Yazar arşivleri: Damla G.

bath-wmxr96qh-315549-425-639

HİÇ KİMSEYE (Bu şiir hiç kimseye ihtaf edilmemiştir.)

Bazı şarkılar

Sanki yokluğunu eşeliyor

Sonra bir rüzgar

Tahta bir kapı;

Açılıp kapandıkça sinir bozucu bir gıcırdama

Kapının altı hafif aralık

Bir Aralık günü bir rüzgar sonra

O aralıktan

Yani kapının altından giren uğultulu bir esinti

Sert bir öğretmenin yaptığı

Sert bir yoklama gerginliği gibi

Yokluyor içimi

Aralıklar

Boşlukların

Kapılar

Bir rüzgar

Sonra şarkılar

Hepsi

Ama hepsi

Yokluğunu eşeliyorlar.

4 şubat 2012 cumartesi-23:47 -güngören/istanbul

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
e31554eb7bd18d606f9328f60eada27f_1272209434

OYSA

OYSA

Bir gün kalkıp bir gönül aralığından düştün aklıma. Oradan usulca yüreğime uğradın. Kalıp kalmayacağını bilmiyordum ben oysa. Tereddüt etmeden alışmaya başladı aklım seni düşünmeye. Hiç gelmeyeceğinin bende yaratacağı derin kesiği hesaba katmadan başladım düşünmeye. Gece gündüz düşündüğüm zamanlar oldu seni. Vakitli vakitsiz aklıma gelişlerin oldu. Seni görmek isteyen gözlerle etrafa bakışlarım.

Sen hiç gelmedin.

Sen hiç olmadın.

Sen hiç yaşanmadın.

Gelseydin yanakları al bir utangaçlık takılırdı yüzüme. Gözleri Samanyolundan parlak bakardı bakışlarımın. Hele bir de denk gelseydi gözlerin gözlerime, aydınlanırdı içimin tüm kentleri. Gelseydin tüm küslükler biter, herkes barışırdı. Eyvandaki çiçekler bir bir mutluluktan açardı.

Sen hiç gelmedin oysa.

Oysa ben daha en sevdiğin rengi öğrenecektim senin, en sevdiğin yemeği, şarkıyı ve en sevdiğin tatlıyı da tabii.

Oysa daha sana sımsıcak bir günaydın mesajı atacaktım. Hatta belki bir mektup yazacaktım, ucunu yakacaktım.

Birlikte yürüyecektik İstanbul’u belki de; oysa ben şimdi senin yürümeyi sevip sevmediğini bile bilmiyorum.

Bir yerin kanayacaktı, ben peçete ile yetişecektim pür telaş.

Aklıma geldi de; ben senin daha nereli olduğunu bile bilmiyorum oysa. Ne acı. Ne acı.

Sevdiğin poğaçalardan getirecektim sabahları, birlikte kahvaltı yapacaktık, dudağının kenarında kalan kırıntıları alacaktım.

Oysa bilmiyorum hangi mevsimi sevdiğini. Kış olmalı ya da ilkbahar mı? Bilmiyorum işte kahretsin!

Bir şarkımız olacaktı oysa, hatta belki şarkılarımız. Birlikte söyleyecektik bağır çağır. Herkese ve her şeye inat.

Hiç tanımadığımız sokaklardan geçecektik, ürperecektik ama; birbirimizin yanında olduğumuzun verdiği güvenle dönecektik yine tanıdık semtlere.

Sen içkime karışacaktın oysa daha, ve ben senin sigarana.

Kahkahalar atacaktık ölüme inat daha oysa.

Oysa sen bir umut olacaktın kuruyunca dallarım. Tüm yeşilliklerin giyip gelecektin.

Küfredecektik ağız dolusu, kimsenin bize baktığı umurumuzda olmadan delilikler yapacaktık, tezgahlardan meyve alıp kaçardık belki.

Yaşardık işte.

Oysa yok.

Oysa yok.

Oysa ben daha sevecektim seni.

Oysa çok.

Sevecektim oysa.

Çok.

Oysa.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
soldier

OYSA KARDEŞTİK ÂDEM’DEN

Taş kışlalarda soğuk muhabbetler,

Kör bir kuyu bu dünya

Arsızız

Hain ve kumpasçı

Dinimiz imanımız mı kalmış?

Hainlikler pusularda saklanmıyor artık

Bodoslama dalıyor ciğerimize

Yakıyor, yanıyoruz

Herkes kusuyor bir bir zehrini içinden

İnsanlık değil;

Kalleşlik kokuyoruz

Masamıza davet etmiyoruz kimseyi

Muhabbetimize ortak aramıyoruz

Bencilleştik

Yozlaştık

Horlaştık

Kardeştik oysa biz

Ağıtlarımız birdi

Türkülerimiz bir

Acılarımız bir

Âdem’den kardeştik

Güllerimiz sade dikenden şimdi

Zakkum zehrine seviniyor

Zeytin dalı mı kaldı be hey mübarek?!

Vatanımın ANAsı ağlıyor

Dağlar ceset veriyor

Cesetler genç

Cesetler yiğit

Cesetler delikanlı

Cesetler soğuk

Birkaç metre beyaz bir örtü

‘Kefen’ diyorlar

Mehmedimi sarıyorlar

Anaların yaraları hep açık.

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
2362

KİME NE SENDEN!?

Adını soruyorlar
Söylemiyorum
Yalnızca benim dudaklarımda şekillenmeli adın!

Seni soruyorlar
Kim olduğunu
Susuyorum
Kime ne gülüşündeki cennetten!!??
Bilmesinler yüzünün bir yanı yakamozdur…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
acisess_mektup

Rosa’ya Mektuplar/İlk mektup

Sevgili Rosalin,

Şaşırdığının farkındayım. Ve yüzünde kaşlarını bir araya getirip soru işaretli gözlerinle sana neden böyle seslendiğimi sorguladığını görür gibiyim. Evet ben sana Rosalin diye seslenmem. Sana Rosa derim ve sana bu şekilde yalnızca ben seslenirim;  Rosa.

Sana mektuplar yazmaya kara verdim Rosa. Mektuplar, mektuplar, mektuplar Rosa. Ve bir yerden başlamalı anlatmaya , konuya girmeli diyerek, sende bana ait olan ilk şey olan adınla, adının hikayesi ile anlatmaya başlamak istedim anlatmaya, adını seçtim. Rosalin. Bence Dilinde: Rosa.

Önce adının hikayesinden anlatmaya başlamak istedim. Madem seni anlatacağım, madem bizi anlatacağım, en baştan başlıyorum işte; adından.

Şiddetli soğukların bastırdığı aralık ayının ikinci haftası, gülerden salı, takvim on birini göstermekteydi ayın. En az, yumruk yapınca ortaya çıkan parmak kemiklerini soğuktan kızartıp çatlatan şiddetli soğuk kadar şiddetli bir mide ağrısı ile uyanmıştım o gün. (Ki mide ağrısını kimsenin bilmesini istemem; çünkü ölmeden defalarca öldürür adamı.) Bir süre yorganı başıma çekip cenin pozisyonunda, ellerim midemde yattım. Bir adam, bir ağrı, bir yatak ve o adamı annesinin karnındaki hale kadar küçülten şiddetli ağrının büyüklüğü. Mideme ellerimle kuvvetli bir şekilde bastırdım ki; ağrıyan yerin üzerine elle bastırınca ağrının şiddetinin o anlık azaldığı doğru bir eylem olurdu benim için. Bir süre öylece kaldı. Sessizlikten bile sessiz olsun ve şu ölümcül mide ağrısı bir an evvel geçsin, hiç olmazsa bir dirhem hafiflesin diye dua ettim.

Salı iş günüydü ve benim bir işim vardı gitmek zorunda olduğum. Ağrımı belleğimden silmeye çalışıp yerimden doğrulmaya ve işe gitmek için hazırlanmaya karar verdim. Kalktım elimi-yüzümü yıkadım, önce aç karnına içilmesi gereken mide ilacımdan bir tane içtim; iyi gelmesini ümit ederek, sonra üzerimi değiştirdim. Sonra kapıyı kilitleyip evden çıktım. Apartmanın merdivenlerinden inerken sessiz ve gürültüsüz olmaya özen gösterdim; henüz uyuyanlar olabileceğinin bilinci ile. Apartman kapısından dışarıya çıktığımda öncelikle yüzümü ve ellerimi hapsine alan keskin soğukla karşılaştım. Ve sonrasında tüm vücudumu kendine mahpus edecekti, ben üşüyen bir adamdım zira. Montumun yakasını kaldırıp boynumu ve ensemi örtme çalışırken, aklıma herhangi bir filmde bu sahnenin geçtiği (ki birçok filmde geçer bu sahne) geldi. Kendimi sahnenin aktörü yapıp daha bir özenle gerçekleştirdim yakamı soğuğa kaldırma eylemimi ve otobüs durağına doğru yürümeye başladım. Otobüs durağına doğru yürürken nitekim kural bozulmadı ve soğuk çok geçmeden işlemeye başladı iç işlerime kadar. Mide ağrım da can acıtıcı olmaya başladı. Bir an evvel kendimi hastaneye atıp işimin başına geçmek istiyordum. (Evet doktorum ben.) Hastalarımla bir an evvel vücudumun ve bilhassa ruhumun ısınmasını arzu ediyordum.

Otobüs durağına ulaştığımda sen çokta oradaydın  ve saniye aşırı evet saniye aşırı saatine bakıp, bir yere geç kalmış ya da geç kalmış olabilecek olmanın verdiği ruh hali ile yerinde duramıyordun. Kırmızı palton gün gibi aklımda asılı hala.

Gelen birinin olduğunu anlayıp (ki o bendim) gözlerini nihayet saatinle otobüsün gelecek olduğu yoldan mekik okumaktan alıp bana baktın. Zaman gözlerinde dondu. Şimdi gözlerine girmiyorum onlar başka bir mektuba. Sımsıcak bir gülümseme ile karşılaştı yüzüm yüzünde. Evet bana gülümsemiştin ve benim o an ne midem ne de zemheri soğuk dimağımdaydı. Sade gözlerinden gülüşüne giden yolu defalarca gidip geliyordum.

O an tutulmuştum sana. Gözlerini gördüğüm ana yüreğim harlandı benim, işte o ana tutuldum sana gözlerinden. Evet erken falan da değildi bunu söylemek için. Son derece nettim duygularımda. Gülümsemene karşılık verebilmeme şaşırırım hala. O tutulma anından sonra nasıl bir şeyler yapabildim diye. Gülümseştikten sonra günaydınlaştık ve bir anda kendimi seninle sohbet ederken buldum. Tutuksuz, serbest, rahat ve bir o kadarda lezzetli bir sohbete girişmiştik.

Otobüs hala ortada yoktu ve artık ben de geç kalmaya başlamıştım. Hayatımın en güzel geç kalmasıydı bu. Beni sana sabahın erken saatinde getiren bir geç kalma. Seni tanımıştım, önce gözlerini elbet. Geç kalmışım umurumda mı? Kovulsam ‘Asıl ben istifa ediyorum’ derdim. O dereceydi yani durumum.

Konuşmamızda ayrı yöne giden otobüsleri beklediğimiz geçmişti. Aynı durakta ayrı otobüsleri beklemek bile yetti bana.

Yalnızca senin de işe gittiğini biliyordum. Bir de gözlerime düşen gözlerinin ne kadar güzel olduğunu. Ne iş yaptığını sormadım. He bir de telaşlanınca da pek bir güzel oluyordun.

Ve bir otobüs geliyordu. Seninkinin olmaması için nasıl dua ettiğimi bilemezsin. Benimki gelmiş olsaydı zaten binmeyecektim. Gözlerini bırakıp gider miydim hiç? Gidebilir miydim? Sahi yapar mıydım? Hayır!

Biraz daha yaklaşınca gelen otobüs numarası belli oldu ve bu seni gidiş hazırlığına soktu. Oysa ne dua etmiştim!

İyi günler diyerek otobüse doğru ilerledin, yüzünde yine o aynı mükemmel gülümseme. İşte o an kaçıp kurtuluverdi ağzımdan o soru, sen tam ilk adımını atmışken otobüsün ‘binilir’ kapısına.

-Adınız?

Biraz yüksek sesle sordum bu soruyu olması gereken şekli ile, duyurma çabası ile. Bilinçsizce sıyrılıvermişti dilimden bu soru; öyle ulu orta, öyle pat diye. Bir gün bu sorunun hikayemizin baş kahramanı olacağını nereden bilebilirdim ki adının?

Başını bana doğru çevirdin. Henüz ikinci adımını atmadan, gülümseyeduran yüzünle dudaklarından yalnızca ‘Rosa…’ kısmını duyabildim adının. Önündeki arabanın ani fren yapmasına isyan eden şoförün kornasına alabildiğine basması engelledi adının son hecesini duymamı. Belki de hecelerini. Dilimde son hece ya da hecelerini duymadığımı vurgulayan bir ifade ile soru ünlemi katarak sordum: ‘Rosa…?’ İkinci adımını atmayı tamamladıktan sonra otobüse tekrar dönüp yineledin adını. Bu kez o şoför ki bulsam kendisini alnından öperdim bırakmıştı kornaya basmayı. Rosalin. Önce yüreğime sonra aklıma deli gibi kazıdım adını Rosalin. Birkaç kez tekrarladım.  Ama her nedense ilk duyduğum şeklini daha çok sevdim isminin; Rosa.

O şoför o frene o tepkiyi gösteri o kornayı çalmasaydı , belki de sana hiç Rosa demeyecektim.

İşte böyleydi sevgili Rosa. O anlar, ilk karşılaşmamız, havanın nasıl olduğu,, takvimin hangi zamanı gösterdiği, kırmızı palton hep aklımda her daim. Ve yüreğimin aynı köşesinde serili sereserpe.

Ve sende bana ait olan ilk şey: adın, hala Rosa şekli ile baki sevgili Rosa. Rosasın ama yalnızca bana.

Adının hikayesi, bize giriş bölümü hikayemizin, böyleydi Rosa. Bilirsin hikayesi olan şeyleri severim.

Şimdilik bu kadar Rosa. Artık uyumam lazım. Yarın erken kalkacağım. İş var malum. Belki yine birlikte geç kalırız belli mi olur.

Gelecek mektupta görüşmek üzere sevgili Rosa.

Gülüşünün baki kalması dileğiyle…

Aşk ile…

Ramiro.

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
ask-fundaceyhan

BEN,SEN

Ben bir şarkı söyleyeyim
Sen bir ıslık çal.

Ben bir resim yapayım
Sen bir çerçeve seç.

Ben bir sigara yakayım
Sen çakmağı uzat.

Ben bir çay koyayım
Sen şu keki kes.

Ben sofrayı kurayım
Sen şu bardakları götür.

Ben bir toplantıya katılayım
Kravatımı sen seç.

Ben bir dua edeyim
Sen de Amin de.

Ben bir düşeyim
Senin de dizlerin kanasın.

Ben bir güleyim
Sen şen kahkahalar at.

Ben bir, ki, üç tıp diyeyim
Sen seni seviyorum de.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
gitmek_12419523341

SEVGİLİYE…

Ey sevgili…

Ey sen…

Ey canım…

Koskoca bir şehrin, bir takıma isim olmuş bir ilçesinde, sanki hep geç kalacağın ön sezim olmuş gibi erkenden bekledim seni o gün. Koskoca bir şehirde, küçücük bir zaman dilimi paylaşmak içinmiş meğer. Sitem değil, isyan değil. Yine olsa yine beklerim şüphesiz. Aynı şehirde, aynı yerde, aynı adamı yine, yeniden, gene, tekrar tekrar beklerim geç kalacağının ön sezisi ile; sitemsiz.

Yıllar sonra tekrar bulunmuş kayıp iki zamandık seninle. Apayrı anne babaların iki ayrı çocuğu. Yıllar sonra tekrar bulunmuş kayıp iki çocuk; bulunduğu anda yitirilen: ÖLÜ DOĞAN BİR ÇOCUK GİBİ.

Bir geldin, bir gittin. Bir vardın bir yoktun. İçime oturdun!

Dünya dönüyor evet! Güneş doğuyor, batıyor. Mevsimler değişiyor. Düzen böyle. Peki ya içime dağılanlar? İçimde dağıttıkların? Nasıl düzene girecekler? Nasıl yerlerine geçecekler? Belki zaman, belki yalan…

Bazen çok sevdiğim bir tatlı, bazen kapıda karşılaştığım komşuyla ettiğim muhabbet oyalıyor beni. Zihnimden sıyrılıyorsun bir an. Hiç gelmemişsin, tanışmıyormuşuz, bakışlarımız hiç kesişmemiş gibi; ama sadece bir an. Sonra yine ‘GÜM’ diye iniyorsun beynime, gafil avlıyorsun, boşluğumdan yakalıyorsun. Bir gülüşümün içine sızı sızı sızıyorsun, sancılı bir gözyaşına dönüşüyorsun. Yangın oluyorsun. Yanıyoruz. Yangında kurtarılamayacak kadar çok tutuşuyoruz.

Nasıl bunca sevdim seni? Nasıl buncasın içimde? Hangi ara bu kadar büyüdün sen böyle bende? Nasıl?

Kör bir karanlıktayım şimdi. O çok sevdiğim ‘sarı ışıklar’ bile ‘yol kesen eşkıyalar’ gibi sevimsizler gözümde. Nefes alıyorum tamam; da YAŞIYOR MUYUM? Ben ölmeye nefes alıyorum. Her nefes alışımla azraile bir adım daha yaklaşıyorum. Oysa ben çoktan öldüm. Azrail’den çok önce kesildi nefesim. Üzerime atılan elaya çalan bir toprakla gömüldüm; sen gittikten hemen sonra.

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
yalnizlik

ÖYLE!

Öyle bakma!

Gözlerinde oturan o masum çocukla

İnanırım.

 

Öyle kokma!

Yediverenler, karanfiller, fesleğenler gibi

Kokma, aldanırım.

 

Öyle parlama güneşin alnında!

Yakut yahut pırlanta gibi

Yanılsarım.

 

Öyle konuşma!

Sesinde billur bir ötüşle

Yapma! Vallahi kanarım dediklerine.

 

Öyle tutma ellerimi

İncinmesin diye, bir annenin bebeğini yıkamasındaki titizliğiyle

Tutma! Yemin Tillah tutulurum sana.

 

Öyle işte

Öyle yapma!

Canımdan alma.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
images (2)

S.S

Sana şiirler yazmalıyım sevgili
İçinde muhteşem kafiyeler,
Güzelliğine yaraşır betimlemeler,
Fena benzetmeler.

Düz bir yazıyla da anlatabilirim seni pek tabii
Uzun paragraflar,
Sayısız satırbaşları,
Binlerce cümle: seni öven ,seni ören, seni bezeyen.

Aslında gerek yok biliyor musun sevgili?
‘ Seni Seviyorum. ‘ bunca şeyi anlatırken.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
images (1)

ÇAPA

Burası bir hastane koridoru

Muayene öncesi beklemedeyim

Soğuk görünümlü beyaz sandalyeler üzerinde

Üşümekteyim.

 

Burası bir çeşit hayatlarla dolu

On küsür hastayla beraberim

Değişik gözlerin bilmediğim hayatları tarafından

Süzülmekteyim, süzmekteyim.

 

Burası bir devlet kurumu

Resmi acılardan uzak haldeyim

Bu mısrayı bir türlü bulamamak ile

Yazamamaktayım, gevelemekteyim.

 

Burası yine bir hastane koridoru

Muayene öncesi beklemedeyim

Tıbben çareli hastalığım tamam da

Ben; ilacı olmayan illetteyim.

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email