Yazar arşivleri: envertheless

envertheless hakkında

Mersin'de doğdum ve ömrümün ilk 18 yılı orada geçti, 8 yaşından beri yazı yazıyorum.

fairteller

FALCI VE İYİ ADAM

Emrah Serbes’e ithafen, ve bir de birkaç kişi daha var ama boşverin,,

Sakalımı 10 gündür kesmemiştim, sonra üzerime bir ceket geçirdim ve dışarı çıktım. Uzun sayılmayacak bir süre sonra da bir kızla tanıştım, sizin de başınıza gelmiştir böyle şeyler.

“Şimdi çıkıp gideceksin” dedim. “Ve ben önündeki bardakta yarım bıraktığını içeceğim. Yarın sabahsa birbirimizi hatırlamayacağız” İsmimi öğreneli 25 dakika olmuştu, “Enver” dedi “Sen duygusal falan değilsin. Sadece arada duygusala bağlıyorsun”

İsmimi saygı duyulası biçimde 2 E ile söyledi. Benim ismimi telaffuz etmek için 2 E yeterli, fazlası değil. Bu kurala uymadığı için kaç kişiden soğuduğumu size anlatamam, çirkin bir kibre sahibim evet. Oysa o krallığımın muhafızlarını aştı ve tahtıma ulaşmayı başardı, sadece “Eeeenver” ya da “Enveeeer” yerine “Enver” diyerek.

Giderken not falan bırakan şu adamlardan biri olsaydım, yani harbiden duygusal biri, bir kağıda “keşke seni keşfetmeden önceki halinle kalsaydın” yazardım, keşfetmeden hemen önceki heyecan, evet durulması gereken nokta tam olarak burası. Soru sorma. Merak etme. Kibarca iyi geceler dile, evine git, uyu. Uyuyamıyorsan biraz Bach dinle, sonra uyu. Ya da ılık süt içip uyu. Daha da olmazsa benim gibi, küvete uzanıp tavanı seyret, evet biliyorum hep nemli olur o köşe. 


Ne halt yersen ye, ama soru sorma.

-Öğrenci misin sen?
-Pek sayılmaz. Öğrenecek pek bir şeyim kalmadı.
-Eee bu yaşta bir kız ne yapar ki başka? Evlendirdiler mi yoksa seni?
-Biliyor musun, bu toplum senin gibi geri kafalı hödükler yüzünden geri kaldı.

Tanımlara ihtiyaç duyduğumuz doğrudur. Kesinlik içermeleri şart değil, yalnızca işleri kolaylaştırırlar.

-İyi be tamam sormadım say. Bi işin var mı peki?
-Falcıyım ben.
-Harbi mi? Geleceği, insanların iç dünyasını falan mı okuyorsun?
-Geleceği yalnız Tanrı bilebilir. Ben gözlerinde gördüklerimi söylüyorum. Ama bu çok övünülecek bir şey değil, bu iş için para alıyorum onlardan.
-Boşver, o kadarcık kötü olmak makul. Bende ne görüyorsun peki? Param yok ama.
-Boşver o kadarcık fukaralık makul.

Evet yerden o taşı alıp kaldırabileceğimi ben de biliyorum. Ama bunu bana başka birinin söylemesi daha çok hoşuma gidiyor.

-Bana burcunu söyle.
-Balık.
-Kafası çalışan bir balık, klasik. Çok iyi bir kariyer görüyorum. Ne okuyorsun?
-Boşver bunları. Sence ben iyi bir adam mıyım?

Herkesin derdinin “iyi biri olma çabası” olması ne komik bir paradoks. Elbette aktif ve sürekli bir iyi olmaya çalışma hali değil bahsettiğim. yaşam enerjimizin devamlılığını sağlayan şey gittiğimiz yolun doğru olduğu fikridir, kimse bile bile elleriyle kendi kuyusunu kazmaz, yapılan kötülüklerde ya da kötü olduğu içten içe sezilen davranışlarda bile uzun vadeli bir iyilik ya da ortaya çıkacak kötüyü telafi etme ihtimali sezgisi vardır. Bilginin barındığı tek yerin beyin olmadığı ise apayrı bir tartışma konusu tabi.

-Sen iyi bi adamsın, ama bazen bir kadın kadar evhamlı olabiliyorsun. Ve takıntılısın. Arama artık şu kızı.
-Yok zaten kontörüm bitti.
-Ve sevdiğini hemen belli etme, gerizekalı. Kızlar yüz vermeye gelmez.
-Haklı olabilirsin. Sanırım sorunu fazla kaderci olmam çıkarıyor, en nihayetinde olacak olan gerçekleşir öyle değil mi?
-Saflık farklı bir şey ama. Safsın sen.
-Saf olduğumu nerden çıkardın?
-En basitinden, hala falcılara inanıyorsun.

Canım sıkıldı “Ben bi hava alıp gelecem” dedim. Önce dışarda yarım saat boş boş kaldırımları izledim, sonra da arkama bakmadan çekip gittim. Ertesi gece tekrar aynı yere geldiğimde bıraktığı notu elime tutuşturdu birisi:

“Bir falcıya asla yalan söyleme. Ve umarım aradığın ilhamı bulursun,,”

O gece tek satır yazamadan sabahladım. Peri meri hiç bi halt gelmedi.

Ama bence sen de iyi biriydin sevgili falcı.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

BURADA HAVA SOĞUDU MEKSİKA’YA MI GİTSEK?

Bu şehirde her şey aynıdır. Günler geceler kışlar tipiler yollar caddeler kavşaklar binalar ve kızlar birbirinin tıpatıp aynıdır. Hepsini döndükten sonra bir başkasıyla karşılaşırsınız, bir umut belki bu kez farklı bir yerlere farklı bir noktaya farklı bir hale mecraya mutluluk gibi ya da ona yakın bir yere ulaşırım dersiniz ama her şey aynı kere aynıdır.

Bu şehir lanetlidir, ve bu şehrin kızlarının banyo dolaplarında güneş kremi yerine kutu kutu antidepresan bulunur.
Yıllaar yıllar önce uzun kahverengi saçları saç diplerinde koyu başlayıp uçlara doğru açılan bütün 19 yaşındaki kızlar bu şehirde toplanıp mutlu olmayı oybirliğiyle reddetmiştir. Elleri buz gibidir, duyguları ve inançları ölmüştür, yemek yedikleri masada iki kişiden fazlası bulunmaz. (Ve bir de ev hayvanı) Gözlük taktıkları zaman farkında olmadıkları bir güzelliğe kavuşurlar, evrendeki kaostan ve yalnızca sinir sistemi fazla gelişmiş hayvanlar olduğumuzdan bahsederler, öyle ki ona inanasınız ve hayatınızın geri kalanını onu mutlu etmek için geçiresiniz gelir, Roma Hukuku, Introduction to Optimization, alakasız mevzuların mükemmel uyumu, ilham verici bir hikaye. Lakin azizim, bu beyhude bir çaba, bir hissiyat-ı zahiridir. Yıllarca piyano çaldığı uzun parmaklarıyla çantasının sapından kavrar ve gözlerinizin içine bakarak “Çok şey bekleme” der. İşte o an tüm tüzel kişiler halt etmiş, tüm modellemeler hata vermiştir, ve o an hayattan hiç bir şey ummayanların tavr-ı hali ve bilgeliğine çılgınca özenilir. Heyecanlı olmak kötü bir meziyettir, ve magmanın bile eritemeyeceği bazı buz çeşitleri vardır.
Aynı kar tipi bozkır belediye başkanı altyapı sorunları sevgisizlik ve denizsizliğin dönüp dolaşıp kendini tekrar ettiği bu şehirde yazarlar da dönüp dolaşıp aynı şeylerden bahseder, konu dönüp dolaşıp onun ellerine gelir, her paragraf ayrı bir notayı temsil eder. Onun ellerini tutmak bir ölünün can bulması, yarım kalmış bir dirinin tamamlanması gibidir, bu bir dilemmadır, uzun beyaz parmakları size ölümü hatırlatır ama ellerini bıraksanız ölecekmiş gibi olursunuz, oysa ona göre ölüm hikayenin sonu, yok olup gidiştir. Üzerinize bulaşmış Akdeniz kokusu onu rahatsız eder, jet hızıyla bir kanun hükmünde kararname çıkmalı, umumi alanlarda “duygusala bağlamanın” cezası 6 aydan başlamalıdır. Bütün gülleri toprağa gömmeli, bütün manzumları yakmalı, gereksiz yere insanları sevip israf yapmamalıdır. Bir takım elbise ve ajanda edinilip “güçten pay alma yarışı”na dahil olunmalı, ajandaya muntazaman tutulan notlara riayet edilmelidir.
Cumartesi
14.00- 16.00: İstatistik ödevini yap
16.00- 18.00: Humanity için Shakespeare oku
18.00- 18.03: Aşık ol.
Bazen planlı programlı çalışmak da işe yaramaz, öyle ki bir mucizenin dahi işe yaramayacağını hissedersiniz. Yine de durakta elleriniz cebinizde öylece oturur, sadece odasında yalnız başınayken değil sizin yanınızda da ağlayabilecek olanı beklersiniz. Hangi hüzün kibri yıkıp parçalar, ruh ve zihindeki kaos ne zaman durulur?
Bazen de romantizm akımını terk edip realizm akımına inkılap edesiniz gelir, bir an gözünüze her şey çok rahat görünür, weilbull distribution, rectus abdominis, Roman Law, sebep-sonuç ilişkisinin dayanılmaz hafifliği. Neden elma yere düşer? Çünküü yer çekimi var. İnsan da düşünen bir hayvandır. Ama bir gücün varlığına inanıyorum.
Sonra dayanamaz, içinde aile ortamında yeterli sevgiyi almadan büyümüş kızların güç takıntısı ve bastırılmış duygusal açlıklarıyla ilgili analizlerin yer aldığı bir defterin bulunduğu çantanızı omzunuza atar, AŞTİ’nin yolunu tutarsınız. Usta, dersiniz, Allah aşkına bana içinde deniz olan sıcak bir memlekete giden ilk otobüse bir bilet ver. Mersin? Muğla? Meksika? Olur, o da olur. Ne meselesi, hangi mesele? Haa onun için mi dedin onu. Evet usta haklısın, fazla naifim bu konuda, ve fazla aceleci davranıyorum bu aşikar, sanki tüm hikayeyi biliyormuşçasına kibirli davranıyorum, yanlış yapıyorum. Ama şu güzel elleri olan kıza da dediğim gibi usta “Henüz hikayenin sonunu bilmiyoruz”

Meksika’ya otobüs olmadığını ben de biliyorum yahu, sadece Che Guevera misali gerçekçi olup imkansızı isteyeyim diye,,Neyse tamam sustum.

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Sen

Ah sen! Benim yarım kalmış büyük hikayem,,

İyi insanların yazdığı iyi kitaplardan “ben” demenin edebe aykırı olduğunu öğrendim, ben de çareyi “sen” demekte buldum. Ben Leyla’sız çöllerde Mecnunvari hikayeler anlatan biriydim, sonra ben “ben”den vazgeçip “sen”i anlatmaya karar verdim,,

Sen bu gökkubbenin altında her kaybolduğumda “ben”i bulduğum liman, sen şeytan diye “ben”i taşladığım yegane alan, sen “ben”in bir şey ifade etmesi hali, Mana’m.
Sen benim eksik parçam, kandıkça daha çok susadığım hayat iksirim, tüm sevmelerimi temize çektiğim yaldızlı defterim. Sen benim arayışımın yakarışa dönüştüğü yıkık mabedim.

Sen, daldıkça daha çok müptelası olduğum aşk belası yüzünden pür-ateş kesildiğim vakitlerde, etrafa saçılan yalazlarımı teskin eden serin su. Sen Güneş’e doğru yok olasıya kanat çırpmaklığım geldiğinde, beni basiret ağacına bağlayan prangam. Sen, sevda namazının kazasını kılmak üzere secdedeyken akıl kuşunu koyduğum altın kafes, sen omuzlarımı çatırdatan efkardan boğulmak üzereyken aldığım nefes.

Sen, zaman geçtikçe gözüme daha boş ve zahiri görünen yeryüzünü katlanılabilir ve gerçek kılan, sen hüzünlerimin şaşaalı koleksiyonunu yaptığım camekan. Sen yola çıkarken ayaklarıma geçirdiğim demirden ayakkabılarm, yol azığım, sen dizlerimin bağının çözülüşü, tükenip yarım kalmışlığım. Sen mutluluk senfonimde tüm kompozisyonun gelip düğümlendiği tek notam. Sen benim şafak atmadan hemen önceki geceden de kara, kapkara sevdam!

Sen sıradanlığım. Sen utangaçlığım, korkaklığım. Sen sıradışılığım, arsızlığım, zıvanadan çıkmışlığım.

Sen her cenkte en önde atılmayı marifet bellemiş Yeniçeri’nin göğüs kafesine saplanmış ok, sen kulağıma ölüm sayhaları çalınırken yaşama döndüğüm ışıklı kapım, kendi sapladığı oku kendi çıkaran anlaşılmaz efsunlarla dolu şifacım.

Sen, “ben”i satın almaya servetimin yetmediği köle pazarı, varımı yoğumu tarumar eden çöl rüzgarı! Sen, ağlayan neyin üflediği hicaz makamı,,Papatyaya konan arının anlamı, tüm sıkıntıları dindiren sabah rüzgarı,,

Sen hatalar denizindeki pırıltı, bayağılık yığınları içindeki zerafet,,Sen yorgun ve ölgün sahillerime vuran dalgaların taşıdığı sükunet,,Siyahımda beyazım, beyazımda siyahım, aptallığımda aklım, çaresizliğimde çıkış kapım,,Sen öfkemde serinkanlılığım, sağlığımda göğsüme saplanan ağrım, kararsızlığımda kararım,,

Sen kaderin tecellisi, derdiyle sabrı, keyfiyle kahrı art arda intikal eden,,Sen varlığını duyumsayıp yokluğuna hayıflandığım, sen, yanıbaşımda olup da yolları gözlenen,,

Sen,,Ah sen!

Sen benim başı ümitsiz, sonu belirsiz, hüzünlü hikayem,,

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

DUMAN, İDRAR VE İKTİDAR İLİŞKİSİ

Her seferinde gecedir, her seferinde “Abi gel doğru düzgün bi yere oturalım boş boş dolanmayalım sokaklarda” der Nuri bana ve her seferinde “Otururuz abi, mevzu o değil” cevabını veririm, konu kapanır. Cumartesinin, yani şu Yahudilere avlanma yasağı olduğu halde deniz kıyılarının kolay avlarla dolup taştığı o günün gecesinde Kızılay civarında hep Tayyip ve kızlar hakkında konuşulur, ben tam başbakanlık konutunun orda, “Adam gidici gibi” derim, Nuri “Yok abi kötüye bir şey olmaz” der. Muhafazakar hassasiyetlerini kaybetmelerinin üzerinden birkaç yüz ikindi namazı sünneti geçmiş iki çakma muhalif, iki ziyankar. Konu değişir, havada duman kokusu vardır.

 

-Ayda bir beni özel numaradan arayan bir hatun var. Ona hiç hazzetmediğim bu 5 bin yıllık kelimeyle hitap ediyorum çünkü bunu hak ediyor. Bir seferinde esmerlerden hoşlanmadığımı söyledim ve bu kez üç ay aramadı. Üç ay sonunda aradığında “Ben kimim?” diye sordu. “Beni özel numaradan arayan başka kimse yok” dedim. Israr edip “Kimim ben?” dedi. “Sen benim şarkılarımsın” dedim. “Rahatsız ettim” deyip kapattı. Rahatsız hatun.

-Boşver abi ya.

 

Gidilebilecek en iğrenç yerleri seçmeye bakarım. Türkü barlar, arpa suyunun insan idrarına dönüşebilmesi için icat edilmiştir. Etek sarı, sen etekten sarısan. Ve sidik kokusu bana hep, iktidar alanlarını belirlemek için dışkılarıyla bölgelerini işaretleyen av hayvanlarını hatırlatır. Sordum sual ettim kimin yarisen. Arabanın biri yüksek promilli bir fren yapar, arabadan hışımla bir uzun topuk-mini etek iner. Derdimi Lokman’a gösterdim,, Dedi eyvah!  “Ağzına s..ayım senin!” diye bağırıp arka tekerin üzerine denk gelen bir yere tekme atar. “İyiydi” der Nuri. “Kaba kuvvetten hoşlanmıyorum” derim. “Abi yapma yaa” der. Ben, Nuri ve Lokman olay yerinden ayrılırız. Sarışın kalır.

 

Sakarya Caddesi’nde gecenin o saatinde neden açık olduğunu anlamadığım eski kitaplar satan bir yer vardır, sahibi Cengiz abi geceleri hep sarhoştur ve 2 tanesi 5 liraya ikinci el Lenin kitapları satar, “Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi”, “Emperyalist Ekonomizm” “Burjuva Bürokrasisi ve Proleterya Diktatörlüğü” ve elbette en sevdiğim “Ne Yapmalı?”

 

-Cengiz abi hayırlı geceler. Bi şey soracam, sen bilirsin. Söylesene ya, ne yapmalı?

-S..tir lan.

-Abi tanesi 20 liradan satsan tüm kitaplarını alırdım. Devrim bu kadar ucuz olmamalı yea.

-Git ejderha dövmeli karı kız oku, Bilkentli totoş seni.

-Abi öyle deme, kalbimi kırıyosun. Bak sakal uzatıyorum. Hacı sakalı değil, Marx sakalı.

-Sen anca taş..k geç! Memleketi satıyolar, uyuyun siz anca. Her yere giriyolar olum bunlar. Yarın bir gün uyurken koynundan karını da,,

 

“Gel gidelim” derim Nuri’ye, “Bir başlarsa Menderes’e kadar yolu var, sabahlarız burda.”

 

-Abi nerden tanıyosun bu adamı ya.

-Sattığı kitapların yarısını okudum. Sever beni. Ayıkken çok kibardır, küfür etmez.

 

Gece ilerledikçe daha kafiyeli mevzular hakkında konuşmaya başlarız.Evrim, devrim ve doğal çevrim. Devletçilik, laiklik, milliyetçilik. Sürekli aşırı zeki ve şahane insanların bizim ırkımıza denk gelmesindeki yüce hikmetler. Ben “Bence 7000 yıllık devletimiz için 8 sene andımızı okumak az. Lisede acaip boşluğa düştüm mesela” derim.  Nuri altta kalmamak için hemen, “Bizimkiler Orta Asya’dan gelmiş” der.  Ben “Bizimkiler de aynı kafiledeymiş, ama büyük büyük dedem uykuya düşkün olduğundan geride kalmışlar. Sonra dedem otobanda yanlış yöne sapmış” derim. Nuri “Boşa yolu uzatmışlar yani?” der. “Hadi lan, başka hikayeler uyduralım” derim. Nuri bu işi beceremez, daha realist takılır. “Köy gibi bi yerdelermiş aga işte” diye kestirip atar. Ben ona, yeni devşirilmiş büyük büyük dedemin Müslüman bir ailenin yanına verildikten sonra temel dini eğitimini alırken, yan mahallede iki defa rastladığı sarışın Rum güzelini düşünerek rahlenin önünde uyukladığı bir hikaye anlatırım. O bana “Oha lan, iyiymiş, yaz bunu” der. “Nisan ayındayız ve tek satır yazasım yok inan” derim. “Kızlar hakkında bile. Sanırım Orhan Veli sendromu”

 

Ben elmalı soda içerim, Nuri fıçı bira takılır,,Ve her seferinde gecedir,,

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

AKVARYUM

20 yaşımı doldurmama 6 aydan az bir süre var.Başka bir deyişle, 20 yaşımı doldurmama 3 aydan fazla süre var.

Dünyadaki 20. Yılımı doldurmama 155 gün var.3 saat sonra falan 154 olacak.

Oysa ben henüz hayata dair hiçbir şey bilmiyorum.İnsanları bilmiyorum.Onların hüzünlerini ve neşelerini anlayamıyorum. 5 kişiye yetecek tavuklu çorbayla dolu bir tencereye ne kadar tuz atarsam mutlu olurlar bilmiyorum.Hoşuma giden bir kıza ne dersem mutlu olur bilmiyorum.Yaptığım bir iş ne zaman efsane olur, bir kız için ne zaman nasıl bir kavga çıkarırsam heykelimi dikerler bilemiyorum.

Ama denemedim değil. O zaman annemden hayatımda ilk kez “beni hayal kırıklığına uğrattın” lafını duymuştum.Genelde gurur duymazdı, “böyle seviniyosun ama şımarırsan diğer sınavda bu puanı çekemezsin” falan derdi genelde. Ama hiç hayal kırıklığına uğratmazdım onu. Kimseyi. Kaşımdaki yara bandının altındaki dikişlerin acıtıp acıtmadığını sorabilirdi en azından.Onun yerine “yarın gidip özür diliyosun” dedi.

Öyle yaptım. Çünkü dediğim gibi, insanlar ne zaman ne dersem, ne yaparsam memnun olur bilmiyorum. Sadece ihtimaller arasından bir tercih yapıyorum, eğer illa bir şey yapmak zorunda kalırsam tabi.

Ben bir akvaryumda yaşıyorum.

Arada gelenler oluyor. Daha önce de olmuyor değildi. Yalnızca dışardan bakabiliyorlar elbette, bordo kareli bir gömlek giymiş yalnız bir balık görüyorlar. Yakışıklı değilsin ama sevimlisin balık.

Kimi zaman akvaryumun önünde uzun süre kalanlar oldu. Onlara gitmeleri gerektiğini söylemedim, kendileri keşfetmeliydiler. Bazen yem atanlar oldu. Yüzeyde bir hareketlenme yaşandı, izleyenler benim yüzeye çıkmamı, dışarı falan zıplamamı beklediler.

Ah hayır, aksiyonu sevmem. Dışarı falan da çıkmak istemiyorum.

“Yazarın özellikle ilk gençlik dönemi öyküleri incelendiğinde kendi korkularını, zaaflarını, hayal kırıklıklarını konu edindiği ve kendi iç dünyasından bir türlü çıka,,”

Saçmalık.

Burası, yani akvaryumun içi öyle güzel, öyle zengin, öyle renkli, öyle sıcak ki.Güneş ışığı yüzeyden bulunduğum yere gelirken kırılıyor doğal olarak, ama fizikçilerin ve boyama kitaplarındaki gökkuşaklarının söylediği gibi yedi renk falan değildir ışık.Renkler artı sonsuzdan eksi sonsuza gider.Huzurlu bir sessizlikle kaplı bu yerde ben, sonsuz renk ve sözcük içerisinde, sonsuz yıl yaşamanın ne demek olduğunu düşünecek gibi olurum bazen. Bu dışardakilere göre çok sıkıcıdır, akvaryumumu sıkıcı bulup beni dışarı çekmek isteyenler için.

Oysa burdan bakınca her şey anlam dolu, herkes hikayelerle kaplı. Bazen bi kıza yalan söylerim, farkında olmadan, ama tam olarak yalan sayılmaz, bu onun burdan nasıl göründüğüyle alakalı küçük bir benzetmedir. Yazdığım bir hikayede ona biçtiğim rol.Eğer ona benim için üzerinde oturduğu sandalyenin de, elinde tuttuğu kupa bardağın da onunla aynı derecede hikaye değeri olduğunu söyleseydim, kırılabilirdi.

Bazen kısa saçlı bir kadın görürüm, hemen dergilerin orada, ben Uykusuz’un son sayısına bakmaktayken o da moda dergilerinin olduğu kısımdadır, bu nasıl oluyor her seferinde emin değilim ama ben beş saniye baktıktan sonra o da gözlerini bana çevirir, yalnızca bir an mavi gözleri olduğunu görürüm.

Bir an, bir hikaye.

Saçlarını kızıla çalan bir tonda boyatırsa mavi gözleriyle çok iyi gideceğini söyleyen arkadaşı, kısa saç konusunda yanılmıştır. Belki saçını kestirmek kendi fikridir, belki bir zamanlar onu sevdiğini iddia eden ve her perşembe sabahı masasına bitter çikolata koyan bir adam “bir süre yalnız kalıp düşünmek istediğini” söylemiştir.

Bunalım dönemi kuaför seansı sonucu ortaya çıkan kısa saç.

Belki adam iyi biridir.Belki sadece bir parça masumiyet aramaktadır, belki bu masumiyeti her perşembe sabahı bitter çikolata aldığı büfedeki sarışın kızda bulmuştur. Belki aradığı masumiyet, tam bulmuşken dağılıp kaybolmasın diye, “Bi bitter çikolata lütfen. Evet o kare olandan” cümlesinden başka cümle çıkmamıştır ağzından.Ve hayatında ilk defa beş saniyeden fazla bakamaz olmuştur, her hafta gördüğü birinin gözlerinin içine.

İçindeki ihanet duygusu o kadar büyümüştür ki, gerçekten ihanet ediyormuş hissi oluşmuştur içinde belki, paniğe kapılmıştır. Gerçekten düşünmesi gerekmektedir hakikaten de.

Belki de o sarışın kız, kadının çalıştığı ofiste işe girebilmek için gerekli olan sınavı kazanamadığından o büfede çalışmaktadır.

Genellikle bir süre sonra bu mavi gözlü kadının yanında mavi gözlü bir kız çocuğu belirir, kendi kızı. Hikaye darmadağın olur, akvaryumun camında beliren yansımaların hepsi yalanmış meğerse.

İstisnasız tüm “seni seviyorum”lar yalan, tüm o hayatını adamalar, “sonsuza kadar mutlu yaşadılar” diye biten hikayeler. Adı üstünde hikaye. Gerçeğe dönüştürmem için dışarıya, gerçek dünyaya çıkmam gerekiyor, bu çok zahmetli, çok gereksiz.

Atılan tüm o yemler boşa gitmekte.

Tabi evrendeki diğer her şey gibi bu da böyle durağan gitmeyecek, bir şeyler değişecek. Bir gün devasa bir yem atılacak, kırdığım tüm kalplerin kefareti olarak, yaratılışsal bir içgüdüyle atlayacağım bu yeme, durup düşünme fırsatım bile olmayacak.

Allah var güzel yem. Sarışın (çakma).Yeşil gözlü(muhtemelen lens). 48 kg (Aslında 51).Sınavda derece yapmış. (O sene kolaydı sorular) Yemek yapabiliyor. (Tavuklu çorba yapamaz ama) Klasik müzik konserine gelebilir.(Normalde sevmiyor, nezaketen hani)

Yan akvaryumda yaşıyor,,(Şimdi bu doğru ama,,yani oraya geçmek,,hani akvaryuma,,sonuçta çok farklı çok yabancı çok,,çok şey,,)

Belki devasa bir okyanus var bizi bekleyen, boşa oyalanıyoruz buralarda. 20 yaşıma 155 gün kala, burda gereksiz saçmalamalara giriyoruz. Belki yanlış yapıyoruz fena halde, sonu gelmeyecek bir hüzne gark olmaya götürecek yolun ilk adımlarını atıyoruz.

Ama yine de,,Yani, bilirsiniz işte,,

-Annee baksana,anne bak, anne bak, şurda bi tane balık diğer akvaryuma zıpladı, anne baksana yaa kaçırdın, bırak o dergiyi, annee!!                                                                                                                                                                                                                                Not: Bu yazıyı yaklaşık 8 ay önce yazmıştım, 20 yaşımı geçeli yaklaşık 2 ay oldu özetle,,

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
on_the_bus

Otobüs

Otobüste şöför hariç dört kişi vardı. Ve şöför dahil beş kişiden yalnız bir tanesi, bir Attila İlhan şiirinin sonunun nasıl bittiğini hatırlamaya çalışıyordu, bir adamdı bu.

Belediye otobüsüydü. Belediye, bu hizmeti vermek “zorunda” olduğu için belki de, dandik bir otobüstü, rica minnet ilerliyordu, arada kesik kesik öksürüyordu. Adam önündeki demire bakıyordu, tasarlanırken yolcular tutunsun diye düşünülerek konulmuş demir yarı yarıya paslanmıştı, muhtemelen ilk başta etrafı bir şeyle kaplıydı, böyle çıplak demir değildi. Adam otobüsün kaç model olduğundan hareketle kaç elin buraya dokunmuş olabileceğini düşündü. Demirin üzerinde panayır düzenlemekte olan virüs ve bakterilerden bi tanesi, adamın zihnini okudu, ve sigaradan boğuklaşmış sesiyle onyedibinikiyüzonaltı dedi.

Adam, “Peki o ellerden kaç tanesi birbirinin yanağını okşamıştır?” diye sordu.

Bakteri bunu duymadı. Ya da duymamazlıktan geldi.

Otobüs durdu. Şöför hariç dört kişiden biri olan beyaz saçlı yaşlı bir adam, sigaradan boğuklaşmış sesiyle şöföre kolaylıklar diledi. Şöför bunu duymadı, ya da duymamazlıktan geldi.

Adam, küçüklükten beri alışkanlığı olduğu için belki de, inen yaşlı adamın nereye gittiğine baktı, adam bi yere yönelmemişken otobüs hareket etti. Adam “ben daha erken ölürüm bu adamdan” diye düşündü. Ölüm düşüncesinin getirdiği sıkıntıyı, son durakta inecek olmanın getirdiği rahatlık dengeledi, şöförden bağırarak ya da bir buton aracılığıyla bir şey rica etmesine gerek kalmayacaktı. Kabasaba ve umursamaz, uyuyakalabilir, isterse hiç inmeyebilir, ya da hava kapalıysa “belki ölmek hakkını kullanabilirdi”.

Adam, Attilla İlhan’ın o şiirinin son mısrası konusunda hala emin değildi.

Adamın gözüne önündeki koltuğun yazı yazılmış ve karalanmış arka kısmı çarptı. bi yerde kocaman “MeliSSS kalp SiNeeMM” vardı. Adam, akli dengesi ve hormonları yerinde iki kızı hayattan böylesine soğutan, böylesine çaresizliğe iten sebepler üzerinde düşündü ve keyfi kaçtı.Sonra kafasını kaldırdı,inmeye hazırlanan sarı saçlı küçük oğlan çocuğunu gördü, “Ben de küçükken sarışınmışım” böyle diye düşünüp kaçan keyfini düzeltti.Elinde bir basket topu tutan çocuk, inerken şöföre hiç bir şey demedi. İndikten sonra çocuğun nereye gittiğine bakan adam, çocuğun indiği yerden iki adım ötede adamın biri tarafından başının okşandığını gördü, sarışın olmayan bir adamdı bu.Belki küçükken o da sarışındı.

Otobüste şöför hariç iki kişi kalmışlardı.

Adam o şiirin sonunu düşünmekte olduğunu unutmuş olarak kafasını kaldırdı ve bu kez “sigara içilmez” yazısını gördü. yasak olanın cazibesi hakkında düşünmeye başladı.Bir şey sırf yasak diye sevilebilir miydi, normalde zararlı ve alelade bir şey.

Normalde zararlı ve alelade bir kadın, sırf yeşil gözlü diye sevilebilir miydi?

Adam, dalıp gitmişti. Bakışları kadının gözlerine doğru aktı. Ortada bir levha ya da bir cehennem tasavvuruna rastlamayan bakışlar başka yöne gitme ihtiyacı hissetmedi, zaten bu şaka yalnızca kadının gözlerini kaçıracağı dört saniye sonrasına kadar sürecekti, ve komik değildi.

Adamın içini bir sıkıntı kapladı ve her sıkıntı sonrasında bir kolaylığın geleceğini umarak, beklemeye başladı.Bi süre sonra kadın inmek istedi, iyi günler diledi ve şöför bu kez iyi günler dileğine karşılık verdi.

Otobüsün indiği yerde sıska esmer bir adam, hayatının hiç bir döneminde sarışın olmadığına emin olunabilecek bir adam, gülümseyerek kadına sarıldı.

Adam “hah hatırladım be şiirin sonunu” dedi.

Şiirin sonu şuydu:

Güldü mü cenazeye benzerdi yüzü
Hele seni kollarına aldı mı
Felaketim olurdu, ağlardım,,

Adam, bu kez de başını unutmuştu şiirin.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email