Yazar arşivleri: Bekir Teke

Bekir Teke hakkında

1977 gaziantep doğumlu Gaziantep'te yaşar

vvqeunm3qhe86242e08zb

DAM

Sönmeye yüz tutmuş küçük bir yıldız vardı gökyüzünde, bir nedeni var mı acaba? Bir hikâyesi olmalıydı bu yıldızın neden parlamıyor. Sanki gökyüzünde değil de bir uçurumun kenarındaydı. Diğer yıldızlardan ayrı, sönmek üzereydi.

Hikâyesi neydi acaba? Gökyüzüne çıksam bu sönmeye yüz tutmuş küçük yıldızın yanında olsam, derdini öğrensem. Nasıl çıkılır göğe nasıl giderim bu yıldıza?

Şu duvarda uzayan sarmaşık dalına tutunsam… Sarmaşığa tutunan şu küçük karıncaya… Of! Çok yoruldum bugün. Hastanede gördüğüm o yaşlı teyze ne komikti? …Hele kocası, kocaman burnu vardı. Dedeme benziyordu, aksakallı dedeme. Gözlerim kapanıyor… Çok yorulmuşum…

Kolumda bir karınca yürüyor galiba… Neden bu kadar sönük bu yıldız… Uyuyorum… En çok özlediğim şeylerden biri de damda uyumak çocukken en çok yaptığımız şeydi en parlak yıldızı seçmek damda uyurken. Uyuyorum, gözlerim kapanıyor. Bu yıldız neden bu ka……Uyuyorum ………..uyu……

Yeryüzünden epey uzaklaşmışım evimiz, dam görünmüyor artık; hatta şehir de görünmüyor. Geliyorum, sana geliyorum Sönmeye Yüz Tutmuş Küçük Yıldız, ışığın olmaya geliyorum. Aylardır tırmanıyorum sarmaşığa ama gücüm kalmamış artık tutunamıyorum. Bu küçük karınca nasıl gelmiş buraya karıncadan yardım istemeliyim. Tutunamıyorum, düşüyorum. Düşerken karınca, bir Arap  atı gibi koşup tutuyor beni; kendimi karıncanın üzerinde buluyorum.

İnce belli bel kıran karıncaymış adı burada yaşıyormuş, benim gibi serüvencilere yardım ediyormuş. Yolun geri kalanına gökte dörtnala koşan küçük karıncayla, ince belli bel kıran karıncayla devam ediyorum.

İnce belli bel kıran karıncanın sırtında dıgıtırk dıgıtırk sesleriyle gökyüzünü fethe gidiyorum. İ.B.B.K.K yolda birçok zorlukla karşılaşacağımızı söylüyor bana. At sineği en kötü düşmanıymış. At sineğiymiş ama tek yapabildiği at gibi kişneyebilmekmiş; oysa ben bir karıncayım ama bir Arap atı gibi hızlı koşarım, diyor. Dıgıtırk dıgıtırk sesiyle yolumuza devam ediyoruz.

Az kaldı S.Y.T.K.Y sana geliyorum. Aylarca, asırlarca koştuk, gökkuşağı köprülerinden geçtik, bulutlarda uyuduk. Yol uzadıkça sana ulaşma isteğim bir tutkuya dönüşüyordu.

İşte! Daha önce gelenlerden biri, senin gibi bir serüvenci, dedi İ.B.B.K.K. Bir adam, suratı çok tuhaf, iyice yaklaşıyoruz kocaman bir burnu var suratında suratı burundan oluşmuş. Burnundan konuşuyor –gerçekten burnundan konuşuyor-Burun Osman’mış adı. Maceracıymış o da. Yeryüzünde bulamadığı o eşsiz kokuyu arıyormuş. Gökyüzünde bulurum belki diyerek maceraya atılmış.

B.O yolculuğa sürekli fita yağ kokan, yemek arkadaşı, koku arkadaşı, mutfak arkadaşı, aynı yastıkta koklaştığı, menopoz teyze ile çıkmış. Menopoz sizin bildiğiniz anlamda değil, diyor menopoz teyze aslında kocasının B.O’ın soyadıymış.

Men o poz muş aslı:( bir adam ve o burun) anlamına geliyormuş.

Men: adam (bkz.ing söz.)

O: bildiğiniz o (bkmayınız .ztn. blyrsunuz.)

Poz: burun (bkmayınız.srnuz.öğrnnz.)

Tanışma, tanıma faslı bitince M.T. bize, fita yağında kavrulmuş bol soğanlı, bol salçalı harika bir küfte yoğurdu afiyetle yedik –biz damda hep öğlenleri küfte yerdik-B.O burnuyla yiyordu. Onlarla vedalaştıktan M.T’nin ellerinden ,B.O’ın burnundan öptükten sonra İ.B.B.K.K’mın  sırtına binerek devam ettim yoluma dıgıtırk dıgıtırk…….

Yola devam ediyorduk, ben artık daha da belirginleşen S.Y.T.K.Y’ı düşlüyordum.

Birden durdu İ.B.B.K.K. Tam karşımızda aksakallı at dede duruyordu. İ.B.B.K.K bana anlatmayı unutmuş, çok zengin, çok varlıklıymış bu aksakallı at dede. Sonra dünya nimetlerinden elini eteğini çekmiş kişneme özelliğini at sineğine vermiş, koşma yeteneğini de İ.B.B.KK’ye vermiş.

Evlat, sen bir maceraya atıldın senin gibi birçokları geldi buralara, dünle bugün benzemesin, herkes geldi ama kimse gerçekleştiremedi hikâyesini, dedi A.S.A.D.

Ben başaracağım, ulaşacağım, ışığı olacağım S.Y.T.K.Y’ın dedim.

Sen bilirsin dedi ve tam üç kez kişnedi A.S.A.D. Ağzından değil de sanki başka bir yerinden kişniyordu ya da kişneyen o değildi. Birden at sineği çıktı arkasından oymuş kişneyen bize saldırdı biz bir hamleyle kurtulduk ondan o kadar hızlıydı ki A.S. durduramadı kendini ,geldiği yere bir daha çıkamamak üzere girdi.

Hızla uzaklaştık oradan seyrimize devam ettik. Yeryüzünden parlak bir yıldız gibi görünen DIGITIRK uydu alıcısını da gördük.

Az kaldı canım S.Y.T.K.Y’ım geliyorum hikâyeni dinlemeye geliyorum. Sana ulaşmak için uçurumlar atladım, bulutlar aştım, rüzgâr ektim, fırtına biçtim. Hiç kaybım yok tüm hücrelerimle sana geldim. İyileşmeye geldim, parlamaya geldim, seni parlatmaya geldim, hikâyeni dinlemeye geldim.

Sen hep saklamışsın ışığını seni azıcık ışığınla görecek olanı beklemişsin. Bu kadar parlak yıldızın arasından seni görecek olanı beklemişsin. Kimseye zırnığını bile vermemişsin ışığının.

Işığını gizlemisin, bir hazine gibi saklamışsın, sen benim düş kurdurtucummuşsun, tenha düşlerimi besleyecek olan senmişsin.

Biz kavuşunca o kadar çok parlamışsın ki yeryüzündeki herkes hayretler içinde bu küçük parlak yıldızı konuşuyormuş.

Kavuşmamızı müthiş bir izdivaçla tamamlıyoruz .İzdivacımızı canlı olarak Dıgıtırk’tan yayınlatıyoruz .Herkes oradaydı :A.S.A.D …. ,B.O…….. , M.T……İ.B.B.K.K……………A.S dahi ordaydı  Halley’de geçecekmiş ,uğrarmış düğüne………..

-kalk oğlum, kalk. Bak güneş vuruyor başına kalk aşağıda yat.

-Tamam kalktım, tamam….

Damda uyumanın tek rahatsız edici yönü güneş doğar doğmaz uyanmak zorundasın. Genelde aşağıda uyumaya devam edilir. Ben bugün yatmıyorum aşağıda yazıyorum.

KISALTMALAR:

*S.Y.T.K.Y(sönmeye yüz tutmuş küçük yıldız)

*B.O.(burun Osman)

*İ.B.B.K.K.(İnce belli bel kıran karınca)

*A.S.(at sineği)

*M.T.(menopoz teyze)

*A.S.A.D.(ak sakallı at dede)

FİTA:( Bir teneke yağ)

GAZİANTEP, DAM

1999

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

İeeew’in Öyküsü

Düşledim……..

Her zamanki yerimizde buluştuk, hiç konuşmadan yürüdük. Hep böyle yapardık, buluşma yerimiz vardı sonra kavuşma yerimiz. Sessizce kavuşma yerimize gittik. Bütün yollar bizim için yapılmıştı sanki sadece biz yürüyorduk her yer karanlık ,kavuşhanemiz bu karanlığın içinde pembe bir kuytuluktaydı. Her şey pespembeydi bizim kavuşhanemizde .Oturduğumuz yer, ağaçlar hatta çeşmeden akan su bile pembeydi .Ağaçlar pembe yapraklar döküyordu yüreğimize.

Avucunda bir şey saklıyordun ışıl ışıl, şeffaf… Gözyaşı diyorsun gözyaşı biriktirdim sana benden gözlerimi kapamamı istiyorsun sessiz, usul bir öpücük konduruyorsun dudaklarıma; aç diyorsun gözlerini ben gözlerimi açtığımda kendimi bu gözyaşlarının birinde buluyorum.

Seni yaşamın tam ortasında görüyorum. Yemeden,  içmeden çiziyorsun; milyonlarca resim yapıyorsun, aynı mekânda yaşamalıyız resim bizi kavuşturacak. Sınırlarını gökkuşağı ile çizdiğimiz gök ülkemizde yaşamamız için çok çalışman gerekiyor.  Seni sessizce, ürkütmeden izlemeye devam ediyorum; canhıraş bir şekilde çalışıyorsun üzerinde o en sevdiğim, giydiğinde ruhumu bedenimden çıkartan elbisen var. Öyle huzurlusun ki… Kavuşmamıza az kaldı. Hastasını ölümün pençesinden kurtarmaya çalışan bir hekim gibi çırpınıyorsun. Bir an dursan hikâyemiz yarım kalacak gibi…

Gözlerine bakıyorum küçük bir çocuğun gözleri var yüzünde, tek amacı başladığımız hikâyeyi bitirmek olan kahramanın gözleri bunlar. Milyonlarca resim çiziyorsun çocuk gücünle. Usulca açıyorum gözlerimi çıkıyorum bu dünyadan bir daha bakıyorum gözlerine tazeleniyorum: Gözlerinde tutunabileceğimiz tüm umutları görüyorum. Sıkıca sarılıyorum öyle bastırıyorum ki seni içime her nefeste sonsuz bir uçurum olan nefesimi senin varlığınla dolduruyorum. Usulca kapamamı istiyorsun benden gözlerimi. artık biliyorum bunun anlamını sessiz bir öpücükle giriyorum yeni bir dünyaya.

O, en sevdiğimiz mavi, beyaz büyülü şehirdeyiz. Yürüyoruz seninle sokaklara caddelere çıkıyoruz. Kalabalığın içindeyiz. Hep el eleyiz sımsıkı, aşkın şehri güzelleştirdiğini biliyoruz. Bütün şehri sokak sokak, cadde cadde dolaşıyoruz uyandırıyoruz şehri, aşk devri başlatıyoruz şehirde.

Sonra biz sevişelim diye icat edilen metrolara biniyoruz yerin dibine inip aydınlatıyoruz şehri aşkla. Buğulanan cama yüzünü çiziyorum, bir damla olup düşüyorsun seni göremiyorum, yerin dibinden denizin üstüne çıkıyorum, her yerde seni arıyorum martılara haykırıyorum ismini, yoksun benden önce gelmiştin bu şehre martılarla dosttun onlara soruyorum yoksun…

Yağmur yağmaya başlıyor yağmur damlalarıyla şehre karışmışsın o eşsiz kokunu duyuyorum her yerde tüm şehir sen kokuyorsun seni bulmak çok kolay oluyor artık.  Sadece ben duyuyorum bu eşsiz kokuyu; yollara, martılara, köprülere ihtiyacım kalmıyor, martılara sormuyorum artık seni. Senin kokunla uçuyorum tüm şehri. Dostun martıların kanatlarına tutunup vapurdakilere simit atıyoruz seni konuşuyoruz martılarla. Tramvaylara biniyoruz biletsiz biniyoruz koşup arkadan biniyoruz giden tramvaylara.

Gözlerimi açıyorum küçük bir öpücükle alıyorsun beni bu dünyadan. Sonra ikimiz aynı gözyaşına giriyoruz aynı düşteyiz özgürce yuvarlanıyoruz dünyamızda. Biz bıraktıkça kendimizi teninin kokusu kaplıyor dünyamızı, ruhlarımızı dinlendiriyoruz benlerimizin birlikteliğiyle.

Birden ayrılıyorum bu dünyadan. İçerde müthiş bir gürültü var önümde defterler, kitaplar, notlar itibari alemden gerçek dünyaya dönüş.

Hocam, kolay gelsin, dedi. Tabii vize haftası biz de vizemizi alacağız, az kaldı resimle buluşacağız.

Seni düşlemek, kanımla, kafamla, beynimle, iskeletimle, ruhumla, rüyamla, tenimle, her şeyimle seni düşünmek, yüreğimin bu donmuş yangın yalnızlığını az da olsun azaltmak… Gözlerimi kapıyorum usulca sıcacık bir damla düşüyor kirpiklerimin arasından donmuş yangınımı az da olsa eritiyor sımsıkı kapatıyorum başka bir damlaya izin vermiyorum düşlüyorum…..

Elinde siyah resim çantanla kantine giriyorsun, bu çanta sınavı kazandığının, düşlerimizi gerçekleştirdiğinin kanıtı olacak sonra, heyecanlı bir halde etrafına bakıyorsun ben seni hemen fark ediyorum. Seni tanımakta bir filozof bilgeliğine sahibim. Hatırlarsın seni milyonlarca insan arasından saçının, o antik bir sunak taşı gibi duran, boynuna dökülmüş tellerinden tanımıştım.

Sonra görüyorsun beni koşarak yanıma geliyorsun. Sen koştuğunu sanıyorsun; oysa yüreğime uçuyorsun. Kocaman bir resim yapmışsın, heyecanla gösteriyorsun resmi bana. Resme baktıkça beni, bizi, hikâyemizi görüyorum. Karun haznelerine ulaşmış gibi her ayrıntıya tek tek bakıyorum: Üç damla kocaman gözyaşı içinde kavuşhanemiz ,buluşma pembemiz ,martılar …..                                                               Bize ait olan her şey, hikâyemiz, hayallerimiz, düşlerimiz burada işte! Hikâyemizi resimle anlatmışsın.

Tablonun ismini söylüyorsun, hani sözcüklerin nesli tükendiğinde, hani emekleyen bir yüreğin kan toplayıp koştuğunda, hani beden iskeletinin gevşeyen vidalarından kaçan ruhun söylediği ilk söz:İeeew

Herkesin anlamaya çalıştığı meşhur bir resim oluyor ieeew ,ieewi ilk söylediğimde hoca garip garip bakmıştı bana deli sanmıştı bekli de beni.

Yıl sonu resim yarışması birinci olan resim:ieeew

Rektör ödül töreninde konuşmasını yapar:

-Yeew  adlı resmiyle birinci olmaya hak kazanan 2001’nolu öğrencimiz………………’yı kürsüye çağırıyoruz .

Sen kürsüye çıkar çıkmaz resmi isminin yeeew olmadığını ieeew olduğunu söylüyorsun

-Tamam, işte evladım yeeev

-Yeeev değil efendim ieeew

Bu böyle bir süre devam eder. Rektör çıldırmak üzeredir salondaki herkese tek tek denetir ama kimse söyleyemez bu sözü.Eevvv diyenler, wiiik  diyenler ,uuuv diyenler……

Taa ki sıra bana gelinceye dek. Ben bir ieeew diyorum bütün salon hayretle bana bakıyor. Nasıl oluyor da aynı şekilde söyleyebiliyorlar? Salon hayretler içindedir …..

Bu bir efsane oluyor….Böylece tablonun ismini yalnızca ikimiz söyleyebiliyoruz.

Hikâyenin adı: GAYET RAHAT İEEEW DİYEN ÇOCUK VE BİR O KADAR RAHAT İEEEW DİYEN KIZ

Bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar ülkenin birinde bir kral ve onun küçük kızı yaşarmış. Kralın kızı çok umutsuz ve mutsuzmuş. Kral kızını bir kerecik olsun mutlu görmek için her şeyi denemiş. Ülkenin tüm hekimlerini büyücülerini getirmiş ama nafile…

Sonra bir ferman yayınlatmış: Kızımı kim mutlu ederse, bir kerecik olsun umutlandırırsa onu kızımla evlendireceğim, üstüne de son model bir cep telefonu hem de titreşimli…

Telefonu duyan çocuk amaan ne telefonu bu olayı duyan çocuk hemen kaydını yaptırmış :

  1. ikametgâh belgesi
  2. 12 adet vesikalık fotoğraf
  3. vukuatlı nüfus kayıt örneği
  4. 10 tl saray yardım parası

Bu belgeleri hazırlayıp kaydını yaptırmış. Günler geçmiş ülkeni bütün soytarıları, palyaçoları kızı güldürmeye çalışmış ama nafile, kimse başaramamış.

Sıra çocuğa gelmiş. Çocuk kızı görünce çok şaşırmış: Bu o kız, düşlerinde saklandığı, avunduğu o kız. O kadar sevinmiş ki tüm sevincini anlatan o sihirli sözcüğü bütün gücüyle bağırarak dile getirmiş: ieeew

Öyle bir ieew demiş ki bütün ülke duymuş bu sesi. Kız hiç beklemeden bu sese heyecanla, umutla yanıt vermiş: ieeew

Kral sözünü tutmuş kızını: Bu, çılgın, aynı zamanda yakışıklı, yetenekli, aynı zamanda gözlük takınca film yıldızlarına benzeyen, bu başarılı ahlaklı zeki çocuğa vermiş.

Bir yastıkta ieeewlemişler ,sonra ieeew diyebilme kabiliyeti olan milyonlarca çocuk yapmışlar…

 

Bu hikâyede geçen ieeew’in gerçek hayatla çok ilgisi vardır.

İeeew: Monotonlaşan, yozlaşan, düşünce kısırlığı yaşayan insanın azıcık da olsa bu farklılığa ulaşabilme heyecanıdır.

Belki bir ieeewle kabuğunu kırıp ölü toprağını üzerinden atacak milyonlarca kahramanın hikâyesidir.

 

Muğla 2000

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email