Aşıklar Köyü

Alabildiğine uzanan dağların ardı, bembeyaz görünüyordu. Ağaçlar, tepeler, dereler… Her şey bembeyaz. Buz rengine yakın, kar beyazı ve onun itaat ettiği kar! Yeryüzüne uzanan dağların heybetini her gün görse de, hiç usanmıyordu bu manzaradan. Ve en önemlisi buraya düşen her bir zerre kar dan! Her mevsim neredeyse en erken düşen melek den! Ne mutlu ona; en önce buraya düştüğüne göre, melekler onları daha çok seviyor. En çok sevdikleri yeri bizzat söylüyorlar işte; Karaca Köyü.

Sevdiğinden sonra gelirdi bu dağlar ona. Sevdiğinden muhakkak ki ayrılamazdı ama bu dağların da hasretiyle yanamaz dı ya. Avucunun içi gibi bilirdi buraları! Tepesinden, deresine… Her dağın isminden, içinden geçen her derenin ismine ve uzunluğunu eliyle gösterebilecek kadar ilmine muhtaç kalamazdı… Çeksenize bir “Peh!” Bunlarda ne var diye? Ama inanın bana, o, bu dağlar ve bu dereler sayesinde şair olabilmişti. Çok ünlü olmasa da sevdiğinin kalbinde ilk ve tek şair olmak onun için daha değerliydi. Ünlü olsa bu kadar mutlu olur muydu acaba?

Böylesi daha iyi ona!

Saadet, hiçbir akşam eksik olmadan yaptığı bir hareketi yine eyleme geçirmek istedi ve çıktı evden. Ve yine çıktı köyden dışarı. Karaca Köyü, evlerden dışarı sızan ailelerin sıcak ve sevgi dolu ışıklarıyla parıl parıl parlıyordu. Nur topu gibi. Cıyaklama sesleriyle, şenlikliydi bu köy! Sevenleriyle, sevilenleriyle… Özleyeniyle, özleneniyle… Ve en önemlisi de aşkla yaşadıkları haz duygularıyla bu köy adından söz ettirmekle ünlüydü işte! Karaca Köyü; Nam-ı diğer; Aşıklar, sevgililer köyü!

Saadet, köy dışında ki hayatı daha fazla beğenirdi… Daha fazla!

Ama sevdiğiyle… Sevdiğiyle çalıların arasında…

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Henüz yorum yok

Bir yorum yaz