Aylık arşivler: Kasım 2013

Tünel

“Tanrılardan biri hazla elemi birleştirip karıştırmak istemiş, bunu başaramayınca, bari şunları kuyruklarından bağlayayım” demiş.
Sokrates

Asistanlar bir önlük verip giymem gereken odayı gösterdiler. Önlüğü giydim, karşıdaki aynada bakışlarımı fark ettim. Görüntü gözümün önünde, o ifadeyi tam olarak açıklayacak sözcüğü hala bulamıyorum.

Korku, endişe, teslimiyet, kuşku, bilinmezlik… Oysa ben bu bakışı, tedavisi sırasında babamda gördüğümde acizlik olarak algılamıştım. Yıllarca uyanıp tavana her baktığımda babamın ölümü, hastalığı, sağlıklı olduğu zamanlar değil; bu ifade vardı duvarlarda. Yıllarca ne kadar üzüldüm, nasıl acı çektim bu yüzden!

Birebir aynısı bana aynadan bakıyor. Benim içimde hiç umutsuzluk yok ki, niye aciz hissedeyim. Başından beri bu tedavi süresini belli bir geçiş dönemi olarak gördüm. Bu tartışabileceğim, kuşku duyabileceğim, “aslında başkaydı” diyebileceğim bir duygu silsilesi değil. Tastamam gerçek…

Eee! O zaman bu bakışın anlamı ne? Tüm CA’lar mı aynı duyguyla hareket ediyor. Ya da radyoterapi kimileri için iyileşmenin kimileri için de acılardan kurtulmanın arifesi mi? Sevgili babam kendisine bir türlü yakıştıramadığımız ölümü yadırgamaktan vaz mı geçmişti yoksa? Bedenini rahatsız eden sancılar arttıkça, ölüm korkusundan uzaklaşıyor mu insan? Benim içimdeki sevinç tünelin ucunun görünmesi… Ama bana bile ölümü sevimli gösteren zamanlar olmadı mı? Sonraları hatırladığımda ne kadar korkup irkilmiştim bu duygudan.

Böyle zamanlarda yalnızlığımı çok seviyorum, maskesiz halime kimse tanık olmasın. Bakıyorum da bu benim başa çıkabileceğim bir ifade! Peki, yıllardır yüreğimi sıkıştıran karabasan neydi? Bir şey yapamıyor olmanın verdiği eziklik, suçluluk duygusu mu barındırıyordu beni acıtan şey. Tahlil edemediğimiz derinliklerini çözemediğimiz duygular mı bize acı şımarıklığı yaptırıyor? “Asıl olan insanın kendisi!” Ne kadar beylik ama bir o kadar da doğru bir söz. Nasıl da doğru tanımlıyor şu andaki durumumu.

Seans bitip arabayla geri dönerken bunları düşünüyor, yaşıyordum yeni baştan. Ölüm bir son değil aslında, babam kısmen bende yaşıyor. Neden bu kadar yorgun hissediyorum, omuzlarımda ağır bir yük var gibi… Çünkü şimdi bir anlam ifade ediyor… “Tek riskiniz hiç çocuk doğurup emzirmemiş olmanız” cümlesi.

Oysa tüm hastalığım süresince ben dünyaya çocuk getirmemiş olduğumdan mutluydum. Benim aracı olduğum bir yaşamın, genlerim nedeniyle bana eziyet gelen süreci yaşamasına sebebiyet vermediğim için…

Süreklilik önemliymiş, canım yanıyor benden devam eden bir çocuk olmadığına sanki bugün babamı taşıyor olmaktan gurur duyuyorum. Bugün tüm olanlara karşın ben kendimi affediyorum. Çocuğa üzülmek de hikaye, ben çoktan karar verdim seçmediğim hayat için üzülmemeye… Seçtiğim yaşama sahip çıkmaya.

Eve dönüp merakla bekleyen, ilgiyle maskenin arkasını görmeye çalışan anneme iyiyim deyip odama çıkıyorum. Hiç olmadığı kadar coşkuyla egzersizlerimi yapıyorum. İyileşmek istiyorum. Yaşam kalitemi bıraktığım yerden alıp daha üstlere taşıyarak iyileşmek istiyorum üstelik.
Ama o oda… aynadaki ifade… bundan sonraki seanslar…

Facebook’a giriyorum… Yaşasın Lale online! Benim bu süreçteki biricik dostum. -“Nasıl, başladı mı terapi?” diye sordu.
-Evet, yirmi dokuz seans kaldı diye yanıtladım.
Başka konulardan bahsederken sayfam çiçek yağmuruna uğradı. Tam yirmi dokuz çiçek. sevinç çığlıkları attım. Bu kız nasıl başarıyor benim kadar mutlu edilmesi zor bir insanı güldürebilmeyi… Sağol Lale!
Ondan sonraki seanslar için yirmi dokuz çiçeğim var artık. Her bir seans doktorumun yanıma gelip “Bitti.” dediğinde demetten alıp attığım bir çiçeğe dönüştü.
Seanslar ilerledikçe eksikliklerim, kırgınlıklarım, şaşkınlıklarım, öfkelerim azaldı… İyileştim… Doktorum benim tedavi ayrıcalığımdı, şansımdı bunu biliyorum.

Şimdi düşünüyorum da öyle iyileştim ki, üç dört ay arayla gittiğim kontroller bana yüklü bir angarya gelmeye başladı. Sürecin son halkasını psikiyatristle tamamlamak en başta verdiğim karardı. Bir seansta bana bu hastalığı içselleştirmemişsiniz, başkasının hastalığı gibi bahsediyorsunuz ki bu iyi bir şey, demişti. Belki de bu kontroller hastalığın benim mülkiyetimde olduğunu hissettirdiği için sevilmiyor.
Güçlü kadın olmanın, kadın erkek ilişkilerinde sıkıntı yarattığını okumuştum bir yerlerde, onaylayıcı bir biçimde gülümsetmişti bu beni.
Güçlü kadın olmanın, esas zafiyetinin hastalık durumu olduğunu düşünüyorum şimdi. Her an her yerde sorun çözücü olduğunuz dünyada problemin kendisi olarak yer almak, yardıma ihtiyacınız olması ama nasıl yardım talep edeceğinizi bilememeniz. Nasıl olsa o halleder diye kimsenin buna talepkar da olmaması. Belki de gerçek, akıllı güçlü insanlar o tanımlamayla bizi ortaya atıyorlar, sonra da biz görev misali her işi üstleniyoruz. Hayat çok zor, belirsizliklerle dolu, güçlü olmak diye bir şey yok. Ya da benim çok yardıma ihtiyacım vardı. Keşke zayıf olma lüksüm olabilseydi.

Güçlü kadınlarda böyle de erkeklerde farklı mı? Kendimden başka CA’lıyla ilgilenmedim ki hiç, ben tüm çevreme kendimi kapattım. Belki en çok da CA’lılardan uzak durdum. O zaman neden TV’nin karşısında takıldım kaldım o gün? NOUMA ilgimi çeken biri değildir. Sordukları sorular kızların bilgisizliğini, duyarsızlığını mı, yoksa kamuoyu ilgisi çekmek için rating dertlerini mi gösteriyor? Israrla üzerinde durdukları konu;

-Duyduğunuz anda ne hissettiniz,
-Hayatınız film şeridi gibi gözünüzün önünden geçti mi?
-Sevdikleriniz aklınıza geldi mi?
-İlk kim aklınıza geldi?
-Hayır hatırlamıyorum dedikçe sorular devam etti.
-İlk ne düşündünüz, ne dediniz?
-Ne düşündüm bilmiyorum ama ne dediğimi hatırlıyorum,
-Ne dediniz?
-Burada söylenmez ki!
Tekrar
-Ne dediniz?

Nouma tercümanı devreden çıkarıp Türkçe –küfür- dedi. Zaten onu söylemeye çalışıyor, ilk duyduğunda küfür etmiş.
O ve daha sonra rastladığım başka programlarda sunuculardan anladığım, toplum ya da bu olayı yaşamamış faniler diyeyim kansere şaşı bakıyor.
Hayatımız film şeridi gibi geçmiyor. Zaman zaman filmler, kitaplar, müzik parçaları, sözler hayata adapte ediliyor tabi ki! Yoksa canımız çok daha fazla sıkılır.

Sonra ne yaptı bilmiyorum Nouma, ben tahammül edemedim.
Yolda işe giderken kapattığım bahis olarak düşündüğüm hastalığı nasıl karşıladığımı değerlendirdim. Küfür bana da çok yakın geldi. Kafamda yarattığım dönemsel şeritlerdi bunlar, anları yaşatan benimle yalnızlığımı paylaşan…

“Bu tedavi sırasında bizim sizin moralinize çok ihtiyacımız var.”
Kemoterapi Onkoloğu

APTALLIK

Adaletsizliği engelleyecek gücünüzün olmadığı zamanlar olabilir. Fakat itiraz etmeyi beceremediğiniz bir zaman asla olmamalı!´
Elie Wisel

Aptallık bu ailenin her yerine işlemiş. Aptallık bile utanıyor onların kucağına düşmüş olmaktan.Sokakta yürürken evde uyurken parkta gülerken her vakit hissettiriyor kendini.Fark etmek zor değil aptalı,görmek o kadar zor değil aptallığı. Aptallık o kadar sinmiş ki bir aileye bir yol üzerinde beklemektedir her ferdini. Aptallık bir kuyudur dibi yoktur. Bazen yedi milyon yutar,gerekirse altı milyara yükselir limiti sonra yedi sonra sekiz sonra dokuz… Her doğanla büyür büyüdükçe küflenir. Bir tren garında görürsen aptalı anlarsın bekleyişinden,evinde görürsen analrsın aptalı izlediğinden,okulda görürsen aptalı tanırsın çevresindekilerden… Aptallık bulaşıcıdır,kuluçka süresi bir seçimlik. Çare… Çare çok, çare yok.

Çare yok; çaresizliğe saplanmıştır aptal.gizlenmiştir siyah bir örtünün altına.Göstermez yüzünü. Aptallık vahimdir bu yüzden çare bulmak güçtür.’yürüyelim!’ dediğinde aptala başı dik alnı açık gözleri titrek sesi yırtık cevap verir “olmaz,ıslanır değer(ler)im.” yürümek zordur aptala ,aptal yürümeyi bilmez;susmasını ve konuşmasını hatta gülmesini bilmediği gibi.

Çare çok;ayakları ıslak üstü ince ancak sokak sokak “yürüyen” çoktur.Çare çok, çaresizlik yalan olduğu için koskoca bir ada cesaret dolu cesaret yüklü adalılar.Çare çok,umut çok,yürek çok. Çare fidandır,fidan ekmektir. 1,80lik iblislere karşı direnmektir çaremiz. Çare öyle büyüktür ki kucaklar bütün yurdu kucaklar hepimizi. Bir kişi düşse o çare uğruna bin kişiye uzanır eli.

Zamansızlık

Bugün ki yazımda siz okuyucularıma dünya hayatından ve zamansızlık çelişkisinden bahsetmek istiyorum. Bu konu ile alakalı kafamı kurcalayan onlarca şey var ki, bildiklerimi sizlerle paylaşmasam olmayacaktı elbette. Sizi daha fazla meraklandırmayayım öyleyse.

Bana göre arkadaşlar dünya hayatı; dakikası dakikasına düşünülmüş, lakin iki saate sığdırılmaya çalışan, başkarakterin göçüp gittiği; geride birbirinden zıt karakterlerin rol aldığı inanılması güç bilimkurgu sinema filminin senaryosu gibidir ve olağanüstü bir şekilde karmaşıktır. Ya da bir diğer ifade ile dünya hayatı, anlamsız parçaları olan anlamlı bir bütündür. Zamanın, insanın, canlı ve cansız maddelerin varlığının ne denli büyüklükte çelişkili olduğunu bilimin katkılarıyla anlatmaya çalışacağım size.

1-) Güneş ışınları önüne hiçbir engel çıkmadan düz bir çizgide ilerleyebilseydi, Dünya’ya ulaşması sadece 2 saniye sürerdi. Ancak gün ışığı o kadar külfetli ve zikzaklı bir yol izlemek zorunda kalıyor ki, Dünya’ya ulaşması yaklaşık 30 bin yıl alıyor. Yani, bugün tepenize düşen gün ışıkları aslında Buz Çağı’ndan kalma! Zamansızlığa inanmışımdır hep ben. Bu yazdıklarımda bir nevi ispatlıyor düşüncelerimi.

Dünyada yaşadığımı biliyorum, ama var olduğuma inanmıyorum! Nedeni; eğer dünyadan yayılan bir frekans uzaya milyonlarca yıl sonra gidiyorsa, Güneşten gelen ışıklar binlerce yıl sonra dünyaya ulaşıyorsa, bu zamansızlık demektir. Öyleyse soruyorum size:

-2012′de yaşadığım bu dünyada kaç yaşındayım? Üç yüz, bin beş yüz? Öldüm mü? Yaşıyor muyum? Kafanız karıştı öyle değil mi? Lakin henüz yeni başladık.

2-) İster inanın ister inanmayın, 1GB’lik bir flash diske, bir milyon evrene yetecek bilgi sığdırılabilir.

Pekâlâ, soruyorum size; biz insanlar, diğer canlılar ve varlığını bildiğimiz melekler, dünya diyerek adlandırdığımız bu gezegenin içinde mi yaşıyoruz, yoksa sadece yüce yaratıcıya ait bilgisayarının içinde ulaşılması çok kolay olan birer dosya yığını mıyız? Burada şaşkınlıktan duraksayıp şöyle bir sayıklıyorum kendi kendime:

- Nasıl var olduğunu bilmediğin gibi, nasıl yok olacağını da bilmemek insanların hiçbir şey bilmediğini kanıtlıyor oluyorsa, o zaman ne biliyoruz?

3-) Evrenin yapısı ile fizik kanunları bir araya geldiği zaman, ortaya çıkan “quantum teorisi” evrenin bir yerlerinde geçmişin sonsuz defa tekrarlandığı bir alan olduğunu öne sürüyor.

Zamanı gezegenimize benzeterek bir küre olarak biçimlendirebiliriz. Ki böyle bir durumda bir şeyler, bir şeylere, bişeyler devredecektir. Devir dağim… Fakat ne devrediyor? 2012′de yaşadığımızı düşünüyoruz, ama gerçekten 2012′de mi yaşıyoruz? İnsanların “olmayan” zamanı kısıtlayarak, düzene sokmaya çalıştıkları bir dünyada, insanların ne zaman yaşadığını bilmesi çok zor öyle değil mi? Belki milyonlarca yıl önce yaşamışımdır. Belki de evrenin başka bir ucunda hiç hayata gelmemişimdir. Tüm bunlar, yaşadıklarımız, başımıza gelen onca tatlı, tatsız anılar hiç yaşanmamış veya bitmiş olması ihtimali tüylerimi diken diken ediyor.

4-) Ayrıca bilim bizlere aldığımız her nefesin Fatih Sultan Mehmet’in, Kanuni Sultan Süleyman’ın, Atatürk’ün ve hatta milyonlarca yıl önce yaşamış olan T-Rex’in soluğundan çıkan bir atomu içerdiğini söylüyor.

Evet, bilim bunu da kanıtlıyor, kanıtlıyor fakat mantık yerleştiremiyor! Mantıksızlık şurada devreye giriyor; benim soluğum gelecekte veya geçmişte yaşayan bir insanın nefesinde ki atom oluyorsa, ben hala bir yerlerde yaşıyorum demektir! Yani demek istediğim saydığım bu insanların hayatta olabileceği ihtimali. Öyleyse tekrarlamakta fayda var; biz hangi zamanda yaşadık, gerçekten yaşadık mı, yaşıyor muyuz, zaman var mı? Unutmayın; mantıksızlık mantığın başladığı zemin kattır.

Dünya hayatını dakikası dakikasına düşünülmüş bir sinema filmine benzettiğimi söylemiştim. Film bittiğinde nasıl yerini vizyondakilere bırakıyorsa, bizde yerimizi bizden sonrakilere bırakacağız, ama anlayamıyorum; ben bu sözleri yazarken burada mıyım, burada mıydım? Ayağımı toprağa bastığım, toprağı gördüğüm, dokunduğumu sandığım bu ne hödüğü belirsiz dünya hakikaten birer yokluk mu?

Eğer sözlerimde bir mantık, bir doğruluk payı arıyorsanız aramayı hemen bırakın ve kendinizi sorgulayın. Ben, ben miyim? Burada mıyım?