Yazar arşivleri: Dilâra AKSOY

images

UFAKLIK BAKIYOR CAMDAN

Tavanda asılı duran sen’in, yeryüzündeki ben’den sakladığı bir şeyler var. Tırnaklarımla kazıyorum bedenini, içinden ölü düşlerin hercai çırpınışları çıkıyor. Bedeninle örttüğün senli gecelerin, tuzlu acıları bedenimi yakıyor.
Koşar adımlarla ilerliyorsun can damarımdan, ezip geçiyorsun, buhar oluyorsun, çiziyorsun göz kapaklarımı… Yokluğunda sensizliğin bunalımıyla tavlaya oturuyoruz, aksi şeytan galip gelince, ikisi birden beni yeniyorlar. Gelmişinin geçmişinin küfür dolu aldatmalarında, sana bolca sövmelerim var. Gelmişin de, geçmişin de, iz bırakıp içimden acılar çıkarışın da yerin dibine batıp, orada nefessiz kalsın!
Kayboluyorum ayak izlerinde. Ben sensiz de yürüyebilirdim. Namussuz kaldırımlar utansın şimdi.

Tavanda asılı duran sen’in gökyüzündeki ben’den sakladığı bir şeyler var. Varlığının cesetler caddesinde beni arayışının talihsizliğinin, bendeki sen’in birbirinden kaçmış iki deli olduğunu itiraf etmesi illegal…
Soyun geleceğine! Belki orada öpüştüğün sevimsiz hadiselerin olur. Bir çocuğunuz olursa, adını düşler meyhanesi koy, orada içeriz karşılıklı, belki göbek de atarız. Ne dersin?
Ruhumdan çıkıp tavana yapışmışlığının sorulacak hesapları varmış. Dinliyorum. Kulağımda kulaklığım, elimde ipod… Ama ben seni dinliyorum. Kulağım başka yerde olsa da dinleyebilirim seni. Sen lafları başka yerinden anladın da bir şey mi dedik sanki?

Git, dur o duvarda. Tek bir duygu üstünde… Tek ayaküstünde durmamış çocukluğun, cezalardan nasibini almamış. Duyguların uslansın.
Tavanda asılı duran ben’in, gitmek için hazırlanan sen’e atılacak tekmeleri var. Gidene bir tekme de sen vur, yuvarlana yuvarlana gitsin.
Gitmek bile gitti, sen hâlâ burada mısın be sevimsiz?! Tutuştum, benden bir cacık olmazdı da, senden çok güzel turşu olurmuş. Evde değil, yüreğimde kaldın, turşunu kurdum. Tüm yalnızlar camiasına hayırlı uğurlu olsun.

Balkondan atlayan cahil cühela olan sen’in, ödenmemiş faturaları var. Çokça yalnızlık, ölümcül sensizlik, derbeder bir aşk… Borcunu ödeyip de gitseydin, bunu da mı beceremedin be zalim?
Aynanın karşısında parmak ucumdayım. Balerin düşlerimi yarıştırıyorum namert ölümcül sensizlikle…
Birazdan ben de atlayacağım düşlerimden. Gülüşlerime yer açılsın. Namuslu bir aşkın sebepsiz oyunundayım.
Duvara çıkmış sen’in, kahraman olmak için büyük uğraşları var. Aşk lâzımdı bize, aşk!
Sevmedikten sonra ucuz aşk romanlarından kalma kahramanlık hikâyelerinin de yer aldığı sefil mutlulukların ne önemi var?
Seçiyorum. Gitmek mi gelsin, kalmak mı kalsın? Seçiyorum. Yana yana, döne döne seçiyorum.
Atladım düşlerimden, buna kaza deme. Kaderin cilvesi hiç değil, manyak bir âşığın yazdığı son olarak adlandır. Sen akıllı sevdin de, ben yok mu dedim?
Ufaklık bakıyor camdan, bu ne yağmur, bu ne yaş, bu ne telâş… Ufaklık bakıyor camdan, büyümüş de aşk mı olmuş? Haydi oradan! 

Dilara AKSOY

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
agustosyagmuru50_BESMELE_klm35cz

AĞLAMAK

Ağlamak iyileştirirmiş insanı, gözlerin kuruluğuna da iyi gelirmiş, nemli gözler biriktirip, gözlerimi iyileştirmektir asıl telâşım, bakma sen ağladığıma, ağlıyorsam, ağlama nedenim bundan…
Geçmişe gitmedim yine, şu ândayım mesela. Ağladığım biri yok, yas tuttuğum biri yok, bak gözlerim yandı. Uzun zaman ağlamayıp, gözyaşlarına eyleme geçmelerini hatırlatınca böyle oluyor…
‘Ağlamazsan, mutluluğu da tadamazsın’ Öyle diyorlar, öyle diyenlerin yalancısıyım. Mutsuzlukla mutluluk dengede olmalıymış ki, hayatın tadı çıksın. Sevinç gözyaşları da var tabi, unutma.
Ağlamak da gerekli işte bu hayatta, bahanesi olmaz ağlamanın. Koy ver gitsin… İster biri için, ister bir şarkı için, istersen gözlerinin gülmek kadar ağlama hakkının da olduğunu ona yeniden hatırlatmak için… Fark eder mi?
‘Ağlamak güzeldir’ demiş Sezen Aksu. Güzelse, daha fazla çirkinleşmeden güzelce ağlamak gerek…

‘Kış bitti’ diyorsun. Yağmurlar da bitti, bana ne gözlerimin çeşmesinden? Toprağa ben mi can vereceğim gözlerimle, benim neyime ayrılıkları sulamak? Yeniden yeşermesine izin vermek sığar mı sevmeyi bilen birine, yakışır mı?
Kış bitti. Evet… Sadece kışın yağmaz ki yağmur. Bırak, bu sefer de toprağa gözyaşlarınla can veren sen ol. Ne kaybedersin? Yüreğinde biçare öldürdüğün o zavallıların topraklarına gözyaşlarının tuzuyla can vermek istemez misin? Ağla gitsin…

Ağlamanın gurur meselesi hâline getirildiği bir düzende, hıçkırıklarının ölmesine izin verme. Hıçkıra hıçkıra ağla, haykıra haykıra ağla, insanoğlu ağlayan bir insan görsün. Bilsin ki; yaşamak kadar doğaldır ağlamak, bilsin ki ayıp değildir bir başkasının karşısında hıçkırıklarına şahit olmasına izin verecek kadar ağlamak… 
Ağlamaktan korkan, sevebilir mi? Nefes almaktan da korkmalı ağlamaktan korkan… Çünkü ölmüş bir insan ağlayamaz, ölmüş bir insan gülemez, ölmüş bir insan sevemez. Ölmeden önce yaşaman gerekenleri yaşamalısın. Ağlamanın bahanesi olmaz, nedenin yok diye ağlama hakkının olmayacağını mı sandın? ‘Niçin ağlıyorum ben?’ diye sorarsın kendine, ‘Neden, ortada hiçbir şey yokken, bu yaşlar niye?’ Cevap alamazsın. Boş ver, ağlamayı da sorgularsan, sevgiye ikramiye çıkmaz, yalnız kalırsın.
Yalnızlık bile yalnız. Yalın bir hâlde yalnız… Gözlerinin kıymetini yaşlarınla bil, elbet gülersin yeniden.
Ağlamak gülmeye engel değil ki, gülerek ağla, sevinçten ağla, mutluluktan ağla, yeter ki ağlamaktan korkma…

Kim demiş ki ağlamak zayıflıktır diye? İki damla gördüm toprakta, güneşli bir hava vardı, onlar gözlerimin damlalarıydı. Toprağa can vermenin nasıl bir lüks olduğunu yaşamak istemişlerdi.
Yüreğimde, yüreğimin kabrinde sulamışım böylelikle içimde ölenleri, bak bunu bilemedim.
Canlanacaklarını bilemedim, iki damlayla bile onlara hayat oldum. Onlar ölürken ben bin damlaya esir düşmüştüm de, yaşatan olmamıştı.
Hayat garip dostum, bunu sakın sorgulama. Yüzünün de beslenmesine izin ver, iyidir ağlamak…
Satırlarım da susamışlar, kâğıdımı beslemek isterdim, bahtıma klavye düştü. Bir hançer saplandı yüreğime, sanırım dirilttiklerimden biri acımasızca hançerini sapladı. Olsun, güzeldir ağlamak…
Dirilenleri, suçlayanları, unuttuklarını ve unutanları sorgulama. Sorguların esiri bir beyin, yeniliklerin kapısından eli boş döner. Çanta ister misin? Bugünün anısı olan gözyaşlarının fotoğrafını çekerim, çantana koyarsın. Bir de bakarsın ki çantan ağlamış, şaşırıp, kalırsın. Zaman geçer anlarsın, su dökülmüştür üstüne, suyun da bereketi vardır…

Ağlayamazsan kızma kendine, su serp yüreğine ve yüzüne; unutma, ağlamak, insanın doğasında vardır. Ağlayamadığın ve katılaştığın için üzülme, insanlığını kirletenleri düşün, yağmurdan kaçarken doluya tutulurlar. Ağlatırlar, kanatırlar, gözyaşlarını çalarlar, yağmuru beklerler, oysaki onlara hep dolu yağar. Merhametten yoksun bir yüreğin cezası, kendi gözyaşında can simidiyle bile olsa boğulmaktır. Bırak, boğulsunlar…
Sen ağladığında onlar sana siper olup, yüreğine baharı getirip, güneş mi oldular?

Dilara AKSOY

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
92329

SÖNDÜR IŞIKLARI

Güneş açtı. Ne oldu, şaşırdın mı? Gidişinden sonra güneşin hiç açmayacağını mı sandın?
Yapma be canım, kuyruk acımın yaralarını defalarca merhemledim, sardım.
‘Geçmez’ dediğimiz yaralar bile geçiyormuş meğer. Yağmur; kar yağdı, mevsimler birbirini kovaladı. Şimdi ise bahara hazırlık yapmaktayım.
Gönlümün mevsimi dört mevsimi anlatmaz, senin için gönlümde yepyeni bir mevsim yarattım.
Elbet unutmalar bende şahane duracak, adın neydi diyeceğim o anlar da gelecek o anlar bana yepyeni bir güç katacak. Hayat doluydum ben, sen doluydum. Yine bahardı, sen vardın.
Gittin tamam da baharımı neden aldın? Onu diriltinceye kadar canım çıktı!
O kadar çok yalnız kaldım ki, kendi sesime bile hasret kaldım. Hatırlar mısın? Peşimden yarış atı gibi koştuğun zamanları… O bir zamanlar var ya bir zamanlar, senin de pervane olabileceğinin kanıtıymış meğer kahretsin ki çok sonradan anladım.
Kalbin çarptı mı, dilin damağın kurudu mu, en önemlisi canın benim için yandı mı? ‘Beter ol’ diyeceğim sevgilim ama kötü niyet kotamı doldurdum, bedduaların da bir sınırı var, bu kadar yeterli haddimizi aşmayalım.
Saygı önemliydi aramızda, o yüzden kedi köpek gibi birbirimizi yiyip durmuştuk. Zaten herkes için saygı önemliydi; ama hiç kimse birbirini yemeden de duramazdı sanırım aşkın bir diğer cilvesi, en önemli nazıydı bu.
Güneş açtı karlar da eriyecek. Yüreğim hâlâ buz gibi elbet bir gün iliklerime kadar ısıtacak bir seven bana gelecek. O vakit bu satırlar yaşatacak seni, bana dua et sevgilim; seni kalıcı bir hâle getirdim her zaman. Öldüğünde aslında inadına yaşayacaksın.
Bir tek biz yaşayamadık. Biz hiç olmadık ki yaşayalım. Sevdiğimi söylerdim hep, delicesine sevdiğimi… Hep kayıtsız kaldın. Bilemezdim o zamanlar, sevseydin canını bağışlardın.
Sevmedin, hiçbir zaman hiçbir şeyin olamadım.
‘Sana karşı hiçbir şey hissetmiyorum’ cümlesinin altında kal da boğul e mi?
Yıllar yolları kovalarken sendeki insafsızlık bana bulaşıp satır aralarının dakikası geçmeden büyük bir çelişki yarattı.
Artık iyi olamayacağım. Zaten kötüydüm hep sana göre… Neden biliyor musun sevgilim?
‘Ah lütfen dur! Güneş en tepemde, başımda kavak yelleri…’
Güneş bile cümlemi tamamlamamın yersiz olduğunu biliyor. Nedenlerinde boğul e mi?
Boğul ki bütün nedenlerinin içinden ben çıkayım! Nefessiz kaldığını sandığın an elimi uzatıp seni bana katayım. Aptalsın sevgilim, aklın var mı ki aklında yer bulacağım?
Söndür ışıkları. Sende bahar yağmurları bende güneşli bir hazan…
Haydi, söndür ışıkları! Mevsimlerimiz bile bir değil, söndür de bitsin yüreğimin çetin savaşları, dinsin beni darmaduman eden bu yaşlar! Kalbimin sökük yanlarını diktim. Şimdi bende yamalı bir sevmek var.

Dilara AKSOY

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
wmm842

YOKLUĞU KATRAN KARASI

Özlediğini fark edersin. Ellerinin kokusu sinmiştir ellerine, defalarca yıkasan da geçmez. Dinlenmek için oturduğun yerde ansızın bir şarkı çalar, şarkılar bile sözleşmişlerdir yokluğunda seni delirtmek için… En sevdiğiniz şarkı çalar. Dinlememek için yemin ettiğin şarkılar bile intikam perdesini aralamışlardır.

Özlediğini fark edersin. Gözlerinin rengi kalmıştır gözlerinde. Sonrası mâlum işte, bütün renkleri unutuverirsin birden. Bahar gelmiş, çiçekler açmış, etraf yeşillenmiş, umurunda olmaz. Onun gözleriyle dolmuştur her yer. En sevdiğin renk gökkuşağından siyaha çalar, onun yokluğunda renkler bile birbirleriyle düşman olur, ihanet eder sana. Öyle sanırsın, unutamamak galip gelir her seferinde.

 

Özlendiğini düşünürsün. Gülersin ama buruk bir gülümseyiş olur bu. “O da özlüyor mudur beni?” dersin. Kafandaki soruların cevabını bir tek sen verirsin. Bir ümit işte… Bir ümit özlüyor mudur dersin. Kıyıya vuran bir balık olmayı istersin, ölmüş bile olsan, denizsiz yaşayamasan bile, evinden kopup gitmek istersin. Karmakarışık yaşarsın yokluğunda. Kapı çalar, o geldi sanırsın, koşarsın, kapıyı açtığında bir yokluk eser ki sorma! Ölüm geldi dersin, işte ölüm geldi…

 

Unutamadığını fark edersin. Parmağında ona ait tek bir yüzük kalmıştır. Kendi kendine adını koymuşsundur yaşadığını sandığınız şeyin, onda hiçbir adı yoktur sensizliğin. O sensizliği bir tutam sevdaya yol almak olarak alır, unutur, esen yellere karışır, inanamazsın. Gücüne gider, gözyaşların düşer gözlerinden, yüreğinin bahçesine yağmur yağar…

Artık ağlamamak için yemin edersin. Edersin, öyle değil mi? “Bir daha onun için asla ağlamayacağım” dersin. Gözyaşların bile ihanet eder sana. Düşer inceden inceye, bahar gelmiş, yaz gelmiş, hava sıcakmış, etraf yeşillenmiş, insanlar açılmış saçılmış, tebessümler raks etmiş, umurunda olmaz. Senin evinde hep kış vardır onun yokluğunda.

 

Özlediğini fark edersin. Sesi olmayınca kulaklarında, sessizliğin sesi gelir ansızın. “Sessizlik de konuşur mu ?” deme sakın. Bilirsin, onun yokluğunda onun dışında herkes konuşur. “Unut” derler sana, “Ona değmez” Sen de dersin, “Ona değmez” Değmez dediğin her şeyi yine de feda edersin ona. Yüreğine kızma, ona söz geçirebilseydin âşık olmazdın, ona söz geçirebilseydin seven olamazdın. Sevdiğin için şükret, inan buna, inan bana, yemin ederim. Bir gün herkesin nasiplendiği o bahardan sen de nasipleneceksin. Gözlerini de aramayacak gözlerin, sesine de hasret olmayacak kulakların, elinden çıkacak ellerinin kokusu, inan bana. Yemin ederim, inan buna, bir gün…

“Belki de öldüğüm gün olacak bu dediğin” der gibisin. Yokluğu katran karası… Umutsuz olma, hangi umut terk etmiş ki seni? Kim demiş?!

Özlediğini fark edersin. Fark atar gece sabaha, bu geceler seni böyle yapar. İnanma gününün cehennem azabında geçeceğine, bu gecelerin suçu, inanma bütün bir gününün seni öldüreceğine…

Diren be yürek! Diren, inan bütün bunlara. “Ona değmez” de, gitsin. Sen sevmeyi bilensin.

Öldüğünü fark edersin.  Oysaki sapsarı saçlardan bir tutam sevda alır sevdiğin… Saçlarının rengini unutur sonra. İnanamazsın, sen bile unutursun sonra saç rengini. Sarı mıydı, siyah mıydı, kumral mıydı, bilemezsin. Aynaya bakarsın, ne kadar zaman geçtiğini bile unutur olursun bir anda. Gözlerinin altındaki çizgiler söyler çok zamanın geçtiğini… Yapma be deli yürek! Sen sakın bunu yapma, haydi kalk artık ayağa! Kim demiş ki sevilen için ölünür diye?

İnançlarının dirilmesi için adak adar gibisin. Koş yine o sahile, sevdiğini bulmasan da koş.

Bulmak için koşmaz ki insan, aramak için koşar… Aramak da bulmanın kardeşi, biri diğerine açık ara farkla çelme takar.

Özlediğini fark edersin. Kahven de soğumuştur, içilmez ki tek başına. İnan be deli yürek! İnan, inan bana, bir gün er ya da geç değişir her şey.

Özlemediğini fark edersin.

Unutursun, geçer gider.

Doğru gibi gelir söylediklerim

İhanet etmezsin kendine, bilirsin.

İnan bana deli yürek,

Yeter ki inan bana!

Bak, o şarkı çalıyor şimdi

Unuttun ona ait olduğunu

Unuttun

Unutmalısın

Unutmak zorundasın

İnan bana deli yürek

İnan ki,

Herkese gelen bahar

Sana da gelsin

Seni hiç terk etmesin…

 

Sözlerime inanır gibisin. İnan bana deli yürek! Şiir değildi, şarkı değildi, tümcelerim bitmez ki. Sen düşün yine de, yokluğu katran karası, bir tutam ekmek arası…

İçine kaşar da koy. Çayını da demle, ayaklarını uzat, pencereden dışarı bak. Kapı çalar belki, unuttuğunun unuttuğu gelir. Sen sana geri gelirsin. İnan bana deli yürek! İnan ki bahar gelsin…

 

Dilara AKSOY

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
hayat_6817e

HAYAT

“Hayır Kenan, hayır! Bırak beni, istemiyorum”

“Nazlı, yapma böyle. Basit bir yüzük işte, yenisini alırız,bu da sorun mu yani?”


Kenan bu kadar kolaymış gibi söyleyince, iyice zıvanadan çıkıyorum.


“Basit bir yüzük öyle mi? Sen bu yüzükle beni yıllarca oyaladın, yıllarca parmağımda taşıdım ben o yüzüğü, sadece basit bir yüzük öyle mi?!”

“Öyle demek istemedim, yani yenisini alırız anlamında…”

“Bırak, peki anladım ben seni Kenan. Bırak beni, istemiyorum, senden artık hiçbir şey istemiyorum!”

“Bu kadar büyütülecek ne var? Bizim aşkımızı kanıtlayan şey şu yüzük mü yani? Allah’ın cezası yüzük nereye gittiyse artık!”

 

Caddenin ortasında şeytan aldı götürdü satamadan getirdi hesabı yüzüğü arıyorken, saçı sakalı karışmış, üstü başı paramparça olan yaşlı bir adama rastlıyoruz. Yüzüğü arama telaşından çıkıp ona doğru gidiyorum, Kenan’ı da unuturcasına… Yanına yaklaştığımda başını yerden kaldırıp, utanır gibi bana bakıyor.


“Merhaba Amca, ne yapıyorsun burada?”

“Ne yapabilirim ki? Oturuyorum…”

“Bu soğukta, öyle mi? Aç mısın?”


Gözlerinden aç olduğunu anlıyorum.


“Eğer istersen…”


Tam o sırada Kenan yanıma geliyor ve kolumdan tutup çekiyor.


“Kızım deli misin sen? Elin dilencisiyle neyin sohbeti bu?”

“Düzgün konuş Kenan. Adamın hâli hâl değil, görmüyor musun? Bu kadar mı vicdansızsın yani?”

“Herkese acırsan hâlin harap kızım. Hem yüzüğü aramıyor muydun sen? Yürü gidelim.”

 

Kenan beni çekiştirse de, ben gitmeye niyetli değilim. Onu itiyorum.


“Bırak beni!”

“Nereye gidiyorsun, deli misin sen? Nazlı, hey Nazlı dur!”


Kenan arkamdan bağırsa da, bildiğimi okuyup, yaşlı amcanın yanına gidiyorum. Amca beni bir kez daha karşısında görünce yutkunuyor.


“Zahmet etmeseydin buralara kadar kızım.”

“Yok olur mu öyle şey… Üşüyor musun?”

“Yok, iyiyim ben böyle…”


Cevap verirken gözlerini yere deviriyor, o an anlıyorum yalan söylediğini.


“Gel seninle bir çorba içelim amca, ne dersin?”

“Sağ ol kızım, eksik olma. Rahatsız etmeyeyim seni, hem benim…”

“Hem senin, ne?”

“Şey…”

“Paran mı yok?”


Sorduğum sorudan sonra kızarıp, başını önüne eğiyor.


“E…Evet…”

“Sorun değil amca’cığım, ben ısmarlayacağım. Lütfen gel.”


Gözleriyle ilk kez gülümsediğini görüyorum. Meraklı bakışlarla gözlerime bakıyor.


“Bunu neden yapıyorsun?”

“Çünkü insanım be amca, çünkü insanım. Bunu, insanlığım için yapıyorum.”


Yürürken koluna girmeye çalışsam da, buna izin vermiyor.


“Yok, girme koluma. Ben şey… Bayadır yıkanmadım da.”


İlk kez içim parçalanıyor. Yüzük telaşıyla düştüğüm bu yerde, insanlığımı hatırlatan biriyle karşılaşıyorum. O anda bütün her şey anlamını yitiriyor, dünyada benden daha zayıf, benden daha kötü durumda olan insanların da olduğunu fark ediyorum. Kenan arkasına bakmadan kaçmış gibi.Yıllarca birlikte olduğum, sevdiğim insan bu muymuş diye düşünmeye başlıyorum.Tek bir söz yüzüğünün bizi getirdiği durum ortada… Ben bu adamla bir de hayatımı birleştirmeye mi kalkacaktım?


“Adın ne amca?”


Gözlerime bu kez daha içten bakarak gülümsüyor.


“Hayat”

“Hayat mı, nasıl yani?”

“Adım hayat. Peki ya senin?”

“Nazlı, benim adım da nazlı… Hayat adı çok ilginç geldi.”

“Neden?”

“Bilmem, ilk kez duydum. Hayatı hep sadece yaşamak üzerine kurduğumuz için olsa gerek.”

“Ben de hayatın kendisiyim işte. Hayat…”


Gözlerine anlamsız bakarken çorbasını içmeye koyuluyor.


“Eğer doymadıysan…”

“Yok, doydum. Teşekkür ederim.”


Çorbalarımızı içip çıktıktan sonra, artık gitme vaktimin geldiğini söyleyip, nereye gitmek istiyorsa, onu oraya bırakacağımı, bir eş dost tanıdığının olup olmadığını soruyorum.


“İstersen sana buradan üstüne kalın bir şeyler alalım, üşüme”

“Yok, sağ ol.”


Her zaman bulunduğu yere, onun deyimiyle kader çizgisinin bulunduğu yere gitmek istediğini söylüyor. Ben de onu her zaman oturduğu yere götürüp,kendisine iyi bakmasını söyleyerek, yoluma devam ediyorum ki birdenbire yere bir şeyin düştüğünü fark edip, arkama dönüyorum.


“Hanımefendi, bu sizden düştü sanırım?”


Gözlerinde tanıdık, içten bir gülümsemenin hâkim olduğu kibar bir beyefendi, kaybettiğim yüzüğümü bana geri veriyor.


“Ama, ama bu… Benim… Şey, çok teşekkür ederim, ben kaybettiğimi sanmıştım.”


Gözlerine daha da yakından bakınca, iyice şaşırıyorum.


“Ama…”

“Ben hayat.”

“Efendim, nasıl yani? Yani şey…”

“Ben, hayat… Her şeyin sebebi olduğunu, sebebin de bir yaradanı olduğunu gösteren hayat… Bundan yaklaşık 15 dakika önce karşılıklı çorba içtiğin, hâline acıyıp, koluna girdiğin, yaşlı bir amca gibi gördüğün hayat… Hayatın kendisi. Yüzüğünü kaybettin, vesile oldu, yüzüğünle birlikte insanlığını ve kaderini buldun. Dış görünüşe, kire pasa önem vermedin.İnsanlığını buldun. Unutma, insanlığını kaybeden, her şeyini kaybetmiş sayılır.Sen yüzüğünü bir an için kaybettin, ama insanlığını hatırladın. Kenan’a gelince, onda baki olmayan şeyin insanlık olduğunu anladın. Bana gelince ben sadece bir görüntüden ibaretim. Şu anda da karşında yakışıklı bir beyefendi olarak duruyorum. Ama sen beni yaşlı amcadan ayırmadın, onu da benden ayırmadın.Bu güzellikte kaldığın sürece, doğruyu, doğru insanı, sana gelecek olan bütün güzellikleri bulursun, yolun açık olsun nazlı…”


Hayat bana bunları söylerken, arkasından öylece bakakalıyorum. Şaşkınlıklar içerisinde yoluma devam etmek için adım atarken onunla çarpışıyoruz.

Mavi gözlü, 1.70 boylarında, kumral… O anda onun kaderim olduğunu anlıyorum. İlk anda birbirimizi bulmanın güzelliğiyle birbirimizden özür diliyoruz, sonrası da geliyor…

 

5 Yıl Sonra…


Şimdi bir oğlumuz var. Hayat’ın bir mucizesi bu… Kenan’a gelince, o da insanlığını kaybetmiş, yolunu şaşırmış her hatalı kulun kaderini paylaştı. Benden defalarca özür diledi, düğün günümde bile evlenebileceğime, onu unuttuğuma inanmadı. Hayatta her zaman mucizeler varmış. Kaderimiz bizi son durağa kadar takip edermiş. Yeter ki biz onun bizi sarıp sarmaladığına inanalım.

 

“Anne!”

“Ne var oğlum?”

“Hayat geldi.”

“Al hemen içeri…”

 

Dilara AKSOY

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
2189045e150af3d8df9aa9bwg0

ÖMRÜM’E VEDA

Merhaba Ömrüm, nasılsın? Aşkımızı böyle görmek istemezdim, toprak örtmüşler üstüne. Koklanmıyor artık gülleri, gözlerim sana gülmüyor. Siyahın matemi yorganım olmuş, üstüme örtmeye yetmiyor. Beni sorma, bu kez en beter hâldeyim işte! Sormazsın da zaten, bilirim. Yıllar yılı ‘Nasılsın?’ demeni bekledim. Sevenlerin dili oldum, çözüldüm, hep sana geldim. Olmadı ömrüm, olmadı. Aşkımız bize yakışmadı, bizde güzel durur sandım, senin için giyindim, kuşandım. Yüreğimi aşkınla süsledim, olmadı. Çok sevmek de yetmiyormuş ki…
Aşkımızı diriltmeye çalıştım, gecemi gündüzüme katarcasına sevda yeminlerimi fukara aşk buselerine dağıttım, sevinsin istedim garipler. Yüreğimizden öpmedi hiçbir zaman, yalandı her şey…

Başladığımız yere geri döndüm, enkazları toplamak, acımı sana aktarıp ‘Bak işte ben yıllardır buradayım, hiç gitmedim’ demek için… Hayatımda hiç bu kadar geç kaldığımı hatırlamıyorum. Zaman bizi hep erteledi. Sevebilseydik bize fayda etmezdi zulüm. Ben seninle mutsuz olmaya bile razıydım. Bu gece ölüyormuşsun bu aşkın içinde, benim yaşayabilmem için buna ihtiyacım varmış. Bencilce sevmiştik zaten! Melekler alıyorlarmış aşkımızın yanına seni, nasıl kahroluyorum bir bilsen!
Gülerek yazmıştım sana en derin hislerimi, nasıl soluyorum bir bilsen! Renkleri tanıyamaz oluyorum.
Merhaba, işte yine merhaba ömrüm! Ömrümden bin ömür götürdün, nefes almak nasıl olurdu unuttum ömrüm!

Helâl olsun aşkımın enkaz dolu, en güzel yanı… Hakkım gibi, sana biriktirdiğim her şey gibi, bu da helâl olsun! Vadesi dolmuş aşkların bize göz kırptığı bir andayız. Bu zamana kadar nerelerdeydin?
Uzat ellerini, işte şimdi kavuştuk. Gözyaşlarım yüzüme soğuk sular gibi bir bir çarpıyor. Böyle olsun istememiştim. Bu aşk bu damlaları hak etmemişti. Bitiyor ömrüm, vademiz doluyor. Sana en güzel gülleri koklatıp, seninle en güzel sabahlara uyanacaktım. Yüreğim sancıyor.
Son bir kez olsun gözlerine bakıyorum ömrüm. Görmemiş olamazsın, seni çok ama çok seviyorum!
Bil ki dirildiğin yerde aşk yeniden doğacaktı. Bu vedanın uyanma ihtimali yok. 
Seviyorum ömrüm, toprağın bol olsun. Seni öldüğün şu anda bile seviyorum.
Aşk gömülmek için acele etmeseydi, sensizlik düşman olup seni ezmeseydi, toprağın altına yatan nefret olacaktı. Kaderimiz bizi vurdu. 

Öldün ömrüm. Artık bitti ömrüm. Bitti…
Tek bir kelimeye sığdırılan aşklar kervanına bu büyük aşk da eklendi. ‘Bitti’
Ben de bittim. Gelip alabilirler enkazımı, sensiz ben de bittim. Merhaba Ömrüm, nasılsın?
Beni sorma, ben sonsuz aşkının matemine uyudum bile, yürekten yüreklerini ortaya koyan asil sevebilenler de ağladılar hâlimize…

Dilara AKSOY

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
ssssss

GEÇMİŞİ GEÇMİŞTE BIRAKMAK

Kuantum düşünce tekniğinden hepimizin haberi var artık.İnsanlar parayı, aşkı, işi, dostluğu birtakım meditasyonlar ile düşünce teknikleriyle elde etmeye çalışıyorlar. Bunların başında gelen bir şey var ki,onu ortadan kaldırmadan istediğimiz kadar düşünce tekniğini çalıştıralım, fayda etmiyor.

Onun adı da, kuantumcular tarafından; “Geçmişi geçmişte bırakmak” olarak tabir ediliyor. Peki, nedir bu geçmişi geçmişte bırakmak? Geçmiş’in zaten adı geçmiş. O zaten biten ve devamlılığı olmayan, bir yerde duran, bitmiş bir şeyi anlatıyor. İki dakika önceki zaman dilimine bakıp, onunda geçtiğini, onun da geçmişte kaldığını söyleyebiliyoruz. Geçmiş, adı üstünde geçmiş ama bazen sadece adı geçmiş olarak kalıyor. O kadar derin bir mevzu ki,şu âna kadar 105 sözcük sığdırdım, yine de tam anlamıyla tanımı yapılmış değil…Geçmişi geçmişte bırakmak sanıldığı kadar kolay değil. O adı gibi değil, önce bu konuda bir anlaşalım. Geçip gitmiş, geçmişte kalmış, bitmiş, ama geçmiş özgürlük ister. Onu bırakabilmek cesaret, kararlılık, azim ister.

Geçmişi geçmişte bıraktığımızda ileriyi daha rahat görürmüşüz. Düşünün, tek bir yol var. O yol sadece seçim yolu… Geriye gitmek isteyen geriye doğru bir adım atıyor, ama o bir adım öyle bir adım ki, bütün bir geleceği etkiliyor. Çünkü geçmişe doğru atılan her bir adım, geleceğe ihanet sayılıyor.

İleri gitmek isteyen ileri doğru bir adım atıyor ve gelecek için zemin oluşturuyor.  Geçmişime bağlılıktan ziyade bağımlı bir insandım. “Beni bırak, artık seninle bir hukukumuz, bir işimiz kalmadı”derdi. Tutardım, yapışırdım yakasına, “Geçme, bitme, gitme” derdim. Bağlılık ile bağımlılığı karıştırmayalım. Birine sadakatle bağlanabilirsiniz. Onun için her şeyi göze alırsınız, gözünüz ondan başkasını görmez, hayatınızda en çok onun yeri olur, herkesten en özel o olur, bir başkasını düşünmek bile sizin gözünüzde ona en büyük ihanettir. Tüm kalbinizle, ruhunuzla bağlanırsınız. Ama bağımlılık başka bir şey… Bağımlıyken insan, sigaraya tutkun olur gibi,uyuşturucuyu arar gibi, onsuz nefes alamaz gibi, hayatının bir anlamı yok gibi hissediyor. Bağımlıyken insan, o olmadan hiçbir şey yapamıyor, hiçbir şeyden zevk alamıyor. Korkuyor, onun yokluğunda yok olmaktan korkuyor, kendi varlığını unutuyor. Bağlılık ile bağımlılık çok başka bir şey. İşte benim durumum da böyleydi. Geçmişe bağımlıydım ben, geçmişin hastalığını taşıyordum. Yapışmıştım yakasına, en deli dolu çağlarımı geçmişin tozunda yutuyordum. Çocukluk,sevdiğim herhangi bir insan, yaşadığım herhangi güzel bir gün… Geçmişle birlikte hayatımdan geçmiş olan insanlara da yapışıyordum, onları bırakırsam geçmiş de bitecekti çünkü, bitmesini istemiyordum. Hangimiz bazen böyle değiliz ki? Gelecek kaygısının telaşını sürmemek uğruna en mutlu olduğumuz anlara gideriz, sorumluluktan kaçmak için çocukluğumuzun bizi rüzgârda savurduğu günlere gideriz, sorumluluk yüklü bir aşkın çamurunda kirlenmemek için,geçmişteki en acısız aşkın esen yellerinde kaybolmayı yeğleriz. Hangimiz böyle değiliz ki? İtiraf eden kazanıyor.

Evet, derler ki; “Geçmişi geçmişte bırak” Sanki geçmiş bir oyuncak. Onu masaya öylece bırakıp, kapıyı çarpıp gideceksin. Ardından ağlama lüksü yok, çünkü o bir oyuncak. Canlı bir bebeği koysan öylece, yüreğinin camlı bölgesinde yaşattığın her şey çatlar bir bir, öyle değil mi? Kırılırsın,incinirsin. Geçmişi bir oyuncak bebeği masaya koyar gibi koyup, kapıyı kapatıp gideceksin öyleyse. Bakacaksın ona öylece, bağımlılıkların içinden dışarı çıkacak. Sana diyecekler ki; “Bu kadar çabuk mu gidiyorsun benden? Oysaki ne de güzel günlerimiz geçmişti seninle…” Aklını çelmeye çalışacaklar. Hastalıklı bir ruha sahip olduğunu düşüneceksin, ağlayacaksın, ezik, suçlu bir çocuğun kaderini üstleneceksin.

“Ama ben sizi bırakmak istemiyorum ki” deyip, yeniden döneceksin geçmişine. Geçmiş, hassas yüreklerin aklını çelmekte pek bir ustadır. Çünkü onlar önce kalplerini dinlerler. O da bilir bunu. Gidene yol veremez geçmişinde yaşayan insan, geçmişine bağımlılığı buna izin vermez. Çünkü yol kendisidir. Kendisinden öylece, hiçbir şey olmamış gibi, birinin gitmesine izin verebilir mi hassas bir kalp?

Şimdilerde biten aşklara bakın. Eskiden sosyal ağlar yoktu, telefonlar bile yoktu. İnsanlar ilişkilerini tek bir cümleyle bitirip,birbirlerinin gözlerinde o aşkı görmeyince vazgeçer, hayatlarına devam ederlerdi. Şimdiki vazgeçmeler bile sosyal medyanın vazgeçme lüksünü taşıyorlar. Gözlerinin içine bakamıyorsun ki, senden vazgeçip vazgeçmediğini anlayasın…

“Bitti” yazıyorsun, ama sadece yazıyorsun. İçinde kopan fırtınaları bir tek kendin biliyorsun, o yüzden gidemiyorsun. Gözlerine baksan,kendini görmesen o gözlerde, belki de yüreklice gidebilirsin. Engelliyorsun. Facebook’tan, Twitter’dan, Messenger’dan hatta ve hatta son çare olarak telefonundan bile engelliyorsun. Şimdiki aşkların, şimdiki dostlukların bitme hikâyeleri böyle… Sosyal ağlardan engellemek kolay da, her şey beyinde bitip,beyinde başlıyorsa, kuantum denen şey baki ise eğer, engelleme beyninde yapılır, sosyal ağlarda değil… Yüreğinde ve beyninde engelleyeceksin o insanı. Geçmişteki aşkların başlaması da bitmesi de yürek, sabır, mücadele istiyormuş.Eskiler belki de bu yüzden geçmişi geçmişte bırakmak konusunda daha kararlılar,onlar gerçekten gerçekleri yaşadılar çünkü hiçbir yapmacıklık yoktu. Nefreti bile gözlerinden okurlardı.

“Geçmişi geçmişte bırakın” derler, biz bu cümleyi yanlış anlıyoruz. Geçmişi kendisinde bırakalım. O zaten geçmiş, geçmişi geçmişte bıraktıkça, geçmiş zaman diliminde yaşanan her şey geleceğe taşınma telaşı duyuyor, adeta bizden intikam alıyor. Cümleyi değiştirirsek, belki bizi anlar,bize acır, hâlimizi görür de, “Beni bende bırakın ve gidin, yolunuza devam edin”der. Haksız mıyım?

Onu onda bırakalım ve gidelim. On dedim, bu kez de sayı olarak algılamaz öyle değil mi? Durun, geçmişe seslenelim hep birlikte. Geçmişi geçmişte bırakmak konusunda sıkıntı yaşayan, bağlılık ile bağımlılık arasındaki farkı irdelemekten korkan asil sevenlere gelsin.

“Seni sende bırakmak hoşumuza gitmese bile biz artık yolumuza devam etmeliyiz. Yeniden sevmeliyiz, yeni, iyi, güzel işler yapmalıyız, daha da güzelleşmeli, kendimizin daha çok farkına varmalı, daha da olgunlaşmalıyız. Yerinde sayanlara bir bak, yerinde saymayıp yoluna devam insanlar onların hepsini geçtiler bir bir. Hayat bir yarışsa, bu yarışta en önce davranıp, geçmişi en önce bitiren kazanır. Seni sende bırakmak istemezdik ama, sen kendinde kalmalısın. Ne şimdiye gelebilirsin, ne geleceğe taşınabilirsin. Senin evin orası, sen kendinde kalmayı bildikçe, biz de rahatlıkla şu ânımızda kalabiliriz. 

Sana selam yolladılar, şu an ve gelecek sana selam yolladı. Selamları var sana. Dediler ki; bâki olan her zaman biziz.Sen bir zamanlar şu ândın, şu ân bitince geçmişe karıştın. Gelecek, tekrar gelecek. Gelecekte yeniden geçmiş olacaksın, ama kendi sınırın ne ise orada kalmalısın.”

Selam söylediler sana. Dediler ki; geçmişe bağımlı olan herkes bir gün seni bilinçle gömecek. O zaman ağlasan bile duyulmayacaksın. Dediler ki; yaşamanın kuralı buymuş, geçmiş kendi içinde kalırsa gelecek huzurlu olurmuş.

Sana selamı var anılarımın, dediler ki; “Biz sana geliyoruz,bu hikâyede gerçek olan bir şey var. O artık seni istemiyor, bizi de yolladı,tam takır kuru bakır bize bıraktığın ne varsa onları katarak, hikâyemizin kahramanı olmadan, öylece sana geliyoruz.”

Haydi bakalım, kendinize iyi bakın. Gelecek, elbet güzelliklerle gelecek. Adı üstünde gelecek…

Geçmiş güzelliklerle gidecek, adı üstünde geçmiş… Şu ân ne varsa yaşanacak, adı üstünde şu ân…

Kıymetini bildiğimiz saatlerimiz kadar, zaman dilimlerinin de kıymetini bilseydik, bırakmayı bilseydik, hiçbir şeyin esiri olmazdık.

Bırakın, onu onda bırakın. Yağmur bile yerini güneşe bırakırken, biz neden acılarımızı, sevinçlerimizi geçmişte bırakmıyoruz? Haydi pamuk eller cebe, güllerle bezeli muhteşem bir gelecek bizi bekliyor…

Dilara AKSOY

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
misafir0

MİSAFİR

Ben ve o… İkimiz işte yine göz gözeyiz. Önce uzun uzun birbirimize bakıyoruz, sonra dayanamayıp koşar adımlarla gelip içten sarılıyor. Damarlarımda hissediyorum o an onu, uzun zamandır hasrettim. Gözlerimiz tekrar buluştuğunda dayanamayıp ‘Nerelerdeydin sen?’ diye soruyorum. Gülümsüyor…
‘Hay Allah, beni hep çok uzaklarda arıyorsun.’
‘Seni bulduğum an şükrediyorum. Bir daha gitme, sakın.’
‘Sen istediğin sürece yanındayım ben, yeter ki beni çok uzaklarda arama.’
Kol kola girip, markete doğru yürüyoruz. Şen kahkahalarımın sebebi oluyor. Marketin önünde ona rastlıyoruz. Başı önünde, adeta bir suçlu gibi duruyor. Beni gördüğünde başını çeviriyor. Onca zamanın öfkesini biriktirir gibi, bir anda çıkışıyorum ona. 
‘Hey! Baksana sen buraya!’
Başını yerden kaldırıp, mağrur bir edayla bana bakıyor.
‘Efendim?’
‘Demek buradasın, nihayet benden çıktın da, başka avlar aramaya başladın, öyle mi?’
‘Aynı yerde kalmayı sevmem, değişiklik yapmak her zaman iyidir…’
‘Bak sen şuna! Bir de üste çıkmaya çalışıyorsun. Terbiyesiz!’
‘Neden suçlu olduğumuzda suçumuzu kabul etmeyip başkalarına çamur atarız ki? Senin hiç suçun yok mu ki?’
Sorduğu soru karşısında sinirlenirken, ayağımdaki ayakkabıyı çıkarıp kafasına atma isteği doğuyor içime.
O tutuyor beni, hasretle beklediğim…
‘Sakin ol’
‘Ama söylediğine bak…’
‘Belki de haklı olduğunu bildiğin için kızıyorsundur, olamaz mı? Hem boş ver sen, ben geldim artık, ben yanındayım. Hatta içindeyim, biliyorsun. Neden içine bakmak aklına hiç gelmedi ki? Ben hep oradaydım.’
‘Ondan fırsat mı kaldı sanki… Yapıştı yakama, bırakmadı mendebur!’
Eşek kadar olmama karşın, çocuk parkını görür görmez, çocukluğumdaki gibi salıncağa binmek istiyorum. Sığıp sığmayacağımı bile düşünmeden mavi salıncağa biniyorum. Birdenbire yağmur bastırıyor, çok fena…

Gelmesini beklediğim, hasretle kucaklaşmayı dilediğim biri daha geliyor. Artık üçümüz birlikteyiz.
Üçümüz sohbet ederken, bütün insanların suratının asık olduğunu görüyorum.
Onların da aklını çelmiş mendebur! Benden çıkıp, onlara gitmiş, kahretsin!
‘Durun! Asmayın suratınızı, beni dinleyin. İçinizdekini çıkarmanız gerekiyor.’
Ben böyle derken insanlar bana şaşkınlık içerisinde bakıyorlar.
Kadının biri dayanamayıp:
‘İçimizdeki mi? Terbiyesiz!’ diyor.
‘Hayır, hanımefendi yanlış anladınız. İçinizdeki, yani mutsuzluk, yani karamsarlık, yani hayata hep simsiyah, karanlık gözlüklerle bakmanızı sağlayan egonuz, salt benliğiniz… Hep alışık olduğunuz yaşam biçimi: Mutsuzluğu benimseyişiniz, mutsuzlukla örülü inancınız… O sizin içinizde şu anda, onu çıkarmanız gerekiyor. Benden size geçti.’
‘Deli misin kızım?’
‘İnanın bana hanımefendi, mutsuzluk bulaşıcı bir hastalık gibidir. Etrafınıza baksanıza, herkesin suratı asık… Çocuklar bile oyun oynamaktan bıkmış gibi duruyorlar. Çocukların bile neşeleri yerlerinde değil. İnsanlık artık mutsuzluğun esiri… Nerede o gülen gözlerle birbirimizi karşıladığımız günler? Yanımızdan geçen, tanımadığımız birine selam versek sarkıntılık edecekmişiz gibi düşünüyorlar. Önyargılar sevmemize engel oluyor, geçmiş acı tecrübelerimiz şefkatle birbirimize sarılmamıza engel oluyor. İçinizdeki kötülükleri çıkarmalısınız.’

Genç kadın söylediklerimi hayretler içerisinde dinlerken, futbol oynayan gençlerden biri topu genç kadının başına isabet ettirince, genç kadın gence döndü ve:
‘Terbiyesiz! Annen yaşındaki kadına böyle davranmaya utanmıyor musun? Sen şimdi görürsün!’
‘Bakın işte hanımefendi… Öfke! İçinizde yaşayan, önyargılarla büyüttüğünüz öfkeniz çıktı ortaya. Belki gencin hiçbir suçu yoktur bu olayda. Bilinçli değildir, ya da bilinçlidir ama koşulludur. Şöyle ki, o top kafanıza isabet ettiyse, öfkenizin ne kadar keskin olduğunu görmeniz için isabet etmiştir, ya da öfke kontrolünüzü elinize almanız için, farkındalığınız için…’
‘Senin içinde pollyanna mı var kızım?’
‘Benim içimde şu anda kaybettiğimiz değerlerimizin tümü var. İnsanlık var, soru sorma yetisi var, empati var. Az önce mutlulukla karşılaştık, uzun zamandır uğramıyordu bana, ben de sizin gibi onu istemeyenlerden biriydim. Nerede olduğunu sorunca ona, ‘Ben aslında sana çok yakınım, hep senin içindeyim’ dedi. Marketin önünde de mutsuzlukla karşılaştık, ayakkabımı fırlatacaktım ona az kalsın. Aslında onu benim istediğimi ima etti. Sonra düşündüm de, haklıydı. Şimdi ise çocukluğumu yaşamak için geldim buraya, bir de ne göreyim… İnsanlar çocuk parkında bile içlerindeki çocuğu ortaya çıkarmaktan aciz yaşıyorlar. Elalem ne der’in kulu kölesi olmuşuz.’

Ben bu kadar kesin ve net konuşunca genç kadın ilk kez gülümsedi.
‘Delisin sen…’
‘Hayır, sadece hayal gücü fazlasıyla çalışan bir akıllıyım. En son ne zaman hayal kurdunuz?’
Genç kadın başını gökyüzüne kaldırıp, bir kaşını havaya kaldırarak düşünürken:
İçimdeki melek halkı uyarır gibi:
‘Dikkat, dikkat!’
Herkes şaşırmış bir şekilde bana bakınca, karnımı tuttum ve:
‘İzninizle…’ deyip, bulunduğum yerden uzaklaşmayı seçtim.
İçimdeki melek şeytanı alt etmişti, bu sinyal onun sinyalleriydi. Sonra birden gözlerimi açtığımda kendimi sıcacık yatağımda buldum, gülümsüyordum.
Hayallerin bir koşu markete gidip, sevinç, uçukluk, kaçıklık; dobralık, bol empati ve çocukluk alıp gelmesi gibiydi yaşadıklarım. Rüyaydı ama gerçekti. İçimizdeki mutluluk biz istediğimiz sürece bizimleydi, gerisi bahane; gerisi suçlama, gerisi öfke; gerisi zırvalıktı…

Dilara AKSOY

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
159375290018775_1259681089

CESETLER

Hiçbir şeye değmemiş miydi? Senelerce akıttığım gözyaşlarıma, hiç kimseyle olmayışıma, bekleyişime, umut kırıntılarını gönül tezgâhıma bir bir ekleyişime değmemiş miydi? Sahi, neydim ben onun gözünde? Bir kumar… Bazen delicesine kalma isteğiyle tutuştuğu, bazen tasını tarağını acımadan toplayıp gittiği, ne yaparsa yapsın yaralarıma rağmen yanında kalmasını istediği biri olmuştum. Gözlerim yanıyor. Adalet olacaksa şu dünyada, sevilenlerin, sevenleri üzmemeleri hususunda bir yasa çıkarılmalı. O yasaya uymayan, sevdiğini üzen, hayatının sonuna kadar yalnızlıkla cezalandırılmalı… Seven, sevilmek zorunda değil. Ama sevilen bile bile can yakıyorsa, bu hiç adil değil.

Aşktan yana adalet istiyoruz. Çok mu değer veriyoruz, ne?! Eteğimizdeki taşları döktüğümüz hâlde, yüreğindeki yangını söndüreceğimize dair söz verdiğimiz hâlde gelmemekte ısrar ediyorlar, bir köpek gibi gidiyoruz. Çok âşığız ya hani, aşk böyle bir şey sanıyoruz. Kuyruğumuza bassa bile, sesimizi çıkarmayacağız. “Köpek gibi seviyor” deyip acıyacakları yerde, sinek gibi de eziyorlar.
Bunca sene biriktirdiğimiz duygulara değmemişler miydi? Bir paçavra gibi, bencillikleri hat safhada, sokak kedisi gibi atmışlardı oysa ki. Peki kovulduğumuz yere gitmek en büyük gurursuzluğumuz değil miydi?
Aşk ne zamandan beri gurur istiyordu ki? Mantığımızı onları sevdiğimiz yerde bıraktık da onlara gittik.Peki değdi mi? Hayır, değmedi. Ama yine olsa, yine böyle delicesine, böyle insafsızca çekip gidenleri severiz.

Aşk da uyuşturucu gibi. Dozunu arttırdıkça alasın gelir. Daha fazla istersin, daha fazla yanmak istersin, daha fazla öldürsün; kalsın, gitmesin, gitse de dönsün istersin. Aşk bir kere öncelikle üzme adetinden çıkmalı…
Aşkın yangın yeri olduğunu da kim söyledi? Herkes tutturmuş bir aşk eşittir acı diye…
Hayır, aşk gözlerin parıldamasıydı. Ben bunu hiç yaşamadım oysaki. Damarıma bastığı yetmiyormuş gibi, yüreğimin de aşk dolu meyhanesinde içkisini yudumlayıp, sefasını sürmüştü. Yüreğim yanıyor. Söylediklerim, söyleyeceklerim onun o taş kalbine oturmayacak. Kalbi o kadar taş ki, bir kayanın altında kalsa, o taş kalbi galip gelir. Biz değer vermeyene değer vermekle yanlış yaptık. Cümlelerimizi, kelimelerimizi, saliselerimizi hak etmeyenleri el üstünde tutarak, aşka “Namert!” dedirttik. Oysaki aşkın bir günahı yoktu ki, üstü örtülsün.
Melankolik aşk rüzgarından savrula savrula buralara kadar geldim. Bir daha böyle sevebileceğime dair inancımı da attım denize, martılar nasiplensinler. Deli gibi sevsinler denizi, hiç ayrılmasınlar, gitmesinler.Yalnız sadece onlar sevmekle kalmasınlar, deniz de çok sevsin martıları, bir ömür boyu birbirlerini sevsinler.

Aşk, bir mazoşistle bir sadistin kesişme noktası değildi. Siz konuyu yanlış anlamışsınız. Yalnızlığını bile feda edebilecek kadar seviyorsan, ölümü bile göze alıyorsan, canını feda etme seviyesine geldiysen, yalnızca o varsa gözünde, aşk buydu. Korkak tavukların bezirganlık yaptıkları bir oyun alanı değildi aşk. Aşkı da sırtından bıçakladınız. Kanlar içinde yığıldı kaldı üstüme, kurtaramadım.
Şimdi üç ölü var. Aşk, o ve ben… Bu aşkta her gün ölüp dirilirken reenkarnasyona da inanır oldum. Küllerimden doğarım elbet yeniden, Anka Kuşu’na açık ara farkla selamımı çakarım. Ama aşk ve o, ikisi artık yaşamayacaklar. İki mezar var şimdi. Diri diri gömülmüştüm, kalktım, şefkatle yüzüne dokundum, hep istediğim gibi… Ağlama hakkımı kullandım. Vedalar da hep ağlatırdı zaten. Gözlerimden düşen yaş, yüzünde yağmur oldu. Şemsiyemi almadım sevgilim, ölülerden de korkmam, dirilerden korkmak her zaman daha iyi… Sen canımı insafsızca acıtırken senden korktum ben. Şimdiki hâlin hiç can yakmaz. Sadece gözlerim yaşarıyor, adı üstünde veda işte.
Bunca sene kusursuz aşk masalımızda uyumayı hak etmemişler miydi? Çal oradan kardeş, Müslüm Baba söylesin. Desin ki; “Tanrı istemezse yaprak düşmezmiş, tanrı istemezse insan ölmezmiş”
İç sesimizden de yanıt hemen gelsin: “Yoo Müslüm Baba, tanrı istemeden de öldürüyor herkes birbirini.Bunca cinayetin sebebi bencil ruhların ölümsüz diyeti… Herkes birbirini yiyor açlıktan, herkes birbirine kan kusuyor yalnızlıktan, herkes birbirini aşksızlıkla dövüyor, yalnızlığa sitem dokuyarak…”
Tanrı istemeden de ölüyor insanlar. Sevdiklerimiz öldürüyor bizi Müslüm Baba. Sevdiklerimiz…Keza, ben de severken öldüm. Bak, yine dirildim. İki ceset var ortada. Biri aşk, biri o… Reenkarnasyon’la bana tekrar uğrasalar da, evde yokum. Gönül kapımın kilidinde efkârlı şarkıların matemi var. 

Kimseyi alamam içeri, sevilmemeye değmişler miydi? Evet, sevilmenin güzelliğini farkına varamayınca sevilen herkes, acı çekenler de sevmeye tövbe etmişlerdi. İşte buna değmişlerdi. Bu yüzden bencillik kol geziyordu, bu yüzden kalemler kırık kalplerimizin dostuydu.
Ortada iki ceset var. Biri sen, diğeri bendeki sen… 

Dilara AKSOY

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
Ruyada-Beyaz-Renk-Gormek

BEYAZ

Beyaz bir günden kalma sevinçlerim var sana dair. Yüreğim önce alev alev yandı, sonra buza döndü.
Bembeyaz düşlerimle geldim. Eğer onları bizim için ayırırsan, söz veriyorum, incitmeyeceğim ikimizi.
Cesaret edemem; bilirsin, zordur bunları sevdiğine söylemek. ‘Sen hiç sevmedin mi birini?’ diyemem, sevmişsindir elbet… İşte bu nedenle, ‘Biz’ demek, ‘ikimiz’ demek, ortaklaşa bir şeyleri paylaşır gibi, yüreğimden yüreğine aktığımı hissedercesine konuşmak bile mutlu ediyor.

Satırlardan çıkalım, gerçeğe dönelim istedim. Seni sevdiğim o ilk günden bu yana, ben hep bunu diledim. Sende başka bir şey vardı, bir tılsım; bir büyü, bir gerçeklik… O gün, gönlümün sana aktığı o gün, ben bunu hissetmiştim. Korktum. Bir kedinin soğukta bir köşeye kıvrılıp, çaresizliğine sığınması gibi, korktum. Artık korkmuyorum sevgilim. Seni deli gibi sevmekten de, hiçbir şeyden de korkmuyorum. Gözümde yok senden başka hiç kimse, gönlümde de.
Beyaz aşkımla geldim. Her şey kirlense bile, o hep beyaz kalacak; senli düşlerim gibi. Biliyor musun, inan bana, seni çok özledim. Seni yaşamaktan, seni sevmekten, seni severek ölmekten korkmuyorum da; tek korkum, seni kaybetmek. Ben bu korkuyla yeni tanıştım. Çok sevince insan, böyle oluyormuş.
Eskiden fevriydim; kırıp dökeceğim aldırmadan, yüreğinin tapusunu devralmış gibi, düşünmeden hareket eder, tozu dumana katar, sanki her şey ne yaparsam yapayım hep aynı düzende kalacakmış gibi davranırdım. Artık biliyorum, senin de bir kalbin var. Seni incitmeye kıyamıyorum. Seni başkalarının incitmesine de tahammül edemiyorum. Aşkın şefkat dolu hâliyle tanıştırdın beni, teşekkür ederim. Bencildim, fevriydim, her şeyin benim istediğim gibi olmasını isteyendim. Biliyorum ki; senin de bir kalbin var. İnkâr edemem, o kalpte ömür boyu yaşamak en büyük isteğim…

Bilmiyorum, neden diye sorma; çünkü ben de bilmiyorum. Ama bildiğim tek bir şey var, seni ne yaşanırsa yaşansın, ne olursa olsun, çok seviyorum. Susarak da anlaşırmış insanlar. Ben bunu hiç bilmezdim. Sanırdım ki; sevdiklerimizle ancak konuşarak anlaşabiliriz, ama susarak da anlaşabilirmiş insanlar. Hatta bu daha az kırıcıymış. Yine de; seni çok özlüyorum. Eskiye dönebilseydi her şey…
Mevsimi geçti ama; kar yağıyor sevgilim. Hayatta her şey mevsimine göre olmazmış. Aşkın da bir mevsimi yok, seni sevmenin de… Benim hayatım, sana deliler gibi âşık olduğum o gün değişti. Uçarıydım, kendimi bile bilmezdim; sen beni, kendimle tanıştırdın. Hep söylerim, ölmeden önce o güzel gözlerine bakabilsem, sesini duyabilsem, yanında ölebilsem… Ölümün en huzurlu hâli bu olur sanırım. Bir bilsen, keşke gerçekten bilebilsen, seni çok seviyorum. İsterdim ki; sen de beni böyle sev.Hayatta her şey istediğimiz gibi olmuyor. Biliyorum, biz çok mutlu olabiliriz. Bu cümleyi kurmak, sanki cennetten bir köşe ayırmak gibi… Bu cümleyi gerçekte yaşamak için bile ölünür. Eğer böyle bir şey gerçek olacak, ama karşılığında bu olacak denilseydi, yine de kabul ederdim. 
Sen bilmezsin, ama seni aldığım nefesten bile çok seviyorum. Kıyamıyorum, kızamıyorum, küsemiyorum, gitsem gidemiyorum. Aslında ben hiç gitmedim. Gidemedim. Gidemeyeceğimi de biliyordum, yersizdi o yalanlar… Yersiz, yurtsuz.
Onca yalanın içindeki tek gerçek sendin. Seni yüreğime anlattım, rabbime anlattım, yağmura anlattım, kara anlattım; bir tek sana anlatamadım. Korktum. Duymak istediğinden emin olmadığım o kadar çok sen var ki içimde. Hangi birini anlatsam ki… İstemezsin, hiçbirini duymak istemezsin belki.

Bu aşk, gerçek… Sabah uyandığımda aklıma ilk gelen; gece yatmadan önce aklımda olan son şeysin.
Onca kalabalığın içinde kendi yalnızlığımda, bana eşsin. Seni Seviyorum, bunu gözlerine bakarak söyleme ihtimalim hayatım boyunca olmayacak belki; seviyorum. Biliyorum, kimseyi böyle sevmeyeceğim. Ne öncem var, ne sonram… Bu aşkla öleceğim. 
Bembeyaz bir gözyaşı getirdim sana. Ne olur, al onu, kızma bana… Seni severken başka bir şey yapmam mümkün değil. Beyaz beyaz ağlıyorum aşkıma. Ama senin kirpiklerin yaşla dolmasın.
Canın olmasam da, hayatımın sonuna kadar; canımsın…

 

Dilara AKSOY

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email