Yazar arşivleri: emraul

serbest düşüş 2

taksi şoförüne, “burada durur musunuz?” diye sorsam durmazdı. niyetimi anlar ve belki de öğütler, nasihatler eşliğinde hızını arttırır beni karşıya geçirmeye çalışırdı. sormadım. gerek de kalmadı. köprüde trafik her daim yoğundur. bu şehir en güzel gelinden bile daha nazlıdır. ama kendini sevdirme konusunda en mahir gelinden daha maharetlidir. derin bir nefes aldım. dünyadan bir nefes daha ödünç almıştım ama ziyanı yok aldığım her nefesi geri verdim, borcum yok. birden kapıyı açtım ve korkuluklara doğru koşmaya başladım. çantam takside kalmıştı. içindeki şeyler her kadının çantasında olan alelade eşyalardı. olsun, kalsındı. ne de olsa artık rimele, tarağa, aynaya ihtiyacım olmayacaktı. gerçi düştükten sonraki yüz ifademi görmek isterdim ama muhtemelen aynaya yönelttiğim bakışlarıma bir karşılık da alamayacaktım. ben kırk altı yaşındaydım ve ömrümün sonundaki bir kaç saniyede mutlu olmak istiyordum. ayaklarım yerden kesilsin, havalanayım, midemdeki kelebekler hiç olmazsa son kez kanat çırpsınlar istedim.

korkuluklara ulaştım.iki elimle tutup diğer tarafa, cephenin sipersiz yanına geçtim.arabalardaki insanların şaşkınlıkla karışık korku dolu bakışlarını sırtıma inen kamçı darbeleri gibi hissediyordum. hiç olmazsa düşerken rahat bıraksınlar beni, dipteki huzuru bulayım. kaybedecek hiçbir şeyim olmasın ki kaybetmekten korkmayayım. kaybetmeyi göze alamadığın şeyi elde edemezsin. ben hep kaybetmekten korktum. şimdi ise kazandığım her şeyi on saniyelik huzur karşılığında geri veriyorum.

son kez dedim, son kez boğaz manzarası göreyim. deniz, benim geldiğim yerlerde de vardır. hatta o yerler deniz ile müsemmadır. ben uzak kaldım, hiç olmasa anısına yakın olayım.

ellerim korkuluklarda, gözlerim aşağıdaki denizin serin sularında gençliğimi hatırladım. idealist, hırslı, vefasız gençliğimi. amaçları uğruna değer verdiklerinden feragat eden gençliğimi. o zamanlar geride bıraktıklarımı yaptığım fedakarlıklar olarak görüyordum. halbuki düpedüz vefasızlıkmış. hedeflediğim, hayalini kurduğum tüm başarılara ulaştım, ödüller aldım, kıskanılan bir kariyer yaptım. peki değdi mi? mutlu muydum? bu da soru mu, kimse mutluluktan ölmez.

düşerken anılar acılara katılıp boğaza düğümlenirmiş meğer. halbuki intiharımla boğaza düğümü ben atacağım sanıyordum.

annem öldüğünde yanında değildim. son nefesini verirken elini tutamadım. başını okşayamadım. babamın cenazesine bile yetişemedim. bir kardeşim de yoktu ki sırtımı ona dayayayım, omuzunda ağlayayım. acımı bölüp metanetinden faydalanayım.

insan ölümü gözleriyle görmedikçe inanamıyor. ailem göçtükten sonra o şehre her defasında kapıyı annem açacak, babam saçımı okşayacak gibi gittim. sanki ikisi birden ellerimden tutacaklar, ben gözlerimi kapayıp ayaklarımı yerden keseceğim ve uçacağım gibi. kim bilir belki de o hissi bir kez olsun daha yaşamak için geldim buraya. aradan bir süre geçti ve ben o şehre gitmeyi tamamen bıraktım.  ama kapım her çalındığında, ben anneme, babama kapı açmaya koştum.

deniz kenarında bir film çekimi sahnesi gördüm. esas kız, esas oğlana arkasını dönmüş gidiyordu. film sahnesi gözlerimin önünden kendi hayatım gibi geçti. ben de arkamı dönüp gitmiştim. arkamdan gelmemişti. o vakitler kararımın doğruluğuna inanmıştım. sevse arkamdan gelir dedim. gitmeme izin vermez dedim. öyle miydi acaba? hiç sevmediğinden mi gitmeme izin vermişti yoksa sevgisinden mi? cevabı hiç bilemedim…

ben bir karar vermiştim ve bu fedakarlığımın karşılığını alacaktım. bu hırsla çalıştım hep. içimden parçalar koparan bu kararı verdiğime göre çok güçlüyüm diye düşündüm. iradem sarsılmaz dedim. en yükseğe çıkacağım dedim. geri dönemem, bir defa olsun aramam dedim. verdiğim kararın değil, inadımın, kibrimin altında ezildim.

kalp beyaz bir sayfadır, her hatada ona bir nokta konur. gün gelir o kadar çok nokta konmuş olur ki kalp siyahlaşır. melekelerini kaybedersin yavaş yavaş. ne sevebilirsin ne özleyebilirsin. ne fedakarlık edebilirsin ne vefakarlık. ben de bunu yaşadım işte. aradan yıllar geçti, gözlerim de kurudu gönlüm de. hafızam bile silindi sanmıştım ki bir şey oldu.

baba yadigarı evimdeki kütüphaneyi düzeltirken elime bir kitap ilişti. kapağı yırtılmış, sayfaları sararmıştı. eski kitap kokusunu satsalar kolilerce alırım. şöyle bir açmıştım ki içinden bir not kağıdı düştü. minicik bir şiir vardı üzerinde,

ömür dolar bardağa senin ellerinden,
her bir damlada koku nazenin teninden,
üç dakikaya sığan bi ömür geçer gözlerinden,
her anın şeker gibi tatlı dillerinden,
bitmeyen bir çay hikayesi demi Sen suyu Sen.

okuyunca neye uğradığımı şaşırdım. dünyam durdu, nevrim döndü. tekrar tekrar okudum. göz yaşlarım kalbimin pasını sildi, açığa çıkan beyazlıklar bile olmuştur eminim. küçücük bir kağıt parçası üzerinde birbirine eklenmiş birkaç harf nasıl da çözmüştü dizimin bağlarını. küçücük bir not kağıdı.

zaten hep öyledir, keder en beklenmedik yerde gizlenir.

çok severdi çayı. birgün, beni mi daha çok seviyorsun yoksa çayı mı demiştim genç kızlığıma yaraşır bir nazla, bana bu şiiri yazmıştı hemencecik.

tam yirmi üç sene geçmişti üzerinden. ve bundan tam yirmi üç gün önce de o notu bulmuştum. bulduğum günden beri onu aradım. başta evlenmiştir, çoluğu çocuğu bile vardır, rahatsız etmemeliyim diye düşündüm. sonra pişmanlığımla beslenmiş merakım, merakım ile güçlenmiş özlemim galip geldi. aradım onu. o şehirde aradım. gittiğimiz tüm yerlere uğradım. çoğu artık yoktu. olanlar da ya el değiştirmişti ya da o zamanki sahipleri ölmüştü. en son o çınar ağacının dibindeki çay bahçesine gittim. önce çıkaramadı Orhan amca beni, kolay değil yirmi üç sene geçmişti. sonra yavaş yavaş belirdim hafızasında. “sen o çay tiryakisi çocuğun sevdiğiydin değil mi” diye sordu. tanımıştı. “evet” dedim. onu arıyorum, bir çay içeriz diye düşünmüştüm de…”

bundan tam yirmi üç saat önce öğrendim gerçeği. ben onu bırakmıştım ama o beni bırakmamıştı. kimse sevdiğinin gitmesine izin vermez. peşinden gider. o da peşimden gelmeye kalkmıştı. ben onu yüzüstü bırakıp bu şehre geldikten birkaç ay sonra yanıma gelmek için yola çıkmış, ama yolu bitirememiş. katil bir kamyonun altında kalmış. benim bencilliğim yüzünden ölmüş. benim için ölmüş. şimdi de benim onun peşinden gitmem lazım. yirmi üç yıl gecikmeyle de olsa vefa göstermem lazım.

sonra bir an geldi, ellerimi bıraktım. serbest düşüş. ne garip ellerini bıraktığımda da aynı düşüşü hissetmiştim.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
parmaklik

SERBEST DÜŞÜŞ

Bu da benim vasiyetim olsun.

İnsanlar gökdelenler ile dünyaya kazık çakmaya çalışıyorlar. Doğmamak için kendilerini analarına, ölmemek için dünyalarına bağlıyorlar.

Asansörün kapısı açıldı, terasa çıktım. “Terasta kahve keyfi”, “360 Derece İstanbul manzarası”.

Babil kulesini yapanlar tanrıya ulaşmaya çalışmıyorlardı. Babil kulesini yapanlar tanrı olmaya çalışıyorlardı. İnsanlık üstünlüğe hep gökte gördü, oysaki istikameti hep aşağıyaydı. Şimdi bile, Babil’den dört bin yıl sonra bile, hala aynı insan egosu.

Birazdan bir deney yapacağım ve tanık olanların uykuları kaçacak. Birazdan bir şey deneyeceğim ve insanların anlatacak olağanüstü bir olayı olacak. Birazdan kendimi Sapphire’in terasından aşağı bırakacağım ve insana acziyetini göstereceğim. Yakınlarım mirasımı paylaşmamak için kaçışacaklar.

Kimse heykel yapıp ona tapacak kadar geri zekalı değildir. Önce büyük büyük büyük atalarını büyük büyük büyük adamları unutmayalım derler. Sonra taşlara sıfatını yontarlar. Karşısına geçip selam dururlar. Aradan zaman geçer, ata unutulur, taş kalır. Tutar putlara tapmaya, onlardan medet ummaya başlarlar. İnsanlar atalarına taparlar, insanlar kendilerine, egolarına taparlar!

Bütün savaş nefis iledir çünkü insan hep kendine aşık olur.İnsanın ölmesi gerek.

Sol beynimi bir yerlerde düşürmüş olmalıyım. Matematiğim kötüdür. Yetmiş beş kilonun iki yüz otuz altı metreden saatte kaç km hızla düşeceğini hesaplayamıyorum. Potansiyel ve kinetik enerjiye ise hepten yabancıyım.

İnsanlar garip garip yüzüme bakıyorlar. Ne bekliyorlar ki isteklerim yerine gelmezse canıma kıyacağım nutuklarını mı? İntihardan yalnızca korkaklar bahseder.

Ölüme karar veren kişi sessizce işini bitirir. Benim tek farkım biraz gürültü koparacak olmam.

Saniyede yirmi metre düşsem on bir nokta sekiz saniyede yer ile yeksan olurum.  Bir nokta sekizi de artan hızımdan dolayı kaybetsem, basit bir hesapla on saniyelik ömrüm kalmış.

İnsan ölüme yakın olduğu anda hayatı film şeridi gibi gözleri önünden akarmış. Otuz yılın on saniyelik bir filme sığdırılması zor ama zaman  göreceli değil mi. Yer çekiminin Newton’a kadar kanunlaşmamış olması saçmalık.  Daha Kabil zamanında kanunlaşmalıydı.  Kabil, Habil’i gömerken fark etmeliydi yerin insanı çektiğini.

İnsanları bakışları arasında terasın korkuluklarına çıktım. Kollarımı kaldırdım. Rio’yu seyreden İsa heykeli pozu attım. Sonra serbest düşüş.

İnsan ölürken bile refleksle nefes alıyor. On saniye daha nefes almasam ne kaybederim.

Rüzgar gözlerimi kapattı.

İki buçuk yaşındayım, deftere bir şeyler karalayıp anneme gösteriyorum, annem okuyor; “çok uslu bir çocuk olacağım, annemi hiç üzmeyeceğim, aferin bana…” Gerçekten yazdığımı zannetmenin verdiği sevinçle deftere garip şekiller çizmeye devam ediyorum.

Çarpmaya 223 metre!

Sürekli kusuyorum, karnım ağrıyor, doktor üşütmüşsün deyip iğne yapıyor, geçmiyor, öyle sancı var ki dokuz doğuruyorum. Üç gün geçiyor, eve doktor geliyor “bunu hemen acile yetiştirin” diyor. Hastaneye giriyorum, üstümü çıkarıp ameliyathaneye alıyorlar.

-Kaç yaşındasın sen

-Beş

-Büyüyünce doktor mu olacaksın polis mi?

-Büyüyünce Michael Knight olacağım, kara şimşeği süreceğim. Hemşirenin narkozuyla gözlerim kapanıyor.

Gözlerimi açmama rüzgar izin vermiyor. Çarpmaya 200 metre.

Doktor apandisti patlamış, zehir vücuduna yayılmış, gerisi Allah’a kalmış diyor. Annem ağlıyor.

Üç gün sonra uyanıyorum, uyanmasam 25 yıl daha az mutsuz olurdum.

Sekiz ay geçiyor. Öğretmen okulun önüne çıkarıyor. Kürsüye yetişemiyorum, ayağımın altına tabure koyuyor. Karşımda iki bin kişi var ve ben daha 6 yaşında bile değilim. Öğretmenler çıldırmış olmalı.

Saat dokuzu beş geçe… saat dokuzu beş gece…(gülüşmeler) saat dokuzu beş geçe…Atam dolmabahçede.

Neyse ki okuyorum, dedem torununa bakıp gülüyor. Aradan 4 ay geçiyor. Dedem gençliğinde içtiği alkol ve sigaradan yakayı kurtaramıyor, ölüyor. Ben hiçbir zaman ağzıma tek damla alkol sürmüyorum.

Çarpmaya 160 metre!

On iki yaşında, Trt’deki yarışan şahinler’e katılıyorum, birincilik ödülü olarak mont veriyorlar, seviniyorum. İki ay geçiyor, Toprak Sergen 100. Programı sunuyor. Bugüne kadar ki yüz birinci içerisinde en yüksek puanı alan arkadaşlara bisiklet ödülümüz var diyor. İsmimi söylüyor. Abc stüdyolarına 3 kere gidiyorum, biz sizi arayacağız diyorlar. Kimse aramıyor. On iki yaşında bir çocuğa, “bisiklet kazandın” deyip vermemenin ne kadar feci olduğunu bilmiyorlar.  İşte ben o gün, her hangi bir şeyde başarılı olmaktan vazgeçtim.  O gün bir daha hiçbir şey için uğraşmayacağıma sadece bekleyeceğime karar verdim.

O günden sonra ne takdir ne teşekkür aldım. Ne kötü geçen bir sınav için ağladım ne iyi gelen bir nota sevindim. Ne bir kızı kaybettiğime üzüldüm ne bir kızın sevgisine sevindim.

Çarpmaya 120 metre!

Ortaokula iki gün, liseye 4 gün geç başlıyorum. Sürekli bir şeyleri erteliyorum.

Üniversite sınavı geliyor ama hiç ders çalışmıyorum. İyi puan alıyorum ama tercih yapmıyorum. Ben yine beklemeyi seçiyorum.

Aradan iki sene geçiyor şehir değiştiriyorum. Üniversiteye başlıyorum ama okula hiç gitmiyorum.

Öğrenmeye çalışmak için çok geç bari bildiklerimi aktarayım diyorum, liselere gidip birkaç çocuk seçiyorum, onlara ders anlatıyorum, yemek yapıyorum, bulaşıklarını yıkıyorum, üstleri örtüyorum. Çocuklar iyi insan olsun, meyve vermiyorsam da tomurcuk derdinde olayım diyorum. Zaman geçiyor hepsi başarılı oluyor ama kimse arayıp hiçbiri arayıp nasılsın demiyor.

Çarpmaya 92 metre!

Havada parende atmaya başlıyorum, bunu durdurmam gerek. Benim baş üstü çakılmam gerek.

Annem  “oğlum niye kız arkadaşın yok” diye soruyor. Boyalı et parçaları beni sıkıyor diyorum, ne odunluğum kalıyor ne kendimi beğenmişliğim.

Bir kız görüyorum, sadeliği hoşuma gidiyor. Acaba sevebilir miyim diyorum. Sonra bir gün makyaj yapıyor, ben sevmekten vazgeçiyorum.

O kendini birilerine, her hangi birine, topluma beğendirmeye çalışıyor ve bundan nefret ediyorum.

Çarpmaya 74 metre!

Dengeyi sağladım, baş üstü düşüyorum. Başımı kuma gömmem gerek.

Okula gitmiyorum, onu da erteliyorum. Bitmesi gerekenden 2 sene sonra bitiyorum.

Askere gidiyorum. Ciğeri beş para etmez adamlara karşı hazır olda duruyorum. Hepi topu 157 gün sıkar dişimi beklerim diyorum, bekliyorum.

55 metre!

İşlere girip çıkıyorum, ama hiçbiri tatmin etmiyor.  Neyi beklediğimi inan hala bilmiyorum.

Sonra günün birinde bir kız çıkıyor karşıma, ne gülüşünü ne hüznünü, ne kokusunu ne soluğunu biliyorum. Hayat değil de hayal gibi, gerçek değil de sanal gibi. Karşımda olsa ayaküstü on iki saat aralıksız iltifat edebilirim ama izin vermez, utanır, kızarır. Zaten ne güzelliğinde, ne zekâsındayım. Ne saçında ne gözünde. O kendini beğendirmeye çalışmıyor. İnsanlar taltif etsin, takdir etsin istemiyor.

Çarpmaya 40 metre! Hızım çok artıyor. Kinetikenerjidedikleribuolsagerek.Kelimelerebilearaveremiyorum.

Bir gün bana hissettiklerinden bahsediyor. O birini seviyor ve ben neye uğradığımı şaşırıyorum. Bir kız birini seviyor ve karşılık beklemiyor. Biri gerçekten sevmenin ne demek olduğunu biliyor. Godot bekler gibi bekliyor ve bu bana aklımı ters giydiriyor.

Sadece20metrekaldı.Artıkbıdıbıdıyapacakzamanyok.

Bana “bekleme” diyor. Hâlbuki benim en iyi yaptığım şeydir beklemek. Benim yıllarca bu beklemeyi yapmak için beklediğimi bilmiyor.yazık oluyor.

Deve kuşu avcı kendisini görmesin diye kafasını kuma sokar derler. Kuş beyinli. Ben de onu örnek aldım. Kafamı kuma soktum ki avcıları görmeyeyim. Olmadı. Bir yerlerden mutlaka bir ses çaldı kulağıma. Sonra bir darbı mesel okudum. Ne kadar eğilirsen o kadar yükseğe sıçrarsın diye. Bunun tersi neden olmasın dedim. En yükseğe çıkıp kendimi bıraktım ki daha iyi gömüleyim.

Ve işte o an geldi çattı.

Başım saatte bilmem kaç kilometre hızla asfalt zemine vurdu. Örs, çekiç, üzengi dahil tüm kemiklerim kırıldı.

 

Çrapmnıan şddietley fkiirlriem briibrne gçeti. Atrkı en dseem bşo.

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email