Yazar arşivleri: Furkan Kılıç

Furkan Kılıç hakkında

yazarım, okurum. fazlası serbest. - muhammed furkan kılıç

israil-yine-bombaladi-israil-gazze-saldiri-israil-gemi-saldiri-israil-43711h

Gazze’de Gece Doğan Güneş(!)

Güneş herzamankinden bir farklı doğuyordu bu sabah. Hemde çok farklı. Saat sabahın 3′ünde sabah namazı vakti girmeden, bu kadar hızlı doğan bir başka güneş yoktu.

Yanılmıştım. Odamı aydınlatan bu ışığın, hayatları karartacak bir güneş olduğunu ilk anlarda farkedemedim. Yatağımdan doğrulup pencereye gidene kadar o güneş batmıştı zaten. Güneşin kimlerin üzerine battığını görme telaşıyla, üzerimde pijamalarım ile sokağa fırladım. Etraf sakin görünüyordu ya da gecenin karanlığı tüm dehşeti saklıyordu. Bağrışmalar ve çığlıkların arasından zorlukla geçebildim. Koşarken havada hızla hareket eden ve kırmızı renkte son bulan ışıkları görebiliyordum sadece, kan kırmızısı bir renkti. Bu ışıkların mermi olduğunu çok kısa sürede farkettim. Hani göz açıp kaparsınız ya ve ya koca ömrünüz bir anda son bulur ya öyle işte kısacık. Mermi göğüs kafesime saplandı. Çığlıklara ve bağrışmalara bende konuk oldum. Bağırdım kimse duymadı. Ben bile duymadım, duyamadım….

Yerde yatan bedenimi izlerken bağırmışım meğer. Geç kalmıştım bağırmakta; ölmeden önce bağırsaydım bu yakarışa duyarsız kalmazdınız, bana yardım ederdiniz değil mi ?

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
dontknow

Bilmiyorum

Bulutların altında son bulan

Bir yağmur gibi

Gözlerindeki zifir karanlık uykuda

Hayat son bir defa

Süzülsen kalbimden ruhuma

Ve yine alçak uykumda beklerken

Yokluğun sonundaki varlığa

Yalanın içindeki doğruya yürüsem

Toprağın altında son bulan bir ceset gibi

 

Ruhumdaki mana karanlık uykuda

Zamandan yoksun görüntüler

Sadece esir ruhlar yaşar

Bir aziz gibi

Bilmiyorum bu dili

Seslerin zarafeti aklımda birer soylu

Soyunan fikirler gibi

Bilinmezlik bilinen bir denklem

Aklım almıyor bilmem.

 

Muhammed Furkan Kılıç

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
biz

Biz’e Mektup

 

Yıllardır yalnız sürdürdüm oyunu. Yedim, içtim, güldüm, ağladım tek başıma. Zamanı geldi kendi kendime yazmamın. Belki içimde bir başka ben ile arkadaş olurdum, iki yalnız ben birlikte. Yalnızlık artar belki, iki benin yalnızlığını taşır mıydım ? İçimde bir belki fısıltısı yükseliyordu. Belki bu benim fısıltımdı belki de içimdeki benin.

Gözüm kitaplığın üzerindeki kağıda yöneldi. Yalnız kaldığımdan beri, o da yalnız kalmış görünüyordu. Onun yalnızlığı üzerindeki tozlardan okunuyordu.

Kağıda baktı dudaklarım:  Ya benim yalnızlığım ? Keşke benimde yalnızlığım tozlardan anlaşılsaydı, bir üflemeyle uçar giderdi.

Ve uçurdum kağıdın üzerindeki yalnızlık enkazını. Mutlu olduğu anlaşıldı hemen, yüzü parlaklaştı, bembeyaz bir gülümseme… Konuşmuyordu kağıt, benim yazacaklarımı haykırmayı bekliyordu. Onu daha fazla bekletmedim.

 

Merhaba ben. İçimden bir ses sana yani bana yazmamı söyledi. İçimden gelen ses bana aitti ve sana. Çok ortak noktamız olduğunu düşünüyorum. Hatta bir nokta olduğumuzu. Seninle görüşmeyi çok istiyorum. Göremesemde, konuşmayı. Sesini duymama da gerek yok. İçimde olduğunu bilmem bir nevi beni yalnızlıktan kurtarabilir. İsmini bilmiyorum, sende bilmiyorsundur. Seni bu mektubumla dünyaya getireceğim. Adın “Biz” olsun, hep biz yedik, biz içtik, biz güldük, biz ağladık demeyi isterdim. Kendine iyi bak Biz, bize iyi bak.

 

Mektubum bitti. Kağıt hala bembeyaz, üzerinde bir harf bile yok. Bu yazdıklarım kaybolmadı, demekki Biz’e hemen ulaştı. Hayır kendimi kandırıyorum. Bu kağıt bile yalnızların sesini taşımak istemiyor. Bende kalkıp içimdeki bene mektup yazıyorum. Artık bu kağıtla Biz’e mektup yazmayacağım. Düşündüklerimi duymuştur. Artık düşünerek ona yazacağım. Mektuba yazamadıklarım sana ulaşmalı Biz.  Anlıyorsun değil mi ? Artık sen bensin bende senim. Biz bundan sonra her şeyi birlikte yapacağız. Biz görüşürüz.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
84_689

Savaşta Yaşlananlar

İyi bak bu gözlere. Savaşın ruhsuzluğuna kenetlenen bu cismaniyete. Son sözleri boğazında düğümlenen, ölüm ile nikâhlanan bir fani gibi.

Hayaller ile doğar çocuklar, büyüdükçe yaşlanır hayaller. Mantıken iki seçenek vardır. Hayaller gerçekleşir ve ya gerçekleşmez. Ancak çocukların mantığı kalplerinde filizlenir. Savaşın sessizliğinde doğup, savaşın feryadında ölen çocuklar, yarım bırakılan hayaller, umutlar vardır. Bunlar ister 8 ister 80 yaşında olsun. Onlar yine çocuktur. Hayalleri yıpratılanlar hep çocuk kalır.

Hayaller ve duygular; eski bir öykü ve üç seçenek çıkar karşımıza. Hayalin gerçekleşir, gerçekleşmez ve en acısı hayalin yıpratılır. Şüphe ile beklersin hayalini. Belirsizlik içinde, gül kırmızından çok kan kırmızısını düşlerinde gördüğünü o diyarda, hayalin seni yaşlanan umudunla baş başa bırakır.

Köşe bucak saklanmış duygular. Gülmek ayıp olmuş, ağlamak yenilgi. Dökülen yapraklar gibi sessiz, sakin ve derin bakışlar…

Belki mermiler sana uğramaz. Unutma barutun kokusunu savaşta herkes duyar. Ve buda senin için bir merminin arefesi olur.  Savaşta yeşeren, bomba sesleri şarkı gibi gelen -ölümün şarkısı- çocukların mutlak hayalleri zaferdir. Bu zafer ya ölümün barutsuz, mermisiz bir ağıtı gibi gelir ya da savaşın o kindar başını, ruhsuz bedeninden ayırmakla gerçekleşir.

Umut her zaman vardır. Ancak dünyadaki her şey gibi yaşlanır. Tek farkı hiçbir zaman ölmez. Bir annenin kaybolan çocuğunu ölene dek beklemesi gibi… Umudu her kapı çalışılışında, her telefon sesinde, her rüyada tazelenir. Ancak yaşlanır. Umut ölmez. Anne ölür, çocuğunu ruhu yine arar, farklı alemde kavuşur.

——————————————————————————————————

Bomba sesleri, hayallerin feryadını susturur, ağlatır. Hayaller ağlar, duygular ağlar. Ve yaşlanmaya yüz tutturulmaya zorlanmış hayaller, umutlar ve diğer duygular bu oyunun sonunu bekler.

Bir kutu sevgi, bir bukle zafer olsun tüm ezilenlere…

8 Ağustos 2011

Muhammed Furkan Kılıç

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email