Yazar arşivleri: aysca

aysca hakkında

"Bir yıldızda yaşayan bir çiçeği seviyorsanız, geceleyin yıldızlara bakmak hoştur. Ve geceleri gökyüzüne bakarsın. Herşeyin çok küçük olduğu gezegenimi gösteremem sana... Belki böylesi daha iyi. Yıldızım senin için herhangi bir yıldız olsun. Böylece gökyüzündeki bütün yıldızlara bakmayı seveceksin..." "...Ve geceleri yıldızları dinlemesini seviyorum. Sanki beş yüz milyon çıngırak..."

420301_355697671116004_45100555_n

Cidal’e Mektup

Sevgili Cidal,

Bugün sana senden bahsedeceğim. Öncelikle bilmeni isterim ki seni kendime dost belledim. Merakımın maktulü olan, yitip giden bir dostumun boşalan büyük yerine yerleştirdim seni. Ondan çok şey öğrendim sevgili Cidal, belki daha sonra sana ondan da bahsederim uzun uzun. Ama şimdilik, sana seni anlatacağım. Seni nereden tanıdığımı, peşini hiç bırakmaması muhtemel bu yazıcının seni nasıl bulduğunu merak ediyorsundur eminim.

Tanışıklığımız çok eskilere dayanıyor ancak vuku bulması öyle pek eski değil. 1965 basım bir Charles Dickens eserinin sayfaları arasında, köşeyi dönmeden, çarpışmadan karşılaştık seninle. 2011 yılının sahaf festivalinde elime aldığım kitabın sayfalarını baş parmağımdan yavaş yavaş akıtıyorken göz göze geldik… Siyah beyaz fotoğraftan naif bir tebessümle gülümsüyordun bana. Karnıma görünmez bir zülfikar saplandı, karaciğerim, böbrek üstü bezlerim tüm hormonlarımın salınımını durdurup merak salgılamaya başladı. O sıralar merakım henüz bir katil değildi. Kimsecikleri öldürmemişti, hele değerli bir dostu hiç…

Kitabın satıcısı onca sahafın içinde belki en meymenetsiz suratlısıydı. Detaya girmeyeceğim, kitabı adama 2 lira fazla para ödeyerek aldım. 2 lira ne ona zenginlik getirir, ne de beni fakra uğratırdı ama o herkesten esirgediği güler yüz de neyin nesiydi? Ah  Cidal, üzülüyorum. Siretlerini asık suratlı, diktatör suretlere hapseden o sahafa, ve onlarcasına, ve yüzlercesine… Üzülüyorum. Rabbim yüzümüzde tebessümü daim etsin, amin.

Kitabı alır almaz uzaklaşıp bir gramafonun yanına iliştim. Taş plakta Samiramis Pekkan’dan ‘Bana Yalan Söylediler’ çalıyordu. Bir filmin içinde olsaydık muhtemelen daha manidar bir eski şarkının notaları yükselirdi gramafondan, ama biz bu ilk tanışma esnasında bize söylenen yalanlarla idare etmeyi bildik. Zira bu devirde binlerce kitabın arasında bir gramafonun başında tanışmak da ziyadesiyle maziye ait ve zor rastlanır bir durumdu.

Kitabı araladım, seni elime aldım. 10-11 yaşlarında bir çocuktun. Gözlerin çok güzeldi, gülümsemen de öyle. Rengini tahmin edemediğim bir gömleğin, minik bir kravatın ve ekoseli bir hırkan vardı. Fotoğrafın arkasındaysa senin Cidal olduğunu anlamama yetecek bir not vardı. -Halka açık bir mektup olduğundan notu buraya iliştirmeyeceğim, zira o derin anlamlar yüklenemeyecek notu ifşa edip yeteneğinden emin olmadığımız hayal güçlerine emanet etmektense, meraklarını kamçılamak sence de daha münasip değil mi?-

Ardından sana kabalık ettim. Görenler bilenler hanımefendi biri olduğumu düşünürler. Ama benim kocaman bir balyozum var, düşüncesizliğin ve anlayışsızlığın duvarlarını tek bir darbeyle yıkıp karşı tarafa geçebiliyorum. Sana da yaptım bunu üzgünüm. Seni herkese gösterdim Cidal, durumun müthişliğini kimse kavrayamasa ve ben bunu anlasam da seni insanlara göstermeye devam ettim. Senin yerinde olsam kendimi bir sirk maymunu gibi hissederdim. Üzgünüm Cidal, üzgünüm sevgili dostum!

Ve aylar sonra, uzun mektuplar yazacağım, canını sıkacağım ve vaktini vakitsiz çalacağım bir dostumun kalmadığı bu gün kapına geldim. Başlarken de belirttiğim gibi seni dost belledim. Sukut ikrardan gelirmiş. Sen hep susacaksın ve ben de hep anlaşıldığımı hissedeceğim, bu güzel. İsterdim ki sen de anlat, ama benim hayallerim ikimize de yeter.

Şimdilik hoşçakal Sevgili Cidal.

İmza: Seni çok seven zoraki dostun.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
old_letter_Wallpaper_6yv8p

Eirene ve Mithat’ın Öyküsü

Güzel bir sonbahar günü bugün, güzel şehir İstanbul’da her hangi bir yerin, her hangi bir mezarlığında yerlere saçılmış sarı yapraklara her basışımda duyduğum, bunun yanında bir mezarlıkta olduğumu bilmenin de verdiği huzursuzlukla ürkerek teptiğim uzun bir yolun ardından, işte karşımda yanyana  duruyor  Eirene Abatzi’nin ve Mithat Hanzade’nin mezarı.  Doğum ve ölüm tarihleri yer alıyor mezar taşlarında, arada ince bir çizgi. Şairin sözleri geliyor hemen aklıma:

Adı, soyadı
Açılır parantez
Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti
Kapanır, parantez.

Parantezin içindeki çizgi
Ne varsa orda
Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci
Ne varsa orda.

Ne varsa o çizgide gizli, koca bir hayat… Ve ben bu iki çizgide neler olup bittiğini az çok biliyorum. Bu iki insanı hiç tanımamış olsam da kapıldığım akıntı bir şekilde onları benim yoluma çıkardı; ya da ben onların yoluna çıktım kim bilir? Uyudum, uyandım ve birgün bu iki insanın hayatını delicesine merak eder halde buldum kendimi.

Altı ay önceydi. Eski fotoğraflara olan merakımı bilen arkadaşım, ikinci el kitaplar, albümler ve ufak tefek eşyalar satan bir yer önermişti bana, işte o gün Beyoğlu’nun yokuşlarının ardından vardığım bu yerde eski bir albümle uzun bir süre oyalandım, o albüme sahip olmayı çok istedim ama bir öğrenci için yüksek bir fiyat biçilmişti kendisine, üzülerek yerine bıraktım albümü. Derken dükkanı işleten yaşlı adam yanıma gelip bir kitap ismi söyledi ve ‘üst raftan indirebilir misin yavrum’ diye rica etti, bir de merdiven getirdi. Yaşlı adama istediği kitabı verdim, kalın ve eski harflerle yazılmış bir kitaptı, belki de el yazması bu kitabı alacak olan müşterisini bekletmek istememiş ve teşekkür edip uzaklaşmıştı hemen. Ben de fırsattan istifade ulaşamayacağım raflardaki kitapları incelemeye koyuldum.

Elime kaç kitap alıp bıraktım bilmiyorum, belki de ilk aldığım kitaptı o: Hüsn-ü Aşk. Kitabın sayfalarını çevirirken arasında bir şey takıldı gözüme. Heyecanlandım, insanın ilkel duygularındandı merak ve işte şimdi iliklerime kadar hissediyordum bu duyguyu. Merak ediyordum bu sayfada neler yazdığını, bir başkasının hayatına dair bir şeyler öğrenecektim, belki de öylesine karalanmış bir kağıttı, ama öyle olsa bile ben o kağıdı saatlerce inceleyebilirdim. Ne kadardır bu kitabın arasındaydı ve şimdiye kadar nasıl kimse farketmemişti. Yaşlı adam bir şeyler çevirdiğimi sanacak -ya da anlayacak- korkusuyla merdivenden indim, bir suç işliyormuş gibi hissediyordum kendimi, belki de işliyordum… Arkamı dönüp kitabı araladım, bir değil tam üç sayfadan oluşuyordu. Üzerinde muntazam bir el yazısı. Kalp atışlarım hızlandı. Bu kitabı almalıydım… Düşünmeden edemiyordum, ya yaşlı adam kitabı alırken arasındakileri farkederse, sayfaları çantama atıp sıvışmak geldi içimden, sonra bu düşündüğümden dolayı utandım ve kitabı kapatıp kasaya gittim. Kitap kapalıyken arasında bir şey olduğu belli olmuyordu  kasaya doğru ilerlerken bunu düşünüp rahatlamaya çalıştım.

Kitabı alma sürecim hayalgücümün de katkılarıyla oldukça stresli geçti. Yaşlı adamın gözlerine bakamadım hiç, adamın sohbet başlatmak için sorduğu nazik sorulara oldukça kısa ve aptalca yanıtlar verdim.  Adamın ne düşündü bilmiyorum, belki acelem olduğunu, samimiyetten hoşlanmadığımı ya da ondan hoşlanmadığımı düşünmüş olabilir… İşte her ne düşündüyse birden kitabın fiyatını söyledi, albümden bile yüksek bir fiyatı vardı, ama bu kez hiç düşünmedim, parayı verip iyi günler diledim ve hemen eve attım kendimi.

Belki de bunca heyecana değmeyecek bir şeydi. Ama bu fikir aklımın ucundan bile geçmemişti o gün. İçimdeki tarifsiz merak duygusuna inat aheste aheste giyindim eşofmanlarımı, yemeğimi yedim ve yine ağır hareketlerle kendimi odama kilitledim. O sayfaları okurken yapacak hiç bir şeyin kalmasını istemiyordum, işlerimi halletmem bundandı ama inanın o ahesteliğin sebebini şuan ben de bilmiyordum…

Kitap tozluydu, önce tozunu aldım ardından yatağımın üzerine  attım kendimi. Kitabı açtım ve üç adet sarı sayfayı aldım elime…  Üç adet mektuptu elimdeki, üçü de Mithat Hanzade’den, bir Rum kızı olan Eirene’ye yazılmıştı. Hepsi Eirene’m diye başlıyordu mektupların, sonra büyük bir söz ustalığı, nasıl derler; inci gibi bir el yazısı ve yazan kişiye sonsuz bir saygı duymanıza neden olan satırlar ardından… 1960’larda yaşanmış tertemiz bir aşkın şahidiydim o an. Benim gibi bir hayalperest için fazlaydı o mekruplar, bir köşeye oturup günlerimi Mithat ve Eirene’nin yaşadıklarını düşünerek geçirebilirdim. Nitekim öyle de oldu. İşte bu gün burada onların mezarları başındayım.

Artık, hissettiğim yalnızca meraktan ibaret değildi, heyecanlıydım, kendimi şanslı hissediyordum. Hayat tek düzelikten çıkmıştı benim için, sokakta dolaşırken aklımdan çıkaramıyordum o mektupları, yanımdan geçen onca insan habesizdi onlardan, ama ben değil. Biliyorum kim bilir daha kimler neler yaşamıştı ve nasıl silinip gitmişlerdi dünya üzerinden, bunlardan yalnızca biriydi benim rastladığım ve önemsizdir belki de size göre, ama o mektupları okusaydınız…

Tüm bunlar olurken ara sıra aklıma takılan acaba Mithat ya da Eirene bu mektupları okumamı isterler miydi sorusuysa… Bu sorudan sıyrılmanın da bir yolunu buluyordum, tabi gizli olduğunu sandığım bir pişmanlık ve suçlulukla.

Gelelim bu mezar başına nasıl geldiğime. Mektupların birine bir adres iliştirilmişti Üsküdar’da bir yer… Mektupları elime geçirdikten bir kaç gün sonraydı en son yazılmış olan mektubun arkasında, sağ alt köşedeki belli belirsiz adresi farkedişim. Ertesi günse hemen adresi aramaya koyulmuştum ki değişen sokak adlarını farkedince işimi ancak Belediye’de halledebileceğimi anladım. Şanslıydım, o adreste hala eski ahşap bir bina vardı, aradan geçen yaklaşık elli yılda, yıkılmış ve yerine bir plaza dikilmiş bile olabilirdi.

Kapıya vardığımda uzun bir süre öylece binayı izledim. Karşıma neyin çıkacağını bilmiyordum, ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Ama ne yapacağımı önceden kestiremeyeceğimi anladığımda hiç düşünmeden zili çaldım, nasıl olsa söyleyecek bir şeyler bulurdum kapı açıldığında.

Altmışına  yakın, sevimli bir kadın gülümseyerek açtı kapıyı, selamlaştıktan ve ne kadar olabilirse artık kendimi tanıttıktan sonra Mithat Hanzade’yi sordum, elli küsür yıl önce burada yaşıyor olabilirdi, duraksadım, sanırım, kibar olmaya çalışarak bir bilginiz var mı acaba diye sordum, yaptığım şeyin garipliğini o an farkettim, ama karşımdaki kadın gözlerini kısıp, hayır burda oturmazdı ama tanırdım kendisini, içeri buyurmaz mısın kızım dedi bana tabii dedim ve rahatladığımı hissettim.

İsmi Suna’ydı, Suna Teyze dedim ona. Aramızdaki yaş farkına rağmen anlaşabilmiştik. İnsana güven veren biriydi. Hiç tereddüt etmeden mektuplardan bahsettim ona, gülümsüyordu ben anlatırken ve yüzündeki o tarifi mümkün olmayan ifade hala zihnimdedir. O da anlattı bana  henüz küçük bir çocukken abisinin en yakın arkadaşı olan Mithat’ı uzun uzun. Ve onun o çok sevdiği Rum kızını, Eirene’yi…

Doğduğundan beri bu topraklarda yaşamış olan bir Rum kızıymış Eirene, Mithat’la nasıl tanışmışlardı Suna Teyze de bilmiyordu ama çok badireler atlatmışlar zamanında. Mithat’ın babası Hristiyan bir gelin istemiyormuş, kaldı ki Eirene’nin babası Artin de babası istemese bile bir gün kapısını çalıp iki peygamberin kavliyle kızını isteyen Mithat’ı, haddini bil bu işten ne sana ne bana fayda gelir vaz geç, diyerek evden yollamış. Suna Teyze anlatırken mektuptan satırlar hatırlıyordum:

Eirene’m, canım, cananım, âfitâb-cemâlim… Biz bir birimizi bulduk amma biliriz ki hiç bir vuslat öyle müyesser geçmiyor ele. Hem zahmetin noktasına katlanırsak, rahmet oluverir. Bir gün gelecek ve geride bıraktığımız bu günleri diz dize, göz göze yâdedeceğiz. Sen sabret hele, matemle giydirme o handan gözlerini…

Arap harflerinde zahmet ve rahmetin yazılışında tek bir nokta farkı vardı. Tek bir nokta… Eirene ve Mithat’ın o noktaya katlanabilmiş olmalarını diliyordum. Suna Teyze devam ediyordu. O dönemde ortalık iyice karışmaya başlamış, sadece bu iki aile arasında değil, tüm ülke çapında bu iki milletin arası açılmaya başlamış. Kıbrıs sorunları da tuz biber olmuş tabi. 6-7 Eylül olayları ve aynı şehirde yaşayan iki milleti birbirine düşürmek için yalan haberlerle ortada dolaşan çığırtkanlar derken gelenekçi ve milliyetçi olan Mithat’ın babası ya o kız ya ben diye rest çekmiş oğluna. Ne var ki Mithat, efendi çocukmuş. Bir anlık öfkeyle hareket etmemiş ve ne olursa olsun ailelerin rızalarının alınması kanaatindeymiş. Ama ne yazık ki işler yine yolunda gitmemiş. 1964 yılı gelip çattığında aralarında soğuk rüzgarlar esen, yıllarca aynı topraklarda kardeşçe yaşayan farklı dine mensup bu iki milletin kaderleri temelli ayrılmış birbirinden: Rumlar sürgün edilmiş…

Söylentiler varmış sürgüne dair ama açıklandığında perişan olmuş Mithat ve son kez işte bu evde buluşmuşlar, dışarıda başkalarının görme tehlikesi varmış, kendi evlerindeyse zaten imkansız… Suna Teyze o zamanlar daha küçük olduğundan, olanların pek de farkında değilmiş, sonradan anlayabilmiş neler olup bittiğini. Küçük Suna’nın abisi, Mithat’ı evde bırakıp kendisi dışarı çıkmış ve döndüğünde de yanında o güzeller güzeli Rum kızı Eirene… Bir kaç saat kaldıktan sonra ağlayarak gitmiş Eirene evden. Bu yaşıma kadar ağlamanın yakıştığı çok az insan gördüm ben kızım, biri de Eirene’di. Çocuk yaşımda güzelin ne olduğunu tam kestiremesem de hayran kalmıştım o Rum kızına dedi Suna Teyze.

Suna Teyze bu olaydan sonra Mithat’ı bir kaç kez daha görmüş, her defasında daha da perişan bir vaziyette oluyormuş. Sonraları abisi yurt dışına gidip, orada yaşamaya başlayınca hiç haber almamış Suna Teyze Mithat’tan. O zamanlar tanıdıklar arasında çok konuşulurmuş bu olay, yıllarca evlenmediğinin haberlerini almış Suna Teyze ama zamanla unutulup gitmiş. Ben çıkıp gelmesem hatrına bile gelmeyecekmiş…

Anlatılanlarla başka zamana başka bir mekana gitmiştim, o hayali yerden soyutlandığımdaysa hava kararmak üzereydi, kapısına gidip o gün tanıştığım birinde zamanı unutmuştum. Giderken, iyi günler diledim Suna Teyze’ye, samimiyeti için teşekkür ettim, beni yine bekleyeceğini söyledi,- ama bunu gerçekten istemişti laf olsun diye değil-, tabi dedim ben de, benden kurtulmak öyle kolay mı?

Ve aradan aylar geçti, Mithat’ın başka yakınlarına da ulaştım, kimsenin haberi yoktu ondan, kimisi bu merakımı yersiz buldu, kimisiyse güvenmeyen gözlerle beni süzdü. Sonuçta kimse bilmiyordu Mithat’ın akıbetini. Bir gün aklıma bir fikir geldi. Küçük bir yalan söylemem gerekti. Ardındansa işte bu gün olduğum yerdeyim, Mithat ve Eirene’nin mezarına ulaşabildim. Çok değil beş yıl önceydi vefatı. Aralarında bir gün var Eirene’nin ölüm tarihiyle. Kavuşmuşlar mıydı? Nasıl olmuştu? Aklımda onlarca soru… Artık ezberimde olan mektupları,  sahibinin; Eirene’nin mezarına gömdüm. Onlar için dualar ettim…

Eirene’m…

Benim içimdeki sende de vardır bilirim. Benim gözlerimdeki senin gözlerinde de vardır. Benim sesim artık senin sesindir,kelamımızsa birbirimiziz, senin dileğin benim dileğim. Ve işte bunu sana ilk sözüm say ve son sözüm de: sen olmayacaksan, kara toprak olsun sarıldığım, son nefesime dek seni bekleyeceğim, ne aklıma girecek, ne gözüme değecek bir başkası,gönlümse zaten hep senindir. Her daim gözlerim sana bakacak, kulaklarım seni duyacak. Bir pervane kadar da mı değilim, bilse bile sonu yanmaktır sevdiğinin yolunda, döne döne, gözü kapalı gider yine onun yolunda…

Bil, sen benim en kıymetlimsin…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
akide_sekeri_cikolataya_yenildi_h12352

Eski Bayramları Getirdim Size:)

Çocukluğumuzdan beri duyduğumuz, şimdilerde kendi kurduğumuz cümleler silsilesi vardır hani her bayram arefesinde. Ah o eski bayramlar nerededir, eskilerin tadı hiçbir şeyde yoktur…

Bakıyorum da siz de katılıyorsunuz bu fikre… Peki sizce gerçekten değişiyor mu dersiniz bayramlar, her geçen yıl güzelliğini biraz daha mı yitiriyor?

Çocukluğunuzu düşünün, her şey ne de güzeldi… Arefe akşamı güzelce yıkanırdınız, anneniz biraz canınızı acıtırdı belki liflerken, ama öyle heyecanlı olurdunuz ki umursamazdınız bile. Yarın bayramdı çünkü, o ne müthiş bir duyguydu öyle! Hemen karnınızın orda nefes alırken küçük bir fermuar gibi yukarı doğru çekiliveren ince sızı bırakmazdı hiç sizi. Çünkü yarın bayram!

Erkenden yatarsınız, bayramlıklarınız başucunuzda. Hatta ben kırmızı rugan ayakkabılarımı hatırlıyorum bir bayram başucumda, heyecandan uyuyamamıştım, şaka yapmıyorum. Sabah erkenden anneniz kaldırır sizi, hiç mızmızlanmazsınız… Kahvaltı sofrası kurulmuş olur, bu gülümsetir sizi, uzun zamandır tek başınıza yapmışsınızdır kahvaltınızı çünkü -birkaç tekne orucu dışında-, ne sıkıcıdır bilirsiniz…

Sonra giyinirsiniz, anneniz saçınızı tarar güzelce. Bizim ev zeytinyağlı yaprak sarması kokardı, hala da öyle:) Çok geçmeden zil çalar, işin en eğlenceli yanı: babanız geldi camiden, varsa abileriniz de. Tüm aile bayramlaşır, eller öpülür ve ben hep annemi unuturdum. Annem alınmış gibi yapar sonra bir şekilde hallederdik, abimin tabiriyle cadıydım ben o zamanlar. Sonra zil çalar, amcalar, dayılar gelir bayramlaşılır, harçlıklar alınır, sofraya oturulur. Herkes pek bir mutlu, güleryüzlü. Sonra yine zil çalar, -bayramda kim o denmez- patür kütür üç beş çocuk çıkar merdivenlerden, sizinkilerdir, hemen bir poşet kapıp peşlerine takılırsınız. Sıfırdan başlamak zor gelir nedense, evden bir avuç şekeri de poşetinize atarsınız. Mutlu olmamak elde mi böyle bir günde!

Peki sizce neden bayramlar artık eskisi gibi değil? Belki sorun bayram da değil de bizdedir ne dersiniz? Dünyaya artık bir çocuğun gözleriyle bakmadığımızdan olmasın bayramlardaki bu tatsızlık? Kendimizi unutup, akıntıya kapıldığımız için, hala güzel olan şeyleri, güzel göremiyor olmayalım? Yüreğimizdeki çocuğu kendi irademizle bilerek ve isteyerek susturduk belki, ne dersiniz?

Arefede içimin hiç kıpırdamaması başka neden olabilir ki? İnanın bayram hiç değişmedi, o hala aynı bayram, değişen sizsiniz, değişen benim.

Ve ne yapmalıyız biliyor musunuz? Kendimizi hatırlamalıyız, henüz iç sesimize başkalarının sesleri karışmamışkenki halimizi… Sıradan bir şeyin bizi şaşırtabildiği, yamuk duran bir paspasın saatlerce güldürebildiği… Mucizelere inanırken ki ve bayramlar hala bizi heyecanlandırabiliyorken ki halimiz hani… O çocuğu hatırlayın ve onu kendi içinize, ait olduğu yere geri çağırın.

Öyleyse bu bayram sabahına erkenden uyanalım yüzümüzde koca bir gülümsemeyle! Sakın bayramı tatil sanıp otellere gidenlerden olmayın siz de… Kapı kapı şeker toplayamasak da; akrabalarınızı, eşi dostu, yaşlıları ziyaret edin-onlar da şeker veriyor:)-. Bilirsiniz bir dargınlığın üzerinden asla bayram geçmemelidir, eğer varsa bir dargınlığınız, onun da kapısını çalın. Yüzünüzdeki kocaman içten gülümsemeyi eksik etmeyin. Çocuklara bol bol harçlık verin, ne de olsa siz kendinizin cemaziyelevvelini bilirsiniz:)

Unutmayın sizin özünüz, el değmemiş haliniz; çocukluğunuz. O gerçek sizsiniz, bir bilseniz o halinizle ne de güzelsiniz… Her neredeyse tutup getirin onu ve bir daha da gitmesine izin vermeyin.

Çokça mutlu olun bir de, bayramlar biz mutlu olalım diye var:) Mutlu bayramlar!

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
23209

Maiden Firar

Ruhun derdi içinde ve kaçamaz kendi kendinden.

Horatius

Derin bir uykudan alarm sesiyle uyandığında saat 6’yı gösteriyordu, başını sağa çevirdiğinde gördüğü ilk şey kadife yapraklı mor menekşe oldu, gülümsedi. Biraz yatakta oyalandıktan sonra kalktı ve elini yüzünü yıkayıp, bir fincan kahvesi, fıstık ezmeli sandviçi ve polar battaniyesiyle balkona çıktı. Güneş doğuyor, ufukta ince bir kızıllık görünüyordu, yumuşak bir rüzgar esiyordu, ay da hala gökyüzündeydi ve deniz bugün durgun görünüyordu, uzun, karamel rengi, hafif dalgalı saçlarını geriye attı ve gözlerini kapatıp yaradana onu varettiği ve bu güzellikleri ona yaşattığı için şükretti, ardında bıraktıkları ve kırdıkları için de af diledi. Sonra gözlerini açıp uzaklara daldı, öylece uzakları izledi, temiz havayı içine çekti uzun uzun…

Ne kadar öyle kaldığını kendi de bilmiyordu sabahın o erken saatinde çalan kapının sesiyle irkildiğinde. Ahşap evinin merdivenlerinden indi ve kapıdaki misafirine “kim o?” dedi. Çok geçmeden cevap geldi: “ benim” , dedi  “ben…”, duraladı sonra ses. Çok tanıdık bir sesti bu, kalbi hızlı hızlı atmaya başladı, bu tanıdık ses, hatırlamayı hiç sevmediği, bununla birlikte unutmayı da hiç başaramadığı çok da uzak olmayan geçmişinden geliyordu. Kapıyı açmayı öyle çok isterken tereddüt etti bir süre, korkuyordu onca zaman kaçtığı geçmişiyle yüzleşmekten. Ama güvendiği birine ihtiyaç duyduğu bu anda daha fazla kaçamadı kendinden ve kapıyı açıp misafirine sımsıkı sarıldı…

Tüm hayatını geride bırakıp bu sakin sahil kasabasına taşındıktan sonra herşeyin bambaşka olacağına dair söz vermişti kendine bu genç kadın ve işe önce kendinden, isminden başlamıştı. Onun hakkında tam olarak hiçbir şeyin bilinmeyeceği bu kasabada, buna uygun bir isim seçmiş ve kendine Nihan demişti. Nihan orta halli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve anne babasını küçük yaşlarda yitirmişti. Yatıllı okullarda ve yazları da abisinin yanında kalarak büyümüştü. Üniversite de hayat biraz daha kolaydı, artık onu görmeye çok da hevesli olmayan abisinin yanına bir vefa borcu olarak iki üç haftada bir uğruyor, ve okuduğu mimarlık fakültesinden arkadaşlarıyla tuttuğu şirin bir dairede oturuyordu. Bulduğu küçük işlerde onu geçindirmeye yetmişti.

Sonra zaman geçmiş bir anda bir mimarlık bürosunda çalışır vaziyette bulmuştu kendini Nihan, bir süre sonraysa hiç de kitaplardaki ya da filmlerdeki gibi olmayan bir biçimde evlenmişti.  Hayatın çok da eğlenceli olmadığını düşünmeye başlamıştı Nihan, içinde büyük boşluklar, aklında cevapsız sorular olduğunu farketmişti. Eşiyle mutlu olabilmeyi denedi bir süre, kim bilir belki o yardımcı olabilirdi içinde bulunduğu durumdan kurtulmasına. Olamayacağını anlaması ise çok uzun sürmedi. Bazı insanlar biraz daha yüzeyde yaşıyordu, bazılarıysa daha derinlerde, bilirsiniz işte…

Evliliklerinin ilk günlerinde uzun otobüs yolculuklarında birbirini hiç tanımayan insanlarınkine benzer sohbetler ediyordu bu iki insan. Sonra konuşulan kelimeler azaldı zamanla ve sadece gerekli olan mevzularda sorular sorar oldular birbirlerine, cevaplar da olabildiğince kısaydı. Zaman aralarına her geçen gün yükselen duvarlar örüyordu ve ikisi de bundan şikayetçi görünmüyor, öylece yükselen duvarları izliyorlardı. Sonra bir gün Nihan evde tek başına uyudu. Ardından bir gün daha… Ve evde yalnız geçirdiği günlerin sayısı artmaya başladı giderek. İçinde çığlıklar atan biri vardı Nihan’ın ve kulaklarını ona tıkamak her geçen gün daha da zorlaşıyordu Nİhan için. Yanlış anlaşılmasın, şikayeti ne yalnızlıktandı, ne de kadınca kıskançlıklardan, sadece anlaşılmamak üzüyordu onu.

Hayat işteyken de çok iyi davranmıyordu Nihan’a. Yapması gerekenleri yapıyor ve ardından çıkıp eve gidiyordu. Eve gittiğinde çok yorgun oluyor ve biraz uzanıyor, ardından uğraşacağı sıradan birşeyler kendiliğinden ortaya çıkıyordu. Bazen iş yemekleri oluyordu ve Nİhan o ortamda olmaktan öyle sıkılıyordu ve oradaymış, oradakilerle ilgiliymiş gibi görünmek için öyle yoruluyordu ki. Bir sabah uyanıyor ve bir önceki günün çok az değişini yaşayıp yine eve dönüyordu, hiçbir şey tam anlamıyla farklı olmazdı. Hayatının kontrolünün ellerinden çıkmış olduğunu hissediyordu. Bazen hayatın, izlerken kendinden pek çok şey bulduğu o çok sevdiği filme, Thurman Show’a benzediğini düşünürdü, ama hayatın  filmlere pek benzemediğini de yine kendisi yaşayarak öğrenmişti.

Evliliğinin üçüncü yılında, Nihan boğuluyordu.  Bazen öyle ya da böyle birilerine anlatmayı deniyordu bu içinden çıkılmaz hal alan durumunu. Bazen anlatamayacağını, bazen de anlaşılamayacağını düşünüp susuyordu sonra. Görünüşte herkes gibi bir hayatı vardı, hatta bazıları onun yerinde olmayı bile tercih edebilirdi. Ama Nihan’ın istediği hayat kesinlikle bu değildi, neydi, bunu kendisi de bilmiyordu. Ama mutsuzluktan ölmek diye birşey varsa eğer, işte onun eşiğinde olduğunu hissediyordu.

Ve bir gün daha fazla duymazdan gelemedi Nihan içinde çığlıklar atıp duran insanı. O gece yine yalnızdı evde ve daha fazla tutmadı gözyaşlarını. Gözyaşları aktıkça içinde yıllarca birikmiş bir zehri vücudundan atıyormuş gibi rahatlıyordu Nihan, içindekinin çığlıklarıysa gitgide dinginleşmeye başlıyordu ve en sonunda bir iniltiye dönüşmüştü. Yıllarca kulaklarını tıkadığı bu çığlıkların birşey söylediğini farketti Nihan, neden sonra kendi sesi olduğunu farkettiği bu ses: “beni azad et!” diyordu Nihan’a. Nihan, kendine beni azad diyordu…  Ürpermişti, bu hale gelebilmesine hayret etmiş ve ürpermişti. İşte o an tüm hayatını değiştirecek şeyi yaptı, aklına bu belki de en zayıf anında gelmiş fikri, ihtiyacı olan şey hemen yanıbaşındaymış da yıllarca görememiş gibi bir bulma heyecanıyla uygulamaya karar verdi. Hepsi bir saniyeden daha kısa sürmüştü. Ve işte o kısacık anın ardından onun ruhunu kamburlaştıran büyük bir yükten kurtulduğunu hissetmişti. Ağlamayı bıraktı ve gözlerini yumdu usulca, daha önce bu kadar kaygısızca yumabilmiş miydi gözlerini, merak etti.Ta içinden gelen bir tebessümle uyuyakaldı.

Sabah gün doğarken bir kuş kadar hafif uyandı Nihan. Gidecekti. Nereye olduğunu henüz kendisi de bilmiyordu ama, gidecekti. Yanlış yapıyor olmaktan korkuyordu ama bu bir hata bile olsa o an bunu yapmak zorunda olduğunu hissediyordu. Eşyalarını topladı, küçük bir valize sığdırabilmişti şimdiden sonra geçmişi olarak adlandırdıracağı, o günlerinden gerçekten değer verdiği herşeyini. O gün işe gidip çıkışıyla alakalı işlemleri yaptı, kaçtığı herşey oraya ait olsa da yıllarını geçirdiği şehirle vedalaştı uzun uzun ve o akşam bir otelde kaldı. Gidişinin ne zaman farkedileceğini bilmiyordu, farkedilse bile ne abisi ne de eşi tarafından tam olarak önemseneceğini düşünmüyordu, sonra arkasından söylenebilecekleri hayal edebiliyordu, tüm bunları gerçekten haketmiş olmaktansa korkuyordu.

Ertesi gün taşınabileceği şehirleri araştırdı, bir mimara ihtiyacı olmasa bile, bu sıcak sahil kasabasını seçmesi uzun sürmedi. Otele geri dönerken elinde Ege kıyılarına bir bilet vardı ve son anda yapmış olduğu birşeyin heyecanı. Birisi gelmişti aklına, ona bu kadar güvendiğini daha önceleri hiç farketmediği biri. Hani birlikte çok vakit geçirmeseniz bile güvendiğiniz, belki aynı derinliklerde takıldığınızdan sizi anlayabileceğini bildiğiniz biri. Bir dost, bir arkadaş, bir sırdaş. Bir tek ona söyledi gidişini. Bir mail gönderdi ona, şöyle diyordu:

“ Daha fazla dayanamıyorum, kaçışımdan pişman olmamayı diliyorum ve beni anlayacağını biliyorum. Gidiyorum. Hoşçakal…”

Kasabaya vardığındaysa içindeki hissetmekten korkup da bastırdığı kaygılar uçup gitmişti. Hemen bir pansiyona eşyalarını bırakmış ardından kasabayı keşfe çıkmıştı. Yaşamak için seçtiği yer bir masal şehriydi sanki. Taş döşeli yolları, genelde yokuş olan sokakları, ahşap konakları, hemen heryerden görülebilen denizi, çeşit çeşit kuşları daha ilk günden bir yabancıyı evlerine davet edebilecek kadar sıcak insanları…  Onun için inşa edilmiş bir kasabaydı sanki. Kasabayı gezerken bir yokuşun tam tepesinde iki katlı ceviz kabuğu renginde bir ev gördü Nihan, penceresinde kiralık yazıyordu ve küçük bir çocuğun vitrindeki  muhteşem bir oyuncağı görüp de ona sahip olma hayaliyle hızlanan kalbi gibi pır pırdı yüreği. Bu muhteşem ev için gayet uygun bir kira anlaşmasının ardından rüyada olmamak için dualar etti ve eve ufak tefek eşyalar aldı, minderler ve hasır sandalyeler olmadan olmaz diye düşündü. Mutluluk böyle bir şey olsa gerekti, bir de şu içindeki burukluk olmasa.

Burada geçirdiği bir ayın ardından, bu kasaba Nihan’ın vazgeçilmeziydi.  Mutluluk için, iyi bir şirkette iyi bir pozisyonda çalışmak zorunda değildi, insanların çizdiği genel geçer kalıplara sığmaya çalışmak zorunda değildi, kendi kusurlarını görmekte birer âmâyken, senin kusurlarını eleştirmekte çatık kaşlı yargıçlar kesiliveren büyük şehir insanlarına katlanmak zorunda değildi. Herşeyden önemlisi kendini tanımadan, bu evreni tanımadan son nefesini vermemiş olduğu için kendini şanslı buluyordu.

Nihan okuyordu burada, daha önce hiç okumadığı kadar okuyordu, bazen aldatıyor, bazen aldatılıyor, kimi zaman savaşıyor, ağlıyor, yapmadığı yanlışların pişmanlıklarını yaşıyor, ama her zaman öğreniyordu. İçinde biri vardı, henüz tanımadığı, her insan gibi güçlü ve güçsüz yanları olan, ama şimdiye kadar ne kendine kendini anlatabilmiş, ne de kendi kendini dinleyebilmiş biri. Onun içinde bir nihan vardı. Geç kalmış ve ağır ilerleyen bu tanışma adına, hiç gerçekleşmeyecek olma ihtimalini de hesaba katarak şanslı buluyordu kendini Nihan.

Güneş doğup batmaya devam ederken ve Nihan’ın banka hesabı artık boşalmaya  başladığı için  yavaş yavaş bir iş bakmaya başlamalı diye düşündüğü günlerde, karşısına onu artık şanslı biri olduğuna inandıran bir iş çıktı. Sık sık gittiği kasaba kütüphanesinin yolunda, kasabanın tek kitapçısı vardı. Eski yeni kitaplar alıp satan ‘Kabuk’ isimli bu yeri 70’inin üzerinde, ilerlemiş miyobuna ve kataraktına rağmen onu her daim kalın gözlük camlarının ardından okurken görebileceğiniz Halil Efendi işletirdi. Otuzundan beri bu kasabadaydı, evli değildi ve kimseye de yan gözle baktığı görülmemişti bu yaşına kadar. Ne derece doğrudur bilinmez ama kasabada kulaktan kulağa fısıldanan bir hikayesi vardı; güya Halil Efendi, gençliğinde İstanbul’da bir Rum kızını sevmiş, ancak ne kızın ailesi ne de Halil Efendinin babası bu ilişkiye onay vermemiş. Kaçacaklarmış, bunu öğrenen Rum baba, kızı eve hapsetmiş. Bir zaman sonra kız Halil Efendinin de arkadaşı olan Rum bir delikanlıyla nişanlanınca, Halil Efendi perişan olmuş. Bakmış oralarda olmayacak pılısını pırtısını toplayıp buraya gelmiş sonra da…  Söylentiler böyle uzayıp giderken Halil Efendinin tek kelime ettiği görülmemişti bu konu hakkında.

İşte bu yalnız ihtiyarın, o yaşına kadar hiç yardımcıya ihtiyacı olmamıştı ama artık romatizması rahat bırakmadığından bir ilan asmıştı camekanına. İlan Nihan dışında kimseyi o denli heyecanlandırmamıştır herhalde, görür görmez koşar adımlarla gitmişti Kabuk’a Nihan.

Zamanla bu kasabaya yabancı ama burayı çok seven bu iki garip insan hem dert ortağı, hem can yoldaşı olmuşlardı birbirlerine. Bu kasabayı ne çok sevdiklerini anlatmışlardı ayrı ayrı ve uzun uzun. Balık tutmayı öğreteceğine dair söz vermişti Halil Efendi Nihan’a. Bu kasabanın öncesindense hiç bahsetmemişlerdi. Sanki aralarında buraya nasıl geldiklerinden bahsetmeyeceklerine dair gizli bir sözleşme imzalanmıştı da, hiç biri bu konuyla uzaktan yakından ilişkilendirilebilecek cümleler bile kurmuyorlardı. Bir keresinde  eski bir tarihi yapıdan bahsedecek oldular, “sanat tarihi dersinde hocamız…” diye arkası gelmeyen bir cümleye başladı Nihan, hemen sustu ve suskunluğun ardından gelebilecek sorular bir bir geçmeye başladı ardından, korkuyla bekliyordu Halil Efendi’nin dudaklarından dökülecek soruları.  Ama hiç birini sormamıştı Halil Efendi, ya gerçekten duymamıştı ya da çok iyi numara yapıyordu, ama Nihan ikincisi olduğuna yemin edebilirdi.

Nihan’ın giyimi kuşamı da değişmişti burada, uçuşan kabarık etekleriyle, uzun karamel rengi saçlarıyla, yanından hiç eksik etmediği haki rengi çantasıyla bu kasabaya daha bir yakışmıştı. Sabahları erkenden kalkıyor gün doğumunu izliyordu, bir gün bile bıkmayacaktı bu güzellikten. Ardından işe doğru yola çıkıyor, ilgisini çeken şeyleri haki çantasından ayırmadığı eski, pozlu makinasıyla çekiyor, yoluna devam ediyordu. Daha sonra işe gidip okuyor, okuyordu.  Psikoloji ve  klasiklere ağırlık veriyordu. Ardından Halil Efendi geliyordu, Nihan’ın demlediği tarçınlı meyve çaylarını yudumlarlarken, Nihan’ın tarifsiz bir lezzet aldığı sohbetleri başlıyordu, bu kasabada yaşadıklarını, okuduklarını anlatıyordu Halil Efendi. Nihan onun karşısında kendini savunmasız hissediyordu. Gerçekten çok şey bilen insanların yanında böyle hissedersiniz. Müşterileri ikindi vakti gelirdi, öncesinde ve sonrasındaysa tek tük gelirlerdi, Nihan’sa yedi gibi eve giderdi, her akşam yolu iki kat uzatsa da sahil yolunu tercih ederdi, bazen durup denizi seyreder ardından aheste aheste yola devam ederdi. Eskiyi artık çok sık hatırlamıyordu, eskinin de pek sesi soluğu çıkmıyordu, mutluydu, eline geçen bir kaç kitaba kadar…

Son aylarda okuduğu kitaplarda birisi kaçıyorsa mutlu olmayı beklememeli diyordu, çünkü gittiği yere kendini de götürüyordu, kaçtığı herşey de zihninde onunla birlikte. Canını sıkmıştı bu biraz Nihan’ın,  tüm kaçışlar kendinden değildi, benimki de öyle,  diye düşünüyordu. Ve bir kez canı sıkılmaya başlamıştı işte, devamı da geldi sonra. Mutluluk yaşadığını sandığı şeyden başka bir şey miydi öyleyse, beyni yine bulanmaya başlamıştı, yaşadığı bir pişmanlıktı da kendini mi kandırıyordu? Güvendiği birine içini dökmek istiyordu. Hayatta tam anlamıyla güvendiği onu anlayabileceklerini düşündüğü bir Halil Efendi vardı, bir de gidişinden tek haberdar ettiği uzaklardaki insan… Halil Efendiyi düşündü, nedeni nasılı mühim değil, onunki de bir kaçıştı şüphesiz. Bir keresinde eline her kalem geçişinde hep karaladığı dizelerin sebebini Halil Efendiye sormuş, Halil Efendinin tek bir bakışıyla da sus pus olmuştu. Bir daha da hiç bir yere karalanmamıştı o dizeler. O büyük bir adam, bana güvense de sırrını anlatmamayı tercih etti, diyordu kendine. Nihan da ona anlatmamalıydı. Belki de sırf Nihan’ın anlatacaklarını dinlememek için anlatmamayı tercih etmişti, ama hayır o büyük bir adamdı ve anlatılmaması gerektiğini bildiği için anlatmamıştı. Nihan da böyle yapmalıydı, isminin hakkını vermeliydi. Ve son zamanlarda okuduğu kitapların öyle ya da böyle bu ihtiyarın sayesinde onun eline geçtiğinin bir an bile farkına varmamıştı…

Buraya gelişinin onbirinci ayıydı. Hayatında birşeylerin yerine oturmaya başladığı bir aydı bu. Zihninde savaşan onca şeyin içinde sağlıklı düşünebilmeyi başarmıştı. Kararlar vermişti. Öncelikle burayı seviyordu, burada yaşamak istiyordu. Burada mutluydu. Ancak kaçış sorunların çözümüne çare değildi, keşke öyle olsaydı, ama değildi. Yüzleşecekti. Bunun için hazır hissetmiyodu ve ne zaman, nasıl yapacağını bilmiyordu. Düşündükçe tüyleri ürperse de, zamanın kapatamayacağı açık bir yaraydı bu, ve bizzat kendisi kapatacaktı. Verdiği bu karar onu rahatlatmışken, günlük hayatına döndü yine. Halil Efendi küçük saksılarda menekşe almıştı kendine bir gün, mor ve beyaz. Çok beğenince birini de Nihan’a vermişti. Mor kadife yapraklı bir menekşe, Nihan’ın en büyük dostu olmuştu o günlerde. Bir dost işte bu menekşe gibi olmalıydı, dinlemeli ve ayıplamamalıydı, kimseciklere anlatmamalıydı dostunun sırrını, kapısı heran açık olmalıydı, artmaz azalmaz olmalıydı bir şeyler, ikisi de bilmeliydi bunu ve menekşeden başka akıl vermeliydi bir de, o da anlatmalıydı, sonra hayır dedi ,dost menekşeden başka olmalı…

Ve bu sabah geçmişinden bir dost, tek dost çıkagelmişti. Onu karşısında görünce onu sandığından da çok sevdiğini, güvendiğini ve beklediğini anlamıştı, heyecanlanmıştı,  sımsıkı sarılmıştı boynuna, güven elle tutulabilseydi işte o an avuçlarına alabilirdi. Bir süredir yine omuzlarını ağrıtan, ağırlaşmaya başlamış yükün çoğunu O almıştı gelir gelmez, hafiflemişti Nihan… Bir türlü aklına getiremiyordu Halil Efendinin sağa sola karaladığı dizeleri, işte şimdi birileri okuyordu zihninde:

 

Yeniden varoluştur ya da bir başka türlü ölüştür bu

Nice aldanmalardan sonra bir maîye dönüştür bu…

 

 

 

 

Dipnot: Dize bir şiirden devşirilmiştir, bana ait değildir.

 

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
2023372

Özür Dilemek…

Özür dilemek… Hepimizin muhakkak gerçekleştirmek zorunda kaldığı bir eylemdir, en az bir kez ve maalesef. Eh insan olduğumuzdan hata yapmak kaçınılmazdır, yaptığımız hatalar bazen ne yazık ki bilinçli olarak yapılır, kimi zamansa tamamen farkındalık dışı. Ve yaptığınız şey, bir şekilde birinin kalbini kırar. Kırıldığını kimileri açıkça söyler, kimileri hesap sorar, kimileriyse sessiz muameleye maruz bırakır ki bana sorarsanız en çekilmezi de budur. Özür dilemek gerekir, bu bir erdemdir ve tam anlamıyla zordur…Eğer özür dilemeden hayatınıza normal bir şekilde devam edebiliyorsanız sorun yok, karşınızdaki –yaptığınız hayati bir hata değilse- sizi zamanla kendiliğinden affedecektir. Ancak ben bir yerlerde bana kırgın biri varken hayatına kaldığı yerden devam edemeyenlerdenim. Hemen o an gidip bir şeyler yapmak zorundayımdır. Garip bir his; boğazınıza takılmış bir şey ya da hani olur ya bazen, yapmanız gereken bir şey vardır da unutmuşsunuzdur, ne olduğunu hatırlayamazsınız ama yapmanız gereken bir şey vardır işte… Böyle rahatsızlık verici bir durumda kalakalırım ortalıkta. Elim mahkum giderim kırık kalpli zatın kapısına ve bilirim neyle karşılaşacağımı da.

Hiç kimse, siz onun gönlünü almaya çalışıken size yarımcı olmaz. Azıcık gururunuzu tokatlar, sizi deli ederler. Aldığınız cevap can sıkıcıdır, onun karşısında 2-0 mağlupsunuzdur. Sizi süründürmek isterler, eğer bu kırgınlık sadece onun kuruntusuysa artık değildir; çok daha fazlasıdır. Ve eğer siz gerçekten onu incittiyseniz, tek söyleyebileceğim yazık size!!!

Efendime söyleyeyim kendini biraz daha değerli hisseder özür dilenen, belki birazdan daha da fazla, siz onsuz yapamazsınız ya hani, azıcık burnunuz sürtünsündür… Özür dilemek büyüklüktür evet, ama bunu kimsecikler bilmez, ne siz hissedersiniz özrünüzün ardından bu büyüklüğü, ne karşınızdaki size bunu hissettirir*. Üçüncü bir kişi durumun farkında bile değildir. Siz yapmanız gerekeni yapmış olduğunuz için bir iç huzuru bile yaşayamazsınız. Ama yapmanız gerekeni yapmışsınızdır işte…

Karşınızdaki de bir süre sonra daha fazlasını beklemekten vazgeçer ve bu böylece hallolur gider. Bana sorarsanız artık bir de onun size özür borcu vardır ama bu özür dilenecek olursa durum bir kısır döngüye girer ki, unutalım gitsin. Ve siz siz olun bu yorucu sürece girmektense, kimsecikleri kırmamaya bakın.

 

*Özür dilemek tam da bu yüzden büyüklüktür.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
64624

Ben Küçükken…

Çocukluğumuza dair hemen hemen her şey içimize ılık bir şeyler salıverir… İşte o huzur verici hissi çok sevdiğimden olsa gerek ara sıra oturup çocukluğumu, oynadığım oyunları, arkadaşlarımı düşünürüm. Canımın en sıkkın zamanlarında çıktığım bu geçmişe yolculuklardan geri dönüşüm, genelde hayatın tüm sorunlarından uzak, arınmış bir ruhla olur, böyle olunca da sorumluluklardan ve bilmeyi hiç istemeyeceğimiz birçok gerçekten uzak o günleri düşünmek benim için neredeyse bir bağımlılıktır.

Dönüp şöyle geçmişe baktığımda çocukluğumu geçirdiğim Fatih’in mütevazi Nene Hatun Sokağını,  sonradan çıkan bir yangında küle döndüğünü öğrendiğim, kocası onu başka bir kadın için terk edip gitmiş olan Ayşe Teyzenin ahşap konağını, Münevver Ablanın penceresinin önünden hiç eksik olmayan rengarenk menekşelerini ve sardunyalarını ve şimdi hiç haber alamadığım en yakın arkadaşım Mustafa’yı hatırlıyorum. Görüşemesek de taşındığımız gün bana verdiği en sevdiği misketi hala saklıyorum, dünya küçük ve bir gün karşılaşacağımızı biliyorum…

Tüm bunların cazibesine ve o günlere geri dönebilme hayaline abandığım o anlarda çıkıp geliveren bir siluet var ki, biraz daha belirginleşince Salih Baba olduğunu anladığım bu adamı hatırladığımda içimi tarifsiz duygular kaplayıverir. Hem hüzün, hem özlem, hem ‘keşke ona daha yakın olabilseydim’ in pişmanlığıdır bu.

Salih Baba 65 yaşlarında kır saçlı, tatlı dilli, öğretmen emeklisi bir ihtiyardı. Baba lakabı da öğretmenliğinden kalmıştı: öğrencileri ona hep Salih Baba derlermiş…  Yıllarca eşi Hayriye Hanımla birlikte Anadolu’da öğretmenlik yapıp emekli olduktan sonra da ikisinin emekli ikramiyesiyle çok sevdikleri İstanbul’da bu küçük evi almışlar. Taşındıklarından sonra da tüm mahallenin hem saygısını hem de sevgisini kazanmışlar.

Nene Hatun Sokak ilk taşındığımız günlerde her akşam Salih Babanın üflediği ney sesiyle huzur bulurdu. Biz de çayımızı balkonda içer, bu hoş dinletiden istifade ederdik. Ardından Salih Baba ve Hayriye Hanım kol kola yürüyüşe çıkarlardı. Ara sıra da ziyaretçileri olurdu, her yaştan olan, bazen grup halinde gelen bu gençler sonradan öğrendik ki eski öğrencileriymiş. Postacı da hep elleri dolu gelirdi onların evine; şimdi şimdi anlıyorum ki onlar da öğrencilerinin mektuplarıydı.

Üç haftalığına İzmir’in Zeytinli köyünde yaşayan anneannemi ziyarete gittiğimiz o yaz, döndüğümüzde o sıcak, sevimli sokağımızı eskisi gibi bulamamıştık. Artık akşamları ney üflenmiyordu sokağımızda, Hayriye Hanım son yolculuğuna uğurlanmış, onun yokluğundaysa Salih Baba içine kapanmıştı. Çocukluğumda gidişimin sokağımıza uğursuz geldiğine, ben orada olsaydım Hayriye Hanımın bizi bırakıp gitmeyeceğine inanmış ve kendimi suçlamıştım. İnanın bunu bir tek sizinle paylaşıyorum: o yaz orada olmadığım için hala gizli bir pişmanlık vardır içimde.

Salih Baba bir daha hiç eskisi gibi olmadı, ney de üflemedi. Ama belli bir süre sonra toparlandı ve bizim sokaktaki çocuklarla bir anlaşma yaptı: her perşembe öğleden sonraları Salih Babanın evine gidecek ve onun bize anlattığı hikayeleri dinleyecektik, bu anlaşmadan Salih Babanın çıkarıysa bizim öğrendiklerimiz olacaktı.

İlkine Mustafa’nın zoruyla katıldığım bu perşembe toplantılarını tüm çocuklar iple çeker olmuştu. Benim içinse perşembelerin bayramlardan bir farkı kalmamıştı, hani çocukça bir heyecan vardır bilirsiniz, onu sonuna değin hissederdim bu günlerde. Bu toplantılarda Salih Baba lezzetini hala duyumsayabildiğim akide şekerleri verirdi hepimize, ardından da bu yaşıma kadar hiç kimsede rastlamadığım o eşsiz hitap yeteneğiyle anlatmaya başlardı. Dinlediklerimiz hikaye değil tarihti, muhteşem bir tarih bilgisi vardı Salih Babanın. Sokağımızın ismini aldığı Nene Hatunu, Muhteşem Süleyman’ı, Fatih’i, Yavuz’u, Ulubatlı  Hasan’ı, entrikaların döndüğü haremden Kösem Sultanı, Hürrem Sultanı, Tuti’yi hepimiz ilk ondan dinlemiştik. Ondan öğrendiğim ve hiçbir kitapta rastlamadığım öyle çok şey var ki…

Yine bir perşembe günü Mustafa’yla ben kaldırıma oturmuş, Salih Babanın evine gideceğimiz vakti bekliyorduk; zaman perşembeleri çok yavaş işliyordu. O gün daha fazla sabredemedik ve diğerlerinden bir saat kadar erken gittik Salih Babanın evine. İster istemez derin bir saygı duyduğumuz ve çok sevdiğimiz Salih Babayla aramızda hep bir mesafe olmuştu, işte o gün ona en çok yaklaşabildiğim gündü sanırım.

Eve girdiğimizde hafif bir müzik sesi karşılamıştı bizi; Müzeyyen Senar çalıyordu:” Elem beni terk etmiyor hiçte fasıla vermiyor, nihayetsiz müteakiben doğrusu ömür yetmiyor…”

Salih Baba müziği kapatıp yanımıza geldi, halimizi hatırımızı sordu ve anlattıkları hakkında ne düşündüğümüzü de. Mustafa ve ben uzun uzun hikayelerini ne kadar çok sevdiğimizi ve beğendiğimizi anlattık, Salih Babanın o hüzünlü yüzünde gerçek mutluluğu görmüştüm işte o an. Sonra bize: “Oğlumun resimlerini görmek ister misiniz?” diye sordu, bizim bu teklife gösterdiğimiz heyecan cevabımız olmuştu, Salih Babanın ardına takılıp eve göre oldukça uzun bir koridorun ardından küçük bir odaya girdik. Duvarlar baştan başa resimlerle doluydu; Hayriye Hanım ve öğrenciler, Salih Baba ve öğrenciler… Duvarın birindeyse sadece Hayriye Hanım, Salih Baba ve bir erkek çocuğunun birlikte resimleri vardı, mutlu aile resimleri… Odadaysa, bir koltuk ve küçük bir sehpanın üzerinde az önceki müzik seslerinin ondan geldiğine kanaat getirdiğim bir gramafon dışında hiç eşya yoktu. Mustafa ve ben büyük bir hazine keşfetmiş, yahut büyük ve çok gizli bir sırrın sahibi olmuş gibi mutlu, bir odaya bir birbirimize bakıyorduk. “Oğlun şimdi nerde,bizi onla tanıştırsan?” diye sordum Salih Babaya, onun bakışlarından sonraysa öylesine pişman olmuştum ve bu soruyu hiç sormamış olmayı öyle çok istemiştim ki… Oysa zorlanarak gülümsedi ve: “O şimdi çok uzaklarda” dedi. Mustafa da: “O yüzden hiç gelmiyo demek”  deyiverdi. Anlayışla gülümsedi Salih Baba: “Öyle değil evladım, çok yakın ama bir o kadar da uzak” dedi. Sonra eğilip ikimizi birden kollarına sardı sımsıkı, öyle garip şeyler hissetmiştim ki o an. Ardından biz odadan çıktık ve dönüp baktığımda Salih Babanın gözlerinde birkaç damla yaş gördüğüme yemin edebilirim…

Sonra diğer çocuklar geldi ve Salih Baba o günkü hikayesini anlattı, inanın Salih Babayı  hiç dinleyemediğim tek gün, o gündür. O küçük, büyüklerin sorunlarını anlamaktan aciz kafam Salih Babanın hayatında bir şeylerin ters gittiğini anlamış, küçücük yüreğimin ona beslediği derin şefkatle ve ona duyduğum o tarifsiz saygıyla, kır saçlarına, usul usul kıpırdayan dudaklarına bakakalmıştım. O günün sonunda ve sonrasındaki günlerde Salih Babanın evinde yaşadıklarımızı Mustafa’yla hiç konuşmadık. Sanki konuşsak her şeyin büyüsü bozulacakmış gibi gelirdi, Mustafa da aynı şeyleri hissetmiş olacak ki, o da bu konu hakkında tek kelime etmedi.

Kendisine hadsiz bir sevgi duyduğum, kucağına oturup yanaklarını sıkmak, tüm çocukça şirinlikle onu mutlu etmek istediğim ama hiçbirini yapamadığım bu yaşlı adam, onu ne kadar çok sevdiğimi hiç bilmedi ve ne yazık ki hayatın en acı gerçeğiyle beni tanıştıran da o oldu. Bir sevdiğini kaybetmek, senin için böylesine önemli birini bir daha hiç göremeyeceğini bilmek, bana öyle zor gelmişti ki… Yine bir Perşembe günü çaldığımız Salih Babanın kapısı bu kez açılmamıştı. Tüm çocuklar üzgün, belki bir yere gitmiştir umuduyla sokakta onu bekledik, ama akşam oldu, annelerimiz evlerimize çağırdı, hala yoktu… Çocukluk işte, içten içe Salih Babanın oğlunun yanına gittiğini ve bir daha hiç gelmeyeceğini düşünmüş, bunun gerçek olmasını hiç istememiştim. Gerçeğe  bu fikri yeğleyeceğimi nerden bilebilirdim?

Ertesi gün uyandığımda sokaktan sesler geliyordu, koşup pencereye baktığımda  Salih Babanın evinin önünde bir kalabalık gördüm ve hemen salona koştum. Ne olduğunu sorduğumda annem yanıma gelip sarıldı…  Hayır, dedim içimden, hayır… Tek kelime söylememesini istiyordum annemin, kendi sesime de katlanamazdım, sustum, annem de sustu, öyle yorulmuştum ki… Anlamıştım, annemin kollarından kurtulup koşmak istemiş ama kendimde bu gücü bulamamıştım. Annem gözlerime baktı, içimde kopanların farkındaydı o da. Taşıyamayacağımı hissetmiştim bu yükü, bir çocuk için öyle ağardı ki, tam olarak anlayamadığım bir kavram etrafımdakileri bir bir alıp götürüyordu ve Salih Baba en acısıydı. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu artık, nefes alırken içimde bir şeyler sızlıyordu…

Ailelerimiz cenaze törenine katılmamızı istemeseler de Salih Babaya  duyduğumuz sevgiden olsa gerek bizi anladılar ve biz de gidebildik. Kalabalığın arasında Mustafa’yı buldum ve omzuna elimi attım, birbirimize baktık, ama konuşamadık, şimdi iki küçük çocuk değil, iki koca adamdık, birbirimizi anladığımızı hissettim… Öyle kalabalıktı ki orası, bu yalnız adamın bu kadar çok tanıdığının olması ailelerimizi şaşırmıştı, ama bizi değil. Dualar okunup tabut açılırken annelerimiz dikkatimizi başka yerlere çekmeye çalışıyorlardı, sonra arkada siyah bir arabanın önünde takım elbiseli, zengin görünüşlü genç bir adam dikkatimi çekti. Birine benzettim onu ve emin olmak için tam Mustafa’ya gösteriyordum ki, birazdan tüm kalabalığın gözleri bu genç adamdaydı. Arkamızdan koşarak geldi ve gidip tabutun önünde diz çöktü.

Bağırıyordu, boğazı parçalanırcasına… Ağlıyordu, hıçkırıkları hepimizin içini acıtıyordu… Bağırıyordu: ”BABA! BABAM!”. Herkes şaşkın, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu; bir yanda onun sesi:“BENİ AFFET!…AFFET BENİ!” .Hepimizin içine işliyordu bu çığlık, hepimizi yaralıyordu… Öyle ki; bu genç adamın affı için tüm kalabalık tabutun içindeki cansız bedene yalvarmaya razı görünüyordu… Kalabalıktan birkaç kişi onu uzaklaştırmaya çalışırken, hafif hıçkırıklar gelmeye başlamıştı… Herkesin şefkatle baktığı bu genç adama, bir Mustafa bir de benim kaşlarımız çatıktı. Yanına gidip, “Neden zamanında gelmedin, bu günü bekledin?!”, diye haykırmak,Salih Babayı üzdüğünü bildiğim bu adamın canını biraz da ben yakmak istiyordum…

Kimse ne olduğunu anlayamadı, bu olay günlerce sokağımızda konuşuldu durdu…  Salih Babanın eşyaları hiç kimsenin tam olarak kim olduğunu bilmediği, ama herkesin onun oğlu olduğundan neredeyse emin olunduğu biri tarafından alındı ve biz oradan taşınana kadar bu daire boş kaldı… Eşyaların boşaltılmasını Mustafa’yla beraber izledik ve gramafon o çirkin kamyonete yüklenirken dayanamayıp ağlamaya başladım, ne çok canım yanmıştı anlatamam… Küçük dostum ve ben, neler olup bittiğini en çok anlayanlar olmamıza rağmen,  bilmediğimiz çok şey vardı. Ama bildiğim koca bir gerçek vardı ki, bunu Salih Babanın oğluna da söylemeyi çok isterdim, onun acısını hafifletmek için değil, babasının ne yüce bir insan olduğunu bir kez daha anlayabilmesi için… O koca yürekli adam ,-oğlu her ne yapmışsa-, bunu çoktan affetmişti…

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
okyanus1

DENSİZLERE MANİFESTO

Şaşıyorum. Söylediklerine, yaptıklarına, gayretsizliğine ve
tüm bunlara karşın sahip olduğu hadsiz özgüvene. Bilmeyişine, bilmediklerinin farkında olmayışına…

Anladığınız üzere birinden bahsediyorum ama bir değil ki densizler, her yerde ve her zamanlar. Beni anlayacağınızı biliyorum; muhakkak sizin de yolunuza çıkmıştır böylesi biri, ya da o ‘densiz’ sizsiniz!

Ve şimdi ben sizi densizlikle itham ettiğimde durup düşündüyseniz o ben olabilir miyim diye; korkmayın siz değilsiniz, ama eğer konduramamışsanız o olabilme ihtimalini bile kendinize o densiz muhakkak sizsiniz! Evet evet hala üzerine alınmayan söylediklerimi; siz densizin tekisiniz. Biliyorum hiçbir zaman farkında olmayacaksınız densizliğinizin. Ve biliyor musunuz; kimse size sizi anlatmayacak. Bazıları tüm iyi niyetiyle, kalbinizi kırmak istemediği için size anlayış gösterecek ve bu yüzden susacaktır, diğerleriyse anlatsa da sizin anlamayacağınızı bilecek, hiç bu zahmete girmeyecektir. Ne denli çekilmez olduğunuzu dile getiren bir benim, kıymetimi bilin.

Yarasından bihaber, sözlerimden hiç gocunmayan densizler, bu sözlerim size:

Hamım daha, pişmediğimden olsa gerek, varlığınız varlığıma ziyadesiyle ağır gelmekte, siz ortalıkta kemiksiz diliniz ve yersiz kibrinizle gezinirken benim içimi öfke bulutları kaplamaktadır. Sizi hiç tanımamış olmak beni ne kadar mutlu ederdi bilemezsiniz ama şu saatten sonra sizden isteyebileceğim tek şey kendinizi bana fazla hatırlatmamanızdır. Olgunlaşıp da
sizin gibileri gerçekten yüce gönüllülük göstererek hoş görebileceğim günleri sabırsızlıkla bekliyorum. Ancak şimdilik size karşı hissiyatım öfkeyle karışık bir tiksintiden ibarettir. En azından bir kez, kendinize asla layık görmeyeceğinizi bildiğim halinizi anlayabilmenizi öyle çok isterdim ki… Bununla birlikte, isteğimin imkansızlığının da farkındayım.

Ve densiz olup olmadığını hala düşünenler;

Korkmayın, siz gerçekten densiz biri değilsiniz, hatta ihtimal odur ki kolay kolay kalp kıracak biri de değilsiniz.

İçinizde bir yerde benim de densiz biri olduğuma dair bir şüphe uyandı biliyorum. Aslında ben de korkuyorum bu ihtimalden. Sırf bu yüzden kendimden ümidim var. Sizin de olsun.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
saat

Canımı Sıkan Bi’şey

Zamanın hızına yetişememekten dolayı can sıkıntımı paylaşacağım sizlerle. Çoğumuz şikayetçiyiz aslında bu durumdan, zamanın koşar adımlarla yanımızdan geçip gitmesi ve yanımızdan geçerken de bize gösterdiği o garip tebessümünden, ama hani bazı anlarda daha çok hissedilir zamanın gittiği ve sizin bir yerlerde kaldığınız, sanırım ben şuan işte oradayım…Geçen zamana bakarsınız aslında pek de bir şey yaşamamışsınızdır, küçükken abi abla dediğiniz insanların o zamanlar özendiğiniz ve gözlerinizi kocaman açıp ‘ne kadar da büyük ve ne çok şey biliyor’ dediğiniz o yaşlara siz de ulaşmışsınızdır. Ama gelin görün ki o kadar da büyük değilsinizdir aslında, daha fazla sorumluluğunuz vardır, sizi yoracak daha fazla uğraşınız, birilerinin beklentileri ve davranışlarınızın sonuçlarını tek başınıza yüklenmek zorunda olmanız. Bazen o küçük çocuk olmak istersiniz yine, ama zaman acımasız ve bizden bağımsızdır, siz bunu düşünürken bile o ileride bir yerlerde koşmaya devam etmektedir.Tam yaşınıza alışırken bir diğerini getirir zaman size, bazen üzüldüğünüz olur yine zamanın getirdiği bir şeylere ve zamanın size bir iyilik yapası gelir. Bazen bir ay, bazen bir yıl, koşar yine acınızı eskitir, unutursunuz, eskisi kadar üzmemektedir sizi- canınızı acıtan her neydiyse-, ama zaman işte karşılıksız yapmamıştır yine, cebinizden tek tek saniyelerinizi alarak koşmuş, koşmuştur…He bazen gerçekten çabuk geçmesini istediğiniz anlar olur, hani şu zamanın bu kez aheste adımlarla, bazen durarak ilerlediği anlar, o da başka bir yazının konusu olsun… Ve Behçet Necatigil’den bir şiir paylaşmak istiyorum sizlerle, bize bir gün gelipte, zamanın bizim için artık bir öneminin kalmadığı o anda, pişmanlık duymamamız için yaptığımız ya da yapmadığımız bir şeyleri hatırlatıyor bizlere:

SEVGİLERDE
Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.
Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz.)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.
Siz geniş zamanlar umuyordunuz,
Çirkindi dar zamanlarda bir sevgiyi söylemek.
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.
Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı.

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
cay_vapur

DOST VeTERMOS

Mutluluk insanlar vapurda çaya para öderken senin yanında koca bir termosunun olmasıdır. İçi çay dolu koca bir termos, yanında da o çok sevdiğin dost…Ortalama bir buçuk saat sürer İstanbul’da vapur gezileri, iki köprünün de altından şöyle bir geçer, geri gelirsin. Kıyıda yalılar vardır, balkonunda güneşlenen insanlar. He bir de vapurun peşinde martılar ve ardında beyaz köpük. İzlemek doğaldır güzeldir manzara, kimileri de hayıflanır bir yalıda güneşlenenin de kendi olmadığına. Ama mutluluk bugün ne martılardaydı, ne yalılarda, bir çala gördüm hepsini. Yanımda o çok sevdiğim dost, anlatmak için birikmiş onca şey ve koşup giden zaman… He bir de koca bir termos çay, benim fıstık yeşili bardağım, dostun turuncu bardağı. Mutluluk anlatacak onca şeyi o güne sığdırabilmek için hızlı hızlı konuşmak ve ne söylersen söyle dostunun seni anlayabileceğini, yargılamayacağını bilmekti bugün. Buna bir de güven diyorlardı herhalde… Mutluluk güvendi bugün.Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan inilen vapurun ardından çıkılan yokuşlar, ardından gidilen Ağa Kapısı. Güzel yerdir gitmediyseniz, muhteşem bir manzara. Süleymaniye’de Ağa Kapısı… Birer Osmanlı şurubu, ve yine kopkoyu bir sohbet. Hatırlanan eski günler ve planlanan gelecek. Ağa Kapısı’ından sonra Süleymaniye’yi ziyaret. Sabah onbirdeki buluşmadan beri anlatılarak bitmeyenler ve saat akşam dört. Termos artık boş Ama Lale Bahçesi bu yakınlarda. Çayları muhteşemdir Lale Bahçesi’nin… Oturup anlatılanlar, şaşırılanlar ve saat yediye doğru ancak kalkılabilen bir masa. O da evden gelen telefonların hatırına…Yaşadığım müddetçe kopmayacağımı bildiğim, sevdiğim, güvendiğim bir dosttan ayrılış ve Haşim İşcan’dan yarım saatte bir geçen otobüsümün ben merdivenlerden inerken gelivermesi. Mutluluk bir de şanstı bugün daha bitmedi çünkü… Gelen otobüste tek bir boş koltuk ve ayakta bir tek ben:). Mutluluk işte böyle bir şey…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
marti_ve_vapur

Rüzgarın Öyküsü

Şehirlerden İstanbul, mevsimlerden sonbahar, nasıl var oldum bilinmez, ben de ılık bir rüzgar. Yanlış anlamayasın ey insan, bildiğin esen, saçlarında dolaşan, sana bazen çiçek, bazen deniz kokusunu getiren rüzgar… Çok sevmiştim şehrimi. O şehir ki sevilmez mi, yedi tepesi birbirinden güzel, her sokağı ayrı bir masal, minareler kubbeler derken,  sanırsın Kaf dağının ardından getirip de buraya oturtmuşlar.  İstanbul demişken, Nazenin, İstanbul kadar güzel demek olmalı.

Eskiden sokaklarda eserdim, bazen pencere önlerinde oturur dinlenir, sonra yine eserdim. Ben küçük sayılırım rüzgârların içinde, büyükçe bir rüzgâra rastladım günün birinde ve takıldım peşine. Estim, estim, estim… Bir cennetti gittiğim. Pierre Loti derlermiş bu tepeye, bir şair yatarmış bu yakınlarda ve demiş ki bir şiirinde:

 

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar

Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar

Ne büyük söz ustasıymışsın dedim o şaire ilk duyduğumda bu dizeleri ve sonra içimden geçirdim: İstanbul da bir şairin ruhuna sahip olabilirdi ancak. Şair demişken, Nazenin, tüm şiirlerin ona yazıldığı demek olmalı.

Sevmiştim bu tepeyi ama kim bilir daha neleri vardı bu şehrin, indim ben de tepeden ve denizi takip ederken insanlar balıkçılar ardından vapurları buldum. İnsanları yüklenip bir başka kıtaya taşıyan vapurları. Yeni eğlencem buydu artık, ardına takılıyorum vapurların, tırabzanlarında oturuyorum, yolcuların saçlarını yüzlerine estiriyor, ardımızda bıraktığımız beyaz köpüklerle oynaşıyorum ve benim gibi vapurun peşine takılmış martıların kanatlarına dolanıyorum. Düşünüyorum denizin bu kadar yakıştığı başka şehir var mıdır diye, sonra sus diyorum kendime, düşünmesi bile bu güzel şehre ihanet diye. Deniz demişken, Nazenin, deniz kadar mavi demek olmalı.

Eminönü’nden  büyük bir curcunayla ayrılan vapurlar yeni konağım oluyor sıkça. Kendime yakın hissettiğim, sevdiğim bir kulenin yakınlarına, Üsküdar’a gidiyorum. Denizin ortasındaki bu kulenin de bir hikayesi varmış, benim gibi, senin gibi ve yaratılmış onca şey gibi… Bu arada Nazenin kim bilir kaç hikayenin kahramanıydı?

Benim hikayeme gelince, işte ben bir garip rüzgar iken, yine bir gün Asya’ya giden bir vapurun peşine takılmış iken ve zaman artık durması için yeterli sebebi olmasına rağmen buna aldırış etmeden akmaya devam  eder iken… Bir ışık huzmesi gördüm ki, nurdan bir varlık, göğün kapıları açılınca yeryüzüne düşmüş bir huri. Nasıl söylenir bilmem, varlığım gitmişti artık benden. Boyut değiştirmiş, hem onca şey hisseder hem de hiçbirini algılayamaz olmuştum. Ardından ses geldi o güzelin: ‘Nazenin!’… Bir tanıdığı olsa gerekti ve dönüp konuşmaya başladı ve ben adını öğrenmiştim o perinin: Nazenin. Her şey Nazenin’di şimdi, ben bile. Ne demişti Mecnun:

Ger ben ben isem nesin sen ey yar?

Ver sen sen isen neyim ben-i zar?

Ve ben de aklımı yitirip yitirmediğimden emin değilsem bile, bir gülüşlük canım kalmıştı bildim, Nazenin bir gülse bana oracıkta yok olurdum, gördüm. O Nazenin ki, yarım kalmış bir şiirin son dizesiydi, o baharın ilk çiçeği, bir merhumun son nefesi ve bir bebeğin ilk gülüşüydü. Nazenin her yerde ve her şeydeydi.

Peki yanına gitmeyi öyle çok isterken onun olduğu yöne bile esemeyişim nedendi ey ulu deniz?  Sen söyle güneş, her sabah ondan aldığın güzellikle mi doğarsın böyle? Siz konuşun martılar, o olmadan da sahi var mıydım ben, ben olduğumu sandığım neydi yahut? Ey heryeri kuşatmış gökyüzü, var mı şu dünyanın herhangi bir yerinde ondan daha güzel ve benden daha biçare? Yalvardım Nazenine duymayacağını bile bile: Gel de bana ey güzel, de ki, beni çağıran sesinle tuz buz olmamışsa varlığım, her şeyimle kulun olayım. Gel de bana ey güzel… Döndüm sonra kendime ve fısıldadım usulca:

 

Ne beyan-i hale cu’ret, ne figana takatim var

Ne reca yi vasla gayret, ne firaha kudretim var

Ve  şu son yirmi dakika, hem yirmi asır hem yirmi saliseydi bana. Nedir beni bu hale getiren demedim kendime ne o gün, ne de ardından geçen onca zamanda. Bildim;  pervaneyi ateşe düşüren, bülbüle  türküler söyleten ve Kays’ı çöllere düşüren ne ise, işte benim baktığım her yerde onu görüşüm, her şeyde onu buluşum da bundandı, tüm güzellikleri onda buluşum, tüm güzelliklerde onu buluşum da.

Varlığım öncesine dayansa da hikayem işte orada başlamıştı ve az sonra da bitmişti. Nasıl mı? Şöyle: bitmemesi için dualar etsem de her vapur yolculuğu gibi o yolculuk da bitti. Vapur kıyıya yaklaştı ve yolcular inmeye başladı, sonra Nazenin de indi ve tabi ben de onun peşinde. Sokaklara daldı Nazenin, şanslarından ötürü delice kıskandığım kaldırımlarda yürüdü ve gidip Samyeli isimli bir yere girdi. O girer girmez içeride biri ayağa kalktı, Nazenin’e baktı ve gülümsedi. İşte benim hissettiğim şey, bu genç adamın gözlerindeki şeydi, ama anlamak istemediğim bu duygunun o gözler de ne işi vardı? Dünyadan ağır bir yük yüklemiştim omuzlarıma. Nazenin tarifsiz bir acıydı şimdi… Nazenin oturdu onun yanına ve benim orada olduğumu bilmeden döndü benden yana. Görmek istemedim önce o kehribar rengi gözleri daha da güzelleştiren, dile getiremediğim şeyi, düşeceğim durumu bilsem de kendimi kandırmaya bile razıydım gördüğümün yanlış olduğuna dair, ama yapamadım. İşte benim varlığımı baştan başa kaplamış şey bu gözlerde de vardı ve tüm bunlar o genç adamaydı. Varlığım hadsiz bir acıydı artık. Her şey duruvermişti, zaman bana inat, bu korkunç anı zihnime iyice kazımam için duralamış olsa gerekti. İçim titriyordu, bulduğum ve bulur bulmaz kaybettiğim bir hazinem olmuştu.  Bu nasıl yakar canı, anlatsam kim anlardı, ötesinde ve öncesinde kim duyardı?

Varlığıma sonsuzluk kadar uzun gelen bu anın ardından dönüp hızlıca savruldum açık pencereden ve estim saatlerce nereye gittiğimi hiç bilmeden. Yükseklere çıktım, alçaklara daldım, kuşlarla yarıştım, içimi sızlatan, bu yok olmuşluk hissi bitsin istedim. Hissettiğim tarifsiz, derin bir sancıydı. Ama her şeye rağmen Nazenin’in varlığından bihaber yaşamayı, şu halime yeğlemeyeceğimi de biliyordum. Bu acıdan kurtulmayı dilerken, içten içe bu acıyı çekmekten aldığım gizli bir zevkin olduğunun da farkındaydım. Ama yine de dayanılır gibi değildi bu, hem de hiç. Ne garip kelimeydi şu ‘azap’, çok sonraları bilge bir rüzgar söyledi, hem elem demekti azap, hem lezzet. İşte buydu benim halim, hem elemimden bin parça olmuştum, hem de bu parçalanmışlıktan tarifsiz bir lezzet alıyordum. Nazenin… Yaşadıkça çoğalan, anlatmakla bitmeyendi.

Eserken artık gücümün tükendiğini hissettim. Sonra bankta oturan birini gördüm: yalnız bir kadın. Gidip yanına oturdum usulca, esintimden anlamış olacak dönüp bana baktı orada olduğumu bilmeden. Sonra önüne döndü yine, elinde kırmızı kaplı bir kitap, saatlerdir çevrilmediğine bahse girebileceğim açık bir sayfa ve az önce kadının gözlerinden bu yenilmişlikte yalnız olmadığımı gösteren o içimdeki her şeyin tıpkısı… Sonra açık sayfadaki şiire ilişiyor gözüm ve bir kez daha anlıyorum yalnız olmadığımı:

Bilirim senden bana yok bir faide ey gül!

Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül.

Etsem de abestir sitem-i hâre tahammül,

Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül.

Bakışlarımı İstanbul’a çeviriyorum, minareler, kubbeler, hisarlar ve martılar, bu eşsiz deniz, şu sessiz sandal… Nazenin, İstanbul kadar güzel demek olmalı…

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email