idam_heykel_qprq_185150906e

Aşk Tanrıçası’nın İdam Günü

Coşkulu kalabalığı susturmaya çalışan görevliler uğraşlarının bir sonuç vermediğini görünce bazısı vazgeçip, kenarda olanı biteni izlemeye karar verdi.  Geriye azınlık olarak kalan görevliler ise öfke naraları atan ve ellerine geçirdikleri her şeyi rast gele bir yerlere savuran kalabalığın arasında ezilmemek için şu yapılacak olan şeyin bir an önce başlayıp bitmesi için dualar ediyordu. En sonunda geniş meydanın dört bir yanına yerleştirilen hoparlörlerden boğuk ve cızırtılı, mekanik bir ses duyuldu. Az önce öfkeden kuduran kalabalık her şeyi bir yana bırakıp, pür dikkat sesi dinlemeye başladı.

“Evet dostlarım, bildiğiniz üzere bu gün burada, atalarımızın yüzyıllardır peşinde koştuğu emeli gerçekleştirmek için toplanmış bulunuyoruz. Bu tarihi ve pek önemli ana tanık olmak istiyorsanız lütfen birazcık daha sabredin. Evren var olduğundan beri insanlara acı çektiren bu iblis kılıklı, kötü ve kirli ruh, nihayet yeryüzü üzerinden kalıntıları kalmaksızın temizlenecek. Az sonra gerçekleşecek olan “Aşk Tanrıçası’nın idamını” izleyecek olmak hepinizin için bastırılması güç bir heyecan yaratıyordur, farkındayım. Emin olun ben de sizinle aynı heyecanı paylaşıyorum. Tam yarım saat sonra gerçekleşecek olan idama aşkın tüm kindarlarını bekliyoruz!”

Konuşma bittikten sonra meydanı inleten, kulakları son raddesine kadar zorlayacak olan bir tezahürat koptu. Kimi Aşk Tanrıçası’na sövgüler yağdırıyor, kimi idamı gerçekleştirecek olan başkanı yere göğe sığdıramadan övüyordu.

Nihayet beklenen ana yaklaşıldığında saniyeler kalmıştı sözü verilen yarım saatin dolmasına. Kalabalık, sanki anlaşmışçasına bir anda bağrışlarını kesip son on saniyeyi hep bir ağızdan saymaya başladı.

“On. Dokuz. Sekiz. Yedi. Altı. Beş. Dört Üç. İki. Bir.” Ve saniyeler sonu bulduğunda Adalet Binasının önünden çıkan beden ve o bedenin etrafını çevrelemiş olan güvenlikle beraber dışarı çıktılar. Beden, kendini gösterdiği anda tezahüratlar yeniden başladı. Kimse, durmak bilmeden Aşk Tanrıçası’na haykırıyor hatta ellerine geçen her türlü şeyi ona büyük bir hınçla fırlatıyordu. Bu hengâmenin arasında kimse Adalet Binası’nın karşısındaki büyük apartmanın balkonundan aşağı bakan ekose gömlekli adamın pis ve hain sırıtışını görmemişti.

Dakikalar gittikçe monotonluk kazanırken, Aşk Tanrıçası nicedir bastırmaya çalıştığı gülümsemesini nihayet serbest bırakmıştı. Küçümseyen bir bakışla topluluğu incelerken kalabalığın hakaretlerinden pek de gocunuyor gibi görünmüyordu.

Görevliler Aşk Tanrıça’sının süt rengi, zayıf kollarından nazikçe tutup, kibarca büyük çarmıhın yanlarına bağladılar. Görevliler, Aşk Tanrıça’sının yanındayken kalplerinin normalden daha fazla attığını ve alınlarından soğuk terler boşaldığını hissediyorlardı. Kendilerini bu sexi –aslında adamlar kadın için bu tabiri kullanmazlardı- kadının karşısında kendilerini yetersiz hissetmeye başlamışlardı. Bu da utanmalarına ve pembeleşmiş yanaklarıyla yanlarından aceleyle uzaklaşmalarına neden olmuştu. Aşk Tanrıçası adamların içlerinde bulunduğu durumu fark edince, kısa, saniyelik bir kahkaha attı. Durumun ironiliğine gülüyordu.

Ön taraflarda, yerden aldığı ufak ama ağır taşı rast gele bir tarafa atarak dükkân camlarından birini kıran bir adam Aşk Tanrıçası’nın o birkaç saniyelik gülüşünü fark etti. Gür sesini sonuna kadar kullanarak kalabalığın ortasında bağırmaya başladı.

“Ey ahali! Şu utanmazın yaptığını bakın. Çarmıha gerilmiş, hala pişkince gülüyor şıllık” bir yandan da hararetle Tanrıça’yı gösteriyordu. Kalabalık yüzü sinirden ve bağırmaktan kıpkırmızı olmuş adamın söylediklerini dinledikten sonra bir hınçla çarmıha gerilmiş olan bedene taşlar atmaya başladı. Kalabalık öyle bir coşkuyla dolmuştu ki insanların artık sinirden hızlıca atan mavi, boyun damarları seçilebiliyordu.

İç içe girmiş, sıkış tıkış bir arada durmaya çalışan topluluktan bazı insanlar can havliyle aniden kendilerini meydanın dışarısına atmaya başlamışlardı. Bazıları, burnunun dibine kadar girmiş olan koltuk altlarından yayılan ter kokusundan rahatsız olmuş, kimisi ne yaptığını bilemeyerek bağıran, öfkelenen insanların ağzından çıkan tükürüklerin gözlerine veya vücudunun herhangi bir noktasına girmesiyle mağdur olmuş, bazısı ise, artık bir hayvanın böğürmesini andıran seslerden rahatsız olduğundan dışarı çıkma ihtiyacı hissetmişti. Dışarı çıkanlardan bazıları -hemen yanı başlarındaki çöp kutusuna bile ulaşmaya tenezzül etmeden- caddelerin kenarına, kusuyordu. Bazıları ise sabahtan beri meydanda beklediği için fazlaca sıkışmış, bir ağacın –bazıları o kadar bile kibar olamıyordu- altında zaruri ihtiyaçlarından birini gideriyordu.

Bir süre sonra meydanın dışındaki alanın meydanın içinden bir farkı kalmamaya başlamıştı. Ter ve idrar kokularının iğrençliği her solukta insanların ciğerlerine ulaşıyor, safra sıvıları ağızlarına kadar varıyordu. Etrafta, bu gösterinin artık bitmesi için edilen duaların mırıltıları dolaşmaya başlamıştı.

Kalabalığın şiddeti geçen vakitle daha da artıyorken beklenen vakit geldi. Hoparlörlerden soprano bir ses yayıldı. Tiz ses kulaklarda çınlarken Adalet Binası’nın görkemli balkonundan Bakan görüldü. Ve işte o anda tüm ipler kopuverdi. Kalabalık, bağırmaktan şişen boyun damarlarına aldırmaksızın kendinden geçmeye başlamıştı. Kimse ne dediğini bilmiyor, Bakan’a olan övgüler ve Tanrıça’ya olan sövgüler havada uçuşuyordu. Zaman geçtikçe tezahüratlar anlaşılmaz, boş bir ses kargaşasına dönmeye başladıı.

Bakan ise kendisini öven kalabalığa balkondan el sallıyordu. Gülümsemekten çenesi ağrımaya başlamıştı. Kulakları hissizleşmeden bir an önce şu işin bitirilmesini istiyordu. Bu gösteriş fazla uzamıştı ona göre. Ama tabii onun düşüncelerini dinleyen kimse yoktu. O sadece bir kuklaydı. Başkalarının kuklası. Burada başkan olması perde arkasındaki insanları ilgilendirmiyordu.

Aşk Tanrıçası bıkkınlıkla ve oflayarak gözlerini kalabalığa çevirdi. Kendisi için kalabalıktan gelen güzelliğine ve vücuduna edilen edepsiz lafları ve dile getirilmekten utanılmayan hayalleri duyabiliyordu. Aldırmadı. Tam tersine insanların onu hem edepsizce övmesi hem de haşince sövmesi komiğine gidiyordu. “Ah, insanoğlu! Ne kadar nankör ama!” diye içinden geçirdi.

Gözlerini kalabalıkta seyir ettirirken Adalet Binası’nın balkonundan pişkince gülümseyerek el sallayan başkanı gördü. Daha sonrasında kafasını aksi yöne çevirdi. Balkondan haince sırıtan, ekose gömlekli, ellerini cebine sokmuş olan adamı gördü. Gözleri, adamın suratında bir süre takılı kaldı. Gözlerini delen güneş ışıklarıyla uzağa daha fazla bakamayınca kafasını eğmek zorunda kaldı. Bu sefer gözlerini yerde sabitleyerek dünkü olanlar aklına geldi. Kırık bir tebessümle onları hayal etmeye başladı.

Aklında ilk canlanan görüntü adamın ekose gömleğinin altına giydiği uyumsuz lacivert pantolondu. Sararmış dişlerine çarparak çıkan tütün ve alkol kokusu Tanrıça’nın midesini bulandırmıştı.

Bir başka görüntüde ise adam, elleri bir sandalyeye bağlanmış Tanrıça’nın yüzüne doğru eğilmiş, irileşen gözlerini, Aşk Tanrıçası’nın etrafı mor tonlarla kaplı, kırmızı gözlerine dikmişti.

“Sen,” diye fısıldamıştı daha sonra adam Tanrıça’ya. “Yarın öleceksin. Biliyorsun değil mi?” adam, her kelimeyi tane tane söylerken Tanrıça yüzünü buruşturarak ondan çekmek zorunda kalmıştı. Dişlerinin arasına sıkışmış yemek kırıntılarını görmek onu daha kötü bir duruma sokuyordu.

“Bana bak!” diye kükremişti adam daha sonra sinirle. Bağırdığında gözleri daha da irileşiyor, gözbebekleri, sanki yerlerinden düşeceklermiş gibi ürküntüyle duruyorlardı oldukları yerde.

Tanrıça, yüzüne çarpan pis kokulu nefesle son anda vazgeçmişti adamın söylediklerine itaat etmekten. Bu saate kadar başı dik gelmişti. Kusmayı, günlerdir korumaya çalıştığı gururuna yediremezdi.

Adam sinirlenerek kirli elleriyle, kabaca Aşk Tanrıçası’nın yüzünü kavradı. Kendisine doğru döndürerek bir kez daha pis nefesini onun yüzüne üfledi.

“Ben konuşurken benim yüzüme bakacaksın. Ve ben bir soru sorduğumda bana cevap vereceksin!” Tanrıça, kokudan bayılmak üzereydi. Artık adamın bunu bilerek yaptığını düşünmeye başlamıştı. İçinden lanetler yağdırarak yüzünü adamın pis ellerinden kurtardı ve başını dik tutmaya çalıştı.

Adam doğruldu. İki elini arkasında bağlayarak küçük, loş ve pis odanın içinde volta atmaya başladı.

“Bütün insanlar bir an önce yarın olmasını diliyorlar.” Adamın boğuk ve heybetli tınısı loş odayı doldururken Tanrıça adamın sesiyle titrediğini hissetmişti.

“Sence neden olabilir?” aniden yüzünü Tanrıça’ya çevirerek topuklarının üzerinde döndü. Bu, cevabını beklediği bir soru değildi.

“Ah, Tanrıça! İnan bana acıyorum sana.” Bunları söylerken yüzünde mağrur bir gülümseme, gözlerinde parıldayan ateş vardı. İntikamın ateşi.

Ardından adam, kirli duvarlarda yankı yapacak bir kahkaha patlattı. Tanrıça, adamın bu manidar kahkahasının kendi gururunun üstünde arsızca tepindiğini hissedebiliyordu. Artık başını önüne eğmemek için daha fazla bir gayret uygulamaya başlamıştı.

Bundan sonra bir başka kareye geçiyordu anılar. Bu karede, ekose gömlekli adam çanakları kıpkırmızı olmuş gözlerini Tanrıça’nın gözlerine dikmişti. Sinir, bedeninin her yerinden fışkırıyordu.

“O, senin yüzünden öldü.” Diye fısıldadı adam. Fısıldaması Tanrıça’nın kulaklarını zorlar nitelikliydi. Bu bir fısıltı değildi. Kulaklarını zorlayacak bir çığlığa benzetiyordu bunu.

“O ve onun gibiler.” Diye devam etti daha sonra. “Hepsi senin iblis kılıklı,  doyumsuz, sadist ruhun yüzünden… Bundan zevk alıyordun değil mi? İtiraf et, bizim acı çekmemiz sana zevk veriyordu, değil mi?” adam cümlesinin sonuna doğru bağırmaya başlamıştı. Bağırması kuvvetlendikçe yüzü bir pancarı andıracak şekilde kıpkırmızı oluyordu. Tanrıça, bir aydır ilk defa bu adamın karşısında korktuğunu hissetti. Öfkesinin yoğunluğu kadar yüzüne vuran kırmızı suratıyla üzerine geldikçe bir kuytuya saklanıp, büzülmemek için kendini zor tutuyordu. Zaten istese de yapamazdı. Elleri bağlıyken hiçbir şey yapamazdı.

Adam, duvarların köşelerinde yuva yapan örümcekleri bile ürkütecek histerik bir kahkaha attı. Topuklarının üzerinde dönerek “Ama öleceksin, Tanrıça!” diye hırsla Tanrıça’nın yüzüne soludu. “Öleceksin! Anladın mı seni pis s….”

“Yarın, senin o narin, süt beyazı boynunu bu teşhirci vücudundan ayrılmasını zevkle izleyeceğim. Tıpkı senin, biz senin yüzünden acı çekerken yaptığın gibi; tarifi mümkünsüz bir zevkle izleyeceğim.” Daha sonra ellerini birbirine vurarak: “Ah! Yarının gelmesini öyle büyük bir heyecanla bekliyorum ki!” dedi.

Tanrıça, hiçbir cevap vermedi. Atmak istediği kahkahaları bastırmak için kendini dizginlemeye çalışıyordu.

Bu, ürkütücü anıyı başından savmak istercesine iki yana salladı. Gözlerini yerden kaldırarak bir kez etrafı kolaçan etti. İnsanların, ona bakan nefret ve kin dolu bakışlarını ve idamı için kalan dakikaları sayan mırıltıları duydukça daha bir keyifleniyordu.

****

Başkan, el sallamaktan yorulunca içeri geçti. Yokluğunun fark edilmeyeceğini biliyordu. Çünkü artık toplulukta onu takan kimse kalmamıştı. Herkes sinirle bir an önce idamın gerçekleşmesi için dakika sayıyordu.

Rahat, deri koltuğuna kendini attı. Oflayarak başını arkasına yasladı. Tam gözlerini kapatıp, bedenini uzun zamandır yokluğunu hissettiği, ferah bir rahatlığa teslim edecekti ki sertçe açılıp duvara çarpan kapıyla aniden sıçradı.

Gözleri kan çanağına dönmüş, ekose gömleğinin altına giydiği, uyumsuzluğun zirvesini yakalayan lacivert pantolonuyla içeri giren adam Bakan’ı korkutmuştu. Adam, bunu fark gerginliğinin biraz olsun dağıldığını hisseti. Birilerini heybetiyle korkutmak hoşuna gidiyordu.

Yine de geriye kalan gerginliği sesinde üstün bir hâkimiyet kuruyordu.

“Ne zaman başlayacak şu lanet olası idam?” adamın sesindeki gerginlik Bakanı ürkütmüştü.

“Az sonra başlatmayı düşünüyoruz. Kalabalık iyice öfkelenmeye başladı zaten. Öyle ki görevlileri ezip geçiyorlar.”

Adam başını tatmin olmuş bir şekilde sallayıp, geldiği gibi hışımla dışarı çıktı. Çıkarken de kapıyı korkutucu bir şekilde çarpmayı ihmal etmemişti.

Bakan, derin bir nefes alarak tekrar rahat koltuğuna gömüldü. Elini alnına dayadığında terlemiş olduğunu fark etti. Terini silerek masanın üzerinde duran klimanın kumandasına uzandı ve klimayı çalıştırdı. İçeriye dolan dingin ferahlık adamın kavrulan bedeninde rahatlatıcı, ılık bir etki yaratıyordu.

Bakan ucuz atlattığını düşünmeye başlamıştı. O içeri irince korkmuştu çünkü yaklaşık bir ay öncede aynı o şekilde ve aynı o surat ifadesiyle odaya dalmıştı.

O gün Bakan her zamanki görevlerini yapıyordu. Masasının başına oturmuş halkı nasıl oyalayacağının planlarını yapıyordu. Ne yazık ki ona emir veren adamlar halka uyduracağı bahaneler konusunda yardım etmiyorlardı. Onlar emir verirlerdi ve nokta koyulurdu.

O anda da içeri emir veren adamlardan biri girmişti. Onun girmesiyle Bakan’ın yerinde sıçraması bir olmuştu. Titremeye başlaması için ise adamın kıpkırmızı olmuş ve irileşmiş gözlerine bakması yeterliydi.

Adam, daha Bakan’a fırsat vermeden hırıltılı sesiyle konuşmaya başladı.

“Hala yakalayamadınız mı şu lanet iblisi?” Bakan korkmuştu. Hem de daha önce korkmadığı kadar. Ama onu en çok korkutan adamın gömleğinin yakasına yapışmış olan kan lekesiydi. Gözleri oraya doğru kaydıkça bacaklarını birbirine bastırıp, mesanesine baskı yapmak zorunda kalıyordu.

“Sana sordum!” diye kükredi adam. Adamın kükremesiyle bir kez daha yerinde sıçrayan Bakan artık çok geç olduğunun farkındaydı. Ürkekçe, dizlerini kırarak kendini daha çok masaya yasladı. Utançla ve kekeleyerek “Henüz değil,” dedi. Adamın gözlerinde parlayan sinirin sanki oradan fırlayıp etrafını çevreleyecekmiş gibi bir hal almasıyla Bakan bir açıklama yapma ihtiyacı hissetti.

“Ama bulacağız. İnanın bana bulacağız. Haber bekliyorum bu gün. Şey… En geç yarın muhakkak elimize geçmiş olur.”

Adam tam ağzını açıp bir şeyler söyleyecekti ki çalan telefonla açtığı ağzını kapatmak zorunda kaldı. Bakan ise minnetle ve sevinçle bekletmeden telefonu açtı. Bir süre telefondaki kişiyle konuşurken aniden yüzünün aydınlanması ve kasılan kaslarının kendini salması adamın dikkatinden kaçmamıştı. Bakan, ahizeyi yerine koyduktan sonra adamın sormasına fırsat vermeden konuşuverdi.

“Bulmuşlar! Getiriyorlarmış şimdi buraya. Çok kalmaz, yarım saat sonra burada olurlarmış.”

Adam, duydukları karşısında içinde dolaşan, karnını ağrıtmaya başlayacak olan sevinci görmezden gelmeye çalışarak memnun bir ifadeyle başını salladı. Otoritesini bozmamak için hemen arkasını dönüp hızlıca odadan çıktı. Böylece yüzündeki gülümsemeyi Bakan’dan son andan saklamış oldu. Ahşap kapıyı arkasından gürültüyle kapattıktan sonra sevinç naraları atmamak için dişleriyle dudaklarına baskı yapmak zorunda kalmıştı.

Bakanın ise morali bozulmuştu. Hiç olmazsa gururunu okşayacak birkaç söz bekliyordu. Boş verdi. Kendi kendine “odun adam” diye söylendikten sonra köşede duran yedek kıyafetlerin olduğu küçük çantanın içinden rast gele bir pantolon alarak lavaboya girdi. Adama, içinden küfürler yağdırıyordu. Kızarmış yüzüyle karşılaşmamak için aynaya bakmamaya özen göstererek incinen gururunu bir kenara attı ve pantolonunu değiştirmeye başladı.

****

Adamın içeri dalmasından beri yirmi dakika geçmişti. Kalabalığın, öfkeden hızla atan nabzı durdurulamayacak bir hal almaya başlayınca idamı başlatmaya karar verdiler. Bakan, iç çekerek rahat koltuğundan kalktı. Yeniden o büyük ve gösterişli balkona çıktı. Önceden hazırlanmış olan mikrofonları görevliler son kez kontrol ettikten sonra açtılar. Mikrofon açılmasıyla beraber, kendisine bağlanmış olan, meydanın dört bir yanına yerleştirilmiş hoparlörlerle beraber etrafa ince, metalik bir ses yaydı. İnsanın içini gıcıklayan bu sesle irkilen kalabalık bağrış ve çağırışlarını kesmek zorunda kaldılar. Ter içinde kalmış yüzlerini gösterişli, büyük balkona çevirdiler. Bakan söze başlamak için karşı apartmandaki ekose gömlekli adam işaret almayı bekledi. Adam, hafifçe kafasını salladıktan sonra Bakan, parmağıyla mikrofona bir-iki kez vurarak kontrol etti. Emin olduktan sonra hafif eğilerek konuşmaya başladı.

“Evet, dostlarım, yurttaşlarım… Sanırım hepimiz bu günün anlam ve önemini ve en önemlisi hangi amaç için toplandığımızı sanırım biliyoruz.” Bakan, cümlesini tamamlar tamamlamaz topluluktan kuvvetli bir tezahürat koptu. Kalabalığı susturmak için elini hafifçe sallamak zorunda kaldı. Sesler kesilince yeniden konuşmasına devam etti.

“Çok fazla uzatmayı düşünmüyorum. Zaten yeterince beklemedik mi? Tek söylemek istediğim şey; atalarımızın yüzyıllardır peşinde koştuğu bu savaşın sonunda kazanan taraf olmanın verdiği hazzı sizlerle paylaşmaktan gurur duyuyorum. Nihayet yılların hırsla beklediği o kıymetli vakit geldi. Dünyamızı bu kötülükten hep beraber temizleyeceğiz! Aydınlığa, huzura, refaha bu günden sonra hep beraber çıkacağız. Hazır mısınız dostlarım?” kalabalık, içten gelen, kuvvetli bir şekilde “evet!” diye haykırdıktan sonra ülkenin geleneksel marşı çalmaya başladı. Bakan’ı çeken kameramanlar kameralarını çarmıha gerilmiş Aşk Tanrıçası’na doğru çevirdi. Hepsi Tanrıça’nın yüzündeki arsız gülümsemeye doğru “zoom” yaparken akıllarından bu bedenin şu arsız haliyle bile ne kadar çekici ve ağız sulandırıcı olduğunu geçirmeden edemediler. Kameralarını biraz da çekici vücudunda dolaştırdıktan sonra hepsi aynı anda üzerleri üniformalı ellerinde kibritlerle yaklaşan görevlilere doğru çevirdiler. Görevliler, aynı anda ellerindeki kibritleri tek bir seferde yakıp, sanki çok önemli bir vazifeyi üstlenmişlercesine, gururla çarmıhın etrafına dizilmiş ve üzerine benzin dökülmüş odunlara doğru attılar. Kibrit, odunlarla buluştuğu anda alevlenirken görevliler bir adım geri sıçradı. Daha sonra bozuntuya vermemeye çalışarak oradan uzaklaştılar. Akıllarında kalan, Tanrıça’nın son görüntüsüyle, hayal kurmaya gittiler.

Tanrıça’nın narin bedenini, alevlerin acımasız hoyratlığı ele geçirirken toplulukta garip bir değişim gözlenmeye başlamıştı. Aşk Tanrıça’sının bedeni alevlerle buluştuğu anda sanki kendileri onun yerindeymiş gibi vücutlarına ateş bastığını hissediyorlardı. Alınlarından dökülen boncuk boncuk terlerin yanında acı da çekmeye başlamışlardı. Sanki içlerinden bir şeyle çekip alıyorlarmış gibiydi. Oldukları yerde acıdan ve düştükleri boşluktan garip şekillere giriyor, bilinçsizce saçlarını yoluyorlardı. Bakan, öfkeli topluluk, görevliler, ekose gömlekli adam… Hepsi aynı acı girdabının içinde boğuluyordu. Çığlıklar, inlemeler birbirine karışmaya başlamıştı.

Nedendir bilinmez, aniden her şey geçiverdi. Acılar, girdaplar, çığlıklar, yanma hissi… Hepsi bir anda ortalığı terk etmişti. Alıp başlarını, geldikleri hızla gidivermişlerdi.

Etraftaki herkes ne olduğunu anlamaz bir şekilde birbirlerine bakmaya başladı. Şu anda şoktan kimsenin aklı buna bir şeyler erdirecek kadar çalışmıyordu. Herkes boş boş birbirlerine bakmaya başlamıştı. İçlerinde onları huzursuz edecek boşluklar şimdiden kendini göstermeye başlamıştı.

Topluluğun bu garip ve ürpertici değişim gösterisi bittikten sonra, sisin dağların üstünü bir yorgan misali kaplamış olan yüksek tepeden aşağıya bakan Mutluluk, Hüzün, Öfke, Merhamet, Minnet, Tutku ve daha nice duygu, gözlerinden damlayan bir damla yaşı sildiler. Aşk Tanrıça’sının dağılan külleri bir bütün olup kararmaya başlamış olan bulutlara karışırken onlar da ruhlarının bulutlara doğru yükseldiğini hissettiler. Ruhsuz duygular, içi birden boşaltılmış çuval gibi yere serildi. Aşk Tanrıçası, var oluşunda barındırdığı duyguları, kendisi yok olurken de beraberinde geri götürmüştü. Aşk’tan gelen, onun armağanı olan tüm duygular Aşk’la beraber yok olmuşlardı.

****

Kalabalık dingindi, bezgindi ve tabiri caizse ölü gibiydi. Kendilerini bomboş, yapayalnız ve en kötüsü bir hiç gibi hissediyordu. Kalpleri sanki boş yere kan pompalama işini devam ettiriyordu. Hayatlarını dolduran aşkı yaktıklarından beri içlerine yerleşen boşluk hissini yok edemiyorlardı.

O, çok önemli sandıkları günün ardından hayatlarından her türlü duygu çekip gitmişti. Ardından iz bırakmaksızın, bir anda yok olmuşlardı. Aşk’ın getirdiği mutluluk, aşk’ın getirdiği hüzün, aşk’ın getirdiği kin, aşk’ın getirdiği heyecan… Ve daha nice envai duygunun yokluğu ruhlarını sıkıştırıyordu. Pişmanlık, kalplerini bir mengene gibi sıkıyordu.

Şimdi hepsi dilsizdiler, kördüler, sağırdılar… Aşk, beraberinde getirdiği her şeyi külleriyle beraber toplayıp götürmüştü.

Acımasızca, ardında kalacak pişmanlık ağıtlarını önemsemeyip, pılını pırtını, her şeyini alıp götürmüştü. O, insanlara bunca güzel duyguyu nimet olarak bahşederken insanların yaptığı nankörlüğe verilecek en güzel cevabı vermişti.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Aşk Tanrıçası’nın İdam Günü” üzerine bir düşünce

  1. EREN GÜL

    aşk tanrıçasının idamında herkes aynadaki öfke ve kıskançlığını, duyguları ile kavgasını ve kaçışını görüyor belliki. günah keçisi olan tanrıça gibi toplumda da kadına kesiliyor genelde fatura konu ahlak olunca. kimse kendi gözündeki merteği görmek istemediği bir cemiyette genç yazar körün gözüne parmak söylemiş gerçeği. kral çıplak demek için demek bu kadar arı yürekli olmak gerekirmiş, hayatta yaş ilerledikçe insanın beyaz sayfa olarak eline verilmiş ruhunu kirletiyor tavizkar yaşamak. iyi görüyor ve iyi gösteriyorsun gerçeği ey yazar, yazılarım birer yıldız gibi. evini kaybetmiş her kedi yıldızlarla bulur yolunu, çöldeki kervanın yön tespitinde yıldızları kullandığı gibi kullanarak yıldız bilgisini.

    Yanıtla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>