Yazar arşivleri: Ceren Oktay

Ceren Oktay hakkında

Ceren OKTAY, 10.02.1993 yılında Kayseri'de dünyaya geldi. 4 yaşında Eskişehir'e taşınıp 6 yaşında Fatih Sultan Mehmet İ.Ö.O. eğitime başladı. 9 yaşındayken okumaya başladığı Küçük Vampir Serisi kitaplara bağlanmasına sebep oldu. 10 yaşındayken okuluna gelen Aşkın Güngör, cesaretlenmesini ve yazmaya sıkıca bağlanmasını sağladı. Şu anda 17 yaşındadır ve elinde iki adet roımanı, hikayeleri ve bir kaç tane de senaryosu bulunmaktadır. "Twilight Fan TR isimli sitede düzenlenen yarışmada birinci seçilip Carlisle'ın yüzüğünü alma hakkını kazanmıştır. Bu ilk ve en önemli başarısıdır!!"

Vampires_and_Wolves_by_AbbeyAllen

Lanet Bölüm 2

2
Linda

Gözlerimi açtığımda kendimi oldukça büyük bir odada buldum. Yanı başımda beni buraya getiren Penkov duruyordu. Gözlerimi açtığımı fark ettiğinde hemen bakışlarını bana çevirip ayağa kalktı. O an aklıma gelen şeyden dolayı kendimle gurur duymadım desem yalan olur. Madem, Penkov benim hizmetkarımdı onu istediğim gibi kullanabilirdim. “Otur.” “Üzgünüm efendim ama buna iznim yok.” Sesimi daha da katılaştırarak, “Sana otur dedim. Kraliçe’ne karşı mı geliyorsun!” diyerek yanıt verdim. “Bunu asla yapmam ama şu anda siz uyandığınızdan dolayı benim oturmam yasaklandı. Ayrıca oturmaya da ihtiyacım yok.” Oturmaya ihtiyacı yok muydu? Nasıl olur? Herkesin oturmaya ihtiyacı vardır. “Yorulacaksın.” “Emin olun ki efendim, ben yorulmam.” Gözlerimi kısarak baktım gözlerime. Yataktan kalkmak için harekete geçip ayaklarımı yere sarkıttım. Kırmızı tüylerle bezenmiş olan terlikleri ayağıma geçirdikten sonra, esnedim ve ağzımı elimle kapattım. Böyle şeyler yapmak bir kraliçeye asla yakışmazdı. Ama tabii Kraliçe olmayı isteyen birisine. Oysa ben istemiyorum. Aynanın karşısına geçip su dolu tasa ellerimi daldırdım ve yüzümü yıkadım. Kendimi çok kısa süre içerisinde bin beş yüzlü yıllarda gibi hisseder olmuştum. Tasta yüzümü yıkamam, gerçek bir havlu ile yüzümü temizleyecek olmam. Gerçekten kastettiğim ipekten yapılma olması. Yanımda dikilmiş ve bakışlarını üzerimden ayırmayan Penkov’un varlığını hissettikçe huzursuz oluyordum. Aklımın büyük bir bölümü Mike’da takılı kalmıştı. Acaba neredeydi? İyi miydi? Ona bir şey yapmış olabilirler miydi? Yok artık daha neler! Elinde havluyu tutmuş bekleyen Penkov’a döndükten sonra sinirle havluyu çekip aldım elinden. Yüz ifadesi buna rağmen değişmemişti. Bir tepki ver be adam. Bu şekilde durdukça insanın sinirlerini bozuyorsun. Gerçi hala insansam şanslıyım demektir. Oda, aniden karardığında ve mumlar birden bire yandığında, bir parça olsun, isteksizce Penkov’a yaklaştım. “Bu da neyin nesi?” “Efendimiz geliyor. Sizi kontrol etmeye. Siz, gün ışığına tam olarak dayanıklı değilsiniz. Dönüşümünüz yeni oldu ve tam olarak dönüşümün tamamlanması için gerekli olan süre bir yıl. Bir yıl boyunca saat on ikiden sonra, yani güneş tepeye tam anlamıyla vardığında, gün ışığından sizi koruyacağız.” “Be… ben dönüştüm mü? Neye? Nasıl bir varlığım?” Penkov, yavaşça başı ile kapıyı işaret etti ve bakışlarını yere yönlendirdi. O sırada kapı açıldı. İçeriye, Kral diyeceğimiz kişi girdi. Sözde benim eşim. Gebersin pislik! “Kraliçemiz, uyanmış demek.” Gözlerini katı bir şekilde Penkov’a diktikten sonra, Penkov ne demek istediğini anlamış olmalı ki, hızla odadan dışarı çıkıp kapıyı arkasından kapattı. “Nihayet baş başa kalabildik.” Önümde bitip elini boynuma uzattığında kendimi geri çektim. Sivri dişlerini ortaya çıkarıp gülerken, gözüme tahminimden daha da yakışıklı göründü. Ama yakışıklı olsun olmasın ben asla ondan etkilenemezdim. Benim sahibim vardı. Mike! Ondan başkası bana asla dokunamazdı. “Bir şey yapmayacaktım. Sadece yaranızın durumuna bakacaktım. Kapanmış olması gerekiyor.” Dalgınlığımdan faydalanıp elini boynuma attı ve saçlarımı arkaya doğru attı. Göz ucuyla yaramı görmek istesem de göremiyordum. Çabam, yersizdi. “Çok güzel. Yaranız tamamen kapanmış. Olması gerektiği gibi.” Acaba izi var mıydı? “İz her zaman kalır. Sonuçta yara aldınız.” Ne güzel. Ne güzel. Bu doğaüstü varlıkların hepsi zihin okuyor. Ya ben düşüncelerimi kendime saklayamayacak mıyım? Yine zihnimi okumuş olmalı ki, “Elbette bunu yapabilirsiniz. Bu tamamen sizin kontrolünüz içerisinde,” dedi. Elini boynumdan çektikten sonra, yatağımın üzerine oturdu. “Güzel bir uyku çekebildiniz mi?” Sana ne bundan! “Kaba olmanıza hiç gerek yok. Benim için çok önemlisiniz. Sizin rahat etmeniz ve mutlu olmanız için ne gerekiyorsa yapılacaktır. Bu arada, en kısa sürede evlilik hazırlıklarına başlasak iyi ederiz. Yeterince vakit kaybettik zaten.” “E… evlilik hazırlıkları mı?” Şen şakrak bir şekilde, “Evet,” dedi. “Sizi koynuma alacağım gün, ikimiz daha mutlu olacağız.” Sinirlerinin bozulması umuduyla, “Benim bekâretimi Mike ile yatarak kaybettiğimi biliyorsunuz değil mi?” dedim. Yüz ifadesinde herhangi bir değişiklik olmadı. “Bekâretinizi kaybetmiş olabilirsiniz ama insanken. Bizim Dünyamızda kurallar biraz daha değişiktir. Siz, bu dünyaya adım attığınız andan itibaren, bekâretinizi geri kazanırsınız ve Kral size dokunmadan asla ve asla kaybedemezsiniz.” İşte bunu beklemiyordum. Tamamen hazırlıksız yakalanmıştım. Eğer bana onun dışında kimse dokunamayacaksa bunun anlamı, Mike da dokunamayacak demektir. Olmaz böyle şey. Asla! “Ben Mike’ı seviyorum! Anlıyor musun beni! Ben…” Parmaklarını uzatıp dudaklarıma dokunduğunda susmak zorunda kaldım. Dudaklarıma dokunması, canımı o kadar çok acıtmaya başlamıştı ki, aptal gözlerim dolmaya başlamıştı ve yanaklarımdan yaşlar yavaş yavaş süzülüyordu. “Eğer uslu durursan, sana yemin ederim ki ona bir zarar gelmeyecek. Onu ne zaman istersen görebilirsin. Evlenene kadar.” “Evlenene kadar onu istediğim kadar görebilirim öyle mi?” Öfkeden kudurmuştum. Kuduz köpek gibi dört bir yana saldırmak, birilerini parçalamak istiyordum. Ne varsa kırıp döküp rahatlamak. Ama bunların hiç biri çözüm olamayacaktı. Olmayacaktı… “Evliliğe inanmıyorum ben,” diye bir yalan attım. Belki, inanırdı. Belki, bunu duyunca beni bırakırdı. Özgür kalır ve Mike’a kavuşurdum. “Planlarını ve isteklerini biliyorum. İstediklerin senin için gerçekten güzel ama fazla bağlanma isteklerine. Sonra çok zararlı çıkarsın ve bunu istemezsin.” Tam yanıt vereceğim sırada odanın zemini sallanmaya başladı. Sallantı, o kadar kuvvetliydi ki, kendimi bir anda yatağın ortasında bulmuştum ve açılan boşluktan aşağıya doğru düşüşe geçmiştim. Dibe doğru çekiliyordum. O kadar hızlı düşüyordum ki, midem karıncalanıyordu ve kusmamak için kendimi her zamankinden daha çok kasmak zorunda kalıyordum. Ellerim toprak zemin ile buluştuğunda öksürmeye başladım. Toz, burnumdan ve ağzımdan girerek nefesimi tıkamıştı ve çok şiddetli bir şekilde öksürmeme sebep olmuştu. Penkov ile gökyüzündeki delikten geçtikten sonra yatağın içinde açılan delikten geçmem hiç hayırlı değildi doğrusu. Kolumu tutan eli fark ettiğimde kendimi sağa sola doğru hızla çekmiştim ve çimenlerin üzerine yuvarlanmıştım. Mike, hayretle bana bakmaya devam ediyordu. Gözleri iri iri açılmıştı. “Sen iyi misin?” Ben iyi miyim? Elbette iyiyim. Esas sen iyi misin? diye soracaktım ki sözcükler boğazıma tıkandı. Zihnimde beliren sözcükler, öyle bir etki yarattı ki, beynimin yerinden sökülüp atılacağını sandım. Acı, çok fazlaydı. Tahammül edilemeyecek kadar çok. Mike, yanıma gelip bedenimi sıkıca kavradı ve sıcaklığını tekrardan hissetmek bana güven verdi. O kadar huzurluydum ki şu anda. Hele sakinleştirici sesini duydukça rahatlayıvermem… “Üzgünüm,” dedi fısıldayarak. “Hepsi benim hatam.” “Senin hatan değil. Esas özür dilemesi gereken benim.” Beni duymamış gibi devam etti. “Seni buraya getirmemeliydim.” Kendini suçlamayı artık kesmesi gerekiyordu. İçindeki üzüntü ve pişmanlık duygusunun varlığını hissettikçe parçalanan yüreğim, buna daha ne kadar dayanabilirdi? Böyle yapmamalıydı. Hıçkırarak ağlamaya başladığımda derin bir iç geçirdim. Olamaz, olmamalı, diye geçirdim içimden. Bak gördün mü? O yanındayken neler de yaşıyorsun. Seni korumayı başaramıyor. Oysa ben varken sana hiç kimse zarar veremez. Buna asla izin vermem. Kapa çeneni!

***

Mutluyken hayatım bir anda altüst oldu. Beni mutlu yapan her şey bir çırpıda alındı avuçlarımdan. Bu duruma hazırlıksızdım. Hayatım gerçekten mahvoluyor ve ben buna, ‘kader’ deyip geçmek istemiyorum. Her ne kadar sorumlusunun kader olduğunu bilsem de, bunu kabul edemiyorum. Bu olanlardan itibaren beni hayatımda mutlu eden kişilere zarar verebilecek durumdayım ve bu hiç hoş değil. Buna yaşamak diyemem…

***
Aniden beynimde pek çok şey canlanmaya başladı. Canlı renkler beynimde dolanıyor ve farklı görüntüler meydana getiriyorlardı.
Çocukluğum, Mike ile karşılaşmam, ilk öpüşmemiz, annemi ve babamı kaybetmem, lanetlenmem…
Başka görüntüler de görüyordum. Bunlardan birisi bir doğaüstü varlık olduğum ve insanlara acı çektirdiğimdi. Diğerindeyse bir kurttum. Çok acımasızdım ve açtım.
Gördüğüm görüntüler büyük acılar çekmeme sebep oluyordu. İnsanların çığlıkları beynimde yankılanırken sesleri durdurabilmek için her şeyi verirdim.
Birden bacaklarımın beni taşıyamayacağını hissettim. Sanki, bacaklarımın kontrolü bende değildi. Çok geçmeden birisi beni düşmeden yakaladı.
Acı, her zamankinden daha kuvvetli bir hal almıştı. Çığlık atmadan duramıyordum ve tüm bedenimi ele geçirmeye devam ediyordu. Sonunda her şey bittiğinde acı da etkisini yitirdi ve yerini eski haline bıraktı. Kapalı olan gözlerimi açtığımda bembeyaz yüzü ile bana bakmakta olan Mike’ı görünce, bunu ona yaşattığımdan dolayı kendimden nefret ettim. Tiksindim. O, benim yüzümden bunu asla hak etmiyordu. Ona bunu yaşatma hakkım yoktu.
Birden beni olduğum yere bırakıp hızla geri çekildi. Yüz ifadesi daha da değişmiş ve korkunç bir hal almıştı. Be… Benden kaçıyordu.
“Neler oluyor Mike?” diye sordum telaşla. “Neden benden kaçıyorsun?”
Uzaklaşmaya devam ederken, “Linda, sen değişiyorsun!” dedi.
Beni güvenli bir mesafeden izleyebileceği kadar uzaklaştıktan sonra elleri ile oluşturduğu aynadan kendime baktım. Dudaklarım, isteğim dışı ayrıldığında köpek dişlerim uzamaya başladı. Gözlerim öz rengini yitirip yaprak yeşiline döndü. Göz akımın olması gereken yerde ise altın sarısı bir ışık parıl parıl parıldıyordu.
Mike, tamamen kaçmaya hazırlandığında –onun hakkında bu şekilde bahsetmekten nefret ediyorum ama maalesef bu doğru- acı içerisinde seslendim.
“Mike! Beni bırakma!”
Bana son kez baktığını hissettiğimde bakışlarım boynundaki savunmasız duran damarlara kaydı. O kadar mükemmel ve iştah açıcı görünüyorlardı ki. Kim bilir içindeki sıvı beni ne kadar güçlü kılacaktı?
Susuzluktan yanmaya başladığımda kontrolümü yitirmiş bir şekilde ayağa kalktım. Mike, dönüşümünü yapmıştı ve koşmaya başlamıştı daha hızlı bir şekilde.
Peşinden gidiyordum. Onu ölüme götürecek olan yola doğru. Kendimi kontrol edip durdurmak istesem de bunu yapamadığımdan dolayı, koşmaya devam ettim.
Kafama koymuştum. Sonucu ne olursa olsun, kanının tadına bakacaktım. Lanetleyecektim.
“Git buradan,” dedi Mike sesini düz tutarak. “Eğer sana zarar vermemi istemiyorsan lütfen git!”
“Gidemem, bunu yapamam,” dedim kararlı bir tonda. “Şu an o kadar açım ki, birilerinin kanının tadına bakmam gerek ve bu sen olacaksın.”
Mike, aniden durdu. Gökyüzüne sıçradı ve sağ avucunu gökyüzüne doğru açtı. Avuç içinde masmavi bir ışık belirdi. Parıl parıl parlıyor ve gittikçe daha da güçleniyordu. Işık, etkisini yavaş yavaş yitirmeye başladığında avucunun ortasında mavi ışıktan yapılma bir yüzük belirmişti. Yüzüğün çevresinde toplanan zinciri sıkıca tuttu. Yere düştüğünde zinciri boynuna doladı ve uçlarını birbirine geçirdi. Yüzük, artık bir kolye halini almıştı. Zincirin ucunda sallanıyordu ve hafif de olsa ışığını yaymaya devam ediyordu.
“Bana artık daha fazla yaklaşamazsın,” dedi sağ eli ile yüzüğü sıkıca kavrarken.
“İstersen bir deneyelim ha?” diyerek karşılık verdim ve üzerine doğru atıldım. O sırada yüzüğü serbest bırakıp ışığını bana doğru yönlendirdiğinde, yanan bir vampirin çıkardığı ses çıktı dudaklarımdan. Acı… Kalpteki elektrik akımı çok fazla olmuştu. Dayanabileceğimden fazla.
“Sana söylemiştim,” dedi ve yüzüğün ışığını gözlerini dikerek daha da kuvvetlendirdi. Işığın kuvvetti arttıkça, bendeki açlık hissi azalıyor, kaçma hissi ağır basıyordu.
Başımı hızla salladım ve yüzümdeki korku ifadesini daha da kuvvetlendirdim. Ne kadar inandırıcı görünürse o kadar iyiydi.
“Lütfen ışığını çek! Canımı yakıyorsun!”
Ellerim ile yüzümü kapatırken bir yandan da onun fark edemeyeceği şekilde ilerlemeye devam ediyordum. Tüm dikkatini arka tarafına çekecek bir ses çıkardığımda, beklemeden üzerine atıldım ve tam boynunu yakalayıp yere düşürdüm. Ellerim arasında çırpınmaya devam ederken daha belirgin hale gelen damarları… Böylesine muhteşem bir şeyi daha önce hiç görmemiştim…
“Linda,” dedi sessizce. Dudakları kıpırdamıyordu. Belli ki, beynimle iletişime geçmişti. “Şu anda lanetlisin ve çok güçsüzsün. Beslenmen gerekiyor. Yalnız, bunu benim üzerimde yapamazsın. Yapmamalısın. Beni anlıyor musun? Yapma!”
“Bana ne yapıp ne yapmayacağımı söyleyemezsin!”
“Ben senin erkek arkadaşınım. Sen ise benim kız arkadaşım. Biz birbirimizi deli gibi seviyoruz ve birbirimize sonsuz bir bağla bağlıyız. Lütfen, sağ avucunu açıp ortasındaki derin yaraya bakar mısın?”
Dediğini yapmak istemesem de yaptım. Sağ elimin avucuna baktığımda tam ortasındaki derin yarayı gördüm. Bunun ne anlamı olabilirdi ki?
“Anlamı şu,” diyerek açıklamaya girişti hemen. Sanki, çok da aldırıyormuşum gibi.
“Boşuna nefesini tüketme.”
“Linda, yeter bu kadarı! Kendine gel! Ben eski sevgilimi istiyorum! Seni değil!”
Beni bu şekilde kabullenemeyecek bir erkek arkadaştan ne bekleyebilirdim? Bu şekilde ilişkimiz devam edemezdi ve ben de devam etmesini istemiyordum zaten.
“Palavra!” dedim. “Benim eski halimi de sevmiyordun. Akacak olan göz yaşların timsah göz yaşlarıydı. Şimdiye kadar bana hep yalan söyledin. Unutma! Ben asla ve asla yalanları gözden kaçırmam. Ben seni gerçekten sevdim ama sen sevemedin. Sen kendinden başka kimseyi sevemezsin!”
“Hayır Linda! Yanılıyorsun.”
“Gerçekten mi?”
“Evet. Sana ve sevgimize yemin ederim ki gerçekten.”
İçimdeki öfke birden yok oldu ve gözlerim, eski halini alıp dişlerim küçülürken, Mike’ı yavaşça bıraktım. Ne yapmıştı bana böyle? Onca şeyin ardından neden pes etmiş ve beslenmekten vazgeçmiştim?
Bilemiyorum sebebini. Akıl dışı…
Mike, bana doğru dönüp kollarını boynuma sardı ve sıkıca sarıldı. İstem dışı bir şekilde –az önceki halim yine yok olmaya başlıyor gibiydi ve ben korkmaya başlamıştım- sarılmasına karşılık verdim. Kokusu, burun deliklerimden içeri girip beynime ulaştığında o kadar ani bir dönüşüm geçirdim ki, bu duruma şaştım. Boynum, sanki zorlanmışçasına geri çekildi. İki saniye sonra, öne doğru atılıp dişlerimi çıplak boynuna geçirdim ve süzülen kanının tadını hissettim. Koku, tadından daha güzeldi ve daha tatmin ediciydi. Yine de koku ile yaşanmazdı.
Beslenme işlemi bittiğinde kendimi geri çektim ve titremekte olan Mike’ı öylece bıraktım. Yarı açık duran gözleri ile gözlerime baktı. Dudaklarını yavaşça araladıktan sonra, “Senin için kendimi sundum. Aslında değişmeyeceğini biliyordum. Şimdi anladın mı sana duyduğum sevginin gerçek olduğunu?”
Omuz silktim. Artık, bu dakikadan itibaren hiçbir şeyin önemi kalmamıştı. Mike ölüp Yiza Mahzenleri’ne giderken, ben de başkalarını avlamaya devam edecektim. Oyun yeni başlıyordu…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
Vampires_by_thehiddensapphire

Lanet

Linda Anlatıyor

Hayatım çok kötü gidiyor. Bütün aksilikler beni buluyor ve üstüne üstlük doğaüstü varlıklarla karşılaşıyorum. Bundan daha kötüsü ne olabilir? Evet, size soruyorum. Bundan daha kötüsü ne olabilir? Cevabını bilmiyor musunuz? O zaman size söyleyeyim:
LANET!
Pek çoğunuzun inanmadığını söylediği ama aslında inandığı şey. Bütün hayatım bir anda karardı ve ben artık insan değilim.
Sizlerden çok özür dilerim ama buna mecburum. Sizi de lanetlemeliyim ki, varlığımı sürdürebileyim.
Hiçbir şey ama hiçbir şey, sizin ve benim için aynı olmayacak o andan itibaren…

Eserin Tüm Hakkı Ceren Oktay’a aittir. Yazardan izinsiz bir şekilde [Ç]alınıp kullanılamaz. Kullananlar, yasal işleme tabii tutulacaktır!

***

1

Linda

Yaz ve sıcak. Bu iki şey ile yeniden karşılaşmak çok güzel. Şu an evimdeyim ve Mike  ile buluşmak için hazırlanıyorum. O, benim tanıdığım en mükemmel varlık. İyi ki doğdu, iyi ki de var. Onun bir sırrı var ve bu sırrı sadece ben biliyorum. Kimse bilmemeli. Eğer öğrenirlerse veya bu sır ile karşılaşırlarsa hiç kuşkum yok ki, akıl sağlıklarını kaçırdıklarından şüphe ederler. Eee durum böyle olunca, bunun olmasını istemiyoruz tabii.
Üstüme onun en çok sevdiği tişörtümü geçirdikten sonra, aynadaki görüntüme son kez baktım. Saçlarımı her zamanki gibi tepemde toplamış ve dağınık topuzmuşçasına bir şekil vermeye çalışmıştım. Makyaja ihtiyacım yoktu. Beni böyle sevmişti, böyle sevmeye de devam edecekti. Daha en isteyebilirdim ki?
Odamdan çıkıp hızla merdivenleri indiğim sırada büyükannem Doraty, kafasını uzatıp baktı bana. Mutfaktaydı ve kahvaltıyı hazırlıyordu.
“Bir şeyler yemeyecek misin?”
Başımı hızla salladım ve hemen ayakkabımı giymek üzere kapının önüne ilerledim. Kapı kolunu hızla çekip açtıktan sonra, önümde duran converslere sıkıntıyla bakıp derin bir iç geçirdim. Baya eskimişlerdi ama hala giymekten vazgeçemiyordum bunları. Bana annemden kalan son hediyeydi.
“Mike ile atıştırırım büyükanne. Keyfine bak.”
“Keyfime bakarım bakmasına ama eve çok geç kalmasan iyi edersin.”
Kafam karışmıştı.
“Neden?”
“Büyükbaban Chris’i hastaneye ziyarete gideceğiz. Unuttun mu?”
Ah! Doğru ya bir de bu vardı. Tamamen unutmuşum. Mike’ı bu aralar o kadar çok düşünüyorum ki, unuttuğum şeyler eskisine göre oldukça fazla. Kendimi bir an önce toparlamalıyım. Bu böyle gitmemeli.
Ayakkabılarımı giydikten sonra, “Pekala. Geç kalmayacağım,” deyip kapıyı arkamdan kapattım. Merdivenleri üçer basamak atlayarak indikten sonra en sonunda apartmandan çıkmayı başarabildim. Kendimi Mike ile tanışmadan önce hep lüks villa gibi evlerde oturan biri olarak hayal ederdim. Ama işte ben, bir apartman dairesinde yaşıyorum ve bu halimden de çok memnunum. Apartmanların suyu mu çıktı sanki? Zengin evleri de ne oluyorsa?
Birkaç adım atıp yolu geçtiğimde, aniden karşıma çıkan Mike, ürkmeme ve daha da kötüsü dengemi kaybedip düşmeme sebep oldu. Karşımda kıkır kıkır gülerken, bense hiç komik bulmamıştım bunu. Hep böyle yapardı. Ne zaman kafam dalgın olsa bunu okur, sonra da pat karşımda!
“Gülme Mike! Bu hiç komik değil!”
“Evet, sevgilim, komik değil,” derken yüz ifadesini biraz daha toplamayı başarmış ve gülmeyi kesmişti. Elimden tutup beni kaldırdı. Üstümdeki tozları silkeledikten sonra, ters ters baktım yüzüne.
Doğaüstü bir varlık olduğun için kendini bir halt sanıyorsun değil mi? Doğaüstü varlık olman keyfi olarak insanları korkutabileceğin anlamına asla gelmez!
“Ben halimden memnunum. Hem, arada sırada yaptığım bu şakalardan kime, ne zarar gelebilir ki?”
“Az kalsın bileğimi kıracaktım şapşal!”
Bir şey söylemedi. Zaten, söylese şaşırdım
Ellerimi sıkıca tuttuğunda, vücudumdaki kanın yüzüme doğru hücum ettiğini hissettim. Teni, o kadar sıcaktı ki, vücudumu alev alev yakıyordu.
Birkaç dakika sessizce yürüdük. Bu süre zarfında, vücudum sıcaklığa alışmıştı. Göz ucuyla sürekli bana bakıp durduğu sırada onu durdurdum ve elimi elinden çektim. Şimdi, sormaması gereken bir şeyi soracaktı ve ne tepki alacağını gayet iyi biliyordu.
“Hadi sor. Sonuçta, can sıkmakta ustasın.”
“Yapma Linda. Her şeyi bu kadar zorlaştırmak zorunda mısın?”
“Ben mi zorlaştırıyorum? Afedersiniz beyefendi, farkında bile değilim.”
Onu arkamda bırakıp hızlı adımlarla yürümeye devam ettim. O ise sadece birkaç adımda aramızda mesafeyi aşmayı başarmıştı. Beni kolumdan sıkıca yakalayıp kendisine çekti. Ben de refleks olarak onu ittim. Sanki, vücudunu kıpırdatabilirmişim gibi.
“Kızdığın zaman daha güzel görünüyorsun!”
“Kendini affettirebileceğini mi sanıyorsun?”
“Elbette. Hatta affedildim bile.”
“Hiç de değil.”
İnadımın önüne geçmem, biraz zordur. Dik kafalıyımdır ve kızarsam öfkem kolay kolay soğumaz. Yani son zamanlarda böyleydi aslında. Mike ile tanıştığım anda itibaren bırakın surat asmayı, küsemiyordum bile.
“Evet öyle.”
Bana en etkileyici bakışıyla bakmaya başladığında, içimde en ufak bir öfke belirtisi kalmadığına yemin edebilirim. O kadar masum ki. Beni kırmanın ve üzülmemin onu ne kadar üzdüğü gözlerinden hemen okunabiliyor.
Direnmeyi bıraktığımda, gözlerimi yavaşça devirdim ve tam o sırada önümüzden hızla bir şey geçip bizi birbirimizden ayırdı. O kadar ani olmuştu ki ayrılığımız, daha ne olduğunu anlayamamıştım bile.
“Mike? Mike neredesin?”
Çevreme baktığımda her şey durmuş gibiydi. Hızla giden arabalar, sanki zamanda yolculuk edermişçesine bir hızda gidermiş gibi görünüyordu. İnsanların ruhtan farkı yoktu. Bu da neydi böyle?
“Linda! Linda! Dayan geliyorum.”
Yüz metre ötemde duran Mike’ı gördüğümde içimde bir şeyler kıpırdandı. İyi anlamda değil elbette. Kötü anlamda. Sağ kaşının üzeri tamamen açılmıştı ve kan akmaya devam ediyordu. Boğazına yapışmış olan şey her neyse, onu bırakacak gibi görünmüyordu.
Benim kollarımı arkamda toplamış olan şeyi görmek için başımı çevirmek istedim ama buna izin vermedi. Suratıma aldığım tokat, o kadar yakıcı olmuştu ki, acıdan inlemeden yapamamıştım. Bu Mike’ı daha da kızdırdı.
“Ona dokunma sakın!”
Varlık ya da artık her ne denebilirse karşıma geçip üzerimdeki kıyafeti yırtıp boynumu ve göğüslerimin bir kısmını açığa çıkardığında bunca zamana kadar aldığım eğitimimi kullanmam gerektiğini düşündüm. Bu kadarı gerçekten ama gerçekten ileri gittiklerini gösteriyordu.
Hızla, bacağımı kaldırıp alt tarafına tekme patlatacağım sırada birden gözümün önünde kayboldu. Bacağım, boşlukta sallanırken yere indirme fırsatı bulamadan boynumdaki yakıcı acıyı hissettim. Bu şey boynumu ısırmıştı!
“Kahretsin!”
Söyleyebildiğim tek şey bu olmuştu. Kurtulmak için debelenmeye devam ediyor fakat bir sonuç alamıyordum. Dişleri daha derinlere dalarken atar damarımın bulunduğu kısım neredeyse parçalanmıştı ve bir daha iyileşemeyecek bir hal almıştı. Ölebilirdim birkaç saniye içerisinde. Tabii, bu şey sonrasında dönüşüm gibi bir şey mümkünse durum değişirdi.
Varlık, beni bırakıp yere doğru fırlattığında acıdan dolayı gözlerimi birbirine sıkıca bastırdım ve gözyaşlarımın akmasına izin verdim. Elimi boynuma götürüp kan akışımı yavaşlatmak istesem de bunun işe yaramayacağını gayet iyi biliyordum.
“Linda Beckinsale. Lanetlilerin Kraliçesi.”
Ne zırvalıyordu bu varlık? Ne demekti Lanetliler Kraliçesi? Ben kimsenin kraliçesi değildim ve kraliçe olmak gibi bir niyetim yoktu.
Bakabildiğim kadar öfkeli bir şekilde baktım gözlerine. Varlığın göz rengini daha o an fark ettim. Kan kırmızısıydı. Tıpkı kanla beslenen vampirler gibi. Boyu, bir doksanlarındaydı. Neredeyse iki metreye yakın! Dev mi desem yoksa başka bir şekilde mi tarif etsem bu durumu? Karar vermek güç.
Boynumdaki kan, çoktan durmuştu ve ben bunu şimdi fark etmiştim. Elimi boynumdan yavaşça çektiğimde üzerindeki kanın kurumuş olduğunu gördüm. Tekrardan boynuma götürdüğümde bu durum doğrulandı.
Yerden destek alıp ayağa kalktığımda pis bir bakış attım varlığa.
“Sen de nesin böyle?”
“Efendim, ben sizin bundan böyle hizmetkârınızım. Adım Penkov. Penkov  Ulusov.”
Bacaklarını yavaşça büküp önümde saygı ile eğildiğinde kendimi birkaç adım geri çektim. Bütün bunlar bir oyun olabilirdi. Koca bir yalan. Gördüklerim belki de benim eserimdi. Bir akıl hastasıydım. Bütün her şeyi üretiyor, kendime zarar veriyor ve sonra da başkaları yapmış gibi davranıyordum.
“Akıl hastası değilsiniz. Bütün bunlar gerçek.”
İleride kırmızının neredeyse her tonlarından meydana gelmiş birisi belirdi ve bakışlarım otomatikman olarak oraya kaydı. Karşımdaki kişi, en az yirmi sekiz yaşında olmalıydı. Ben ise on sekiz yaşındaydım. Yetişkinliğe iki ay önce adım atmış bir genç.
“Efendim,” dedi varlık ayağa kalkarken. “İsteğinizi gerçekleştirdim. O artık bizlerden biri.”
“Harika. Ödülünü alacaksın.”
Başıma bir de ödül mü konmuştu? Çok hoş.
Varlık, başını eğip kenara çekilirken o kişi bana doğru ilerlemeye devam ediyordu. Tam önüme geldiği sırada yüzüne bakmak istemedim ve başımı yere eğdim hızla. Sebebini bilmem ama sanki ona bakarsam çok kötü şeyler olacakmış gibi geliyordu.
Elini uzatıp çenemi tuttu ve başımı gözlerini görmemi sağlayacak şekilde yukarı kaldırdı. Gözlerinin akının olması gerektiği yer simsiyahtı. Gözünün olması gerektiği yerden ise altın sarısı bir ışık fışkırıyordu. Işık fışkırıyordu diyorum, inanabiliyor musunuz? Bu bir delilik. Kimsenin gözlerinden ışık fışkırmaz ve kimsenin gözlerinin akı simsiyah olmaz.
“Nihayet karşınızdayım Leydim. Nihayet beklediğim gün geldi ve artık benim Kraliçem oldunuz.”
Konuşmasında Fransız aksanı seçmiştim. Onlar ancak bu şekilde konuşabilirlerdi.
“Daha önce de söylemedim mi? Ben… kimsenin… kraliçesi… değilim!”
Umarım daha açıklayıcı olabilmişimdir. Bu şey sadece kekelememden anlayacaksa onu da yaptım. Bakalım devamında neler gelecek başıma.
“Gel Penkov. Kraliçemize Hakinap Sarayı’na kadar eşlik et.”
Penkov, koluma girdiği sırada daha önce hiç bağırmadığım kadar bağırdım ve kolumu tutan kolu gevşediği sırada fırsattan istifade edip koşmaya başladım. O kadar hızlı koşuyordum ki, kendime şaşmıştım adeta. Okuldaki antrenmanda en sonuncu olan ben, şimdi kesinlikle hepsini açık ara farkla geçmiş olmalıydım. Sanki, o zaman karşıma çıksaydınız ne olurdu!
Başımı çevirip Mike’ı görmek istediğimde takılan ayağım yüzünden az kalsın yere kapaklanıyordum. Düşmeden önce beni yakalamayı başarak Penkov, bedenimi doğrulttu ve bir daha kaçmama fırsat bırakmayacak şekilde bedenimi sarıp gökyüzüne havalandı. Birden beliren deliğin içinden geçerken korkuyla gözlerimi kapattım ve sonrasında neler olacağını merak ederek beklemeye başladım…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email