Yazar arşivleri: AnkariaRC

AnkariaRC hakkında

Sıkı bir Twilight, Robert Pattinson hayranıyım. Bu kadarını bilmeniz yeterli (:

anneanneme

Anneanneme…

 

Anneannem;

Küçük bir kızken şimdi olduğumdan daha farklı düşünürdüm. Bazı şeylerin bizim dışımızda herkesin başına geleceğini düşünürdüm. Bizim ailemize hiçbir şey olmazdı. Bizim ailemizden biri ölemezdi, değil mi? Hayır, bu imkansızdı ! Sende bir şey söylesene anneanne… Söylesene ölümün bizim ailemizden birini alıp götüremeyeceğini!

Anneanne konuşsana! Konuş anneanne! Sana diyorum!

Gecenin bir yarısında arka arkaya gelen telefonların hiçbirine inanmadım ben.  Üstelik Ankara’ya gelirken hiç ağlamadım. Neden ağlayayım ki? Değil mi anneanne, ölüm bizden birini alamaz. Daha binaya adımımı attığım an yukardan gelen ağlayışları duymama rağmen inanmadım. Hatta bana inanmayacaksın ama evdeki o kadar kişiyi görmeme, erkekler ağlamaz demelerine rağmen gözyaşlarını tutamayanları gördüğümde bile inanmadım. Neredesin anneanne hadi çık dışarı!

Senin içerde bir yatakta yattığını ve bunca gözyaşının bundan olduğunu biliyordum. Neden kaşlarını çatıyorsun ki? İnanmadım işte! Sen hastaydın ve biraz sonra seni görecektim. Yapma, anneanne… Hemen söylemesinler, ne olur… Biraz daha bu hayalle avunayım.

Bana veda etmeden “Elveda,” bile demeden nereye gittin böyle? Buralarda bir yerde olduğunu biliyorum. Hadi, daha fazla dayanamayacağım; çık dışarı! Sen kızmaz mıydın? Sana veda etmeden, çekip gitmeme… Şimdi ben de sana kızgınım. Beni bu kadar çabuk bıraktığın için sana, seninle hiçbir şey paylaşamadan gittiğin için kendime kızgınım!

Bizi böyle bırakıp gidemezsin. Odalardaki kokun bile daha gitmeden ruhun bizi terk edemez. Herkesin zihninde varlığın bu kadar netken gidemezsin!

Sana mektuplar yazdım ölümünden sonra. Altına da “Melekler bunu sana okuyacak,”diye not düştüm. Merak ediyorum… Melekler sana hiç onları okudu mu? Oysa ben hep yatmadan önce yazar yastığımın altına saklardım. Böylelikle ben uyurken melekler onları yastığımın altından alıp sana okuyacak ve sonra tekrar geri getireceklerdir. Biliyorum sana saçma gelecek ama ben bazen o mektupların yastığımın altına bir daha hiç gelmemesi için dua ederdim. Çünkü o zaman gerçekten sana ulaştıklarından emin olabilirdim.

Ölümünden sonra kimileri kokunun daha uçmadığı kazakları alırken kimileri eşarplarını aldı. Senden bir şey taşımak istedikleri için. Bana kalan tek şey ise “ismim” oldu. Emin ol bu ismi gururla taşıyorum, anneanne.

Seni Seviyorum. Sana hiç söylemeye fırsat bulamadım bunu… ama işte şimdi söylüyorum! Seni Seviyorum ve özlüyorum. Bu oyun çok uzadı… Hadi saklandığın yerden bir an önce çık da yaşanmamışlıkları yaşamaya başlayalım.

Melekler ben yanına gelene kadar sana eşlik etsin…

Torunun…

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
black-or-white-wallpaper

SİYAH & BEYAZ 2 (Cehennemde Görüşürüz)

 

 

 

BÖLÜM 2: Cehennemde Görüşürüz

Aynada son bir kez kendime baktım… Siyah pelerinin altındaki çirkin yüzüme… utançla. Kendimi bu aptalca şeyi yapmaktan vazgeçirmek için yüzümün ilk defa ne kadar çirkinleştiğini söyledim kendime. Defalarca… Eğer siyahın beyazı ne kadar çirkinleştirdiğini görürsem vazgeçebilirdim.

Yinede… Öyle olmadı. Ne yaparsam yapayım kendimi buradan uzaklaştıramadım. Onun ölü bedeni gözlerimin önüne geldikçe burada kalmak istiyordum.

Dışarıda herkes avazı çıktığı kadar bağırıyordu,delice. Bu dövüşler kötüler için önemliydi çünkü böylelikle aralarındaki en güçlü kötüyü seçmiş oluyorlardı. Tabi birde kötülerin o hiç bitmek bilmeyen kendini beğenmişlikleri vardı. Bu da bu dövüşler için tek başına bir neden sayılabilirdi. Onlar için ölüm güzel bir şeydi. Ne kadar çok ölüm o kadar mutluluk… Üstelik bu kendi türlerini öldürmek bile olsa… Zaten onlara kötü denmesinin bir nedeni de buydu.

Dışarıdaki savaşı yöneten kişi heyecanla “Ignatius,”diye bağırınca irkildim. Bu benim bu savaşta dövüşebilmem için kullandığım takma isimdi. Buraya gelişim, aralarına girebilmem, bu dövüş için kaydolmam hiç de zor olmamıştı. Hepsini siyah bir pelerinin altında yapmıştım. Benim için en zor olan şey onun rakibim olmasıydı. Özellikle onunla savaşmak istediğimi söylediğimde önce birkaç kötüyle savaşmam gerektiğini eğer bunları yenersem o zaman onunla savaşmaya hak kazanacağımı söylemişlerdi. İstedikleri gibi beş kötüyle savaşmış ve hepsinide yenmiştim.

İyiler savaşmazdı. Hele de kendi aralarında. Yine de kendilerini kötülerden koruyabilmek için dövüş eğitimi alırlardı. Bu yüzden onları –pek kolay olmasa da – yenmiştim. Ve işte şimdi buradaydım!

Perdeyi elimin tersiyle araladığımda onu gördüm. Bir savaşçı gibi kumla dolu alanın tam ortasında duruyordu. Omzu dik, yüzü pelerinin altında saklı, bir savaşçı. Son bir kez yüzünü görmek isterdim. Ölmeden önce son bir kez.

Birden aslında yüzünü hiç de görmek istemediğimi hatırlattım kendime. Böylesi daha kolay olurdu ama yine de…

Derin bir nefes aldım ve perdeyi geçebileceğim kadar iyice aralayarak ilk adımımı attım.

Tanrım! Kıyamet günüydü sanki. Kötüler deliler gibi bağırıyor, bir şeylere vuruyor, kahkahalar atıyordu. Alanın tam ortasına doğru yürürken tek tek hepsinin yüzüne baktım. Onların bu hali aslında benim buraya hiç yakışmadığımı ve ait olmadığımı yüzüme vuruyordu sanki.

Kötülerin en kötülerinden oluşan birkaç kötü bir masaya oturmuş ciddi bir tavırla dövüşü bekliyordu.

Yavaş ve kararlı adımlarla tam karşısına geçtim. Sunucu “Hazır mıyız?”diye bağırdı elindeki mikrofona, seyircilere hitaben.

Herkesten “Evet,” onayı gelince sunucu “Dövüş birinizin ölümü ile biter. Eğer taraflardan biri pes ederse yenilmiş sayılır ve öldürülür,”dedi buz gibi bir sesle.

Bütün bunları dinlerken kontrolümü elimde tutmak hiç de kolay değildi. Buradan dakikalar sonrasında bir ölü çıkacaktı ve o ölü ben olacaktım. Yani bu masalın kazananı kötüler olacaktı, öyle mi?

Başımı yukarı kaldırmadan göz ucuyla ona baktım. Başını yavaşça kaldırıp selam verdi ve ismimi fısıldadı. “Ignatius.” Bunu söylerken öyle bir ses tonu kullanmıştı ki korkutucu mu yoksa ölümden önce yatıştırıcı bir ses tonu muydu karar veremedim.

Nasıl bu kadar soğukkanlı olabildiğine hayret etmiştim. Üstelik biraz sonra öldüreceği adama neden selam veriyordu ki? Sanırım bu onu dehşete düşürüp hata yapması içindi. Ama bana böyle bir şey uygulamasına gerek yoktu. Nasıl olsa –bilerek- yenilecektim.

İkimizde aynı anda kılıçlarımızı çektik ve kılıçları birbirine –prosedürler böyleydi- değdirdik. Sonra ikimizde birer adım geri çekilerek savunma pozisyonu aldık.

Ve… Dövüş başladı!

Güçlü, akıllı ve son derece hızlıydı. İnanılmaz derecede iyi dövüşüyordu. Sanki aynı anda bir düzine adamla dövüşebilir gibi. Kılıçlar birbirine değdiği anda öyle bir tiz ses çıkarıyordu ki bu ses kulaklarımı tırmalıyordu.

Aniden koluma doğru hamle yapınca geri çekilip hamlesini savurdum. Bu işi yapacaksam doğru şekilde yapmalıydım. Önce dövüşü biraz kızıştırmalı, şüpheye mahal vermemeliydim. Bu yüzden çok büyük olmasa da birkaç hamle yaptım ona doğru. Kolaylıkla hamlelerimi savuştururken ileri hamle yapmayı da unutmuyordu. Daha önce gördüğüm dövüşlerde savaşan kötüler gibi ses çıkarmıyordu. Sessiz ve tehlikeli dövüşüyordu.

Ayaklarımızın altındaki toprak iyice ısınmaya başladığından daha hızlı dövüşmek zorunda kalıyorduk. Bu dövüşün kurallarından biriydi. Çıplak ayakla dövüşmeliydik.

“Ah!”

Aniden durdu ve başını kaldırıp yüzüme baktı. Bense kolumdaki hasarı incelemekle meşguldüm. Kılıcı koluma değmişti. Hatta değmekten daha fazlasını yapmış kolumu yaralamıştı.

Başımı yukarı kaldırıp baktığımda yeniden saldırıya geçtiğini gördüm. İkinci sefer kılıç yine kolumu yaraladığında –üstelik aynı yaranın üzerinde- bu sefer daha güçlü bir çığlık attım.

“Alicia,” dedi hiç kimsenin duyamayacağı bir sesle.

Anlamıştı! Kim olduğumu, kiminle dövüştüğünü anlamıştı!

“Devam et,”dedim sızlayan kolumu görmezden gelerek. İleri doğru hamle yapınca şaşkınlıkla geriye sendeledi. Birkaç defa hamle yaptım. Sadece kendini korumakla ve olup biteni anlamakla meşgul olduğundan hiç bana doğru hamle yapmadı. Pelerininin altındaki gözlerinin şimdi alev alev yandığından emindim.

Aniden durunca onu yaralamamak için bende durdum. “Sen.. nasıl…”sustu. Hala şoktaydı. “Dövüşü bırakıyorum ve sende hemen kaçıyorsun. Ben onların çaresine bakarım!”dedi hızlı hızlı.

Birden sunucunun sesi kulaklarımda çınladı. “Dövüş birinizin ölümü ile biter. Eğer taraflardan biri pes ederse yenilmiş sayılır ve öldürülür.”

Başımı hayır anlamında salladım. “Dövüş benimle!”Kılıcımı boğazına doğru uzattım.

Bu sefer başını sallama sırası ondaydı. “Seninle dövüşmeyeceğim.”

“O zaman öldürülürsün,”dedim kendini beğenmiş bir sesle.

“Şimdi yaşıyor muyum?”

Bu söz üzerine kılıcım yavaşça indi. Ne yapıyorduk biz? Ben ne yapıyordum?

“Biz,” dedim kısık bir sesle. “Bunu yapmamalıydık. Günahımız büyük.”

Aniden elini kaldırınca pelerinini açıp dövüşü bırakacağını anladım ve kılıcımı yeniden kaldırdım. Bu onu durdurmadı ve elini pelerinine götürdü. İşte o sırada bende sertçe kılıcımla elini hedef alınca eli yaralandı.

“Dövüş!” dedim kendimden emin bir sesle.

Herkes sus pus olmuş ne konuştuğumuzu duymaya çalışıyordu ama biz o kadar kısık sesle konuşuyorduk ki kimse bizi duyamazdı. Sanki sadece ikimiz vardık orada.

“O zaman öldür beni,” dedi. “Sana karşılık vermeyeceğim.”

Gülümsedim. “Ölmemen için ölmek.”

“Alicia,”dedi titrek bir sesle. “Kaç. Bırak ve kaç. Lütfen.”

Başka bir zaman olsa onun bu sözlerini hemen dinler ve arkama bakmadan kaçardım ama şimdi olmazdı. “Yapamam. Anlamıyor musun? Ben sana bir şans sundum. Ama sen kabul etmedin. Üzgünüm… Şimdi ben senden gelen bir şansı kabul edemeyeceğim.” Dedim ve kılıcı tam kalbine ona zarar vermeyecek şekilde batırdım. “Şimdi benimle savaşmak zorundasın.”

Aniden “Seninle savaşmayacağım!” diye bağırınca sesler yükselmeye başladı. Ortalık karıştı. Göz ucuyla sunucunun ve baş kötülerin bize doğru geldiğini görünce onu geriye doğru ittirdim ve yere düşürdüm. Pelerini başından düştü ve yüzü açığa çıktı. Siyah, gümüşi saçları pelerininin altında karışmıştı. Yüzünde o ana kadar hiç tanık olmadığım bir acı vardı. Ve birde korku… Kaybetme korkusu.

Dövüş bitmişti. Diğerleri bize doğru gelirken onun yüzü de bunu düşündüğünü gösteriyordu. Dudaklarını yavaşça kımıldattı. “Dövüş bitti Alicia.”

Başımı yavaşça salladım. “Hayır, henüz değil.” Kılıcı büyük bir hızla kendime sapladım. İlk başlarda hiçbir şey hissetmedim ama sonra acı vücudumda ilerledikçe dayanılmaz bir hal aldı. Gülümsedim. “İşte şimdi bitti, Rainor. Cehennemde görüşürüz.”

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
siyah_beyaz_irkcilik

Siyah ve Beyaz

Dünya bir çizgiyle iki sınıra ayrılmış durumda. Kimi zaman bu çizgi silikleşse de asla kaybolmayacak. Belki sınırlar birbirine karışacak belki de taraflar birbirinin sınırını geçecek ama o çizgi hep orada duracak.

Güneş doğacak, yükselecek ve batacak. Sınırlarda yaşayanlar aynı anda tanıklık edece güneşin hareketlerine. Onlar iyiler ve kötüler… Siyah ve beyaz gibi…

Siyah ve Beyaz… Eğer siyah olmasaydı beyazın ne önemi olabilirdi ki? Eğer tenlerimiz güneşin o huzur veren sıcaklığıyla tanışmasaydı soğuğun acımasızlığını nasıl fark edebilirdik?      O zaman siyahta önemli beyazda. Peki, bütün bu zıtlıkların hiç yan yana geldiklerine şahit olunmuş mu? Hayır… Ne olursa olsun bu düşmanların yan yana geldikleri görülmemiştir tarih boyunca. Güneş’in olduğu bir yerde aynı anda nasıl yağmur yağabilir ki? Ya da bir insan nasıl olurda öldüğünde yeniden dirilip yaşar? Acı çekerken huzuru nasıl elde edebiliriz?

Tanrı dünyadaki dengeyi sağlayabilmek için her zaman bunları ayrı tutmuş, hiçbir zaman birbirine yaklaştırmamış. Ateşle barut yan yana gelmez misali… E, o zaman? Siyah ve beyazın yan yana geldiği nerede görülmüş? İyiyle kötünün birbirinden etkilenip, dünyanın dengesini bozması ne hadlerine? Bunlar ne yapmaya çalışıyor böyle? Tanrı’ya böyle karşı gelmek de neyin nesi? Bu cesareti nereden alıyorlar? Bu cesareti nereden alıyorduk?

Bir uçurumun kenarındaki kayanın üstüne oturmuş onu bekliyordum. Bir yandan da ne kadar aptal biri olduğumu düşündüm. Beyazı kirletmiştim.  Peki ya o? O da en az benim kadar suçlu değil miydi? Siyah nasıl olur da beyazla işbirliği yapardı? İkimizde aklımızı kaçırmış olmalıydık.

O acımaz, affetmez, öldürürdü. Benim doğamda bunlar yoktu. Ben öldürmezdim.

Birden ayak sesleri duymamama rağmen geldiğini hissettim. Her zamanki gibi… Sessiz ve sakin… Avına sinsi adımlarla yaklaşır, onu şaşırtırdı. Sonra ise… Sonrasına gerek yok. Ona arkamı dönüktüm. Ama biraz sonra sırtı sırtıma değince irkildim. Yavaşça bana dayanarak yaslandı. Ben de onun gibi yaparak başımı boynuna yasladım.

Nefes alışverişlerini duyabiliyordum. Kulaklarımız keskindi. Aslında nefes almamıza bile gerek yoktu. Ama çoğu zaman farkında olmadan yaptığımız bir davranış haline gelmişti.

Önce kimin başlaması gerektiğini düşündüm. Arkamı dönüp onunla yüzleşmek, bu yaptığımızın yanlış olduğunu söylemek istedim ama yapamadım. Yüzünde veya vücudunun herhangi bir tarafında bir yara izi görmekten korkuyordum. O kötüydü. Kötüler sürekli birbirleriyle savaşır ve aralarında en iyiyi seçerlerdi. Onun en iyisi olduğuna hiç şüphem yoktu.

“Söz vermiştin,”dedim çatlak, cılız bir sesle.

Cevap vermeden önce iç çekti. “Mecburdum.”

“Anlamıyorsun,” dedim sesimi biraz daha yükselterek. “Bir gün öleceksin.”

Cevap vermedi.

“Gitmeliyim,”diye ayaklanınca kolumu tutup beni kayanın üzerine oturttu yine. Arkasını dönmemişti. Bende dönmemiştim.

“Gitme… Lütfen.” Fısıldadı “biraz daha kal.”

Düşündüm. Bir şeytanla iş birliği yapıyordum. En kötüsü de onu seviyordum.  Daha da kötüsü o da beni seviyordu. Dünya’nın dengesini bozmuştuk. İyiyle kötü…

Bildiğim kadarıyla yarın büyük bir dövüş olacaktı aralarında. Sadece en iyilerin katılacağı bir dövüş… Bir savaş…

“Yarın…”dedim kötü bir ses tonuyla. “Sen-…”

“Evet,”dedi sözümü keserek. “Orada olacağım ve savaşacağım.”

Hızla arkamı döndüm. O ise bir süre bekledi. Sonra yavaşça bana doğru döndü. Üzerinde siyah pelerini vardı. Başını pelerinin şapkasıyla örtmüş, pelerininden kurtulan saçları alnına düşmüştü.  Siyah gözleri bugün her zamankinden koyu ve keskindi. Ölüm meleği gibiydi. Azrail gibi…

Yüzünde hiçbir iz yoktu. Anlaşılan dövüşü hiçbir yara almadan kazanmıştı. “Beni sevmiyorsun,”dedim aptalca.

Birden kaşlarını çatıp öfkeyle yüzüme baktı.  Tehlikeli ve ölümcül görünüyordu. Gerçek bir şeytan gibi… Kolumu yakalayıp sertçe tuttuğunda karşı koymadım. Pelerinin şapkası başından kayarak siyah, gümüşi saçlarını ortaya çıkardı. Gözlerimin içine baktı. “Bu benim doğam, Alicia. Öldürmek…  Ama senin doğanda bu yok… Ölüm yok, hayat var. “ sustu. Sanırım söylediklerini sindirebilmem içindi bu duraksama.  “Peki, benim doğamda ne anlam ifade ettiğini biliyor musun? Ölümün içindeki hayatsın.”

Dikkatle yüzüne baktım. Yüzü ciddiydi. “ve…” diye söz başladı yeniden. “Ve seni koruyabilmem için kendi türümdeki kötüleri yok etmeliyim. “

“Anlamadım.”

Gülümsedi. “Ölmemen için öldürmek.”

Ardından geri çekildi ve tek bir el hareketiyle yeniden saçlarını pelerinin altına saklayarak hızla oradan uzaklaştı.  Oradan gidişini izlerken kendi kendime gülümsedim ve “Ölmemen için ölmek,”diye fısıldadım. Yarın orada benimle dövüştüğünü anladığında çok geç olmuş olacaktı…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
aaaaaaa

Biliyorum. Özlüyorsunuz…

 

Garip bir şeydir özlemek,

İnsanın canını acıtır…

Sabah kalkınca yatağınızdan canınız acır. Pencerenin önüne geçip Güneş’e bakamazsınız. Gözleriniz kamaşır. Teniniz ışığın değdiği yerde yanar, kavrulur. Bütün perdeleri aceleyle çekersiniz. Karanlık olmasını istersiniz.

İçinizden fısıltı şeklinde bir ses yükselir. Sessiz, sakin ve uysal bir ses… Sonra aniden ses kendini kaybetmişçesine yükselir. Kalbiniz korkar ve sese tepki verir! Güm! Güm!

Korkarsınız. İçinizdeki sese karşı koyamamaktan, onu kontrol altına alamamaktan… ama en çok korktuğunuz şey onun sizi ele geçirme korkusudur! Parmaklarınızın duyamadığınız bir melodiye karşı koyamadan titremesi, kalbinizin parmaklarınızla uyumu, kirpiklerinizin yavaşça yağmur altında kalmış gibi ıslanması aslında korktuğunuzun başınıza geldiğini gösterir!

Ayaklarınız sizinle yaptığı anlaşmayı bozduğunda siz artık yerdesinizdir. Başınızı iki elinizin arasına almış, ağlıyorsunuzdur.

Bir telefon gelir siz hala ağlamaya devam ediyorsunuzdur. Karşınızdakinin sesi kesilinceye kadar da ağlamaya devam edersiniz. Hiç olmadık yere, nedensiz…

İşte böyle bir şeydir; özlemek… Canınızı acıtır. Hiç olmadık zamanda, hiç olmadık bir yerde aklınıza gelmesidir. Herkes başka bir konudan bahsederken sizin yine lafı döndürüp dolaştırıp özlediğinize getirmektir. Düşündükçe ağlamak, ağladıkça hayatı kendine zehir etmektir.

Biliyorum… Özlüyorsunuz. Bu kişi kim olursa olsun, onu özlüyorsunuz. Bunları okurken özlediklerinizin yüzü zihninizde canlanıyor. Onunla geçirdiğiniz en son hatıranız gözlerinizin önünde yeniden hayat buluyor ve siz bunların hiçbirine karşı koyamıyorsunuz…

Belki de aklınızdan onun için bin türlü söz geçiyor. Belki de lanetler okuyorsunuz, onun için. Veya bütün bunları unutun. Onunla küs olabilirsiniz, ona kırgın da olabilirsiniz ama görmüyor musunuz? Hala onu düşünüyorsunuz…

Hey, hey! Sessiz olun. Bütün seslerin aynı anda kafama dolması nasıl bir şey biliyor musunuz? Tek tek konuşun… Veya da hiçbiriniz konuşmayın.

Bırakın da konuşan hatıralar olsun…

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Yine O Cadde, Yine O Şehir

Yine o caddedeyim… Yine o Bulvardayım… Yine yürüyorum… Yine saat geceyarısı…

Ayaklarım çıplak ama bu beni rahatsız etmiyor. Dükkanların ışıkları caddeyi aydınlatmış. Usulca yağmur çiselemeye başlıyor. Anlıyorum; özlemiş beni. Hafiften bir rüzgar tenimi okşayınca kollarımı tutuyorum. Benimle oyun oynuyor.

Yavaş yavaş yürüyorum o caddenin yokuşunu… Arabalar yanımdan geçiyor, aldırmıyorum. Caddenin kenarlarındaki ağaçlar hafifçe sallanıyorlar. Binaların ışıkları yanıp sönüyor. Anlıyorum; bana “Merhaba” diyor.

Sarhoş değilim ama kendimi sarhoş gibi hissediyorum. Gözüm ondan başkasını görmüyor. Yıldızlar sanki gökyüzünden kucağıma düşüyor. Teker teker tutuyorum onları…  Anlıyorum; seviyor beni.

Bir süre sonra kollarım yıldızlarla doluyor ve vazgeçiyor yıldız toplama işinden. Yürümeye devam ediyorum. Arabaların döndüğü yere geldiğimde kırmızı ışık yanıyor. Duruyorum. Ama o durmamı istemezmiş gibi uğulduyor kulağıma. Anlıyorum; yeşil ışık yandı benim için.

Aniden yağmur hızlanıveriyor. Islanıyorum. Rüzgar daha sert eserek yağmurla dans etmeye başlıyor. Ağaçlar hep birlikte hareket ediyor. Işıklar yanıyor, sönüyor, yanıyor… O uğuldama sesi yeniden yükseliyor caddede. Anlıyorum; beni seviyor.

Ve o “Işıklı Tepe” dediğim yere geliyorum. Yağmur hala devam ediyor, Rüzgar esiyor, ağaçlar bir türlü son vermiyor bu danslarına. Uzun bir süre izliyorum seni. Beni her gördüğünde yaptığın şımarıklıklara devam etmene izin veriyorum. Bir yandan da bana söylediklerine içten içe gülüyorum. Bu halin hoşuma gidiyor…

Seni seviyorum, Ankara. Seni özlüyorum. O kadar çok özlüyorum ki bu benim canımı acıtıyor. Sınırlarına girer girmez ismimi söylemeni, bana seslenmeni, benim için ağlamanı, benimle konuşmanı özlüyorum.

Ve biliyorum sen de beni özlüyorsun. Eğer özlemeseydin her gece gizliden gizliye bana İstanbul’dan haber yollamazdın. İstanbul’a beni sormazdın.

Ve şimdi ayrılık vakti… Biliyorsun, ben hep ben olacağım. Hep geleceğim ama hep de gideceğim. Üzgünüm Çankaya! Üzgünüm Kızılay! Üzgünüm Ulus! Üzgünüm Atakule! Üzgünüm Ankara! Üzgünüm…

AnkariaRC

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Vampir SÖZÜ !

 

VAMPİR  SÖZÜ!

Geçenlerde Kral Tv de bir program izledim. Keremcem konuktu. Sıra Keremcem’in hayranlarıyla canlı yayında telefon görüşmelerine geldi. Tabi bende bu arada içimden keşke orada şuan Robert Pattinson otursaydı diye geçiriyorum.

Kız ilk önce sunucuyla konuştu tabi ki. Normal bir sesle. Sanki normal günlük konuşma içinde gibi. Buraya kadar her şey çok normaldi. Sonra sunucunun ‘’Keremcem karşında. Söz sende.’’demesiyle kız resmen ciyaklamaya başladı. İşte ‘’Keremcem seni çok seviyorum.’’, ‘’Şarkılarını çok beğeniyorum’’, gibi sözler… En sonunda da ‘’Beni ara’’ demesi yok muydu beni benden alıp götürdü. Bu sırada ben ve kız kardeşim kızın haline gülmekten ölüyoruz tabi…

Kız bir kere heyecandan ses tonuna dikkat edemiyor. Sesi kulağımı aşırı derecede rahatsız edecek kadar tırmalıyor. Yanlış yaptığının farkında bile değil kız. Sesine hakim olsa, güzelce Keremcemle konuşsa, ona sormak istediklerini sorsa ne kadar da güzel olur. Sonra içimden geçirdim. Kendimi kızın yerine koydum. ‘’Empati’’yani… Hani bir reklamda söyledikleri gibi. Her neyse konuyu saptırmayım. Şimdi karşımda Robert Pattinson olsa… Acaba bende onun gibi mi yapardım? Yani ciyaklamaktan bahsediyorum. Onunla bir telefonda konuşma fırsatı geçirsem olur olmaz şeyler söyleyip, kendimi üstüne bir de rezil eder miydim?  Yoksa tam tersine adam akıllı davranıp, sormak istediklerimi sorup, söylemek istediklerimi söyleyip teşekkür mü ederdim? Bilinmez… Ama ilk seçeneği yapmayacağım kesin.

İşte böyle… Merak ediyorum da… Her neyse boşverin. Ah! Bir saniye telefon çalıyor. Bana biraz izin verin. Hemen döneceğim…

….

-‘’Alo?’’

-‘’Sesiniz gelmiyor. Alo?’’

-‘’Dalga mı geçiyorsunuz benimle?’’

-‘’Alo.’’dedi karşı telefondaki kadifemsi ses. Kadifemsi ses?

-‘’Evet?’’ sesim çatladı. Her neyse bugünlerde gördüğüm hayallerden biridir.

-‘’Merhaba.’’dedi canlı bir ses. Bir saniye… Ben bu sesi bir yerden tanıyorum.

-‘’Sesin tanıdık; ama çıkaramadım. Kimsin?’’

-‘’Beni çağırdığını duydum.’’dedi o kadifemsi ses. Of… Yapma ama her sese şunu söyleme.

Ama o ses normal bir ses değil ki… Yazımın başına dönmeliyim. Kimse kapatacağım yüzüne artık.

-‘’Bak her kimsen ne istediğini söyle. Şuan bu hafta için yetiştirmem gereken bir yazı var. Yani anlayacağın meşgulüm. Oyun oynama benimle.’’ Biraz sert konuşmanın kimseye bir zararı olmazdı değil mi?

-‘’Çok kabasın.’’dedi karşımdaki ses.

Evet oydu. Ama ben şuan uyumuyordum değil mi? Yani rüyada değildim? Biraz düşündüm. Birkaç dakika önce oturmuş haftalık yazımı yetiştirmeye çalışıyordum. Hatta şu ‘’ciyaklayan kız’’dan bahsediyorum. Güldüm. Aklıma her geldikçe de güleceğim sanırım.

-‘’Evet, bana sormak istediğin veya söylemek istediğin ne var?’’Dalga mı geçiyordu? Bu telefon sapığı olabilir mi? Büyük bir olasılıkla olabilir. Hiç şaşmam doğrusu. Şimdi telefonu kapatacaktım ve yazıma geri dönecektim.

-‘’Üzgünüm. Seninle uğraşmaktan daha mühim işlerim var.’’diyip telefonu kapattım. Zafer benimdi.

….

Evet ben tekrar geldim. Önemli bir şey değil. Bilirsiniz telefon sapıklarını. Önce normal bir kişiyle konuşur gibi konuşurlar, sonra ad, soyad vs. gibi şeyleri öğrenip sürekli rahatsız ederler. Hatta bazıları işi telefonda romantik müzikler dinletmeye kadar vardırabiliyorlar. Her neyse, nere kalmıştık? Hatırladım! Robert Pattinson’da. Zaten benim yazılarımda… Boşluğu siz tamamlayabilirsiniz…

Ah! Telefon çalıyor tekrar. Artık bir kere aradı ya bir daha susmaz. Neyse bensiz biraz daha durabilir misiniz? 1 dk içinde tekrar burada olacağım.

-‘’Bak, her kimsen…’’ sustum. Bu konuşmanın sonu pek hayrı alamet olmayacak gibi görünüyordu…

-‘’Önce şunu kesinleştirelim. Sen kimsin? Yani adın?’’ Telefonun karşısında güldüğünü duydum.

-‘’Aslında anlayamamış olduğuna şaşırdım ve telefonu yüzüme kapatmana sinirlendiğimi de unutmayalım.’’ Güldü ‘’Rob-‘’

-‘’Ayy Bir saniye. Sen osun. Sen Robert Pattinson’sun!’’ diye sözünü kestim. O anda kafama bir şey ‘’dank’’ etti. ‘’Ciyaklıyor’’dum.

-‘’Evet.’’ Kıkırdadı. ‘’Benimle konuşmak istediği.-‘’

-‘’Dur. Off…’’ ne diyeceğimi, nasıl konuşacağımı bilemiyordum. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Ellerim ve ayaklarım ahenk içinde hareket ediyorlardı. Doğrusu bu titreşimli uyumları beni şaşırtmıştı. Meğer isteyince ne kadar da uyumlu olabiliyorlarmış.

-‘’Bak ben senin bir numaralı hayranınım. Seni çok seviyorum…’’ Of… Ne oluyor sana böyle? Konuşurken biraz daha mantıklı olamaz mısın? ‘’Ciyaklıyor’’sun Sen! Bir tarafım böyle söylüyordu. Diğer tarafım ise ‘’Çenesini kapatmasını!’’ söylüyordu.

-‘’Fazla vaktim yok.’’ Özür diler gibi söylemişti bunu.

-‘’Üzgünüm, ama ben şuan ne diyeceğimi bilemiyorum. Bu biraz anlaşılmaz bir durum benim için.’’ Acaba yalvarsam benimle bütün gün telefonda konuşur muydu? Cevap tartışılmaz. Tabi ki ‘’Hayır!’’

Sessizlik oldu.

-‘’Acaba-‘’ aniden telefon kapandı. Ne oluyor ya? Telefon meşgul tonunda çalmaya başlamıştı. Ama bir saniye. Ben daha onunla konuşamamıştım bile. Daha hiç bir şey söyleyememiştim. Ama onu geri arayabilirdim değil mi? Ah! Olamaz. Özel numara!

Başımı iki yana salladım ve  yazımın başına oturdum. Elime geçen bir fırsat ve… Her neyse… Artık Keremcemle kızın arasında geçen konuşmayı anlayabiliyorum. O an mantığınız değil duygularınız ele geçiriyor sizi. Acımasızca… Canice… Hiç hak etmediğiniz bir biçimde. Bir daha hiç kimseyi eleştirmeyi düşünmüyorum. ‘’Düşünmüyorum’’ lafı az kalır ‘’Eleştirmeyeceğim.’’ Vampir sözü!

ANKARİA

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
France - "Twilight" - Photo Call in Paris

Gece Yarısı Seni Yazsam

Merhaba Robert;

16 yaşında genç bir yazar olsam. Saat şöyle gece yarısı olsa. Geceleri yazsam sadece. Sonra bir karakter yaratmak istesem; erkek bir karakter.

Gece yarısı yazılmış bir karakter… Gecenin bir parçası olsa… Şöyle bütün kızların aşık olacağı türden.

Karakterim 16 yaşında genç bir kızın defterinde olsa. Ondan bahsetse sürekli genç kız. Odasındaki duvarları kaplasa resmi … Sırasında karalasa karakterimin ismini. 16 yaşındaki bir yazarın karakterini yine 16 yaşındaki bir kız okusa. Adına akrostişler yapsa. Rüyasında görebilmek için geceleri Tanrı’ya el açsa genç kız.

Ama benim karakterim farklı olsun diğer bütün karakterlerden. Romanı elimize alıp okuduğumuzda hepimizin aklında farklı belirir karakterler. Benimkin de öyle olmamalı. Benim karakterim bütün akıllarda aynı olmalı! İşte… Bu ayrıntı önemli.

Vücudu ne çok kaslı ne de pasif olmalı. Orta kareli bir şey olmalı. Ayakları 43 numara olsun karakterimin.

Önce saçlarından başlamalıyım: benim için en önemli ayrıntılardan bir tanesi. Eylül ayında denizden gelen rüzgârın gazabına uğramış olmalı. Rüzgârla savaşsın saçları… Saçlarının dağınıklığının tek sorumlusu da Deniz ve Rüzgâr olmalı… Saçlarının bir tutamı alnına düşsün. Bu onu daha da farklı kılar.

Saçları rengini güneşten almalı; ama bu tam bir sarı olmamalı. Biraz bronza kaçmalı. Bir kitabın sayfaları gibi olmalı. Her teli birbirinden farklı olsun değişen her bir kitap sayfası gibi…

Gözleri… Gözleri yeşil olmalı çünkü yeşil murat demektir. Sevgisini içinde saklayabilmeli. Karşısındaki okuyucu onu görmese bile o okuyucusunu büyüleyebilmeli gözleriyle. Okuyucu onun gözlerindeki çekim kuvvetine inanmalı… Onu öyle bir anlatmalıyım ki…

Okuyucu her yeşili gördüğünde benim karakterimi aklına getirmeli. Onun yeşil gözlerini. Gözleriyle âşık etmeli kendine…

Dudakları… Dudaklarının üst kıvrımını ince ince işleyip anlatmalıyım. Okuyucu her detayına kadar bilmeli.

Ve gülüşü… Gülüşü yaramaz bir çocuğun haince her an yaramazlık yapabilirmiş gülümsemesi gibi olmalı… Çarpık gülüşlü olsun benim karakterim.

Ve yüzü… en ince detaylar burada saklı olmalı. Yüzü bir kitabın önsözü gibi olsun istiyorum.

Yüz hatlarını kendi ellerimle özenle işlemeliyim en ince detayına kadar… Özenle teker teker… Göz bebeklerinden saçlarının hareketine kadar ayrı ayrı işlemeliyim…

Alnındaki çizgiyi unutmamalıyım. Ha bir de kaşlarını. Kaşlarını her yukarı kaldırdığında alnındaki çizgi belli olmalı.

Bir yazar olsam, 16 yaşında olsam. Sadece geceleri yazsam. Bir karakter yaratsam herkes ona âşık olsa. Ama o benim karakterim olsa. Onu ben yaratsam. Herkesin aklında bir kişi olsa. Benim karakterim olsa. Adı Robert olsa. Sen olsan!

Merhaba Robert… İşte 16 yaşında bir kızın defterinde böyle anlatılıyorsun. Bana bir mektup yaz dediler ben de sana yazılacak en iyi mektubun benim defterimdeki Robert’ın nasıl biri olduğunu yazmak olduğunu düşündüm. Benim defterimdeki Robert Pattinson la tanıştın işte.

Gerçeğiyle ne zaman tanışırım bilemiyorum. Duygularımı inş anlatabilmişimdir. Bu sana kaçıncı yazışım bilmiyorum ama mektubun son hali işte… Umarım ilerde bu kızın defteriyle tanışırsın Robert.

İşte Robert Pattinson… Benim aklımdaki Robert Pattinson bu!

Her şey gönlünce olsun…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
gecenin-buyusu

Gecenin Büyüsü

Gece mi daha güvenlidir yoksa gündüz mü? Cevap gayet basit çünkü gerçek hiçbir zaman değişmez, aynı kalır.

Gece her zaman gündüzden daha güvenlidir çünkü size yalan söylemez. Gerçekleri süsleyip püsleyip, yalanlarla donatılmış bir tepside sunmaz size. Gece sadedir, saftır.  Gerçekler bütün çıplaklığıyla tam karşınızda durur, size meydan okumak ister gibi.

Belki de sırf bu yüzden siz insanlar geceyi gündüzden daha tehlikeli buluyorsunuz; çünkü gerçekleri görmeye tahammül edemiyorsunuz. Her zaman onlarla karılaşma anını gündüz vakti yapıyorsunuz, güneşin şahitliğinde.  Onlarla aranızda gün ışığından örülü, kalın bir duvar olması sizi güvende hissettiriyor.

Oysa sadece kendinizi kandırıyorsunuz. Kendinize ihanet ediyorsunuz ve bunun bedelini ödemekten kurtulamıyorsunuz, kurtulamayacaksınız!

Ben siz insanlardan farklı olarak geceyi seçiyorum. Bir pencerenin önüne oturup, gerçeklerle yüzleşmeyi tercih ediyorum. Düşünsenize sadece siz ve görmeyi reddettiğiniz gerçekler…

Ve siz onlarla derin bir tartışmaya girdiğiniz an çalan bir kapı. Ama gerçekler size izin vermiyor arkanıza dönmek için. Ruhunuzla birlikte bedeninizi de onlarla birlikte tutmak istiyorlar, bu ne kadar acı olsa da…

“Burada ne yapıyorsun?”

Sesi duyduğunuz an kendinize gelirsiniz.  Ruhunuz yavaş yavaş gerçeklerden sıyrılmaya başlar. Ama gece buna izin vermez.

“Düşünüyorum.”

“Tek başına mı?”

“Hayır, yanımdakileri görmüyor musun?”

Ve arkanızdaki boşluktan gelen son bir soru… “Bende aranıza katılabilir miyim?”

Cevap basittir. “Hayır, yer yok.”

Yer yoktur çünkü gece bütün gerçekleriyle odanızın içindedir. Ve böylece başka bir kimseye yer yoktur.

Gece güvenlidir; çünkü yıldızlar çıplaktır, ay çıplaktır, gerçekler çıplaktır. Gündüz tehlikelidir; çünkü yıldızlar güneş ışığının arasında kaybolmuştur, ay kaybolmuştur, gerçekler kaybolmuştur.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email