin kapısından eli boş döner. Çanta ister misin? Bugünün anısı olan gözyaşlarının fotoğrafını çekerim, çantana koyarsın. Bir de bakarsın ki çantan ağlamış, şaşırıp, kalırsın. Zaman geçer anlarsın, su dökülmüştür üstüne, suyun da bereketi vardır…

Ağlayamazsan kızma kendine, su serp yüreğine ve yüzüne; unutma, ağlamak, insanın doğasında vardır. Ağlayamadığın ve katılaştığın için üzülme, insanlığını kirletenleri düşün, yağmurdan kaçarken doluya tutulurlar. Ağlatırlar, kanatırlar, gözyaşlarını çalarlar, yağmuru beklerler, oysaki onlara hep dolu yağar. Merhametten yoksun bir yüreğin cezası, kendi gözyaşında can simidiyle bile olsa boğulmaktır. Bırak, boğulsunlar…
Sen ağladığında onlar sana siper olup, yüreğine baharı getirip, güneş mi oldular?

Dilara AKSOY