Yazar arşivleri: Ahmet Türkben

Ahmet Türkben hakkında

Ahmet Türkben, 1996 doğumlu, Üniversite 2.Sınıf öğrencisi. Öykü,deneme ve eleştiri yazıyor.

Aşığım

Şu dünyanın düzenine hayranım. Düzenine de, büyüklüğüne de, göz alıcılığına ve her zaman ki gibi; dünyevi zevklerine de. Her zaman her şekilde bize en iyisini sunan dünyaya, hayata, yaşamın sunduğu ayrıcalıklara ve zevklere. Her gün başka bir şekilde yaşamaya, her gün farklı bir şekilde sabahlamaya, her gün farklı bir kokuyu duyumsamaya, aynı şeylerden daha fazla zevk almaya, yaşamın evrelerine, gençliğe, aşığım…

Güneşin her gün ki gibi kin dolu suretlere her zaman ki sıcakkanlılığı ve ışığıyla gülümsemesine, yeryüzü kabuğunun her gün, sabah ve gece üzerinde ki pis dolu bu yükü taşımasına… Evrenin bünyesinde bu yaşamları barındırmasına, hayranım; aşığım… İnsanların gülümsemesine, mutluluğuna ve kendini dünyaya yakıştıran, bir varlık olmasına hayranım… Yeryüzünün tek nankörü, evrenin tek bilinmeyen varlığı; İnsan.

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
Erkeklerin sevebilecegi-kadin-olmak-hic-de-zor-degil-1

Her Erkeğin Kadını

Biçimsiz bir vücuda sahip olduğu için, beğenilmek konusunda tereddütleri vardı kadının. Acaba onu, vücudunu çırılçıplak, loş bir ışıkta görmeden, bu şekilde beğenmiş miydi? Yoksa biçimsiz bir vücuda sahip olduğunu anlamıştı da, her ne olursa olsun ona bir türlü açılamamış mıydı? Vücut, onun için önemli bir seçenekse, adam için daha önemli değil miydi? Erkek, daha biçimli bir vücut ve daha dolgun göğüslerin yanı sıra dudaklara sahip olmak ister çünkü. Daha dolgun sevgiyi de ister ama erkek, nasırlı parmakların içine yumuşak bir şeyin, zerre kadar boşluğu doldurmasını da ister. Erkek, ister!

Güneşin parıltısı kadar ışık saçmaz her kadın, sadece özeline saçar. Erkek, o her kadında göremez o ışığı, özelinde ki parıltıyı algılar ve onun için çabalar. Taze yaprakların hışırtısı ile kurumuş yaprakların hışırtısı çok farklı mıdır, eh işte! Her kadının da erkeğine sesi farklıdır, rengi farklıdır, gülüşü farklıdır…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
meyhane1

Naci’nin Yeri

Naci’nin Yeri

Meyhanelerden hoşlandığı pek söylenmez aslında. Kokusunu severdi ama tadını asla beğenmemişti. Yakup, meyhaneleri sevmediği gibi, İstanbul’un Ermenileri tarafından kurulan ve işletilen meyhaneleri daha da sevmezdi, düşman kesilmişti adeta. Ona göre o işletmelere buradaki Türk meyhanelerine zararlıydı. İşi kapan genelde onlar oluyordu. Sevilen taraf yani…

Kokusu muazzamdı meyhanelerin ama tadı berbattı, hoşlanmazdı pek fazla.

Fazla içen biri olmadığı için, girip çıktığı mekanlara da önem vermezdi. Bu sefer Beyoğlu’nda bir meyhaneye giriyordu ama bu ilk değil. Daha önceden bir ker gelmişliği var yani. Bu mekan buraların meşhuruymuş. Çevreden duyduğuna göre bu işletmenin sahibi ve çalışanı Naci, namını salmış baya!

Uğrak vermezdi meyhanelere pek fazla. Ama bu sefer doğaçlama olarak kendini burada buldu sanki. Gelmek zorunda hissetti kendini. Hakkı olarak bildi buraya gelmeyi.

Naci, her zamanki yerinde önünde ki müşterileriyle ilgileniyordu. Kafasında her zaman eksik etmediği Meksika şapkası, ara sıra taktığı gözlükleri olurdu. Ama bu sefer gözlük yoktu. Şapka ise muazzamdı. Farklı bir yenilik getirmişti sanki meyhanelere, o yüzden tercih edeni de fazlaydı. Ermeni meyhanelerine rakip hatta onların üstadı sayılırdı. Naci’nin mekânının bir de özelliği vardı, birine bu mekanda telefon geldiğinde, kişi o telefonu açıp “Naci’deyim,” dediğinde eğer o arayan kişi hayatı boyunca içki içmemişse, içten içe içi alkol dolu bardakları birbirine çarptırıp çıkan o tok sesi duymayı ister. Ve aynı anda da az rakı, çok şarap içmeyi ister. Şimdi aklınızdan “neden az rakı, çok şarap içmek istesin” diye bir soru sormuşsunuzdur muhakkak. Hemen söyleyeyim, Naci’nin yanındaki o güzel tayfası şaraptan başka bir şey içmez. E, sizde muhabbet ortamına girmek istiyorsanız o kadınlarla, şarap içmek zorundasınız. Hem de en pahalısından ki; Naci’ye faydanız dokunsun.

Dediğim gibi, burası Meksika görünümlü bir Türk meyhanesi, sizin içtiğiniz şarap ama sohbet ettiğiniz kadının ki şarap mı orası meçhuldür burada. Onca şarap içer ama sarhoş olmaz, hesabı size kitler ve vişne suyu içtiğini belli etmemek için sohbeti koyulaştırır.

“Odaya çıkmaya var mısın şekerim?”

Sizde doğal olarak “varım” dersiniz ve bir-iki saate kalmaz bir fahişenin sizi ne kadar da uyanıkça düdüklediğini anlamış olursunuz. Naci’nin yerine, Türk meyhanesine hoş geldiniz o halde! Burada düdüklediğinizi zannedip düdüklenmeye “merhaba” deyin!

Naci’nin hemen arkasındaki raflarda parlayan çoğu şişe şarap markasına ait. Şarapta çeşit çok yani. Bu adamın tek çeşit içkiden nasıl bu kadar para kazanır anlamış değil hiç kimse ama tabii tam anlamıyla tek içki sattığı söylenemez. Birada satar yani yada rakı. Ama sadece satar, kendisine sorun bir bakalım “Bira kaldı mı Naci?” diye.

Evet, “kaldı mı,” ekini mutlaka ekleyin aksi takdirde hayal kırıklığına uğrarsınız. Ve sonra da Naci’nin yanında çalışan, aynı zaman da güzel düdükleyen kadınları tarafından dalgaya.

“Kalmamış mı canım? Ben sana bulurum, gel buraya şeker!”

Sıkıntıların sıkıntısı

Yakup, sıkıntıları olan biri değildir normalde. Derdi, kederi olmayan, kendi halinde, zevkine ve hazzına düşkün, yaşamdaki amacı bilmeyen ama kendisine bir amaç belirleyen bir tip. Kendisine özgün bir amaç belirlemiş. Dert sahibi olmamak! Maddiyat olarak sıkıntı çekmiyor ama maneviyat olarak, kısaca ruhsuz! Sıkıntı saymıyor bunu da. Dert sahibi yada. Öyle bir şeye sahip değil yani. Ruhunu beslediği amacı kendisi belirliyor, maddiyata önem veriyor, maneviyata ise hazzın doruklarına çıkarak değer kattığını sanıyor, bu yaptığını doğru buluyor kendince.

Amacına, yaşamına ve maneviyatına kendisi karar veriyor.

Muazzam mı? Yoksa acınacak bir hâl mi? Anlamsız mı? Anlamsızın anlam aramayıp, anlamlı olmaya çalışması mı? Yakup, zengin mi, fakir mi gerçekten de? Amacı var mı gerçekten, ruhunu besleyebiliyor mu acaba? Orijinal ruhunu! Olmayan sıkıntılarına sıkıntı mı yaratıyor yoksa?

Meyhanelerden hoşlanmaz pek ama camilerden hoşlanır. Müslümandır nede olsa! Bir meyhaneye girdiğinde, camiye girdiği kadar göz emeğinde bulunmaz. Ama camiye girdiğinde o duvardaki işlemeler, gözlerinde harcadığı emeği ortaya seriyor. Bakışlarını keskinleştirip, detayları inceleyerek. Mihrap ve kürsüden de alamazdı gözlerini. Her gittiği farklı camii de, gezdiği farklı  mekanda.

Sizce Yakup sadece “Müslümanım” diyenlerden miydi?  Yoksa “Müslümanım” diyebilmeyi gösteren cesaretlilerden mi? Ya da ayyaş bir iyilik perisi olmaya özenen Müslümanlardan mı? Ama Yakup kendini fazla cesaretli görmezdi. Pısırık, içine kapanık, dostu az olan, parası çok olan, iç huzurundan emin olmayan ama kendinden de şüphe duymayan birisi! Amacı var ve onu uyguluyordu sonuçta! Kendisinin kendisi için yarattığı amaç; zararsız olmak! O yüzden de kendisini sorgulamaya pek gerek duymazdı. O sadece pısırık ve zararsız bir şarapçı Müslümandı! Dinin gerektiklerine inanan ama yerine getirmeyen, özgür olan ama sapkınlığı sevmeyen, inançları olan ama uygulamayan…

Yakup, böyle bir uçurumun eşiğindeydi. Ama ona göre o uçurum değil, papatyalar bahçesindeydi!

Meyhanelerden hoşlanmadığını kendine inandırmaya çalışan, camilerden hoşnut olan ve şarabına düşkün biri!

Doğruluk ve yanlışı ayıramayan, amaç ve özgürlüğü ayıramayan, inanmayı ve uygulamayı birbirinden ayıramayan, sapkınlığı ve aşırı hazza düşkün olmayı çok farklı bulan biri.

Aşırı hazza düşkünlüğün devamında neyi götüreceğini bilemeyen, annesiyle yaşamını sürdürmeye çalışan biri. Yatalak annesiyle. Hazzın doruklarına çıktı her gece, başka bir kadınla olmanın verdiği mutluluk mu yoksa amacını uyguluyor olması mı ona mutluluk veriyor kendisi de emin değildi.

Sapkınlığı sevmeyen, zevkin fazlasını seven.

Şarapçılarla sohbet edip her gün başka bir kadınla yatmayı öğrenip, bunu sapkınlık olarak görmeyip, hazzın doruklarına çıkmak olarak gören biri. Hazzın doruklarına çıkmayı ne olarak görüyor bu acaba? Başka bir kadınla sevişmek mi? Öpüşmek mi? Ya da her gün, her gece birbirlerine abanmaları mı? Belki de hepsi.

Sürtükler!

Yakup, doğruluğu ve özgürlüğün sınırını bulamayan, yatalak annesine bakan ve ondan kalan mirası Naci’de yiyen, “amacı olan” biri… Yaşam tarzı bu. Ama uçurumun eşiğinden kurtulmanın yollarını aramaya çalışan biri belki de. İnsan durduk yere camiye gitmez çünkü. Son zamanlarda aradığı çareyi orada bulma ümidiyle gidiyordu belki de. “Belki de” değil, onun için gidiyordu bas baya! Yakup sıkıntılarına sıkıntısını yaratmıştı ama şimdi kurtulmaya çalışıyordu bas baya! Ümitsizliğe düşmüyor, uçurumun eşiğinden kurtulmanın yollarını arıyordu, ayağı kayarsa lâkin tutunacak bir dal misali. O dalı ekiyordu, artık atlamamak gibi bir şansı yoktu, tek şansı tutunacak bir dal.

Kısa ve öz bir hayat! Yakup’un hayatı bunlardan ibaret, tabii arkasını bırakmayan, soluk soluğa kalmış kederleri dışında!

Bu arada, Yakup işinde aylak olmayan biridir, yanlış anlamayın Yakup’la beni, evine helalinden ekmek getirir yani. Harcadığı yerler meçhul tabii. Aldığı paranın helal, harcadığı yerlerin haram olduğunu bilmediği için, yanlış anlamayın onu! Namusuyla para kazandığının kendisi de farkında değil de…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
yildiz61

Cesetler ve Dilekler

Cesetler kadar onurlu varlıklar var mı dünyada? Yok! İnsanların ölümü kadar güzeli veya çirkini hangi canlıda görülmüş? Ölü insan bedeni yakan davar, gömen de var, evinde saklayan da… Hatta parçalara ayırıp yiyende var… Ölünün yaptığı onuru, ölmemiş olan gösteremiyor… Oldukça tuhaf insanlar, oldukça!

İnsan cesedi yakılmalı mı sizce? Bütün görüşlerinizi unutup, bu konuda hakkında özgür bir karar düşünün istiyorum. Siz öldükten sonra, yanıp, gökyüzünde uçuşmak ister misiniz? O kadar yıl yaşamanıza rağmen bu hayalinizi öldükten sonra size gerçekleştiriyor olmaları, hoş olmaz mı? Dileyip de gerçekleştiremediğinizi, sizi okyanusların üzerinde uçurarak gerçekleştiriyorlar.

Ama sonra başınıza gelip sizi anacak hiç kimse olmuyor. Sizden bir parça olan, toprağa dokunup, hiç kimse göz yaşını size akıtamıyor. Sadece dileğiniz sizinle beraber oluyor. Sonsuza dek yanınızda, uçuşuyor…

Ya da toprağa hediye ediyorlar sizi. Ölüsünüz artık çünkü. Hiçbir şeyi düşünemeyen, algılayamayan, sevemeyen birer ölü. Ruhsuz bir bedene sahip siziniz! Toprak arkadaş size, toprak yoldaş, toprak güzel günler gösterecek size belki de… Yeşilin sahibi toprak, insanın sahibi toprak. Biz sadece dileklere sahip, muhtaç insanlar… Yakınlarınız başınızda, yakılıp yok olmak yerine, en azından sizi ananlar olduğunu görebilecek bir fiziksel mekan veriyorlar size. Öldükten sonra bir mezar sahibi olurken, yakıldıktan sonra hiç olmamış gibi, hayvanların dahi toprak olduğu dünyada, toprağa kavuşmamak elbette ki kötü… Yakıldıktan sonra yıldızlara kavuşup kavuşmama ihtimali varken, gömüldükten sonra yıldızları kıyamete dek izleyebileceksiniz…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
olum-1

Bile Bile Ölmek

Eskiden o anlatırdı bize. Biz yatakta olurduk, o söylerdi hiç durmadan. İyi olun, derdi. Kimseye kötülük yapmayın, derdi. Kimseyi üzmeyin ve herkesi sevin derdi. Öyle yaptık bizde. Yapmaya çalıştık ya da. Kimse kimsenin acısını bilemez elbette. Kimse kimsenin sevincini de bilemez. İnsanlar, biri ölünce her zaman demek için “başın sağ olsun” derler. Geleneği bozmamak önemlidir bir anlamda.

Şimdi o yatakta, biz anlatıyoruz birbirimize. Sabırlı olun, tevekkül edin, diyoruz. Allah büyüktür, diyoruz. Hepimiz öleceğiz, diyoruz. Allah yardımcımız olsun, diyoruz. Ama bizi dinliyor mu hiç bilmiyoruz. Gözlerini açamıyor, yatağın içine sinmiş, ölü sessizliğinde uyuyor. Tek bir yüz ifadesi yok, hareket veya mimik de yok. Çok hasta. Tüm vücudu, tüm bakışları, tüm hayatı hastalandı! Tüm vücudunu sardı kanser.

Bir sabah, herkes uyuyor yine. Bu sefer ağlayabilecek kadar kendinde. Onun gözyaşlarının sesine uyandım, yalvarışına uyandım. “Allah’ım ya şifa ver, ya da erkenden al yanına. Tüm malı mülkü sildim, şifa ver Allah’ım. Çocuklarıma yük olmayayım Allah’ım.”

Ağlıyor sürekli, tek başına. uyandırıyorum diğerlerini, yanına gidiyoruz, beyaz ve siyah karışımı saçlarını okşuyoruz, “Olur mu hiç? Öyle konuşma!” diyoruz. Kanser hastası o. Doktorun ağzından “Kanser…” kelimesini duyduğu an büyük bir boşluğa düşmüştü ve hâlâ o boşluktan kurtulmaya çalışıyordu sanki. Allah’ın kudretine sığınıyordu. Kendisi de diğerleri gibi ölecek miydi? Korkuyordu herkes gibi, titriyordu bedeni…

Ölüm korkutucuydu bazen, bazen çok güzel bir şeydi. Ama bunu bilmek çok zordu işte. On dört torun vardı evlenecek daha. Yedi tane evlenmiş yavrusu ve bir tane de yeni doğacak bir torun. Hepsini unutmuş, kendi derdine düşmüştü. Neden hep böyle iyi insanları bulurdu bu hastalıklar? Allah, onların günahlarını dünyada siliyor, diğer dünya da rahat ettiriyordu belki de! Bizim durumumuz daha vahim ya, sizlerin mekânı cennet olsun.

 

Canım, ciğerim, büyük anneme…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
cicek_manzarasi-1295184912

Güzelim

Tümör aslında bize yapışmış be güzelim. Kurtulmak mümkün mü? Aslında ne kadar tuhaf. Yapışmaması gereken kişilere yapışan bu tuhaf hastalık. Sinsi. Sanki intikam alır gibi acımasız. Tuhaf. Vicdansız. Biz de bunların hiçbirini kendimize konduramıyoruz ya… Tuhaf olan biziz be güzel. Sen rahat ol, olur mu? Rahat ol…

Tüm vücudumuzu esir almamış mı yani? Ona göre yaşamıyor muyuz yani? Boyun eğmiyoruz demek? Zevklerimize? Kafamızın istediğine? Veya onun istediklerine? Dünyaya? Boşuna? Tümör değil de ne bu? Hem de en beteri… Senin ve sizin çektiğiniz ne kadar değerli aslında. Ne kadar özel olduğunuz, açık bir şekilde ortada. Tattığınız duygular kötüde olsa, bunların bir bedeli olmalı ama değil mi? Her acının bir güzelliği olmalı değil mi? Ve her zevkin bir acı sonu da…

Son zamanlarıymış… Kötüye gidiyormuş ve gitmiş aslında… Bekletiyorlar, bekliyoruz… Bir ağaç susuz kaldığında, tüm yaprakları da susuz kalır. Bir çiçek su aldı mı sadece kendisi alır. Sen şimdi bir çiçeksin güzelim. Özelsin. Bir tanesin. Susuzluğun tek başına da olsa, açtığın zaman etrafında onlarca yaprak olacak,etrafın çiçeklerle dolacak…

Bizde bir ağacın yapraklarındanız. Diğer tüm yapraklar gibi bekliyoruz. Özel olmak yok bize. Ya susuz kalır yada bize verileni alırız. Kısaca ortama uyan, boyun büken, dünyacı insanlardanız. Sen şimdi ne güzel kokuyorsun dur ama? Biz daha kokumuzu bile belli edemiyoruz. ne olduğumuzu belli edemiyoruz!

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
plastik-bedenler-gorenleri-korkutuyor_59841_b

Tok Bedenler

Hurdacılık yaparak geçimini sağlayan adam, sabaha doğru üşüdüğü için sobasını yaktı ve nedeni bilinmeyen bir şekilde yangın başladı. Sonuç; hurdaları dışında, kül olan umut ve sevgiler… Isınan bedenler.

Minibüsle ile araba çarpıştı. Minibüste düğünden eğlenip dönen bir ailenin iki çocuğu yaralı, hayati durumları ciddi…

Göletin etrafında top oynayan kuzenler, akrabalardan oluşan bir piknik. her şey kıvamında, hava güneşli, rüzgar terletmeyi engelleyecek derecede esip, üşütecek derecede esmiyor. Top gölete düştü. İki kuzen gölete girip topu almak istedi ancak biri çıkabilmiştir. Diğer kuzen hayatını feci şekilde kaybetti. Sonuç; bir topun elde edilememesi.

Odada mis gibi bir uyku çeken öğrencilerden oluşan bir öğrenci evi. Etraf dağınık, her zaman olduğu gibi. Kitaplar yerlerde, kıyafetler masanın üzerinde, çoraplar başlarının ucunda. Ancak soluk alış verişleri de dağınık ve yersiz. Bir öğrenci nefes alıp verirken birden uyanıp öksürüğe tutuluyor. Bir diğer arkadaş nefes alıp vermeyi kesmiş. Bir diğeri ise yerinde yok. Sonuç; bir ölü, iki yaralı.

Ellerinde poşetiyle akşam yemeğini hazırlamak için koşuşturan bir kadın, marketten markete girerek aceleci olduğunu belli ediyor. Dört çocuklu, kırk sekiz yaşında, ev hanımı. Marketten çıktıktan sonra, sağ taraftaki şeritten gelen arabayı görmez ve altında kalarak can verir. Sonuç;  Dört çocuk bundan böyle annesiz kalmıştır.

Konser için eğlenmeye giden anne, kız ve arkadaşları. Eğlencenin zirvesine ulaşmışken, havaya atılacak fişeklerin yanlış şekilde dizilmesi sonucu etrafa saçılan ateş ve kıvılcımlar. Eğlencenin zirvesinde olan anne, kız ve arkadaş grubu ile iki kişi daha ağır yaralı. Sonuç; eğlenceye doymuş, tok bedenler…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
18465717

Sevgi Okyanusu

Ellerinde poşetle, kaldırımı çıkacakken sendeledi ve arkaya doğru sırt üstü düşecekti yaşlı kadın. Saçları beyazlamış, ideal boyutta ki gözlüklerini takmış, başörtüsünün ucundan bir tutam beyaz saç dışarı fırlamış, ayaklarına papyon şeklinde terlikler giymişti.

Yetmiş yada altmış küsür yaşlarındaydı. İstanbulluydu. Ve sırt üstü düşmek üzereydi.

Arkasında bir dayanacağı el hissetti. Sıcak, sevgi dolu ve güvenilirdi. Belki o el olmasaydı, şuan bir arabanın altında ezildiği haberini izlemiş olacaktınız. Arkasını döndüğünde gördüğü kişi olmasaydı, sevgiyi son yaşlarında bir daha belki tadamayacaktı.

Poşetlerini yerden aldı, yoluna devam etti. İçinde ki kelebekler ona, git şu çocuğa doyasıya sarıl, son kez sevginin yudumlarını tat di,yordu. Tekrar bıraktı poşetleri ve bu sefer koşarak sarılmak için tekrar yola atladı. Çocuk çoktan karşıya geçmişti, firenin gıcırtısı ikinci defada affetmedi. Gelen yoğun sesle, çığlıklarla yaşlı kadın yolun ortasında, poşetleri ise kaldırımdaydı. Bu sefer sevginin yudumları değil, sevgi okyanusunda boğulması onu öldürmüştü.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
kanser-hasta

Doğmayan Çocuk

Hayatımızda yaşanılan dramlar, sevinçler, evlenmeler, boşanmalar, ağlamalar, tartışmalar, savaşmalar, gerginlikler, sinirler, eğlenceler, hüzünler, hastalıklar, sevişmeler, öpüşmeler, aşık olmalar, unutamamalar…

Sonuncusu ne kadar tuhaf. Unutamamalar… Kimi, neyi, hangi sebeple? Hangi hakla? Neye güvenerek? Onunla beraber olmayı hayal etmeler, onunla birlikte olan silüetler kurmalar, aynı yatağı, onun omzunu, vücudunu, gerdanını, dudaklarını hayal etmeler; sanki bizimmiş gibi davranıp, özgürce hakkında düşünmeler. Onun içinde olduğu hayaller kurmalar, onsuz yapamamalar, off sıktınız be!

Bu sıradan şeyleri geçip, onun kalbinin hızını hiç düşündünüz mü acaba? Sizi gördüğünde ellerinin içini hayal ettiniz mi? Sırılsıklam olan ellerinizle, karşılaştırdınız mı hiç? Sanki vücudunuzu delip, dışarı çıkacakmışçasına atan kalbinizle, onun narin bedeninde olan yüreğini karşılaştırdınız mı?

Beraber olacağınız bir gün, adımlarının hızını hesapladın mı? Normal miymiş gerçekten de?  Yerinde bir hareket size göre bu, peki bir insana göre normal mi? Ne kadar tuhaf, insan yürürken heyecanlanıyor, titriyor, terliyor… Ama yine de bir an önce varmak istiyor yanına. Kendini kastığı halde, avucunun defalarca üzerine sildiği halde yine istiyor, yine istiyor…

Sonra fesat düşüncelere kapılmamaya çalışırsınız. Ağzından çıkan her sözü kendi üzerine alınır, sonra elinizde terin yok olduğunu fark edersiniz. Suç olan sanki ‘o’ymuş gibi.

Kanserler, hastalıklılar, engelliler, yaralılar… Hepsi sevmeyi istemedi mi? Aralarından biri hariç…

Onlar günlerini doldurmayı bekledi adeta. Onlar, ölümü sevmek için zorladı kendilerini. Yaşamı sevse de, zamanının dolduğunu bilenler çoğunluktaydı… Geçen her gün, hiç bilmediler mi sevmeyi? Ama unuttular, unutmaya çalıştılar. Onlar kendilerini sevdiler. Gökyüzünü sevdiler. Son kez nefes alıp vermenin ne güzel olduğunu anlayıp, onu da sevdiler. Ölümün güzelliğini sevdiler. Beklediler. Kanserliler, nefeslerinin ne kadar darlaştığını sevdiler son zamanlarında. Nefes alamadılar hatta, daraldılar, daraldılar, daraldılar…  Mesela biri yirmi yedi yaşında kocasının ölümüyle dul kaldı. Yedi çocuğunu büyüttü, evlendirdi. Sonra kanser olup, onları sevmeyi bırakmadı… Sekizinci çocuğunu büyüttü, kanser içinde, ölüm ise mana aleminde onun bir diğer çocuğu oldu. Şimdi sekiz çocuklu bir duldu. Bekledi, ölümü bekledi. Doğamayan çocuğuyla birlikte…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
16743_195029512249_651957249_2993529_5531337_n

Kayıp Bir ‘Cennet’

“Çekil be kenara, o götü büyütmesini biliyorsun madem, kaldırmasını da bileceksin.” Kadının hareketleri küstahtı. Sesi ise o küstahlığa artı katan bir hareketti. Gözlerini büyütmüş, kaşlarını çatmış, bakışlarını keskince fırlatmıştı yaşlı kadına. Yaşlı kadın ise sadece sessiz kalmakla yetinmişti ve az kiloluydu. Küstah değil, kötülüğe artı ekleyecek bir harekette bulunmamıştı. Belki sadece şimdi, belki de tüm geçmişinde böyleydi.

Az kenara kaydı, küstah kadın sonra altından çarşafı çekiştirdi, sırılsıklam olan çarşaf, çekmesiyle beraber beraberinde tüm pislikleri de getirdi. Küstah kadın, şimdi çarşafı çektiğine bin pişmandı. Kadının yüzüne düşmanca bakışlar attı, çarşafı yere bırakıp ortadan kayboldu.

Çarşafın rengi beyazdı ama artık sararmış, siyah rengine bürünmeye başlamıştı. Yaşlı kadının suratı ise kıpkırmızıydı. Utançtan kızaran, bir kırmızı elma gibi şişkin ve dolgun, gülemeyen, kilolu bir yüz olmuştu sanki bir anda. Utançtan, kaydığı yerde öylece durdu. Hareket dahi etmedi. Kadının gelmesini bekledi, gelir miydi acaba? Yardım eder miydi acaba? Utanmıştı, kızarmıştı, ağlamamak için kimsenin dokunmamasını diledi… Çünkü biri dokunsa değil, laf söylese ağlayacaktı artık.

Küstah kadın kapıyı sertçe ittirip, duvara çarptırdıktan sonra elinde leğenlerle odaya girdi. İki elinde olmak üzere birer leğen vardı. Biri, yaşlı kadının elbiselerini içine koyup yıkamak için, diğeri ise yaşlı kadını içine koyup yıkamak içindi…  Yaşlı kadın birazda olsa sevinmek istemişti ama daha da utandı. Çırılçıplak, leğenin içinde oturacak ve buz gibi su başından aşağıya doğru, tüm vücudunu zangırdatarak inecekti aşağıya.

Çarşafı yerden topladı, etrafa saçılan pislikleri sildi, leğene koydu. Sonra yaşlı kadını kolundan çekiştirerek, buz gibi betona oturttu. Leğeni suyla doldurdu, bir kova suda ek olarak yanına koydu. Yaşlı kadını önce kaldırıp içine oturtacaktı ama yaşlı kadın ayağını dahi sokamıyordu suya. Buz gibi. Küstah kadın, sarkan bedeni leğenin içine oturtmak için sırtına bir şaplak indirdi. Yaşlı kadının önce tüm bedeni inledi, sonra sırtı yanmaya başladı. Suyun soğukluğunu bir tek orada hissetmemişti.

Yaşlı kadını leğene oturttuktan sonra kıyafetlerini çıkartmasına izin vermişti. Su şimdi etkisini daha fazla göstermişti. Kadın yanında duran beyaz kovadan aldığı suyu yaşlı kadının başından döktüğünde, soğuk su yaşlı kadının tüm vücuduna yayılmasıyla, sanki her yerine bıçak saplanıyordu. Tüm anıları siliniyordu. Aklında ne var ne yoksa unutuyor, geçmişi yok oluyordu sanki. Bir soğuk su daha… Bu sefer vücudu geçmişinde birlikte olduğu insanları hatırlamamak için onları unutuyordu. Sevgilisini, aşkını unutuyordu şimdi… Aynı yatakta, bedenlerinin birleştiği anı, birbirlerini, anılarını unutuyordu… Sanki vücudundan akan her bir su zerreciği tüm anılarını, geçmişini vücudundan söküp alıyordu. Bu küstah kadının onun hayatını elinden aldığı gibi…

“Çocuklarım, torunlarım, geçmişim, geleceğim hiçbiri yanımda yoktu ama şimdi onlar benimde aklımda olmayacak. Küçük bir çocuk gibi sevilmek istiyorum, sıcak suların, sıcak ellerin altında… Sıcak sevgiler ve sıcak bir nefesin altında… Olmayacak hiçbir zaman. Hiçbir zaman!”

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email