Yazar arşivleri: Büşra Yavuz

Büşra Yavuz hakkında

14 yaşındayım. Fazla uzatmadan ve abartısız söylemek gerekirse; yazmayı seviyorum...

sizofreni

İmkansız

Genç adam yürürken içinde garip bir tedirginlik hissetti. Kendini, paranoyak bir şekilde takip ediliyormuş gibi hissediyordu. İçindeki merak dürtüsüne engel olamadan ağır çekimde kafasını arkaya doğru çevirdi. Bunu yaparken sanki arkadan korna çalan arabaya bakıyormuş gibi gözükmeyi ihmal etmemişti.

    Arkasından, deri ceketli, içlerinde siyah yüzücü atlet olan irice iki adam geliyordu. Genç adam, korkuyla adımlarını sıklaştırdı. Bunlar onlardı!

    Yine gelmişlerdi işte. Bu adamı takip etmekten ne zaman vazgeçeceklerdi? Adam, “istedikleri kanı alana kadar,” diye içinden geçirdi ve sanki olayın vahametine henüz varıyormuş gibi tabana kuvvet koşmaya başladı.

    Koşarken siyah gür saçları rüzgarın her defasında hoyratlığına uğruyordu. Açık ağzından içeri sızan soğuk rüzgar adamın içini titretti.

    Arkasına baktı. O iki adam da koşmaya başlamışlardı. İçinde büyüyen korku tüm vücudunu ele geçirip bacaklarını hissizleştirene kadar koştu. Ta ki bacakları kırılacaklarmış gibi titreyene ve en sonunda adama ihanet edinceye kadar. Adam, bacaklarının daha fazla dermanı kalmadığını anlayınca beş katlı, yeşil bir binadan aniden içeri girdi. Koşarak asansörün düğmesine bastı. Asansör 4. kattaydı. Adam, içinden lanet olsun diye geçirirken apartmanın büyük, demir kapısının zorlandığını duydu. Başını çevirip baktığında bu iki iri adamın kapıyı zorlayarak açmaya çalıştıklarını gördü. Adam şanslıydı. Çünkü o içeri girerken kapı ardına kadar açık bırakılmıştı.

    Asansöre baktı.

3. kat.

Adamlar tüm kuvvetlerini kapıda zorluyorlardı.

2. kat.

Adam, içinden okkalı bir küfür savurdu.

1.    kat.

Demir kapı büyük bir gürültüyle, hatta menteşelerinden kurtularak açıldı.

0.    kat.

Adam, asansör daha henüz kata varmışken hemen kapıyı açıp içeri girdi. İri cüsseli adamlar kendilerini toparlayıp asansörün kapısını zorlamaya başlayıncaya kadar o çoktan kat düğmelerinden birine basmıştı.

    Asansör 3. katta dururken adam, kendini hemen dışarı attı. Ne yapması gerektiğini tam olarak kestiremiyorken birden kendini bir kapının ziline basıyor bir şekilde durdu.  İçeride duyulan melodik zil sesi tüm apartmanda çınlayıncaya kadar zorladı. En sonunda kapı açılmıştı. Kendini içeri attı. Ahşap kapıyı ardından üç kere kilitledi. Rahat bir nefes alarak sırtını kapıya yasladı. Nefesini düzene sokmaya çalışmasına ihtiyacı vardı.

    Kalbinin gümbürtüsünün kendince oluşturduğu ritmin sesi kısılmaya ve onu daha az duymaya başlayınca sırtını kapıdan çekti. Kapının küçük deliğinden dışarı baktı. Kimse yoktu.

    Harika bir rahatlamayla arkasını döndü. Tam ev sahibine bir açıklamada bulunacaktı ki açılan çenesi felç olmuş gibi kalakaldı.

    Gözlerine inanamıyordu. Bunun olabilme ihtimalini kafasında tartmaya çalıştı. Bulduğu sonucun “imkânsız” çıkmasıyla daha da çileden çıktı.

    Gözlerini ovuşturdu. Vazgeçti, yeniden ovuşturdu. Rüya görmediğine kendini inandırmak için bedenine acı bir çimdik attı. Olmadı, bir daha denedi.

    Adam, kalbinin ritmini yeniden kulaklarında çınlamasını bekledi. Ya da bacaklarının titremesini veya onun gibi bir şey… Ama hiç biri olmadı. Sahi, yaşıyor muydu cidden?

    Saat 18.32 idi ve bundan sonraki dakikalarda olacaklar için yapacak hiçbir açıklaması olmayacaktı..

Vestiyerle birleştirilmiş ayakkabılığın üstüne yerleştirilmiş ağır, cam vazoyu alıp içindeki tüm kuvvetle karşıya doğru fırlatmasından, parçalara ayrılan vazodan yere düşüp ardından sıçrayarak duvarlara saçılmasından, kanın duvarı ilginç şekillerle boyamasının ardından etrafa yayılan keskin demir kokusunun, kan tutan adamın başını döndürmesi ve ardından bayılmasından sorumlu tutulmayacaktı.

    Adam, yere düşerken gülümsedi. Onları yenmişti. Hayatı bağışlanmıştı.

******

    Ertesi gün, tüm gazeteler, şizofren bir hastanın esrarengiz bir biçimde 3. katta oturan bir adamı öldürmesini manşet almıştı. Yazılanlara göre komşuları birkaç bağrış sesi duymuş, bunları daha çok bir kavga gürültüsüne benzettiklerinden karışmak istememişlerdi. Şizofreni hastasının söyledikleri ise ayrı bir konuydu. O, kendi fikrine göre haftalardır peşini bırakmayan, onun kanını, öcünü isteyen iki adamı öldürmüştü.

    Gazeteler, odanın duvarlarına boyanan kan lekelerini yarı sansürleyip, altında da şizofreni hastasının resmini de koyduktan sonra başka bir habere geçiyorlardı.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
idam_heykel_qprq_185150906e

Aşk Tanrıçası’nın İdam Günü

Coşkulu kalabalığı susturmaya çalışan görevliler uğraşlarının bir sonuç vermediğini görünce bazısı vazgeçip, kenarda olanı biteni izlemeye karar verdi.  Geriye azınlık olarak kalan görevliler ise öfke naraları atan ve ellerine geçirdikleri her şeyi rast gele bir yerlere savuran kalabalığın arasında ezilmemek için şu yapılacak olan şeyin bir an önce başlayıp bitmesi için dualar ediyordu. En sonunda geniş meydanın dört bir yanına yerleştirilen hoparlörlerden boğuk ve cızırtılı, mekanik bir ses duyuldu. Az önce öfkeden kuduran kalabalık her şeyi bir yana bırakıp, pür dikkat sesi dinlemeye başladı.

“Evet dostlarım, bildiğiniz üzere bu gün burada, atalarımızın yüzyıllardır peşinde koştuğu emeli gerçekleştirmek için toplanmış bulunuyoruz. Bu tarihi ve pek önemli ana tanık olmak istiyorsanız lütfen birazcık daha sabredin. Evren var olduğundan beri insanlara acı çektiren bu iblis kılıklı, kötü ve kirli ruh, nihayet yeryüzü üzerinden kalıntıları kalmaksızın temizlenecek. Az sonra gerçekleşecek olan “Aşk Tanrıçası’nın idamını” izleyecek olmak hepinizin için bastırılması güç bir heyecan yaratıyordur, farkındayım. Emin olun ben de sizinle aynı heyecanı paylaşıyorum. Tam yarım saat sonra gerçekleşecek olan idama aşkın tüm kindarlarını bekliyoruz!”

Konuşma bittikten sonra meydanı inleten, kulakları son raddesine kadar zorlayacak olan bir tezahürat koptu. Kimi Aşk Tanrıçası’na sövgüler yağdırıyor, kimi idamı gerçekleştirecek olan başkanı yere göğe sığdıramadan övüyordu.

Nihayet beklenen ana yaklaşıldığında saniyeler kalmıştı sözü verilen yarım saatin dolmasına. Kalabalık, sanki anlaşmışçasına bir anda bağrışlarını kesip son on saniyeyi hep bir ağızdan saymaya başladı.

“On. Dokuz. Sekiz. Yedi. Altı. Beş. Dört Üç. İki. Bir.” Ve saniyeler sonu bulduğunda Adalet Binasının önünden çıkan beden ve o bedenin etrafını çevrelemiş olan güvenlikle beraber dışarı çıktılar. Beden, kendini gösterdiği anda tezahüratlar yeniden başladı. Kimse, durmak bilmeden Aşk Tanrıçası’na haykırıyor hatta ellerine geçen her türlü şeyi ona büyük bir hınçla fırlatıyordu. Bu hengâmenin arasında kimse Adalet Binası’nın karşısındaki büyük apartmanın balkonundan aşağı bakan ekose gömlekli adamın pis ve hain sırıtışını görmemişti.

Dakikalar gittikçe monotonluk kazanırken, Aşk Tanrıçası nicedir bastırmaya çalıştığı gülümsemesini nihayet serbest bırakmıştı. Küçümseyen bir bakışla topluluğu incelerken kalabalığın hakaretlerinden pek de gocunuyor gibi görünmüyordu.

Görevliler Aşk Tanrıça’sının süt rengi, zayıf kollarından nazikçe tutup, kibarca büyük çarmıhın yanlarına bağladılar. Görevliler, Aşk Tanrıça’sının yanındayken kalplerinin normalden daha fazla attığını ve alınlarından soğuk terler boşaldığını hissediyorlardı. Kendilerini bu sexi –aslında adamlar kadın için bu tabiri kullanmazlardı- kadının karşısında kendilerini yetersiz hissetmeye başlamışlardı. Bu da utanmalarına ve pembeleşmiş yanaklarıyla yanlarından aceleyle uzaklaşmalarına neden olmuştu. Aşk Tanrıçası adamların içlerinde bulunduğu durumu fark edince, kısa, saniyelik bir kahkaha attı. Durumun ironiliğine gülüyordu.

Ön taraflarda, yerden aldığı ufak ama ağır taşı rast gele bir tarafa atarak dükkân camlarından birini kıran bir adam Aşk Tanrıçası’nın o birkaç saniyelik gülüşünü fark etti. Gür sesini sonuna kadar kullanarak kalabalığın ortasında bağırmaya başladı.

“Ey ahali! Şu utanmazın yaptığını bakın. Çarmıha gerilmiş, hala pişkince gülüyor şıllık” bir yandan da hararetle Tanrıça’yı gösteriyordu. Kalabalık yüzü sinirden ve bağırmaktan kıpkırmızı olmuş adamın söylediklerini dinledikten sonra bir hınçla çarmıha gerilmiş olan bedene taşlar atmaya başladı. Kalabalık öyle bir coşkuyla dolmuştu ki insanların artık sinirden hızlıca atan mavi, boyun damarları seçilebiliyordu.

İç içe girmiş, sıkış tıkış bir arada durmaya çalışan topluluktan bazı insanlar can havliyle aniden kendilerini meydanın dışarısına atmaya başlamışlardı. Bazıları, burnunun dibine kadar girmiş olan koltuk altlarından yayılan ter kokusundan rahatsız olmuş, kimisi ne yaptığını bilemeyerek bağıran, öfkelenen insanların ağzından çıkan tükürüklerin gözlerine veya vücudunun herhangi bir noktasına girmesiyle mağdur olmuş, bazısı ise, artık bir hayvanın böğürmesini andıran seslerden rahatsız olduğundan dışarı çıkma ihtiyacı hissetmişti. Dışarı çıkanlardan bazıları -hemen yanı başlarındaki çöp kutusuna bile ulaşmaya tenezzül etmeden- caddelerin kenarına, kusuyordu. Bazıları ise sabahtan beri meydanda beklediği için fazlaca sıkışmış, bir ağacın –bazıları o kadar bile kibar olamıyordu- altında zaruri ihtiyaçlarından birini gideriyordu.

Bir süre sonra meydanın dışındaki alanın meydanın içinden bir farkı kalmamaya başlamıştı. Ter ve idrar kokularının iğrençliği her solukta insanların ciğerlerine ulaşıyor, safra sıvıları ağızlarına kadar varıyordu. Etrafta, bu gösterinin artık bitmesi için edilen duaların mırıltıları dolaşmaya başlamıştı.

Kalabalığın şiddeti geçen vakitle daha da artıyorken beklenen vakit geldi. Hoparlörlerden soprano bir ses yayıldı. Tiz ses kulaklarda çınlarken Adalet Binası’nın görkemli balkonundan Bakan görüldü. Ve işte o anda tüm ipler kopuverdi. Kalabalık, bağırmaktan şişen boyun damarlarına aldırmaksızın kendinden geçmeye başlamıştı. Kimse ne dediğini bilmiyor, Bakan’a olan övgüler ve Tanrıça’ya olan sövgüler havada uçuşuyordu. Zaman geçtikçe tezahüratlar anlaşılmaz, boş bir ses kargaşasına dönmeye başladıı.

Bakan ise kendisini öven kalabalığa balkondan el sallıyordu. Gülümsemekten çenesi ağrımaya başlamıştı. Kulakları hissizleşmeden bir an önce şu işin bitirilmesini istiyordu. Bu gösteriş fazla uzamıştı ona göre. Ama tabii onun düşüncelerini dinleyen kimse yoktu. O sadece bir kuklaydı. Başkalarının kuklası. Burada başkan olması perde arkasındaki insanları ilgilendirmiyordu.

Aşk Tanrıçası bıkkınlıkla ve oflayarak gözlerini kalabalığa çevirdi. Kendisi için kalabalıktan gelen güzelliğine ve vücuduna edilen edepsiz lafları ve dile getirilmekten utanılmayan hayalleri duyabiliyordu. Aldırmadı. Tam tersine insanların onu hem edepsizce övmesi hem de haşince sövmesi komiğine gidiyordu. “Ah, insanoğlu! Ne kadar nankör ama!” diye içinden geçirdi.

Gözlerini kalabalıkta seyir ettirirken Adalet Binası’nın balkonundan pişkince gülümseyerek el sallayan başkanı gördü. Daha sonrasında kafasını aksi yöne çevirdi. Balkondan haince sırıtan, ekose gömlekli, ellerini cebine sokmuş olan adamı gördü. Gözleri, adamın suratında bir süre takılı kaldı. Gözlerini delen güneş ışıklarıyla uzağa daha fazla bakamayınca kafasını eğmek zorunda kaldı. Bu sefer gözlerini yerde sabitleyerek dünkü olanlar aklına geldi. Kırık bir tebessümle onları hayal etmeye başladı.

Aklında ilk canlanan görüntü adamın ekose gömleğinin altına giydiği uyumsuz lacivert pantolondu. Sararmış dişlerine çarparak çıkan tütün ve alkol kokusu Tanrıça’nın midesini bulandırmıştı.

Bir başka görüntüde ise adam, elleri bir sandalyeye bağlanmış Tanrıça’nın yüzüne doğru eğilmiş, irileşen gözlerini, Aşk Tanrıçası’nın etrafı mor tonlarla kaplı, kırmızı gözlerine dikmişti.

“Sen,” diye fısıldamıştı daha sonra adam Tanrıça’ya. “Yarın öleceksin. Biliyorsun değil mi?” adam, her kelimeyi tane tane söylerken Tanrıça yüzünü buruşturarak ondan çekmek zorunda kalmıştı. Dişlerinin arasına sıkışmış yemek kırıntılarını görmek onu daha kötü bir duruma sokuyordu.

“Bana bak!” diye kükremişti adam daha sonra sinirle. Bağırdığında gözleri daha da irileşiyor, gözbebekleri, sanki yerlerinden düşeceklermiş gibi ürküntüyle duruyorlardı oldukları yerde.

Tanrıça, yüzüne çarpan pis kokulu nefesle son anda vazgeçmişti adamın söylediklerine itaat etmekten. Bu saate kadar başı dik gelmişti. Kusmayı, günlerdir korumaya çalıştığı gururuna yediremezdi.

Adam sinirlenerek kirli elleriyle, kabaca Aşk Tanrıçası’nın yüzünü kavradı. Kendisine doğru döndürerek bir kez daha pis nefesini onun yüzüne üfledi.

“Ben konuşurken benim yüzüme bakacaksın. Ve ben bir soru sorduğumda bana cevap vereceksin!” Tanrıça, kokudan bayılmak üzereydi. Artık adamın bunu bilerek yaptığını düşünmeye başlamıştı. İçinden lanetler yağdırarak yüzünü adamın pis ellerinden kurtardı ve başını dik tutmaya çalıştı.

Adam doğruldu. İki elini arkasında bağlayarak küçük, loş ve pis odanın içinde volta atmaya başladı.

“Bütün insanlar bir an önce yarın olmasını diliyorlar.” Adamın boğuk ve heybetli tınısı loş odayı doldururken Tanrıça adamın sesiyle titrediğini hissetmişti.

“Sence neden olabilir?” aniden yüzünü Tanrıça’ya çevirerek topuklarının üzerinde döndü. Bu, cevabını beklediği bir soru değildi.

“Ah, Tanrıça! İnan bana acıyorum sana.” Bunları söylerken yüzünde mağrur bir gülümseme, gözlerinde parıldayan ateş vardı. İntikamın ateşi.

Ardından adam, kirli duvarlarda yankı yapacak bir kahkaha patlattı. Tanrıça, adamın bu manidar kahkahasının kendi gururunun üstünde arsızca tepindiğini hissedebiliyordu. Artık başını önüne eğmemek için daha fazla bir gayret uygulamaya başlamıştı.

Bundan sonra bir başka kareye geçiyordu anılar. Bu karede, ekose gömlekli adam çanakları kıpkırmızı olmuş gözlerini Tanrıça’nın gözlerine dikmişti. Sinir, bedeninin her yerinden fışkırıyordu.

“O, senin yüzünden öldü.” Diye fısıldadı adam. Fısıldaması Tanrıça’nın kulaklarını zorlar nitelikliydi. Bu bir fısıltı değildi. Kulaklarını zorlayacak bir çığlığa benzetiyordu bunu.

“O ve onun gibiler.” Diye devam etti daha sonra. “Hepsi senin iblis kılıklı,  doyumsuz, sadist ruhun yüzünden… Bundan zevk alıyordun değil mi? İtiraf et, bizim acı çekmemiz sana zevk veriyordu, değil mi?” adam cümlesinin sonuna doğru bağırmaya başlamıştı. Bağırması kuvvetlendikçe yüzü bir pancarı andıracak şekilde kıpkırmızı oluyordu. Tanrıça, bir aydır ilk defa bu adamın karşısında korktuğunu hissetti. Öfkesinin yoğunluğu kadar yüzüne vuran kırmızı suratıyla üzerine geldikçe bir kuytuya saklanıp, büzülmemek için kendini zor tutuyordu. Zaten istese de yapamazdı. Elleri bağlıyken hiçbir şey yapamazdı.

Adam, duvarların köşelerinde yuva yapan örümcekleri bile ürkütecek histerik bir kahkaha attı. Topuklarının üzerinde dönerek “Ama öleceksin, Tanrıça!” diye hırsla Tanrıça’nın yüzüne soludu. “Öleceksin! Anladın mı seni pis s….”

“Yarın, senin o narin, süt beyazı boynunu bu teşhirci vücudundan ayrılmasını zevkle izleyeceğim. Tıpkı senin, biz senin yüzünden acı çekerken yaptığın gibi; tarifi mümkünsüz bir zevkle izleyeceğim.” Daha sonra ellerini birbirine vurarak: “Ah! Yarının gelmesini öyle büyük bir heyecanla bekliyorum ki!” dedi.

Tanrıça, hiçbir cevap vermedi. Atmak istediği kahkahaları bastırmak için kendini dizginlemeye çalışıyordu.

Bu, ürkütücü anıyı başından savmak istercesine iki yana salladı. Gözlerini yerden kaldırarak bir kez etrafı kolaçan etti. İnsanların, ona bakan nefret ve kin dolu bakışlarını ve idamı için kalan dakikaları sayan mırıltıları duydukça daha bir keyifleniyordu.

****

Başkan, el sallamaktan yorulunca içeri geçti. Yokluğunun fark edilmeyeceğini biliyordu. Çünkü artık toplulukta onu takan kimse kalmamıştı. Herkes sinirle bir an önce idamın gerçekleşmesi için dakika sayıyordu.

Rahat, deri koltuğuna kendini attı. Oflayarak başını arkasına yasladı. Tam gözlerini kapatıp, bedenini uzun zamandır yokluğunu hissettiği, ferah bir rahatlığa teslim edecekti ki sertçe açılıp duvara çarpan kapıyla aniden sıçradı.

Gözleri kan çanağına dönmüş, ekose gömleğinin altına giydiği, uyumsuzluğun zirvesini yakalayan lacivert pantolonuyla içeri giren adam Bakan’ı korkutmuştu. Adam, bunu fark gerginliğinin biraz olsun dağıldığını hisseti. Birilerini heybetiyle korkutmak hoşuna gidiyordu.

Yine de geriye kalan gerginliği sesinde üstün bir hâkimiyet kuruyordu.

“Ne zaman başlayacak şu lanet olası idam?” adamın sesindeki gerginlik Bakanı ürkütmüştü.

“Az sonra başlatmayı düşünüyoruz. Kalabalık iyice öfkelenmeye başladı zaten. Öyle ki görevlileri ezip geçiyorlar.”

Adam başını tatmin olmuş bir şekilde sallayıp, geldiği gibi hışımla dışarı çıktı. Çıkarken de kapıyı korkutucu bir şekilde çarpmayı ihmal etmemişti.

Bakan, derin bir nefes alarak tekrar rahat koltuğuna gömüldü. Elini alnına dayadığında terlemiş olduğunu fark etti. Terini silerek masanın üzerinde duran klimanın kumandasına uzandı ve klimayı çalıştırdı. İçeriye dolan dingin ferahlık adamın kavrulan bedeninde rahatlatıcı, ılık bir etki yaratıyordu.

Bakan ucuz atlattığını düşünmeye başlamıştı. O içeri irince korkmuştu çünkü yaklaşık bir ay öncede aynı o şekilde ve aynı o surat ifadesiyle odaya dalmıştı.

O gün Bakan her zamanki görevlerini yapıyordu. Masasının başına oturmuş halkı nasıl oyalayacağının planlarını yapıyordu. Ne yazık ki ona emir veren adamlar halka uyduracağı bahaneler konusunda yardım etmiyorlardı. Onlar emir verirlerdi ve nokta koyulurdu.

O anda da içeri emir veren adamlardan biri girmişti. Onun girmesiyle Bakan’ın yerinde sıçraması bir olmuştu. Titremeye başlaması için ise adamın kıpkırmızı olmuş ve irileşmiş gözlerine bakması yeterliydi.

Adam, daha Bakan’a fırsat vermeden hırıltılı sesiyle konuşmaya başladı.

“Hala yakalayamadınız mı şu lanet iblisi?” Bakan korkmuştu. Hem de daha önce korkmadığı kadar. Ama onu en çok korkutan adamın gömleğinin yakasına yapışmış olan kan lekesiydi. Gözleri oraya doğru kaydıkça bacaklarını birbirine bastırıp, mesanesine baskı yapmak zorunda kalıyordu.

“Sana sordum!” diye kükredi adam. Adamın kükremesiyle bir kez daha yerinde sıçrayan Bakan artık çok geç olduğunun farkındaydı. Ürkekçe, dizlerini kırarak kendini daha çok masaya yasladı. Utançla ve kekeleyerek “Henüz değil,” dedi. Adamın gözlerinde parlayan sinirin sanki oradan fırlayıp etrafını çevreleyecekmiş gibi bir hal almasıyla Bakan bir açıklama yapma ihtiyacı hissetti.

“Ama bulacağız. İnanın bana bulacağız. Haber bekliyorum bu gün. Şey… En geç yarın muhakkak elimize geçmiş olur.”

Adam tam ağzını açıp bir şeyler söyleyecekti ki çalan telefonla açtığı ağzını kapatmak zorunda kaldı. Bakan ise minnetle ve sevinçle bekletmeden telefonu açtı. Bir süre telefondaki kişiyle konuşurken aniden yüzünün aydınlanması ve kasılan kaslarının kendini salması adamın dikkatinden kaçmamıştı. Bakan, ahizeyi yerine koyduktan sonra adamın sormasına fırsat vermeden konuşuverdi.

“Bulmuşlar! Getiriyorlarmış şimdi buraya. Çok kalmaz, yarım saat sonra burada olurlarmış.”

Adam, duydukları karşısında içinde dolaşan, karnını ağrıtmaya başlayacak olan sevinci görmezden gelmeye çalışarak memnun bir ifadeyle başını salladı. Otoritesini bozmamak için hemen arkasını dönüp hızlıca odadan çıktı. Böylece yüzündeki gülümsemeyi Bakan’dan son andan saklamış oldu. Ahşap kapıyı arkasından gürültüyle kapattıktan sonra sevinç naraları atmamak için dişleriyle dudaklarına baskı yapmak zorunda kalmıştı.

Bakanın ise morali bozulmuştu. Hiç olmazsa gururunu okşayacak birkaç söz bekliyordu. Boş verdi. Kendi kendine “odun adam” diye söylendikten sonra köşede duran yedek kıyafetlerin olduğu küçük çantanın içinden rast gele bir pantolon alarak lavaboya girdi. Adama, içinden küfürler yağdırıyordu. Kızarmış yüzüyle karşılaşmamak için aynaya bakmamaya özen göstererek incinen gururunu bir kenara attı ve pantolonunu değiştirmeye başladı.

****

Adamın içeri dalmasından beri yirmi dakika geçmişti. Kalabalığın, öfkeden hızla atan nabzı durdurulamayacak bir hal almaya başlayınca idamı başlatmaya karar verdiler. Bakan, iç çekerek rahat koltuğundan kalktı. Yeniden o büyük ve gösterişli balkona çıktı. Önceden hazırlanmış olan mikrofonları görevliler son kez kontrol ettikten sonra açtılar. Mikrofon açılmasıyla beraber, kendisine bağlanmış olan, meydanın dört bir yanına yerleştirilmiş hoparlörlerle beraber etrafa ince, metalik bir ses yaydı. İnsanın içini gıcıklayan bu sesle irkilen kalabalık bağrış ve çağırışlarını kesmek zorunda kaldılar. Ter içinde kalmış yüzlerini gösterişli, büyük balkona çevirdiler. Bakan söze başlamak için karşı apartmandaki ekose gömlekli adam işaret almayı bekledi. Adam, hafifçe kafasını salladıktan sonra Bakan, parmağıyla mikrofona bir-iki kez vurarak kontrol etti. Emin olduktan sonra hafif eğilerek konuşmaya başladı.

“Evet, dostlarım, yurttaşlarım… Sanırım hepimiz bu günün anlam ve önemini ve en önemlisi hangi amaç için toplandığımızı sanırım biliyoruz.” Bakan, cümlesini tamamlar tamamlamaz topluluktan kuvvetli bir tezahürat koptu. Kalabalığı susturmak için elini hafifçe sallamak zorunda kaldı. Sesler kesilince yeniden konuşmasına devam etti.

“Çok fazla uzatmayı düşünmüyorum. Zaten yeterince beklemedik mi? Tek söylemek istediğim şey; atalarımızın yüzyıllardır peşinde koştuğu bu savaşın sonunda kazanan taraf olmanın verdiği hazzı sizlerle paylaşmaktan gurur duyuyorum. Nihayet yılların hırsla beklediği o kıymetli vakit geldi. Dünyamızı bu kötülükten hep beraber temizleyeceğiz! Aydınlığa, huzura, refaha bu günden sonra hep beraber çıkacağız. Hazır mısınız dostlarım?” kalabalık, içten gelen, kuvvetli bir şekilde “evet!” diye haykırdıktan sonra ülkenin geleneksel marşı çalmaya başladı. Bakan’ı çeken kameramanlar kameralarını çarmıha gerilmiş Aşk Tanrıçası’na doğru çevirdi. Hepsi Tanrıça’nın yüzündeki arsız gülümsemeye doğru “zoom” yaparken akıllarından bu bedenin şu arsız haliyle bile ne kadar çekici ve ağız sulandırıcı olduğunu geçirmeden edemediler. Kameralarını biraz da çekici vücudunda dolaştırdıktan sonra hepsi aynı anda üzerleri üniformalı ellerinde kibritlerle yaklaşan görevlilere doğru çevirdiler. Görevliler, aynı anda ellerindeki kibritleri tek bir seferde yakıp, sanki çok önemli bir vazifeyi üstlenmişlercesine, gururla çarmıhın etrafına dizilmiş ve üzerine benzin dökülmüş odunlara doğru attılar. Kibrit, odunlarla buluştuğu anda alevlenirken görevliler bir adım geri sıçradı. Daha sonra bozuntuya vermemeye çalışarak oradan uzaklaştılar. Akıllarında kalan, Tanrıça’nın son görüntüsüyle, hayal kurmaya gittiler.

Tanrıça’nın narin bedenini, alevlerin acımasız hoyratlığı ele geçirirken toplulukta garip bir değişim gözlenmeye başlamıştı. Aşk Tanrıça’sının bedeni alevlerle buluştuğu anda sanki kendileri onun yerindeymiş gibi vücutlarına ateş bastığını hissediyorlardı. Alınlarından dökülen boncuk boncuk terlerin yanında acı da çekmeye başlamışlardı. Sanki içlerinden bir şeyle çekip alıyorlarmış gibiydi. Oldukları yerde acıdan ve düştükleri boşluktan garip şekillere giriyor, bilinçsizce saçlarını yoluyorlardı. Bakan, öfkeli topluluk, görevliler, ekose gömlekli adam… Hepsi aynı acı girdabının içinde boğuluyordu. Çığlıklar, inlemeler birbirine karışmaya başlamıştı.

Nedendir bilinmez, aniden her şey geçiverdi. Acılar, girdaplar, çığlıklar, yanma hissi… Hepsi bir anda ortalığı terk etmişti. Alıp başlarını, geldikleri hızla gidivermişlerdi.

Etraftaki herkes ne olduğunu anlamaz bir şekilde birbirlerine bakmaya başladı. Şu anda şoktan kimsenin aklı buna bir şeyler erdirecek kadar çalışmıyordu. Herkes boş boş birbirlerine bakmaya başlamıştı. İçlerinde onları huzursuz edecek boşluklar şimdiden kendini göstermeye başlamıştı.

Topluluğun bu garip ve ürpertici değişim gösterisi bittikten sonra, sisin dağların üstünü bir yorgan misali kaplamış olan yüksek tepeden aşağıya bakan Mutluluk, Hüzün, Öfke, Merhamet, Minnet, Tutku ve daha nice duygu, gözlerinden damlayan bir damla yaşı sildiler. Aşk Tanrıça’sının dağılan külleri bir bütün olup kararmaya başlamış olan bulutlara karışırken onlar da ruhlarının bulutlara doğru yükseldiğini hissettiler. Ruhsuz duygular, içi birden boşaltılmış çuval gibi yere serildi. Aşk Tanrıçası, var oluşunda barındırdığı duyguları, kendisi yok olurken de beraberinde geri götürmüştü. Aşk’tan gelen, onun armağanı olan tüm duygular Aşk’la beraber yok olmuşlardı.

****

Kalabalık dingindi, bezgindi ve tabiri caizse ölü gibiydi. Kendilerini bomboş, yapayalnız ve en kötüsü bir hiç gibi hissediyordu. Kalpleri sanki boş yere kan pompalama işini devam ettiriyordu. Hayatlarını dolduran aşkı yaktıklarından beri içlerine yerleşen boşluk hissini yok edemiyorlardı.

O, çok önemli sandıkları günün ardından hayatlarından her türlü duygu çekip gitmişti. Ardından iz bırakmaksızın, bir anda yok olmuşlardı. Aşk’ın getirdiği mutluluk, aşk’ın getirdiği hüzün, aşk’ın getirdiği kin, aşk’ın getirdiği heyecan… Ve daha nice envai duygunun yokluğu ruhlarını sıkıştırıyordu. Pişmanlık, kalplerini bir mengene gibi sıkıyordu.

Şimdi hepsi dilsizdiler, kördüler, sağırdılar… Aşk, beraberinde getirdiği her şeyi külleriyle beraber toplayıp götürmüştü.

Acımasızca, ardında kalacak pişmanlık ağıtlarını önemsemeyip, pılını pırtını, her şeyini alıp götürmüştü. O, insanlara bunca güzel duyguyu nimet olarak bahşederken insanların yaptığı nankörlüğe verilecek en güzel cevabı vermişti.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
tumblr_lvp8w2PKdo1qln6iqo1_500

Yazamayan Yazar

Gen adam kirli eliyle sert sakalını sıvazladı. “Bir şeyler olmalı… Benim hala farkında olmadığım ve herkes tarafından fark edilmeyi beklenen bir şeyler olmalı.” Diye içinden bir kez daha geçirdi. Derin düşüncelere dalıp odanın içinde volta atarken günlerdir o taraftan yana bakmamaya çalıştığı bilgisayara ilişti aniden gözü. O tarafa bakmıyordu çünkü haftalardır hatta aylardır yazacak konu bulamamıştı ve bu boş bilgisayar da bunu ona hatırlatıyordu her defasında. Zaten her an hazır olda duran gevrek sinirleri o tarafa baktığı anda hemen devreye girmişlerdi. Aylardır evine kapanıp yazacak konu arıyordu ama bulduklarından hiç biri bu aç yazarı doyuracak nitelikte değildi. Böyle bir durum pek tabii her yazarın sinirini bozardı.

 

Elinde tuttuğu içi boş ve günlerdir yıkanmamış kahve fincanını hiç düşünmeden karşısındaki duvara fırlattı. Böylelikle duvarda parçalanarak kırılan kahve fincanları koleksiyonuna bir yenisi daha eklemiş oldu.

 

Sinirleri biraz olsun yatışınca pencereye doğru ilerledi. Kolunu duvara yaslayarak dışarıdaki insan topluluğuna baktı. Ya da başka bir deyişle söylemek gerekirse eski ilham kaynaklarına bakıyordu. Önceden her birinin en ufak bir derdinden sayfalarca yazı yazabilirdi. Ama şimdi bu insanların dertleri ona öylesine basit geliyordu ki zamanını harcamak bile istemiyordu. Daha farklı bir şeyler bulmalıydı. İnsanların basit dertleriyle hayal dünyasını yoramazdı. Öyle bir konu bulmalıydı ki adından sıkça söz edilmeli, en çok satanlar listesinde başı çekebilmeliydi. Ve onun için daha önemlisi ise de; artık kitap yazarak para kazanabilmeliydi.

 

Gecelerce “yeteneğime, hayal dünyama bir şey mi oldu acaba” düşünerek kendi kendini yedi. Nihayet suçun bunlarda olmadığını anlamıştı ama tabii bu ona uykusuz düzinelerce gece olarak patlamıştı. Onun kanaatine göre suç insanlardaydı. Herkes, sanki bir tek onun başında dert varmış veya dünyayı onun omuzlarına bindirmişler gibi davranıyordu. En ufak bir problemini dünya meselesi haline getirip ortalığı velveleye veriyordu. Onların bu üzerine düşünmeye bile değmez dertleri yüzünden asıl önemsenmesi, üzerine düşünülmesi gereken sorunlar gölgede kalıyordu. Ama her şeye rağmen tıkandığı, üzerinde düşünmekten kendini alamadığı cevapsız bir sorusu kalmıştı aklında genç adamın. “Zaten biz yazarların görevi bunları insanlara göstermek değil mi?”

 

Başkalarını suçlamak her zaman için en kolay yol olmuştur insanoğlu için. Yalanlar, gerçeklerin üzerine bir sis perdesi gibi çöküp tüm ihtişamını kullanarak kendilerini ortaya atarlar. En zahmetsiz, en pratik yol olarak göz kamaştırıcı olması insanların gözünü boyar her zaman. Ama bir süre sonra o sis perdesi istemeden de olsa aralanınca gerçekler tüm çıplaklığıyla karşınıza dizilir. İşte o anda kendinizi kaptırdığınız ışıklı dünyadan kopar asıl dünyaya dönersiniz. Kafanız bu değişimden allak bullak olur. Doğru kararları verecek gücünüz kalmaz. O andan itibaren anladığınız bir başka şey vardır ki; gerçekler gerçekten acıdır. Onlar yalanlar gibi gamsız değildirler. Doğrudurlar. Size, aslında sizin nasıl birisi olduğunuzu yüzünüze hiç korkmadan, çekinmeden haykırırlar. Belki de yıkıcı olmalarının sebebi de budur. İşte, genç adamın yıkılma sebebi de tam olarak buydu. O da uzun süredir sakladığı gerçeklerden kaçıyordu. Ama görünen o ki genç adam fena yakalanmıştı!

 

Genç yazar kafasını kurcalayan bu sorudan her daim kaçmak istemiştir. Ama ne yazık ki gerçekler sizi bir kere yakaladı mı tekrar geri bırakmıyor.

 

Düşünmek istemeyen yazar aklındaki kötü cevapları başından savmak istercesine başını salladı. Yeni bir kahve almak için yavaş adımlarla mutfağa yöneldi.  Tam mutfağın kapınsa gelmişti ki ani bir “U” dönüşüyle fikirlerini değiştirdi. Hemen yolunu değiştirip kapıya yöneldi. Sokakları, pazarları gezecekti. İçinde hala yazmaya değer bir şeyler bulma umudu vardı. Kahverengi deri ceketini alıp, siyah ayakkabılarını giydi. Kapıyı kapatıp ağır adımlarla merdivenlerden aşağı indi.

 

Sokağa çıktığında kendini çok değişik hissetti bir anda. Sanki kör bir insanın yıllar sonra ilk defa denizi görebilmesi gibiydi. Her şey öylesine yabancı ama bir o kadar da tanıdık geliyordu. Bu karışık duygularını da peşinde sürükleyerek kaldırımda yürümeye başladı. Yürürken aynı zamanda insanları incelemeyi de ihmal etmiyordu. Her gördüğü suratın ardındaki sırları çözmeye çalışıyor sanki Da Vinci’nin şifresini çözermiş gibi her türlü ayrıntının üzerinde titizlikle duruyordu. Bir an kendi kendine kafayı yiyip yemediğini düşündü. Garip davrandığının farkındaydı çünkü. Bir süre kendi içinde bu konu hakkında mücadele ettikten sonra düşünmeyi bıraktı. Korkuyordu çünkü. Kendine bu hareketlerinden dolayı “deli” sıfatını yapıştıracağından çok hem de çok kokuyordu. Çoğu zaman yaptığı gibi gerçeklerin üzerini örtüp kendini tekrar yüz inceleme işine geri verdi.

 

Bir süre sonra fark etti ki aslında her yüz hemen hemen aynı anlamları taşıyordu. Çoğunda geçim sıkıntısının verdiği stres ve etkisi olarak alın kırışıklığı, kimisinde ise derin düşüncelerden dolayı dalan gözler. Aslında hepsinin derdi aynıydı genç yazara göre. Para, aşk, sağlık, iş, para… Sıkılmıştı artık bunları yazmaktan. Bir kısır döngü gibi hangi yazısına başlarsa başlasın sonu hep bunlara varıyordu. Bu mesleğe ilk başladığı zamanlarda ne kadar marjinal bir yazar olduğunu düşünüp içten içe kendiyle övünürdü. Ama zaman geçtikçe bu kendini beğenmiş tavrı yüzünden kendini ayıplamaya başlamıştı. “Ben marjinal bir yazar değilim! Hiçbir zaman da olamadım.” Diye içinden geçiriyor ve ilk defa kibrini bir kenara atıyordu.

 

Bu yazamama durumu onu günden güne bitiriyordu. Hayatını buna adamıştı çünkü genç adam. O, yazmakla bütünleşmişti. Şimdi, bu hali onu çok üzüyor sürekli strese sokuyordu.

 

Hayatını yaklaşık bir buçuk aydan beri sadece kahve ve hazır yiyeceklerle sürdürüyordu. Arkadaşlarıyla buluşmuyor, ailesiyle görüşmüyordu. Evdeki telefonu söküp atmış, cep telefonunu ise camdan dışarı fırlatmıştı. Tek başına kalmak istiyordu çünkü. Sadece o ve gelmek bilmeyen ilhamı. Sırf yeniden iyi şeyler yazabilmek için dış dünyadan bağlantısını kopartmış, adını unutturtmuştu. “Nasıl olsa önümde daha çok zamanım var. Kitabımı yazdıktan sonra –tabii eğer yazabilirsem- ailem ve arkadaşlarımla da vakit geçiririm.” Diye düşünüyordu. Ve şimdi artık daha fazla bu durum devam ederse diye bir karar almıştı. Hayat damarlarından birini kopartıp sonsuzluğa yollayacaktı… Yazarlığı bırakacaktı… Daha önceleri düşünmesi bile içini ürperten, sürekli kâbus görmesine neden olan bir sebepken yazarlığı bırakmak şimdi çıkar yol bulamayınca tek çaresi olacaktı. Şu anda bu ihtimalin aklına gelmesi bile onu bir titreme nöbeti geçirmesine yetmişti.

 

Genç adam omzuna çarpan bir omuzla derin düşüncelerinden sıyrıldı. Şaşkın gözlerle kendine çarpan kişiyi ararken ince bir ses ona aradığı kişiyi bulmasında yardım etmişti.

 

“Af edersiniz, beyefendi.” Diyerek kızıl saçlı bir kadın yanından geçip gitti. Daha ne olduğunu bile tam olarak anlamayan genç adam düşünmekten vazgeçip aklındaki düşünceleri bir yana savurdu. Kendini toparlayıp yürümeye devam etti. Tekrar itinayla insanların yüzlerini incelemeye başladı. “Hangisinde değişik bir öykü çıkartabilirim acaba?” diye gezerken önüne çıkan bir mağazayla incelemesini burada sürdürmeye karar verdi. “Değişik mekânlar, değişik insanlar” diyerek mağazadan içeri adımını attı. Burasının dışarısından da kalabalık olduğunu anlayan genç yazar, kısa süre içinde boğuluyormuş hissetti. Sanki birisi İçerisinin sıcaklığından kaynaklandığını düşünerek bir klima aradı. Kabinin yanındaki duvarın üstüne monta edilmiş klimayı görünce direk oraya yöneldi. Tam altında durup boğazını ovuşturmaya başladı. Biraz olsun rahatladığını hissettiğinde inceleme işine tekrar geri döndü. Etrafa bakınıp ileri-geri sallanırken sakallı bir yüz dikkatini çekti. Biraz daha o yüze yaklaşıp incelemeye koyuldu. Yağlı saçı ve sakalı birbirine girmiş, eli yüzü kir içinde, şişmiş gözlerinin altı ise torba torba olmuş bu adamın yüzünde onun dikkatini çeken başka bir şey vardı. Yüzünün ardında saklanan derin bir dert yakalamıştı bu adamda. Sanki bu dert diğer herkesinkinden çok daha farklı, çok daha insanı perişan edecek bir dertti. Ya da genç yazara öyle geliyordu.“İşte!” dedi kendi kendine. “İlham meleğim tam karşımda duruyor.”

 

Leonardo Da Vinci’nin Mona Lisa’sını incelermiş gibi inceliyordu bu perişan adamı. Karşısındaki solmuş adamın yeşil gözleri pırıl pırıl parlıyordu. Adamı incelerken bir anda onun da genç yazarı incelediğini fark etti. Ürpererek bir adım geri çekildi. Yazarın incelemeye aldığı adam ise ona sanki bir cevher bulmuş gibi bakıyordu. Biraz sonra daha dikkatli bakınca adamın bütününe kendisiyle aynı pozisyonda duruyor olduğunu fark etti. Onun da bir eli cebinde diğer eli ise yırtık gömleğinin parçasını tutuyordu. Cebinde olan elini şaşkınlıkla kaldırıp başını kaşıdı. Karşısındaki adamında aynı eylemde bulunduğunu görünce ağzı istemsiz bir şekilde kocaman açıldı. Artık “delirdiğini” itiraf etmekte tereddüt etmiyordu. Uzunca bir süre bakıştılar. Daha sonra genç yazar kararsızlıkla adamın yanına doğru ilerledi. Adamın yüzüne dokunmak için şaşkınlıktan titreyen elini usulca havaya kaldırdı. Karşısındakinin de aynı işlemi yapıyor olduğunu görünce kısa bir duraklama yaşadı. Kendini toparlayıp tekrar harekete geçtiğinde gözlerini kapatmış, heyecandan nefesini tutuyordu. Elini karşısındaki adama biraz daha yakınlaştırdı ta ki parmağı soğuk, kaygan bir yüzeye değene kadar. Aniden açtığı gözlerindeki şaşkınlık daha fazla belirgindi artık. Parmağını bu kaygan yüzeyde biraz daha gezdirdi. Şaşkınlığından ağzı açılan genç adam birdenbire kahkahalarla gülmeye başladı. Öyle ki, artık kendini durduramıyor, kahkahaları daha sesli bir şekilde çıkıyordu. Etrafındakilerin garip bakışlarını önemsemeden elini gülmekten ağrıyan karnına koyup iki büklüm kahkahalarına devam etti. Kendi şapşallığına gülüyordu yazar. Aynada kendisini tanıyamamıştı. “Kendimi bile unutmuşum.” Diye düşündükçe kahkahaları daha da artıyordu. Zaman geçtikçe genç adamın kahkahaları kısaldı. Gülmekten nefes nefese kalan genç adam aynaya biraz daha yakınlaştı. Kendini incelemeye koyuldu. Sakalına dokunuyor, gözlerinin altındaki torbaları inceliyordu. “Ne kadar değişmişim! Bir insan bu kadar kısa sürede bu kadar büyük bir değişim yaşayabilir mi? Hiç inanılası değil…” diye geçirdi içinden. Aynada gördüğü aksine hiç inanası gelmiyordu. Böyle değildi çünkü genç adam. Elleri her daim temiz olmuştu. Tırnaklarının içinde şu güne kadar asla kir olmamıştı. Sakalını hiç bu kadar uzatmamıştı. Saçlarını ise ayda bir kere muhakkak kestirirdi. En çok gülümsemesine bayılırdı önceden. Sadece kendisi değil etrafındaki herkes gülümsemesine hayran kalırdı. Ama şimdi ise haftalardır fırçalamadığı dişleri sararmış, aralarında yemek artıkları kalmıştı. Gülümsemesi şu anda mide bulandırmaktan başka bir işe yaramıyordu. Bir tek gözlerinin aynı kaldığını fark etti. Her ne kadar uykusuzluktan şişmiş olsalar da çimen yeşili gözleri eskisi gibi bakıyordu.

 

Genç yazar karşısındaki, eski yakışıklı halinden eser kalmamış paspal adama hüsranla bakıyordu. Gözleri buğulandı. Boğazında bir şeylerin düğümlendiğini hisseder oldu. Tam arkasını dönüp aynadan uzaklaşmayı düşünüyordu ki aklına bir fikir geldi. Hala ilham kaynağı tam karşısındaydı!

 

Üstelik bu adamda eskisinden daha çok şey fark etmişti. Yüzünde oluşan çirkin sırıtmayı engelleyemeden aceleyle koşarak girdiği kapıdan dışarı çıktı. Evine doğru heyecanla koşmaya başladı. Etrafındaki insanların garipseyen bakışlarına aldırmadan koşuyor aynı zamanda kahkahalar atıyordu. En son ne zaman bu kadar mutlu olduğunu bilmiyordu. “Ben daha önce hiç bu kadar mutlu olmamıştım ki!” diye düşündü. Evet, gerçektende genç yazar ömrü hayatında hiç bu kadar mutlu olmamıştı. Mutluluğu, vücudunun her yerinde hissedebiliyordu.

Karşıdan karşıya geçerken arabalara dikkat etmeyen yazar, şoförlerin sinirli kornalarına ve küfürlerine maruz kalıyordu. Ama bu onun hiç umurunda değildi. Hatta duymuyordu bile. Tek istediği bir an önce evine varıp uzun zamandır kullanmadığı klavyesiyle hasret gidermekti. Kurgusunu bile hemen hazırlamıştı. Yazamayan bir yazarın dramını yazacaktı. İçinde bulunduğu stresi, gerginliği ve yalnızlığı okurlara anlatacaktı. Çünkü kimse farkında değildi yazarların içinde bulunduğu girdabın. Herkes bir an önce sevdiği yazarların kitabının çıkmasını bekliyor, yazar istemsiz bir şekilde süreyi uzatınca baskı uyguluyorlardı. Morali bozuk olan yazarlar, okuyucuların bu haksız tepkileriyle karşılaşınca motivasyonları ve moralleri iyice düşüyordu. İçinde bulundukları girdapta daha çok kayboluyorlardı. Oysaki kimsenin umurunda değildi yazarların çektikleri çile. Herkes kolay bir şey sanıyordu çünkü yazma işini. “Aman canım, ne var onda? Ben bile istersem yapabilirim yani.” Deyip olayı önemsizleştirip kendilerini haklı çıkarıyorlardı.

 

“Belki de böyle düşünmelerinin sebebi biraz da bizizdir.” Diye düşündü koşmaktan sırılsıklam olan genç adam. “Şu ana kadar kaçımız içinde bulunduğu durumu açıkça ortaya koyup, anlattı. Hayır, bu bir duygu sömürüsü olmazdı. Sadece biraz anlayış için yapardık bunu. İnsanlar, bizim nelerle boğuştuğumuzu, hayal dünyamızda hangi çetin savaşlarla uğraştığımızı nasıl bilebilirler ki? Ve şimdi bunu göstermenin tam sırası!”

 

Aklında cevapladığı sorular bitmemişti ama yolun sonuna gelmişti artık. Kapıdan dışarı çıkan kapıcıyı ittirip nefes nefese merdivenlerden yukarı çıktı. Kapısının önüne ulaştığında ceplerinde anahtarı aramaya başladı. Eli ayağı birbirine dolanan yazar, en sonunda çıkartabildiği anahtarı birdenbire titreyen ellerinde zapt edemeyip yere düşürdü. Seslice kendine küfrederek eğilip yerdeki anahtarı aldı. Hemen deliğe sokup kapıyı açıverdi. Ayakkabılarını çıkartmadan aceleyle içeri girdi. Anahtarı üstünde kalan kapıyı umursamadan çarptı ve odasına koştu. Odaya doğru ilerlerken üstündeki deri ceketi çıkartıp yere fırlattı. Sandalyesini çekip oturdu. Boş zeminde çıkardığı sese hafifçe yüzünü ekşiltip açık olan bilgisayarında bir Word sayfası açtı. Uzun zamandır yazamamanın verdiği parmaklarındaki ve hayal gücündeki hamlık birkaç satırdan sonra geçiverdi. Parmakları hızlıca kelimeleri yazıya dökerken yazar, vücudunun yorulduğunu anca hissetmeye başlamıştı. “Kaybedecek daha fazla vaktim yok.” Diyerek bu yorgunluğu önemsemeden yazma işini sürdürdü. Kelimelerini ustaca dans ettirirken kendisi de tatlı bir rüyanın sarhoşluğunu yaşıyordu.

 

İçinde sanki en sevdiği yazarın imzalı kitabının kapağını açıyormuşçasına bir heyecan, en sevdiği oyuncunun en güzel piyesine davet edilmiş gibi kabaran bir gurur vardı.

 

Günlerce, haftalarca ve aylarca yazdı. Bu süreçte yazarlık hayatında bir çok ilki gerçekleştirmişti. Mesela “ilk” defa bir romanını takılmadan, kurgusunu veya cümlelerini değiştirmeden bitirebilmişti.  İlk defa kurgu değil, kendi başından geçen olayları yazıyordu. Ve ilk defa kitabını yazarken başka aktivitelerde de bulunmuştu. Arkadaşlarıyla tekrar bir araya gelmiş, ailesi ve akrabalarıyla sürekli görüşür olmuştu. Ve daha bir çok başka ilk…

 

Kitabının son cümlesini de yazdıktan sonra kısa bir göz gezdirdi taze romanına. Üzerinde noktalama işaretleri haricinde hiçbir değişiklik yapmadan, tek bir kelimesinde bile oynamadan yayınevine gönderdi. Gönderdikten sonra genç yazarın içine tarif edilmesi zor bir huzur yayıldı. Normalde her biten ve gönderdiği romanından sonra içini kemiren endişeler oluşurdu. Sürekli, “Acaba kitabım beğenilecek mi? Ya okurlarımı hayal kırıklığına uğratırsam? Keşke şurayı da şöyle anlatsaydım…” diye düşünüp kendi kendini yerdi. Şimdi büyük bir değişime uğrayan bu yeni ruh hali onu hem şaşırtıyor hem de güzel bir şeyin başlangıcı olduğu için seviniyordu.

 

Çok uzun bir süre geçmeden yayınevinden cevap geldi. Gelen cevabın olumlu olduğunu görünce pek de şaşırmadı genç adam. Biliyordu çünkü romanın kabul edileceği. Zaten tüm kitaplarını orada bastırtmıştı. Kabul edilmesi onun için muhakkaktı.

 

***

1 AY SONRA

 

Evini baştan aşağı temizlettiği için o gece ailesinin evinde kamıştı genç adam. O gün özlem duyduğu ailesiyle çok güzel zamanlar geçirmişti. Uzun zamandır görmediği dört kardeşinin dördü de ağabeylerinin hatırına o gece aile evinde kalmıştı. Ya da görünen neden buydu. Görünmeyen ve asıl neden ise aile bireylerinin içlerindeki korkuydu. Yeniden bu genç adamın uzunca bir süre ortalıklardan kaybolup, kendi evine kapanmasından ve özellikle de dünya ile bağlantısının yeninden kesilmesinden çok korkuyorlardı. Her ne kadar ellerinden geldiğince bu korkuyu yazara sezdirmemeye çalışsalar da akıllı yazar ailesinin duyduğu endişelerini hissedebiliyordu. Üstelik içten içe hak da veriyordu onlara. Onları çok kırmıştı. Aylarca aramamış, telefonlarına cevap vermemiş üstelik kapısına kadar geldiklerinde bile kibarca kovmuştu. Ne kadar büyük bir hata yaptığının yeni farkına varıyordu yazar. Ama kendi kendine söz vermişti. Bir daha asla kendisini ailesinden ve dış dünyadan soyutlamayacaktı. Yeni anlamaya başlıyordu çünkü dünyaya sadece bir kez gelindiğini. “Romanımı istediğim zaman istediğim anda yazabilirim. Ama ya ailemi bir daha istediğim zamanda göremezsem?” diye düşünüp eski melankolik tavırlarını bir kenara atmıştı. Artık dünyaya bambaşka bir pencereden bakabiliyordu. Yeni romanının ona kattığı “ilklerin” en iyisi ve yararlısı buydu. Her ne kadar bu güzel romanı yazdığı için pişman değilse de düşünmeden duramıyordu yine de. Sürekli “Keşke ailemi ihmal etmeseydim.” Deyip duruyordu. Ama o da gayet iyi biliyordu ki zaman bir kere geçti mi bir daha geri gelmezdi. Bunun için artık kendini, geçmişte yapamadıklarıyla sıkmaktan vazgeçmiş gelecekte yapacaklarını planlamaya başlamıştı. Ama bilmiyordu ki her şeyin başladığı yerde o, “sonu” yaşayacaktı. Kaderi yazan eller ona alayla gülerken genç yazar hala hayal kurmanın ve plan yapmanın peşindeydi her şeyden habersiz.

 

Sevgi dolu bir günün ardından yorgun düşen yazar herkesten önce yatağa girdi. Yarın erken kalkması gerekiyordu. Okurlarıyla buluşacaktı çünkü. O genç okurların heyecanlı ve istekli yüzlerini görmek için, sordukları zor sorular yüzünden yeniden ter dökebilmek için öylesine heyecanlıydı ki sanki ilk defa bir imza ve söyleşi yapıyormuşçasına heyecanlıydı. Resmen içi içine sığmıyordu. Kolunu başının altına koyarak sağa tarafa döndü. Biraz takıntılı bir insan olduğundan dolayı sol tarafında asla uyuyamazdı. Yorganı beline kadar çektikten sonra gözlerini kapatıp kendini hayal dünyasının büyülü yolculuğuna bıraktı. Geleceğe dair yaptığı planlarla ilgili hayal kurarken bastıran uykusuna nihayet yenik düştüğünde hazırda bekleyen melek sessizce genç yazarın yanına yaklaştı.

 

***

 

 

 

ERTESİ GÜN SAAT 08.05

 

Alarmın çalmasına rağmen odadan çıkmayan yazarın annesi oğlunu uyandırmak için odasına doğru gitti. Birkaç kez kapıya vurup seslendikten sonra eski, ahşap kapıyı açıp içeri girdi. Yavaş adımlarla oğlunun yanına geldiğinde seslenerek uyandırmaya çalıştı. Oğlu, tüm seslenmelerine rağmen kendisine cevap vermeyince bu sefer daha gür bir sesle onu dürterek uyandırmaya çalıştı. Ama yaşlı annenin yaptığı hiçbir şey fayda vermiyordu. Uzun süredir yazarı uyandırmak için uğraştıktan sonra dehşetle bir adım geri çekildi. ellerini şaşkınlıkla ağzına koyup yürekleri burkan tiz bir çığlık kopardı. Oğlunun başına çömüp dizlerini döve döve ağlamaya, ağıtlar yakmaya başladı.

 

Yaşlı annenin çığlıyla içeri dolan aile bireyleri manzarayı görünce şaşkınlıktan ve korkudan bir an ne yapacaklarını bilemediler. En küçük olanları yutkunarak güçlükle konuşmaya başladı.

 

“Anne… Ağabeyim…” kısa bir duraklama yaşayan genç, annesine bu soruyu sormaya korkuyordu. Gözlerine dolan yaşlara engel olamayan çocuk, boğazına konuşmasını engelleyecek bir şeylerin düğümlendiğini hissetti. Konuşmaktan vazgeçip dizlerinin üstüne çöktü. Kafasını dizlerine gömüp sessizce hıçkırarak ağlamaya başladı. Bir yandan da rüyada olduğuna ve uyanınca her şeyin biteceğine inandırmaya çalışıyordu kendini.

 

Ararlındaki en soğukkanlı olanı, boğuk sesiyle kardeşinin cümlesini devam ettirdi.

 

“Öldü mü?”  bu sorudan sonra sanki herkes genç yazarın öldüğünü daha yeni anlıyormuşçasına hep bir ağızdan gözyaşı dökmeye başladılar.

 

Yaşlı baba, annenin yanına diz çökerek kadını teselli etmeye çalıştı. Herkes öyle afallamış, öyle allak bullak olmuştu ki bazıları kendisini rüyada zannediyor, gerçek âleme dönmekte zorlanıyordu.

 

Genç yazar ölmüştü…

 

Hayat, bazen siz planlar yaparken saflığınızla, fazla ileri görüşlülüğünüzle dalga geçer. Sanki her istediğinizi size verecekmiş gibi davranır, sizi ümitlendirir. Ama hayat size hiçbir zaman tam olarak istediğiniz vermez. Size bir şeyler verirken hep bir parçanızı alıp götürür. Belki de bu yüzden insanlar sahip oldukları zenginlikleriyle mutlu olamıyordur. Kimisi aç gözlülüğü yüzünden her zaman daha fazlasını ister. İster ve hep ister… Hayat size ne kadar çok şey verirse siz o kadar eksik kalırsınız. Ya duygularınız eksilir, ya sevginiz ya da seveniniz. Hayat, size parayı verir ama sevgiyi alır. Size sevgiyi verir ama parayı alır. Siz, kazanmak için uğraşırsınız, zaman harcarsınız. Ama hayat gamsızdır. Size verdiklerini muhakkak alır. Size bir tek harcadığınız boşa zaman kalır.

Siz, sırf daha fazla kazanabilmek için sevdiklerinizi boşlarsanız, onları üzerseniz hayat, oyununa kandığınız için sevinir.

Siz, kaybettiğiniz zamanları ve sevgileri telafi edebilmek için geleceğe dair bir çok plan yaparsınız, hayat sizinle dalga geçer.

Siz, tam “her şey yoluna girdi” dersiniz, hayat sizinle bir kez daha oyun oynar. Sizi tekrar yıkar.

Siz, her şeye rağmen, inatla, dimdik hayatın karşısına dikilirsiniz, hayat, sinirlenir, kibirlenir.

Siz, onunla tüm kararlılığınızla savaşırsanız, hayat dayanamaz.

Siz, sırf onu sinir etmek, onunla inatlaşmak için gülümserseniz, hayat, yenilir.

 

VE SİZ KAZANIRSINIZ…

HER ŞEYE RAĞMEN İNATLA GÜLÜMSEYİN…

GÜLÜMSEYİN Kİ, HAYAT SİZİ OYUNA GETİRMESİN…

VAATLERİYLE KANDIRMASIN…

KENDİ KURALLARINIZ KENDİNİZ KOYUN…

HAYATA GÜLÜMSEYİN Kİ ONA YENİLMEYİN…

SONUNUZ GENÇ YAZARIN Kİ GİBİ BİTMESİN…

ONUN KADAR SAF OLMAYIN…

VE ONUN KADAR DÜŞÜNCESİZ…

VE ONUN KADAR KÖR…

HAYATA GÜLÜMSEYİN VE ONU YENİN!

YENEMEYENLERİN HATIRINA O’NU YENİN!

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
Dearest_Converse_by_Mirrorsoul

SARI CONVERSELİ KIZ

“Lanet olsun! Ver şu parayı bana! Ben bu parayı kazanmak için ne kadar çalıştım senin haberin var mı? Kaptırmam sana emeğimi. Seni o… ç…”

 

“Öyle mi? Yiyorsa al o gel de al o zaman paranı!”

 

“Alayım da gör seni dömbili!”

 

11 yaşındaki çocuk tam şişko çocuğa doğru hamle yapmıştı ki Şişko baş parmağını ve işaret parmağını halka şeklinde bileştirerek ağzına götürdü ve keskin bir ıslık çaldı. Ardından iki taraftan gruplar halinde tam yedi çocuk belirdi. Yüzleri kirli kıyafetleri ise yırtık olan çocuklar kaşlarını çatarak kollarını birleştirdiler.

 

Küçük çocuk karşısındaki Şişko’yla uğraşabilirdi ama sekiz çocukla baş edemezdi. Tehlikenin farkına varınca bir adım geriye sendeledi. Ardından vakit kaybetmeden tabana kuvvet koşmaya başladı. Kısa bacaklarından beklenmeyecek şekilde uzun adımlar atıyordu. Hızlıca koşarken arada arkasına da bakmayı ihmal etmiyordu.

 

Birbirlerini kovalamaya başlayalı uzun bir zaman geçmişti. Küçük çocuğun bacaklarından derman kalmamıştı. Çıplak ayakları ise fazlasıyla kanıyordu. Ama durmaya hiç niyetli değildi. Onların elinden sağlam çıkmasının ihtimalinin olmadığını çok iyi biliyordu.

 

Küçük çocuk yolun sonuna doğru geldiğinde önünde iki tane yol ayrımı vardı. hiç düşünmeden sağ taraftan saparak koşmasına devam etti. Bir kez daha arkasına baktığında çok fazla yakınında olduklarını görünce içini derin bir korku kapladı küçük çocuğun. Fazla yorulmuş kalbi artık ağzında atıyordu. Onları bir şekilde atlatabilmek için bir fırsat arıyordu ama yoktu. İleride duran bir manav tezgahı dikkatini çekti. Arkasına bir kez daha baktı. Tezgahın yanına gelince aceleyle büyük portakal kasasını yere düşürdü. Tüm portakallarının yere dağıldığını gören manav küçük çocuğa tam hışımla bağırmaya başlayacaktı ki bir sesle sözünü böldü.

 

En önde koşan Şişko yerdeki portakalların üstüne basıp yere düşmüştü. Onun bağırmasıyla sözünü bölen manav şaşkınlıkla çocuğu yerden kaldırmaya çalıştı. Diğer çocuklar ise tam kaçanın peşinden gitmeye yelteniyorlardı ki Şişko’nun sesiyle bundan vazgeçmek zorunda kaldılar.

 

“Beni burada bırakıp hiçbir yere gitmek yok! Kalkmama yardım edin.”

 

Manavın ve çocukların desteğini alarak yerden kalkan Şişko sinirle elinden kaçırdıkları çocuğa bakındı ama etrafta yoktu. Ortadan kaybolduğuna emin olunca yüzünü kızartarak bağırmaya başladı.

 

“Bir veledi yakalayamadınız! Şimdi çabuk olun da bulun o p**i!”

 

Şişko’yu daha fazla sinirlendirmek istemeyen çocuk grubu olanca hızlarıyla koşmaya başladı.

 

Küçük çocuk arkasına baktığında Şişko’nun yere düştüğünü görünce daha hızlı koşmaya başladı. Bu sefer yüzünde sevimli bir gülümse hatta sırıtma oluşmuştu. Kanayan çıplak ayaklarına rağmen arayı açmak için tüm hızıyla koşuyordu. Nefes nefese kalan küçük daha fazla devam edemeyeceğinin bilincindeydi. Arkasına tekrar baktığında Şişko’yu yerden kaldırmaya çalıştıklarını gördü. Bunun son şansı olduğunun farkındaydı ve bu yüzden bir çıkar yol arıyordu onlardan tamamıyla kurtulabilmek için. Biraz ilerde apartman arasındaki boşluğu fark edince aceleyle oraya doğru koştu. Geniş boşluğa girip bedenini duvara yapıştırdı. Nefes almakta zorlanan küçük çocuk bir an önce onların geçip gitmesini diliyordu. Sessiz olabilmek adına nefesini düzenlemeye ve kendini biraz daha sakinleştirmeye çalıştı.

 

Yakından gelen ayak seslerini duyunca tüm çabaları boşa çıkmıştı. Nefesini tutup fazlasıyla hızlı atan kalbiyle bir an önce kurtulabilmek için içinden dua etti.

 

Hızlıca koşan çocuklar bir anda durup etraflarını kolaçan etmeye başladılar ama kaçan çocuğa dair hiçbir iz bulamadılar. Kalın sesiyle Pasaklı konuşmaya başladı.

 

“Yer yarıldı da içine girdi sanki. Bence bulamayacağız, vazgeçelim artık. Hem çok yoruldum koşmaktan.”

 

Bir kaçı katıldığını belli eder şekilde kafasını salladı.

 

Gözlerini açarak Pasaklı’ya dönen Şişko:

 

“O çocuğu bulacağız dediysem bulacağız! Anlaşıldı mı? Haydi, o çocuğu bulmadan bu işi bırakmak yok!”

 

Etraflarına biraz daha bakındıktan sonra tekrar ama bu sefer daha yavaş koşmaya başladılar. Çilli biraz koştuktan sonra arkasına bir kez daha baktı. Gerideki binada bir gölge fark edince sessizce yanındaki arkadaşını çağırıp gösterdi. Sonra tüm grubu çağırarak gölgeyi işaret etti. Şişko yüzünde pis bir sırıtışla yavaş adımlarla gölgeye doğru yaklaştı. Şimdi avının boynuna dişlerine geçirecek aslan kadar heyecanlıydı tüm grup.

 

Küçük çocuk tam grubu atlattığı için derin bir nefes alacaktı ki gördüğü pis yüzle yüreği ağzına geldi. Şimdi kalbi hiç olmadığı kadar hızlı atıyordu. Uzun zamandır hiç bu kadar korktuğunu hissetmemişti.

 

Şişko, kazandığı zaferin verdiği keyifle yüzündeki sırıtma daha da genişledi. Elini yumruk yaptı ve diğer eline birkaç kere vurarak çocuğa yaklaştı. küçük bir baş hareketi yaparak ellerini arkasında bağladı.

 

Şişko’nun işaretiyle emri alan aralarındaki en kuvvetli iki kişi çocuğun zayıf kollarından tuttu. Nafile bir çabayla çırpınan küçük çocuk her şeye rağmen korktuğunu belli etmek istemiyordu.

 

“Demek “dombili” öyle mi?” diyerek karşısındaki narin olduğu bariz olan beyaz yüze sert bir tokat geçirdi. Tokadın etkisiyle yana savrulan çocuğun yüzü acımasına rağmen dişlerini sıkarak başını yukarı kaldırdı. Ağzına ulaşan tattan pembemsi kıvrımlı dudağının patladığını anladı. Burnuna gelen sert demir kokusuyla bir an başı döndü. Kendisini dimdik ayakta tutmak için verdiği çaba takdire şayandı.

 

Çocuk kocaman açtığı gözleriyle Şişko’ya sinir ve tiksinti dolu bakışlarını gönderince Şişko çok daha sinirlenerek eskisinden büyük bir hınçla çocuğun yüzüne bir tokat daha attı.

 

Büyük bir hızla yana savrulan başından düşen kırmızı şapka küçük çocuğu bir anda paniğe soktu. Çocuğun sarı ve uzun saçlarını gören grup ağızlarını hayretle açarak bir süre durumu kavramaya başladı. Kendini toparlayan Çilli,

“Ağbi, kızmış ya bu?” deyiverdi. Ağzı bir karış açılan Şişko zorlukla koca çenesini kapatmayı becerebildi.

 

Kollarını tutan sert ve güçlü eller şaşkınlıktan gevşeyince hemen onlardan kurtularak yerdeki kırmızı şapkayı aldı. Saçlarını içine tıkıp, şapkayı başına takarken gözleri doldu küçük kızın. Kendini hiç bu kadar küçülmüş hissetmemişti.

 

Şişko tam acımasızca kızla dalga geçmeye başlayacaktı ki olgun bir ses araya girdi.

 

“Ne oluyor burada? Rahat bırakın kızı.” Tüm şaşkın gözler adama çevrildiğinde adam sinirle kızın yanına gidip dizlerinin üstüne çömeldi. Sonra bir kez daha şaşkın gruba bakıp bu sefer daha sert bir sesle gitmelerini söyledi.

 

Şaşkınlıklarını üzerlerinden atan grup hızla oradan uzaklaştılar.

 

Genç adam küçük kızın dudağındaki ve burnundaki yaraya dokunduğu anda  ürkerek başını çekti kız. Titreyen küçük kızdan birazcık uzaklaşarak onunla ilk önce konuşmaya karar verdi.

 

“Niçin kız olduğunu gizliyordun?”

 

Küçük kız gözlerini kocaman açarak karşısındaki yabancıya baktı. Yabancılardan nefret ederdi. Hepsi ona zarar verirdi çünkü, onu anlamazlardı. Şimdi bu yabancının da onu anlamayacağını düşünerek susmayı tercih etti.

 

Genç adam kızı biraz daha zorlamaya karar verdi.

 

“Kaç yaşındasın?”

 

Cevap vermemekte direten küçük kız, gözlerini adamın sıcacık bakan gözlerinden çekti. “Acaba onunla konuşmalı mıyım?” diye düşündü. Adamın sıcacık bakan gözlerinden etkilenen kız kendi içinde yarattığı ikilemden çıktıktan sonra tam cevap vermek için ağzını açacaktı ki adamın kibar ses tonu başlamamış lafını böldü.

 

“Seni buralarda ailen mi çalıştırıyor?”

 

Cesareti sönen küçük kız konuşmak yerine başını “hayır” anlamında sallamayı tercih etti.

 

Bir süre birbirlerinin gözlerine bakarak zaman geçirdiler. İkisi de kendi karşılarındaki kişi hakkında derin düşüncelere dalmıştı. Küçük kız “Acaba adama güvenmeli miyim?” diye içinden geçirirken, genç adam da “Acaba bana güvenmesi için ne yapabilirim?” diye düşünüyordu. Küçük kız, anlamlandıramadığı bir nedenden dolayı kendini bu yabancıya çok yakın hissediyordu. Eğer öyle olmasaydı çoktan adamı ittirerek oradan uzaklaşırdı. Bu adamla konuşmak için içinde yanıp tutuşan isteğe en sonunda boyun eğmek zorunda kaldı.

 

“Benim ailem yok.” Deyiverdi tatlı sesiyle. Küçük kızın yumuşak sesiyle düşünceleri bölünen genç adam eğdiği başını çocuğun suratına çevirdi.

Başardığını düşünerek keyiflenen genç adam, gittikçe içine sığmayan bir neşeyle çocukla sohbet etmeye başladı.

 

“Ailen öldü mü?”

 

“Annem vardı, öldü. O ölünce ben de üvey babamın başına kaldım. Zaten hep sinirliydi, ama annemin ölümünden sonra çok daha huysuz oldu. Beni her gece dövmesine dayanamayınca ben de evden kaçmaya karar verdim. İşte yaklaşık iki yıldır sokaklardayım. Beni merak edipte aramamış sanırım. Arasaydı bulurdu çünkü.”

 

“Başka akraban yok mu peki?”

 

“Yok.”

 

“Nerde kalıyorsun o zaman.”

 

“Değişiyor. Nerde yer bulursam orada yatıyorum.”

 

“Kız olduğunu niçin gizledin?”

 

“Kız olduğumu söylesem beni hor görürlerdi de ondan.”

 

“Nasıl yani?

 

“Bilmiyorum, aralarına almazlardı işte beni. Dışlarlardı.”

 

“Karnını nasıl doyuruyorsun?”

 

“Çalışıyorum.”

 

“Ne yapıyorsun?”

 

“Ne olursa. Bazen gazete satıyorum, bazen limon, bazen peçete…”

 

Adam elini yüzüne götürerek kirli sakalını kaşıdı. Bu çocuk için bir şeyler yapmayı çok istiyordu. Aklına bir fikir gelince sevinçleri gözleri parladı. Ama sönmesi de bir oldu. Çocuğa bu fikri kabul ettirebileceğinden şüpheliydi.

 

Kendi kafasında bir süre bazı planlar yaptıktan sonra yüzünü kızın suratına çevirdi. Teklifini kabul etmesini yürekten umuyordu.

 

“Daha iyi bir yerde yaşamak ister miydin?”

 

Kocaman açtığı gözlerini bu sefer şaşkınlıktan biraz daha açtı. “Kim istemez bu çöplükte yaşamaktansa daha iyi bir yerde yaşamayı?” diye düşündü. Sonra heyecanını gizlemeye çalışarak cevap verdi:

 

“Tabii isterim.”

 

“O zaman seni bir yere götürmeye teklif etsem kabul eder misin?”

 

Küçük kız adamın sesinden gizlemeye çalıştığı umudu sezebiliyordu. Tekrar bir ikileme düşmüştü. Adama güvenmek istiyordu ama birisine yeniden güvenmek onu fazlasıyla korkutuyordu. En son annesine güvendiğinde onu terk etmişti. Birkaç dakika doğru bir karar vermeye çalıştıktan sonra başını umutla “evet” anlamında salladı.

 

Küçük kızın cevabından sonra içi içine sığmayan genç adam neden bu kadar mutlu olduğunu çözemiyordu. Heyecanını saklamaya çalışarak ayağa kalktı. Büyük ellerini çocuğa doğru uzatıp sıcacık bakışlarını onun heyecanlı yeşil gözlerine gönderdi. Küçük kız hiç tereddüt etmeden ufak elini adamın büyük eline bırakınca yola koyuldular.

 

Bir süre boyunca yolda hiç konuşmadılar. Sessizliği bölen genç adam oldu.

 

“Adın ney?”

 

“Huysuz.”

 

“huysuz mu? Böyle isim olmaz ki?”

 

Küçük kız omzunu silkeleyerek bıkkınlıkla cevap verdi.

 

“Oluyormuş demek ki.”

 

Adam, kızın cevabına bozulsa da belli etmemeye çalıştı. Kaba davrandığını fark eden küçük kız tavrını düzeltmeye çabasına girdi. Böyle şeylere hiç takmayan hatta bazen kasıtlı olarak insanları sinir eden biriyken şimdi böyle tanımadığı bir adam için çırpınması onu oldukça şaşırtıyordu.

 

“Çok yaramaz, düşüncesiz ve kaba olduğum için bana bu ismi taktılar. Asıl adım Yasemin.”

 

Genç adam küçük bir gülümsemeyle başını salladı. Kızın, durumu toparlamaya olan çabası hoşuna gitmişti.

 

“Senin ismin ne?” diye sordu küçük kız merakla.

 

“Sarp.”

 

Sarp diye sessizce tekrar etti kız. sonra yollarına kaldıkları sessizlikten devam ettiler.

 

Yeteri kadar büyük ve sevimli binaya bakınca içindeki heyecan daha da alevlendi. Elini tutan kıza dönerek başıyla binayı işaret etti.

 

“Bahsettiğim yer burası.”

 

Yasemin heyecanla iri gözlerini Sarp ve bina arasında mekik dokuttu. Daha sonra hiçbir şey demeden içeri girdiler.

 

 

 

 

25 YIL SONRA

 

Zorlu bir ameliyattan yeni çıkan başarılı cerrah alnındaki teri koluyla sildi. Şu ana kadar yaptığı sayılı ameliyatlardan biriydi bu. Riski ise fazlasıyla yüksekti. Ama alnının akıyla çıkan doktorun içi şimdi hiç olmadığı kadar heyecanlı ve fazlasıyla mutluydu. Çünkü dışarıda heyecanla bekleyen adama sözünü tutmuştu. Oğlunu yaşatacağım demişti ve yaşatmıştı.

 

Heyecanla ameliyathanenin kapısından çıkan genç kadın yaşlı adamın titreyen omzuna dokundu. Ani gelen bu temasla irkilen adam hızla doktora döndü. Heyecanla ayağa kalkarak umut dolu gözlerini kadının gözlerine dikti. Genç kadın yaşlı adamın duymak istediği cevabı vermek için sabırsızlanıyordu. Sadece başını sallayarak yaşlı adamın gözlerine baktı. Sarp duyduğu cevabın ardından içten gelen derin bir “oh!” çektikten sonra çocuksu bir sevinçle cerraha sarıldı. Geri çekilerek titrek bir sesle konuşmaya başladı.

 

“Çok… Çok teşekkür ederim. Oğlumun hayatını sen kurtardın. Sana borcumu nasıl ödeyeceğim bilmiyorum.”

 

“Borç da ne demek? Sizin benim için yaptığınız onca şeyden sonra benimkiler az kalıyor. Elimden geldiğince size olan hakkımı ödemek istedim. Geçmiş olsun.” Diyerek yaşlı adamın omzunu sıvazlayıp gitti. Çok yorgundu. Ameliyathanede kendini çok zorlamıştı ama değmişti. Kendi odasına geçip sandalyesine oturdu. Masanın sağ tarafındaki en son çekmeceyi açıp içinden sarı converslerini çıkarttı. Uğurlu converseleriydi bunlar. Hatta bunlar olmazsa bu kadar başarılı bir cerrah olamayacağını düşünüyordu. Herkes saçma buluyordu bu düşüncesini ama o inatla inanmaktan vazgeçmiyordu. Converseleri göğsüne bastırarak arkasına yaslandı. Gözlerini kapatıp eski anısını kafasında hayal etti.

 

 

25 YIL ÖNCE

 

Kirli ve yalın ayaklarına acımayla bakan çocuğu görünce kafasını sinirle başka tarafa çevirdi. Koltukta oturmuş Sarp’ın beş dakika önce girdiği odadan çıkmasını bekliyordu. Bir süre sonra yanına gelen çocuğu fark edince başını ondan tarafa çevirdi. Bu çocuğun az önce ayaklarına bakan kişi olduğunu anlayınca hınçla gözlerine baktı çocuğun Yasemin. Çocuk ise onun bu bakışlarına aldırmayarak az önce ayağından çıkarttığı sarı converslerini ona doğru uzattı. Babası daha yeni almıştı bu ayakkabıları ona. ama “olsun,” diye düşündü, “benim nasıl olsa daha bir sürü ayakkabım var.” Dedi içinden.

 

Afallayan Yasemin ayakkabıları alıp almamak konusunda büyük bir tereddüt yaşıyordu. Beyninden uzunca verdiği bir savaştan sonra ayakkabıları almaya karar verdi. Yavaşça elini uzatıp ayakkabıları aldı. Çocuğun yüzüne bakıp içi parlayan gözleriyle başını salladı. Bir iyilik yapmanın sevinciyle yüzü gülen çocuk da başını sallayıp oradan uzaklaştı.

 

Bu gün bir sürü şok yaşayan kıza bu iyilik ağır gelmişti. İnanamıyordu çünkü bu dünyada iyi insanların da olabileceğine. Bu insanların neslinin tükendiğine kendine iyice kaptırmıştı aslında bu gün o genç adamı görene kadar. Ne zamandır ilk defa yüzü gülmüştü. Sonra düşünmeye başladı kendisinin nasıl birisi olduğunu. İyi miyim kötü müyüm diye tartmaya çalıştı kendini. Aslında o kadar da kötü bir insan olmadığı kanaatine vardı. “Sadece biraz huysuz! Ama yine de zararsız bir huysuz.” Diye geçirdi içinden. Ardından elindeki sarı converslere takıldı gözü. “Eğer iyi bir insan değilsem bile şimdi olmanın tam zamanı.”dedi kendi kendine.

 

Umutlanmıştı. Kendisinin de iyi bir insan olduğunu hatta ve hatta bir çok insana yardım ettiğinin hayallerini kurdu. İçini ağır bir mutluluk doldurdu. Olabilirdi… Neden olmasın ki? O da Sarp gibi herkese yardım eden iyi bir insan olabilirdi. Olabilirdi… Olacaktı… Buna tüm kalbiyle inanıyordu. Sarı converslere son bir kez umutla bakıp gözlerini hayal kurmak için kapattı.

 

 

25 YIL SONRA

 

Yumduğu gözlerini açan Yasemin göğsüne bastırdığı converslere bir kez daha baktı. Sonra Emily Bronte’nin kitabında okuduğu bir cümle geldi aklına.

 

“Umut, gayrete gülümser.”

 

 

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
humanity_failed

Cinayet

Yerdeki cesedin etrafında toplanan kalabalık pek de şaşırmışa benzemiyordu. Herkes bekliyordu çünkü bir gün bu katliamın yapılacağını. Sadece zaman belirsizdi…

Her şeye rağmen yine de bu kadar erken olacağını kimse tahmin etmezdi. Neslinin son örneği olan beden yerde cansızca yatarken herkes soğukkanlılığını koruyordu.

Şu anda akıllarda birçok soru vardı. Ama zihinlerde en çok yankı yapan ve merak uyandıran soru şuydu ki; bunu kim yapmıştı?

Herkesin aklında bu soru yavaş yavaş yerini iyice almaya başlayınca meraklı gözler etrafta dolanmaya başladı. Herkes bu sorunun cevabını öğrenmeyi istiyordu ama kimse dillendirmeye de cesaret edemiyordu.

En sonunda merakına dayanamayan birisi hiç düşünmeden konuşmaya başladı.

“Bu işi yapan her kimse artık yeter! Ulan amacın nede susuyorsun? Hemen şimdi bunu yapan kişi bir adım öne çıksın da görelim ense tıraşını! Ama lütfen fırsatçı, pohpohlanmayı seven p*z*v*n*l*r yerinde dursun!”

Cümlesini bitiren İç Ses her zaman ki gibi doğruları söylemişti, ama yine de bazıları üslubundan utanmaları gerektiği kanaatindeydi. İç Ses ise bunları hiç takmadığını her hareketinde yeterince belli ediyordu.

İç Ses’in cümlesindeki küfürler yüzünden utanan Utangaçlık kızaran yüzünü yere eğdi. İç Ses’in kabalığından rahatsız olan Kibarlık ise tiksindiğini belirten bakışlarını onun umursamayan gözlerine dikti. Yanında bir de kınadığını belirten “cık cık”larını da ilave ettikten sonra eski konumuna geri döndü.

Bir süre hiçbir ses duyulmayınca herkes şüpheci bakışlarını birbirinden çekmeye karar verdi. Tüm dikkatler akıllardaki sorulara yoğunlaşmışken birden kalın bir ses duyuldu. Kalabalığı yararak ortaya dalan Kötülük tüm arsızlığıyla konuşmaya başladı.

“Onu ben öldürdüm! Bu işi ben yaptım.” Diyerek tüm dikkatleri kendi üstüne topladı.

Şüpheci bakışlar yine devreye sokulmuştu. Karşılarındaki bedeni iyice inceleyip doğruluğunu tartmaya çalıştılar. Çoğu kişi inanmıştı aslında ama hala inanmayan sorgucular vardı. Şüphecilik gözlerini Kötülük’ün gözlerine dikerek sorusunu sordu.

“Niçin inanalım senin onu öldürdüğüne?”

Bir anda tüm bakışları üzerine çeken Şüphecilik, kendinden emin Kötülük’ün cevabını bekliyordu. Bazıları Şüphecilik’e “Saçmalama!” diyen bakışlarını atarken bazıları da ona biraz da olsa inanmaya başlamıştı.

“Gerçekten nereden belli bu cinayeti senin yaptığın? Ya bizi kandırıyorsan?” deyiverdi Belirsizlik.

Topluluğun çoğu Kötülük’ e inanıyordu. Ama yinede arkasında duran çoğunluğa rağmen işini sağlama almasını gerektiğini düşündü. Kendisinden emin olduğunu göstermeye çalışarak konuşmaya başladı:
“Tabii ben öldürdüm. Bundan niçin şüphe duyasınız ki? Hem benden başka itiraf eden mi var? Ayrı-

Kötülük’ün sözünü kesen Sabırsızlık yine kişiliğini ortaya koyarak aceleyle konuşmaya başladı:

“Hadi ama bırak artık safsatayı da anlat nasıl yaptığını. Bizde böylece inanalım sana.”

Lafının bölünmesine sinirlenen kötülük yine de sinirini belli etmemeye çalışarak olabildiğince sakince konuşmaya başladı:

“İlk önce yavaş yavaş aklına girdim. Ona kendi düşüncelerimi empoze çalıştım. İlk başlarda dayandı. Gerçekten çok sabırlı ve iradeliydi. Onu kandırmam gerçekten zor oldu. Ama sonunda direncini yenmeyi becerdim. İlk başlarda hep tereddüt ederdi dediklerimi yapmakta. Hatta çoğu zaman karşı gelirdi. Ama zamanla alıştı. Yavaş yavaş ne desem yapar hale geldi. Ben de her türlü fırsattan istifade ederek ona her kötülüğü yaptırdım. İlk önce yalandan başladık. İnsanları körü körüne kandırıyorduk. Sonra daha da gelişir hale geldik. Beraber çok güzel soygunlarda bulunduk. İçki, alkol ve uyuşturucuya da alıştırdım onu. Resmen müptelası oldu. Onlarsız zaman geçiremez hale geldi. Her neyse. Daha sonralarında ise iftiraya başladık. İşte masum insanların iffetlerine, namuslarına veya hayatlarına falan çamur atıyorduk. Herkes de hemen inanıp bir başkasına anlatıyordu. Böylelikle attığımız yalanlar bir kartopu misali katlanarak büyüyor hatta yanına başka şeyler de ekleyerek başka insanlara ulaşıyordu. Ama bundan da sıkılmaya başlayınca başka işler yapmaya karar verdik. Mesela kumar denen şeyi icat edik. Böylelikle haksız yoldan birçok insanın parasını alıyorduk. Ailelerinin rızklarını, yıllardır biriktirdiği tüm parasını artık her ne varsa insanlar kumara yatırıyordu. Kısa sürede herkes başladı artık bu şeye. Ama bundan da tat alamaz hale gelince biz de başka şeylerin arayışına girdik. Zinayı bulduk. Her gün bir başka insanlarla beraber olup onları kirletiyorduk. Hatta bunu daha da geliştirip tecavüzü icat ettik. Bunun uygulaması biraz daha zordu ama verdiği zevk paha biçilmezdi. İnsanları beraber olmak için zorluyorduk. Zorla onların ırzlarına geçiyor böylelikle geleceklerini mahvediyorduk. Ama bu da artık kabak tadı vermeye başlayınca bunu da bir kenara koymaya karar verdik. Şeyi de bulduk mesela, aldatmayı. İnsanları bir anlık zevkleri uğruna baş-

İkinci kere sözü bölünen Kötülük artık sinirleri tepesine çıkınca çıkışmaya başladı.

“Yeter be! Bu sefer hangi densiz sözümü böldü?”

“Ben böldüm!” deyiverdi boğuk bir ses.

Herkes gözlerini Kötülük’ten çekip o boğuk sesin sahibini aramaya başladı. En sonunda kalabalığın arkasındaki dengesiz bedeni görünce herkesin kafası oraya çevrildi.

“Onu ben öldürdüm! Şans oyunları, kumar, piyango gibi oyunlar oynatarak insanların parasını aldırttım. Birçok insanı dolandırttım. Onu hırsımla öldürdüm. Bu cinayeti ben yaptım!” deyiverdi Hırs. Şimdi etraftaki kalabalığın gözleri bir Kötülük ile Hırs’ın arasında dolaşıp duruyordu. Kimse hangisine inanacağını kestiremiyordu. İki tarafında doğruluk paylarını bulmaya çalışıyor böylelikle kendilerine de bir taraf belirlemeye uğraşıyorlardı.

Etrafa sessizlik hâkimdi. Hırs, gergin ruh halini korurken aynı zamanda bakışlarını Kötülük’ün delici bakışlarından uzak tutmaya çalışıyordu.

Belirsizlik aklına takılan soruyu toplulukla paylaştı:

“Eee… Hanginize inanacağız şimdi biz?”

Herkes soruya katıldığını gösterir biçimde başlarını salladı. Etraftan uğultular yükselmeye başladı, bazıları ise hem Kötülük’ün dediklerini tartıyor hem de Hırs’ın… Topluluğun gözleri Kötülük ile Hırs’ın arasında mekik dokurken Kötülük’ün kalın sesiyle derin düşünceler bölündü.

“Tabii ki bana inanacaksınız. Onun ruhunu kendi kötü amellerimle kirlettim. Onu kendi oyunlarıma alet ettim. Benim yüzümden öldü o!”

“Hayır!” diye söze karıştı Hırs. “Onu öldüren kesinlikle benim! Hırsımla içini doldurdum, gözünü boyadım onun. Oyunlarımla nefsini körelttim. Hep daha fazlasını istemeye zorladım. Benim yüzümden ülkeler arası savaşlar çıktı. Katil benim!”

Topluluk kavga çıkacağını anladıklarından daha da heyecanlanmıştı. Kötülük tam lafa girecekti ki ateşli bir ses duyuldu yakınlardan. Sesin sahibi konuşmaya devam ettikçe tüm bakışlar ona çevrildi.

“Hepiniz yalan söylüyorsunuz! Kendinizi insanların gözünde büyütmek için cinayeti üstünüze alıyorsunuz. Lütfen inanmayın bu iki yalancının söylediklerine. Bu cinayeti işleyen birisi varsa o da benim!”

Kafası karışan topluluktan mırıltılar yükselmeye başladı. En sonunda dayanamayan Utangaçlık cılız sesiyle söze girişti:

“Nasıl yaptın peki bunu?” cümlesinin sonuna doğru utancından sesi kısılan Utangaçlık kızaran yüzünü tekrar yere eğdi.

“Arzunun, ihtirasın ateşiyle yaktım onu! Bedenini kıvrandırttım. Ateşini söndürmesi için başka kişilere gereksinimi olduğunu söyleyerek kandırdım onu. O da bana inanarak her gece bir başkasıyla beraber oldu. Kimisini ise zorladı. Zorladıklarının yüzünü topluma karşı eğdirtti, geleceklerini kirletti ama umursamamasını söyledim. Onu öldüren benim. Ateşimle yaktım onu!” diye cevap verdi Zina.

Artık iyice allak bullak olan toplumun düşüncelerini bu sefer başka bir ses böldü.

“Hayır! İnanmayın bu riyakâr yüzlere! Bu işin sorumlusu benim!” dedi Yalancılık.

Karşılarında duran kendinden emin olduğunu göstermeye çalışan bedene bakan topluluk bu sefer kendi arasında kavga etmeye başladı.

“Napacağız şimdi? “

“Sahi, kime inanacağız?”

“Bence doğruyu Kötülük söylüyor.”

“Aslında bana Zina’da doğruyu söylüyormuş gibi geliyor.”

“Hayır, asıl doğruyu söyleyen kesinlikle Hırs.”

“Nedenmiş o?”

“Onun anlattıkları daha bir inandırıcı geldi bana da ondan.”

“Öf be sende!”

“Ne var?”

“Atıyorsun kafana göre!”

“Başlamayın şimdi!”

“Ne atacakmışım be! Hissettiklerimi söylüyorum ben.”

Herkes kendi aralarında kavgaya tutuşmuşken bu sefer Kötülük, Hırs, Zina ve Yalancılık da birbirlerine girişmeye başladılar.

Kötülük Yalancılık’a dönerek:

“Yalan söylüyorsun. Sen zaten hep yalan söylüyorsun! Kimse sana inanmaz.”

“Hayır, yalan söylemiyorum” diye kendini savundu Yalancılık.

“Öyle mi?” dedi kıvrak bedenini ortaya atan Zina. “Açıkla o zaman nasıl yaptığını.”

“Anlatayım: zor durumda kaldığında sürekli yalan söylemeye alıştırdım onu. İlk başlarda insanları özellikle de yakınlarını kandırmaktan pek hoşnut değildi ama bunlardan zarar çıkmayacağını hem sadece gerçeği birazcık değiştirip söylediğini anlatmaya çalıştım ona. Hemen inandı zaten. Git gide bunu alışkanlık haline getirdi. Ama birkaç kere yakalanınca içini bir korku sardı tabii. Ama yine de durmadı. Kendini kurtarmak için hep yalana başvurdu. Git gide daha çok yaygın hale geldi. Devlet işlerinde, evde, aile-akraba içinde her yerde, herkes yalan söylemeye başladı. Bu yalanlar yüzünden bazen özellikle devlet olmak üzere zor durumda kalındığı oluyor ama yine de kimse de vazgeçemiyordu bundan. Yani onu ben öldürdüm. Onu ikiyüzlüleştirdim. Çevresiyle arasını bozdum. Dertlerine dert ekleyip ruhunu sıktım. Onu böyle öldürdüm.”

“Hepiniz saçmalıyorsunuz.” Diyen tatsız bir ses duyuldu. Gamsızlık yanlarına daha çok yaklaşarak sözlerini devam ettirdi:

“Yardım ve merhamet duygunsu yavaşça söküp aldım ruhundan. Gamsız biri yaptım. Kimseyi umursamayan biri haline geldi. Daha önce yaptığı tüm yardımları da çekti. Hatta düşene bir tekme daha vuranlardan oldu. Vicdanını körelttim. Boş ver! Dedim ona. Aç insanların derdi seni mi aldı, sen gününü yaşa dedim. O da bana destek çıktı. İnsanlar açlıktan mı ölüyormuş, yiyecek savaşları mı yapılıyormuş hiç önemsemedi artık. Varsa yoksa kendisini düşünen birisi haline getirdim. Onun kalbini taşlaştırarak, ruhunu karartarak öldürdüm.”

Hırs bakışlarını daha da delici hale getirmeye çalışarak onun gözlerine saldı. İstediğini elde edememenin verdiği hırıltılı ve sinirli sesiyle konuşmaya başladı.
“İyice sarpa sardı bu iş. Size ben öldürdüm diyorsam ben öldürdüm. İşte o kadar!”

Zina ateşli sesiyle Hırs’a çıkıştı:

“Yok canım, başka ne isterdin! Oldu, senin sözüne inanalım öyle mi? Bakın onu ben öldürdüm, teşhirciliğimle ağzını sulandırdım. Bedenini arzuyla yakarak, ruhunu kâfir hale getirdim.”

“Hepiniz zırvalamayı bırakın.” Dedi Kötülük. “Bu işin cılkı çıktı. Onu ben öldürdüm işte. Kötü düşüncelerimle beynini kemirdim. Aklına soktuğum düşüncelerle bir sürü kötülük yaptırdım. İnsanları öldürttüm. Savaş çıkarttım. Benim yüzümden insanlar rahat bir gün geçiremedi. Hepsi benim sayemde anlıyor musunuz? Öldüren benim!”

“Hayır, asıl benim sayemde savaşlar çıktı, insanlar öldü. Ruhlarını hırsla doldurttum. Her şeyin en iyisine sahip olabilmek, bu dünyanın efendisi olabilmek için yakıp yıkmaları gerektiğini söyledim.” Dedi artık sinirleri iyice bastıran Hırs.

Zina ağız sulandıran teşhirci vücuduyla ortaya atıldı:

“Onu ben öldürdüm. Birçok insana onun yüzünden günah işlettirdim. Kişiliklerini bozdurttum.”

“Yeter artık! Anlamıyor musunuz, onu öldüren benim! Yalancılıkla öldürdüm onu. Herkesi kandırttım. En yüksek mertebedeki insanları bile yalancılığa zorladım. Devlet adamlarını halklarını kandırtmalarını istedim. Bu cinayeti yapan benim.”

“Hayır benim!”

“Saçmalamayın onu öldüren benim!”

“Benim!”

“Benim!”

“Hayır, benim!”

Onlar yaptıkları gergin kavganın yanında hala toplulukta kendi aralarında anlaşabilmiş değildi.

“Arkadaşlar bu işi yapan kesinlikle Kötülük. Bakın, bu kadarını söylüyorum.”

“Kesin sensizi! Bu işi yapan Zina, işte o kadar.”

“Safsatayı bırakın da beni dinleyin: Bu işi yapan kesinlikle Hırs.”

“Amma boş konuşuyorsunuz bu işi yapan…

***

Günlerce kavga ettiler. Ama tek bir sonuç dahi bulamadılar. Herkesin düşüncesi birbirinden apayrıydı. Herkesin kendine göre gerekçeleri, doğruları, yanlışları vardı. Ama kimsenin bilmediği tek bir doğru vardı ki bu en acısıydı…

Yerde kanlar içinde yatan İNSANLIK neslinin son örneğiydi. Geri dönülmez bir yola girilmişti artık.

İnsanlık yoktu…

Mutluluk yoktu…

Sevgi yoktu…

Aşk yoktu…

Merhamet yoktu…

Dostluk yoktu…

Savaş vardı…

Açlık vardı…

Gününü gün eden umursamazlar vardı…

Ve onların şakşakçıları vardı…

İnsanlığı kim öldürdü bilinmez. Ama sonuç ortadaydı…

Beklenen olmuştu ve İNSANLIK ÖLMÜŞTÜ…

Bu gizemli ölüm her şeye son noktayı koymuştu.

HER ŞEY BU CİNAYETLE SON BULMUŞTU…

İNSANLIK NİHAYET ÖLMÜŞTÜ…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email