Yazar arşivleri: Galip Argun

Galip Argun hakkında

1994 yılının Eylül ayının yalnızlığında sabaha karşı Kayseri’de dünyaya gelmişim. Ortalık sessiz… Hemşirenin kucağında hastaneyi ayağa kaldırmış, tüm sessizliği bozmuşum. Ağıtlarım hastane duvarlarının dört bir yanında duyulurken, gözlerimden akan her damla benim için birer öğüt olmuş; gördüklerimin birer yansımasını ruh dünyama nakşetmişim. Günler haftaları, haftalar ayları derken seneler seneleri kovalamış; bir… üç… sekiz… derken kendimi on yedimde buldum. Kişisel kimliğin, karakterimin, ruh dünyamın yeniden oluşmasına olanak verilen sıkıntılı dönem. Aslında hiç sıkıntılı geçmedi benim için. Dedemin çocukken bana öğrettikleri, onun hal ve hareketlerini, dolaylı yoldan beynime yerleştirdiklerim benim için bu dönemin sıradan olmasına fayda sağlamıştı. İşte yeni bir Eylül ayında… Mevsimin yalnızlık, rüyaların hüzün, ağaçların çıplak olduğu bir zamanda belki de doğum günümde size kendime dair birkaç bir şeyler sunmaya çalışıyorum. Her zaman hayalimdekilerle gerçeğin buluşmasını bu satırlara dökmeye çalıştım. İlk kitabım Tan Vakti'ni 16 yaşında tamamlamış bulunmaktayım. Fantastik türdeki ilk kitabım oldukça ilgi çekici bir konu içermektedir. İstanbul'da Vampir...

Lisede dostluk ömürlüktür!

Senenin, zamanın ya da günün pek bir önemi yoktur eğlenceli geçen bir anın yanında. Önemsemezsiniz. Geçen dakikaları, geçecek olanları. Çünkü dakikalar sıkıcı bir zamanda, duvarda duran tekerlek büyüklüğündeki saatin içinde tik tak ederken önemlidir sadece. Bakar durursunuz, gözleriniz saatin sarkacında bir o yana, bir bu yana gider, her geçen saniyeyi, hatta her geçen saliseyi bile hesaba katarsınız. O an isteseniz de istemeseniz
de sol tarafınızda bulunan kalbiniz bir an da olsa eski heyecanını kaybeder, dolaşımınız bir an da olsa salgılanan bir takım gereksiz hormonunuz sayesinde hızlanır, yavaşlar, derken o sıkıcı halde siz siz olmazsınız.

Biz insanlar bu sıkıcı vakitlerimizi daha da eğlenceli yapmak için kendimize arkadaşlar ediniriz. Dostluktan önceki ilk aşamadır arkadaşlık.  Dostluk bir merdivenin ikinci basamağıysa, arkadaş da o iki basamaklı merdivenin ilkidir. Neden ilkidir? Çünkü, ilk basamak, merdiven kenarında bulunan tutunacakların, yani tırabzanların da başlangıcıdır. Dostlukta, güven, sadakat, özveri, sabır, e biraz da sinir vardır işin içinde. Bu saydıklarımda
tırabzanlardır yani tutunacağımız o demirden iskelelerdir işte. İlk basamağa çıktığınız anda tırabzanlarınızı da kurarsanız işte o vakit dost olursunuz.

Ark, bahçelerimizde suyun taşındığı yol olarak bilinir bizim oralarda. Yani bahçedeki
ürünü sulamada kullanılan en iyi aracı… Kısaca mükemmel bir sabır timsali, sıkı
bir bağ… Adaş ise isimleri benzer olan iki kişiye yakıştırılan o mükemmel sıfat. İsim eşittir kaderdir. Bir insanın kaderini doğduğu anda ezan-ı şerifle kulağına mırıldandıkları ismi belirler zira. İsimle kader birbirini kovalar anlayacağınız, akreple yelkovan gibi. En azından
ben böyle olduğuna inanırım. Arkadaşa gelince, bence bu iki kelimenin bir araya gelmesi tesadüfen ve beyhude olamaz. “Kaderi bağlı olan” ya da “Kaderlerinin arasında bağ bulunan” diye de adlandırabiliriz.

Ya Dost? Bu kelimeye ne demeli?
Gerçi arkadaşlıktan sonraki bir basamak diye nitelendirdik bu uçsuz bucaksız kelimeyi, ama bence yeterli değil. Dost, merdiven kadar basit, duygular kadar ağır olmayan bir kelime. Anlamı herkese göre değişen, herkesçe özelleşebilen, ama limanına sığındığın da asla terk edemeyeceğin bir kelime.

Neyse… Kelimeler işte… Takıldınız mı peşine, sizi bir diğerine, bir diğeri diğer birine derken sürükler gider…
Biz asıl meselemize gelelim. Bu gün anlatmak istediğim diğer bir Dost’a. Onunla geçen geçen trajedi ve komedi dolu olan zamanlarımızdan birazcık olsun dokunmak isterim. Her ne kadar son zamanlarda “Sıkıcı olmaya başladın” diye ona takılsam da.

Lakin bu meseleye geçmeden önce asıl Dost’u da hatırlatmadan edemeyeceğim. Bu
gün, yani miladi 8 Haziran 632 yılı, Habib-i Zişan’ın Dost’una kavuştuğu, dünya hayatının, ahiretle vuslata erdiği gün.

Kendisini pek sevmediğimi söyle durur her bir fırsatta. Her şeyde her ne kadar birbirimizin yanında olsak da, içimizde hep o duygu vardı: “Bu çocuk beni sevmiyor.” Ben bunu pek dillendirmem gerçi. Neden mi? Görünen köyün kılavuz istemediğini bilirim, ama sanırım ben biraz görünmezler de dolanıyorum, her fırsatta bunu dillendiriyor Mehmet.

Her neyse, “Bu çocuk beni sevmiyor” meselesinden devam edersek asla çıkamayız, bunu biliyorum. O yüzden başka konulardan devam edeyim.

Sinema bir aralar en güzel faaliyetlerimizdendi. Yaklaşık haftada bir sinemaya gider, orada film güzelse izler, kötüyse etrafı seyreder, filmi beğenmezsek suçu “Bu filme sen getirdin beni” diye birbirimizin üzerine atarız.
Gününü, ayını ya da yılını hatırlamıyorum ama sinema ile alakalı en keskin anım o gün Memetin cebinde 10 tane on kuruşluk bulunmasıydı.

Vezneye gittiğimizde, “Bir bilet lütfen” gibi kibar bir cümle kurmak bizim için çok fantastik dururdu, bu sebeple “Bilmem ne filminin, G. Sırasının, 15. Koltuğunu istiyorum” diyen, olayı basit ve net bir şekilde anlatan bir cümle kurardık. Gerçi buraya kadar pek bir şey yok. Olay buradan sonra kopuyor:

“Hoş geldiniz. Filminizi seçtiniz mi?”

Bilmem ne filminin, G. Sırasının, 15. Koltuğunu istiyorum

“Tabi” diyen kızcağız soru dolu bakışlarla Mehmet’e dönüp, “Öğrenci misiniz?” diye sorar.

Evet.

Bu kadar masum evet dediğine bakmayın bana dönüp, “Yok emekliyiz.” dediği günleri de hatırlıyorum.

Her neyse biletler alınır sıra para vermeye gelir. İşte o 10 kuruşluklar teker teker masaya konur ve kızın önüne itilir. Kız önce şaşkın şaşkın bakar ardından da “Bu ne?” diye sorar,
Mehmet gayet sakin bir sesle, “Paraaaaaaaa” diye cevap verir.

Bu bozuk para meselesi sadece sinemada değil, okulda da aynı hızıyla hayatımızı meşgul etmekte.Matematik dersinde oturmuşuz, matriks konusunun bilmem ne başlığını inceliyoruz. Birden demir sesleri geldi. Bizim okul dağın başında olduğu için en fazla börtü, böcek, yılan, kuş sesine alışkın olan kulaklarım ve dersten kopma güdüsüyle yetişmiş beynim birden sesin geldiği yeri aradı. Gerçi, o kadar zahmeti boşuna verdiğimi yan tarafımda elindeki on tane birlik, sekiz tane elli kuruşluk paraları saymakla meşgul olan Mehmet’i görünce anladım. Hiçbir şey olmamış gibi verdiği cevapsa alkışlanmaya değer:

Galip ya, teneffüste kantine gidelim de şu paraları tümletelim.

Bir ayımızın bozuk para tümletmekle geçtiğini söylesem herhalde abartmamış olurum.

Sevgi doludur. Birini çok severse asla ona karşı bilerek kötülük yapmaz. Bunu her ne kadar yaptıkları için ona kızsam da rahatlıkla söyleyebilirim. Asla kin duymam ona karşı ya da yaptığı bir şeye sinirlenmem; çünkü bilirim onun o şeyi bilerek yapmadığını. Şimdi bunu okurken içinden, “E, durduk yere ne diye surat yapıyorsun?
Yüzüme bakmayıp, gözünün ucuyla beni süzüyorsun?
” diyordur. Öncelikle şuna
bir açıklık getirmek gerek, gözümün ucuyla bakmıyorum hiçbir zaman çünkü,
gözümde lens olduğu için haliyle bakarken kayıyor. Ha, niye surat yapıyorsun
diye soracak olursanız, ne demiş yazar: Mesafe iyidir; ama ayrılık değil. Tabi arada sırada.

Aramızda bir çıkar ilişkisinin var olduğunu söylerler çoğu zaman. Mesela birbirimize olan çıkarımız sebebiyle yemek yeriz, sinemaya gideriz, beraber bir şeyler yapar, Starbuks’ta aldığımız bilmem ne içeceğinin içindeki çikolata dolu buzlu sütü kaskatı bir halde pipete
çekip etrafa yağlarız.

Çıkar kelimesinin anlamına sığınamayanlar ise “göbeğiniz birbirinize mi bağlı?” diye azarlar çoğu zaman. Birbirinden ayrı hareket etmeyen iki arkadaş gibi görenler buna kızalar.

“Mehmet şuraya gelir misin?”

Galip geliyor mu?

“Yok.”

Ben de gelmiyorum.

Bende tabi bu olay biraz daha farklı oluyor:

“Galip şuraya gidelim mi?”

Bu soru bana soruluyorsa Mehmet’le mesafelidir aramız büyük ihtimalle.

Şu çocuk geliyor mu?

“Küssünüz diye ona sormadık.”

Gidin de şuna da söyleyin. O da gelsin.

Tabi ben arka planda oynadığım için çoğu zaman pek haberi olmaz böyle şeylerden. Malum ben görünmeyen köylerdenim, haliyle kılavuz da gerekiyor beni görmek için. O kılavuzda benim.

Her ne kadar kendisini sevmediğimi düşünse de, ben onun her zaman görmediği planlarda oynayacağım. O da görünen planda olacak. Her zor anında, her zor zamanında kâh karşısında, kâh yanında olacağım. Kitabımda da dediğim gibi, “Dostluk bakışlarda gizlidir.

Ha bir de her ne kadar beni haklarını ihlal ettiğim için Facebook yönetimine şikâyet edecek olsa da siz okuduktan sonra yine de bir “Maşallah” deyin dostluğumuza. :)

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
100901erdaleren1_bmp,hlarge

12 Eylül Hüznü…

Bugünden yıllar önce.
12 Eylül 1980/
Benim yaşlarımda bir çocuk:
Adı Erdal Eren.
Boynunda bir ilmek ve genişçe bir ip.
İdam sehpasında. Asılmak için beklemekte.
Suçu: bilinmemekte.
Veyahut uydurulma bir suçtan muzdarip.
Daha doğrusu, reşit olmayanı asan cunta bir hükümetin acımasızlığından idam sehpasında.

Yaşı büyük değil…
Henüz on altısında. Ya da gün almıştı on yedisinde.
Gözleri çakır gibi/
rengi simsiyah.
Onca acıya hüzne rağmen besbelli gözlerindeki çocukluk
ve zihninden geçenler…
Yaşıtları kitap okurken veya bir kaç grup mahalleliyle maç yaparken;
Erdal eline tutuşturulmuş kelepçelerle,
Hâkimlerin karşısında.
Suçu: bilinmemekte.
Gözlerindeki çakırlık matlaşsa da besbelli..
Zihnindeki çocuk yitip gitse de işte orada!

Büyümemişti. Hamdı, yanmamıştı.
Belki ona biçilen kader o kadardı, gerisi teferruattı;
ama bilinen şuydu ki, kaderi çok cefasızdı.
Acımasızdı.
Tek bildiği, evlerinin önündeki o koskoca park,
annesinin mis gibi kokan hamurişleri ve
babasının getirdiği sıcacık ekmeklerdi.
Suçu ise bilinmemekteydi.

Metris’in büyük odaları gelse de aklına,
silinmemişti annesinin o güzel gözleri…
ve silinmemişti çocukluğundan kalan izler…
Her ne kadar darbe, işkenceye maruz kalsa da;
Burnunda, evinin sabun ve nane kokusu vardı her zaman…

Öldürmüş müydü, sahiden?
O eller birinin kanına girebilmişmiydi?
Araştırılmamıştı bile.
Beslemek istemiyordu; onca haini içinde besleyen bu devlet!
Beslemeyecekti; zira o kadar hain vardı ki onlardan fırsat bulup;
bir masumun yapıp yapmadığı suçu araştıracak kadar beslememişti.
Sonuç neydi peki, belirsizlikler içinde; tek belli olan mefhum:
İdam!

Boynunda öpüp kokladığı annesinin dudak izlerinin hemen üstüne;
geçirildi koca bir ilmek.
Hemen ardından sıkılandı sehpanın üzerinde:
Sabaha karşı bir vakitte.
Neydi suçu; bilinmemekte.
Neydi günahı; emin olunulmayan bir cinayet;
ve peki neydi boynundaki?
Yaşıtlarının o koca dünyasında akla hayale gelmeyecek koca bir ilmek…

Cellat, önce sıktı ilmeği, boynuna kıravat yerleştirircesine,
Onca idamlığın boynuna yerleştirdiği bu ilmek sızlamıştı ilk kez;
cellat sızlamıştı son kez.
Ama “emir kuluydu” ya hani daha fazla fırsat vermedi vicdanına;
küçük bir örselemeyle susturdu.
Keza evde bekleyen ve açlığın boynuna ilmek vurduğu;
hanımı, çocukları ve diğerleri;
hepsi de birinin ölümüyle, yemek kazanıyor;
canına can katıyordu;
Cellat, haklıydı;
İp, haksızdı;
Cunta, haksızdı!

Sabaha karşı bir cezaevinde,
İnfaz edilirken;
büyük bir kar fırtınası kopmuştu 13 Aralıkta.
Ölen çocuktu.
Sübyandı, ipin altında sallanan; millete göre masum, Devlete göre Katil!
Suçu: kesinleşmiş bile değildi.
Daha doğrusu suçu: bilinememekteydi…

Fazla geçmedi, daha doğrusu fazla yaşayamadı;
Güneş hafif kızıllığıyla doğarken;
Havada ki kızıllık, kan döküldüğünün habercisiydi;
Ana kanının, baba kanının bir ip altında sallandığının habercisi…

Asılmadan önce Savaş Ay’a söylediği o minik söz kayıtlara geçerken; 12 Eylül’ün cefasını bir daha bu millete yaşanmamasını temenni ediyor; ve o zaman idam edilen/öldürülen nice masum insanların ruhlarına Allah’tan rahmet diliyorum.

“Avukatımla görüştürülmüyorum. 18 yaşının altında olmama rağmen beni asacaklarını söylüyorlar. Varsın assınlar, ölümden zerre kadar korkmuyorum. Ama yaşımın tespiti için kemik testini bile yapmayan Devletin korkusu nedendir, bir türlü anlayamıyorum.”

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
20090919143714825

Anadolu’da Bayram…

Bizim bayramlarımız vardı:
Kurdeleli şekerlerin altında yatan sıcacık çikolatalarımızla birlikte.
Yaşlı amcaların, teyzelerin kırışmış ellerinin yanı sıra,
İçlerinde çarpan kusursuz kalbler vardı.
Öyle sıradan değildi bizim bayramlarımız;
lâkin bu kadar da katahor hiç değildi.

Tatile gitmezdik, bundan önceki bayramlarda.
Denizi bol bir memleketi, ailemize hiç tercih etmemiştik.
Ufak bir yakınma dahi olmazdı gidemedik tatile diye;
Çünkü memleketimiz vardı:
Sıradan, basit, yeşilliklerle dolu…
Belki de ufak bir dağın arkasına saklanmıştı;
Ama çocukluğumuzun, gençliğimizin hatırası saklanmıştı o dağın en ufak yerine!

Hava sıcak olmazdı bazan…
Mesela soğuk bir kış günü sıcacık bir ezandan sonra;
erkenden ayaklanırdı ev ahalisi…
Mahalleyi dolduran ve babasıyla gıcır gıcır elbiselerini giyen çocukların sesi,
tahta pervazlardan ve pencerelerden içeriye doğru süzülürdü.
Bu bayram daha çok onların gibiydi ama çok iyi biliyorduk ki
bu bayram hepimizindi.

Bir ay süren Ramazan’ın gidişinin hüznü buruk bir tebessüm gibi yanaklarımızda;
kalbimizde dururken, etrafta koşuşturan annemizin sesiyle irkilirdik.
Sıcacık çay büyüklerimizin gittiği bayram namazında hemen sonrasına hazır olmalıydı.
Koskoca bir çaydanlığın hangar gibi altına suyu doldururduk önce;
Çayı koyarken yadırgardım oruçlu muyum değil miyim diye;
ama aile şerafının sofra sofra öbeklendiğini gördüğüm vakit;
Oruç olmadığımı, Ramazan’ın bittiğini kabullenirdim.

Ezanın ardından yerleştirilen masalar ve peşi sıra sürüklenip gelen aile büyükleri;
bayram için hazırlardı artık.
Mis gibi havanın, ardından yumuşak bir kızıllıkta güneş ışıldar dururdu;
Tahta pervazlarının hemen arkasında duran tertemiz camlardan…

Yemekler yenir; çaylar yudumlanır;
Bu sırada memleketine yeni gelmiş;
fakülte yollarında dirsek çürütmüş olanlar varsa;
onların gözleri teğlenirdi.
“Sen yiyemiyorsun oralarda” derdi yaşlı anneler;
çift sarılı kocaman haşlanmış yumurtayı önlerine koyarken.
O sırada evin Reisi kaldırırdı kaşlarını önündeki sıcacık;
kâh susamlı kâh sade, tırnaklanmış pideyi elleriyle bölüştürürken.
“Piden bitmiş” derdi uzaklardan gelen oğluna/kızına;
önünde yığılı duran pideyi görmezden gelerek…

Kaşık, çatal sesleriyle bölünürken zihinlerimiz:
dışarıdan gelen cart kırmızı ayakkabılarıyla, minik kurdeleleriyle;
ve de ellerinde tuttuğu bezden çantasıyla minik kızlar;
kâh sivri burunlu, kâh normal tipli kunduralarla,
ortadan ikiye ayrılmış ve güzelce -biryantinlenmiş gibi görünen- limonlanan saçlarıyla;
eğer şehirden gelmişlerse Anadolu’nun doğallığına aykırı -ve emanetmiş gibi- iliştirilen kravatlarla;
kapılara dayananan çocuklarla bölünürdü.
Bayramınız baaaarek olsun“ diyen çocukların sıcacık tebessümleri güneşin kızıllığıyla bir olur;
evimizin en diplerine kadar sokulurdu.

Babamın cebinden çıkardığı desteden para verişini seyrederdik;
Kâh eski anılarımız canlanırdı zihnimizde; kâh boşluğun içinde bocalarken bulurduk kendimizi…
Ama bilirdik ki bir zamanlar o takunyaların ya da cart kırmızı önden cırtcırtlı ayakkabının içinde bizler vardık;
ve o zamanların bayramı; ne bu zamana benzeyecekti;
ne de başka günlere…

“Hey gidi o eski bayramlar” diyenlere ithaf olunur. Gerçekten de nerede o eski bayramlar? (Burnumuzdaki Sümükle Anadoluluyuz yazımın ikinci kısmı.)

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
sehit-selam-kemer

Vatan Sağolsun!

Bir insan neden yazar ki? Ya da bir yazar, klavyenin başına oturduğunda niçin alır başını gider cümleler? Aslında dökmek istediklerimiz midir ki bunlar böylesine istemsiz bir şekilde yazarken. Ya da rahatlıyor muyuz? Bilmiyorum… Lakin şu sıralar rahat olamadığımı burada açıkça yazmassam olmayacak. Rahat değilim. Yazsam da bitmiyor bu rahatsızlığım; yazdıklarımı tek bir sinirle yırtıp atsamda tükenmiyor kalbimdeki sızı.

“Allah yolunda öldürenlere ‘ölüler’ demeyin. Aksine onlar diridirler;
Ancak siz onları fark edemiyorsunuz.”
(el-Bakara, 2/154)

Aylardan Nisan. Yıllardan 2011. Dünya da haber bültenleri bu günü o muhteşem icatlarla, insanoğlunun yaşadığı müreffeh hayatla, uzaya gönderilen füzelerle, Mars’taki hayat araştırmalarında kat edilen yollarla ve bölünen, paramparça olan atomlarla anıyordu. Evet, günler öylesine güzel öylesine muştuluydular ki İlkbahar’ın o enfes havası tüm ülkede hissedilir düzeydeydi. Keza, bu hissedilirlik Kayseri’de daha farklıydı. Erciyes’in yaylalarından gelen o mis gibi hava zerrecikleri önce meydanın kasvetli egzoz dumanlarına ardından insanların bu sebepten dumanaltı olan kafalarına işliyordu. İsli havanın berrak havaya inatlı sürtüşmesinden her daim zaferle dönen berrak hava güneşin önünü açmış; ışıl ışıl bir gök kubbe ile insanlara hizmette en kadirşinas kıyağını geçiyordu.

Böyleydi Kayseri’de tek bir gün. Böylesine muhteşem, çekişmeler ve iyinin mutlak derecede galip geldiği bir gündü 1 Nisan 2011. Nisan ayının ıpılık havası, Erciyesin mis kokan yaylası ve Kayserili hanımlarının elinden çıkan o enfes zerafet minik Kayseri Mantı Dolması… Bir insanın mutlu olabileceği herşey mevcuttu bu günlerde. İnsanın o yenilmez, tükenmez egosunu tatmin eden her şey…

O günü farklı kılan pek bir şey yoktu aslında. Daha sonra hüsranla, üzüntüyle ve acıyla sonuçlanacak şeyler bile o gün için oldukça olağandı. Keza Medrese’nin az ilerisinde oturdukları sıvası dökülmüş, pervazlarından akan suların izi insan suratındaki izden daha derin olan ve bu güne kadar hiç bir acıyla haldeş olmayan o evde 1 Nisa 2011 günü olağanüstü bir sevinç ve çalgıcıların söylediği şarkıyla halay çeken koca bir ahali vardı. Evin su çizgilerinin bulunduğu pervazından hemen aşağısına sarkıtılan koskoca Türk bayrağı ise o sevincin, mutluluğun ve bunun yanında söylenen şarkıların nedenini anlatıyordu.

Askere uğurlanıyordu bir can. Anadolunun göbeğinden belki şarkın en ücra mevkisine, belki de garbın en güzel memleketine. Herşey kısmetti Anadolular için. Keza kısmetten öte ne bir adım ileriye; ne de bir adım geriye gidilebilinirdi. Doğruydu. Eğer o gün o şartlar altında garbta askerliğini yapan ilk oğluna nazaran belki şarka düşecekti diğer oğlu. Kısmetti bu, işi hiç mi hiç belli olmazdı. Ama oradaki oynayan ahalinin hiç mi hiç umrunda değildi Garb veya Şark. Onlar asker savuşturuyorlardı; onlar yeri gelirse Vatan’a kurban olacak bir oğlan yolluyorlardı. Bundan daha büyük bir gurur olabilir miydi, Anadoluda? Olamazdı tabi ya! Garb’ta onların, Şark’ta, Kuzey’de, Güney’de. Tüm ülke burada yaşayan, soluk alıp veren ahalinin değil miydi? Tabi ya! Tüm ülke onlarındı ve elbette onların olacaktı. Bunun için bir çok Mehmet ölmüş, bir çok Ahmet can vermiş; cephanede taşıyalım, yemek, su götürelim diye bir çok Elif, Ayşe, Fatma’lar can vermişti. Bir daha Mehmet bu vatan için ölse çok muydu? Değildi, keza biz tüm toprakları kanıyla sulamış bir millettik.

Ana Fatma, Baba Hüseyin alayın en başındaydı ve bir köşede yaşlılığın verdiği yorgunlukla oturakalmışlardı. Oynayanları izliyor; bir yandan da kınalı kuzusu Mehmet’e bakıyordu. Belki Çanakkale’de savaşa uğurlayan ana gibi başına kına yakamamıştı oğlunun. Belki de “Gidesin evlad, seni vatana kurban eyledim. Çarpışasın, alnının akıyla  eğer Rabbim kısmet eylerse şehid düşesin” diyemedi. Ama gönlü Çanakkale’ye oğlunu yollayan analarla bir atıyor; onlarla bir söylüyordu.

Hüseyin’de aynı duyguyla sadece oturuyordu, bir ayağı kâh kırıldım kâh kırılacam diyen sandalyenin bir köşesine. Onun da kalbi yaşıtlarının ve daha da gençlerin çarpıştığı Çanakkale’yle bir atıyordu. Keza bu savaş tüm milletin gururu, öfkesi, ferasetiydi. Bu savaş ki, bir millete ne olduğunu gösterendi. Bu savaşki yorgunluğun, ümitsizliğin ve kahatorluğun yerini diriliğe, ümide ve çözüme bıraktığı bir mucizeydi. Öyle ki onca ailenin, onca askerin her daim hayat düsturuydu Çanakkale.

Gelin Elif ve kucağında ki yavrucağızı Mahmut. Elif dimdik bir vaziyette büründüğü beyaz şalının altında balası Mahmut’a gülümsüyordu. İkisi de bembeyaz giyinmişlerdi. İkisi de gidileceğin, gideceğin ve varılacağın bilincinde gibiydiler. Elif, dimdikti. Belki bundan beş ay sonraki gibi ötresiz, esresizdi. Tek cezm vardı yanında o da kocası biriciği Mahmut’un gideceği vakit kırılmıştı. Keza Elif ile mim’i yani Mehmet’in baş harfini birleştiren bu cezmdi. Beş ay aşklarının birleştiricisi habercisi oldu bu cezm. Beş ay… Her çatışmada ufak bir sarsıntıya girse de hala dimdik olan Elif’in inadına ikisinin başındaki yerini korudu cezm.

Mahmut, Muhammed (s.a.v)’in Türkçesiydi. Onun bilincindeydi küçük bala Mahmut. O yüzden babası askere gittiğinde herşeyin bilincindeymişçesine uyuyordu anasının rahat kucağında. Bilmem görüyormudur; lakin Mahmut diyince aklımda Uhud’un o sancılı zamanları geliverir. Şehidlerin arslanı Hz. Hamza geliverir. Bir kör mızrakla o arslanın nasıl yere serildiği; Bir Habeşli Vahşi tarafından kalbinin nasıl söküldüğü; Bir efendi kadın tarafından nasıl dişlendiği gelir. Daha sonra her ikisinin de nasıl dine, doğru yola geldiğini anımsayı veririm. Belki Hamza orada şehit edilmeseydi; belki de Hind orada onun kalbini dişleyip tükürmeseydi doğru yolu bulamayacaktı. Belki de aşk hiç bir zaman o ketum kalplerinde, elemden başka bir şey bilemeyen gözlerinde ve kem gözlerinde kendini göstermeyecekti.

* * *

Şimdi aylardan Ağustos, Günlerden 2′si. Yıllardansa hala 2011. Dünya haber bültenleri cenevreyi, Evrendeki olayları, Atomun çekirdeğine indiklerini yazarken Türkiye başlıklarını değiştirmemiş; “PKK ÇATIŞMASINDA 2 ER ŞEHİT.” Haber öylesine ketum, öylesine teşhire bağlıydı ki, basıma yetiştirmekte acele eden gazetecinin tüm duygularını içinde barındırıyordu.

Ateş, dünya manşetleriyle bir olmuş, Marsta yaşayan bir adamın meşalesinden, parçalanan uranyumun hırsından, gönderilen füzelerin ateşinden korlamıştı alevini ve bir As. İz. tarafından babaocağına doğru yol alıyordu.

As. İz. kapıyı istemese de çalar. Bu sefer kapı çalma sırası beş ay önce dökülen sıvaların yerini şimdi al rengin aldığı ve yine beş ay önce kâh kırıldım kâh kırılacam diyen sandalyenin kırılmış parçalarının kapı önünde beklediği evdi. Kapıyı vurdu As. İz. Demir kapı önce yavaş, eri gördükçe hızla aralandı. Arkada beliren tecrübenin ve acının yoğrulduğu çizgilerin belirginleştiği bir yüzdü. Ana yüzüydü, kapının ardından görülen. Öpülesi elleriyle aralamıştı kapıyı. Her daim duanın sel olup fışkırdığı; şelale olup çağladığı dudakları şimdi bükülmüştü.

“Hayrola evlad? Bir şey mi oldu?”

Ast. İz. dilinden sadece dört kelime döküldü.

“Başınız sağ olsun, Ana!”

Fatma Ananın yüreğine düşmüştü gayrı bir kor. Evlat acısıyla da yüzleşmişti ya daha da derinleşirdi yüreğindeki acı, yüzündeki çizgiler. O öpülesi eller soluklaşır, vücudu dengesizleşirdi gayri. Bu koskoca dünyada ağyar bir vaziyette kalırdı. Kapının oraya yığılırken Er tuttu onu. O sırada dudaklarından dökülen üç kelime vardı. Mehmet’in kokusuna benziyen vücudun kollarındayken:

“Vatan Sağolsun, Evlad!”

Hemen arkadan beliren Elif, Kucağına düştüğü anasını görecek, tepesinde kahpe bir kurşunla parçalanan cezm’in parçalarıyla oda yere düşüverecekti. Mahmut’sa herşeyden habersiz bir şekilde rüyasına gelen babasının o sıcak tebessümüne karşılık ufak bir gülücük saçacaktı yattığı beşiğinden. Belki onun gönlünden dökülen sözcüklerde babaannesininkiyle aynıydı:

“Vatan Sağolsun!”

Buydu bizim çilekeş analarımızın feryatları. Ve yine buydu beni rahatsız, biçare eden duygu. Belki bu son paragrafı bile yazarken titreyen ellerim, ağlayan gönlümle size hitap etmeye çalışırken bir yerde yine çatışma oluyor. Belki de yine çatışma olacak ve yine bir şehid evladın acısı çilekeş bir evin çatısına yıldırım gibi düşecekti. Ama her zaman dilimizde ve gönlümüzde olan tek şeyi söylemek istiyorum size: VATAN SAĞOLSUN!

SIRRIN VE TEKMİLLİĞİN DEMİNE HÛ!

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
SimurghShort

Elfidâ

Kâf dağının eteklerindeydim bugün
Yalnızlığın tebelleş olduğu amansız; ucu bucağı görünmeyen genişçe bir eteği vardı.

Kâh simurgdaydı gözüm; kâh simurgun peşi sıra giden otuz kuşta…
Hepsinin bir oluşunu, var oluşunu ve onca depdepeli yolu bir olup geçmesindeydi sırrım.

Önce batıp çıktıkları aşk denizindeydi gözüm.
Kâh masmavi oluşunda kâh güneşin ışıklarıyla acının kızıllığına bürünmesinde.
Yüzmekteydi binlerce kayık; üstünde simurga yolculuk yapan altmış kuş ile…
Hepsi de aynı noktaya, aynı amaca; aynı meramla gidiyorlardı.
Hepsininde amacı bir
gayesi bir
meramı birdi.

vahdet’e doğru vucud olmuşlardı.
Yaratılış gayesi vahdet-i vücud kendini en iyi şekilde ele vermişti.
Aslında yolculukları kayıkların içindeki eşref-i mâhluk gibi,
ilânihâyeyeydi. Yani sonsuzluğa doğru kanat çırpıyorlar,
Sonsuzluğun içinde simurgu, kuşların sultanını arıyorlardı.

Tabi her şey gibi bir kaç sınavdan geçmeleri gerekirdi; Sultan’a ulaşmadan önce.
Çünkü tek sorumlulukları boynunda inci gibi duran aşklarıydı.
Aynı aşk deryasında kayığıyla yüzmekte olan insanın kalbindeki zerre gibi.
Zira bu deryada geçerli olan şey kuşlar için boyunlarında taşıdığı inci,
İnsan içinse kalbinde taşıdığı aşk zerresiydi.
İki mâhluğun da yolu bir,
katresi bir,
hayatı birdi.

Simurg yolcuları önce aşkın deryasına daldırdı kendini.
Onun suyundan sarhoş olmaktı meramları
Boynundaki inciyi bir nebzede olsun büyütmekti.
Altmış simurg yolcusu kendilerini öyle bir salıverir ki derya-ı aşka
Son on tanesi mahvolur,
harab olur,
yok olur.

Mecnunlaşan diğer elli tanesi ardından hırs ovasına girer. Birbirleriyle hırsa tutuşan
inci sahiplerinin ilk on tanesi  hüsrevâne bir hal alır,
husumet peydahlanır,
metruk bir hâl alınır,
hırsın tebelleş olduğu insanlar gibi yıkılırlar.

Yektâlaşan diğer kırk simurg yolcusu karar verirler,
ayrılmamaya ve her zamanki gibi bir olamaya.
Zira yoldaş azaldıkça yol güçleşiyor;
duyguların en ağır yükü kalblerine ve boyunlarına taktığı incilere musallat olmakta gecikmiyordu.

Ulu varlığın seyrindedir bilgin
Bunda düşmanlık var der gafil
Deniz olduğundan dalgalanır deniz
Onun içindir dalgalar, çöpe sor dilersen*

diye seslendi Ayrılık Vadisi, geriye kalan kırk simurg yolcusuna.
Bir olma yeri değildi zira Ayrılık Vadisi,
Burası gafilin yeriydi ve gafil bunca kuşun arasında düşmanların olduğunu
ayanbeyan haykırıyordu.
Şimdi ayrılık vadisine girerken simurg yolcuları
tuttukları sözü incilerinin içine gömmüşlerdi.
Zira kim bu sözden korkarsa vadi incisini alaşağı edecek,
kendilerini habislerin içine gömecekti.
Ayrılık vadisi sözünü tuttu ve dört gurupta toplanan simurg yolcularından ikinci gurubu alaşağı ediverdi.
On yolcu daha yolunda başarılı olamamış,
incilerindeki aşk kifayete erememişti.
Kalan otuz simurg yolcusu ise yavaş yavaş tırmanmaktaydı; Kâf dağının zirvesine…
Anlatıla anlatıla bitmeyen o muhteşem dağ şimdi karşılarındaydı.

Bir asker, belkide haber veren bir baykuş beklediler önce.
Ya da şatafatlı bir asker töreni,
sedef kakmalarla süslenmiş bir taht,
has ipeklerden imal edilmiş; has mücevheratlarla süslenmiş bir kavuk,
ve bir kaç dalkavuk…

Girdikleri kuşların sultanının mekanıydı sonuçta…
Boyunlarında alınlarının akıyla taşıdığı incininde hakkını ziyadesiyle vermişlerdi:
Bir kaç oda bahşedileceğini sandılar önce otuz yoldaş,
Odanın içinde binlerce çuval kuş yemi;
ve güzel güzel hurilerle doldurulmuş koltukların ortasında, mis gibi yemiş beklediler ki…

Buldukları koskoca dağdı. Sessizlikle örülmüş;
gözlerden ırak kurulmuş; ve sadeliğile göz kamaştıran büyükmübüyük bir dağ…

Otuz kuş önce sermestlikle koskoca Sultan’ın sarayını göremediğini düşündü,
ardından aralarında kopan veleveleyle birlikte bir oyana bir buyana salınmaya başladı.

Aslında ne koskoca sultan simurg vardı; ne de ortada şatafatlı bir saray…
Ortada olan kendilerinden başka bir şey değildi.
Si yani otuz; ömurg yani kuş…
Buldukları sadece “otuz kuş”tan ve çekilen binlerce çile…
Heba edilen onca nefis….
Ve kahırdan biten, tükenen kalın çehreli bir nefis!

Bu gece Kâf dağında yolcuydum.
Bir simurgtum belki, belki de, simurg yolcusu!

Kah battım aşk-ı deryaya kah çıktım Hırslılık ovasına…
Lakin gördüğüm tek şey vardı
Benden içeru bir ben olan varlıktı!

* Ömer Hayyam’dan bir rubai.

 

 

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
tass

Eski Aşklara Dem Vuruyorduk…

Eski aşklara dem vurduk
Yağmurun hoyratça yağdığı, ağaçların çiçeğe durduğu
bir ilkbahar akşamında.
Kâh ben oldum Yusuf,
kâh yoldaşım oldu Züleyha.
Bazen kör kuyuların eşiğinde, bazense kör aşkların kucağındaydık.
Bir yağmur tanesi kadar özgürdü,
bir kar tanesi kadar çelimsizdi,
ve yine bir rüzgâr kadar hoyratçaydı
aşkın pencesi.
Yorgun muyduk, yoksa haldeş miydik?
Hiç birşeyin farkında bile değildik.
Yaprak kımıldatmayan sâba rüzgârları; Züleyha’yı taşıyan Nil gibi
sessiz ve sakindik.
Zifiri karanlığın ortasında halelenmiş aydan yayılan huzmeler penceremizden içeriye
fırsat bulmuş bir yoldaş gibi giriyor,
Bizim için eskilere dem vuruyor; gönlümüzün bağını aydınlatan bir gül gibi yansıyordu.

Kaptanı kaybolmuş bir gemi gibiydik,
Nefsi kalbinin yedi kat altında zincirlenmiş bir hapishanede
Yüreği üflendikçe çoşan ney misali
Korkumuz avını yakalamaya çalışan bir kaplan gibiydi.
Biz aşka dem vuruyor; Züleyha oluyor; Yûsuf oluyorduk.
Pek anlamıyorduk gerçi; Züleyhalığıda Yusufluğuda….
Dilimizin döndüğü tek şey “kör kuyular” ve onun içiydi,
Zira ne yıldızlar önümüze kadar gelmiş, ne de bulutlar bize yoldaşlık etmişti.
Sahi ya bizim Yakup gibi bir babamız olmadı;
Ya da dokuz kardeşe sahip değildik; Kuyuya atacak cesarette…
Kör kuyulara kimse atmadı bizi?!
Kör kütük aşık olan olmadı bize…

Kandilden yansıyan ışıklar hemdaşımın, haldaşımın yüzüne vurdukça
ney sesleri daha bir gür gelmeye başladı gaipten.
Hû diyordu yanan kalpler, kavrulan dudaklar için,
Hû diyordu yerle mimlenmiş âdem için,
ve yine hû diyordu Bir olan Allah için.

Sessizliğin kalbe zuhur, beyne intikal ettiği bir zamanda
Yaratan’ın Oku emri yansıdı kalbin aynasına…
Oku diyordu, Yaratan Rabbinin adıyla…
“İnsanı, aşkı, mahlukatı oku Eşref-i Mahluk” diye sesleniyordu.
Yûsuf’u, Züleyha’yı, Muhammed (s.a.v) Oku, diyordu.

Sessizlik bana ve tüm eşref-i mâhluk’a haykırıyordu.
Dediklerini, diyeceklerini diyemediği, duyuramadığı gibi suskunluğu seçmemişti,
Halkbuki kulağa gelen ufak bir ses, sessizlikten yansıyan huzmeler değil miydi?
Tabi ya! aslında sessizlik bizimle irtibat halindeydi. Gerek sesle gerekse kendi benliği olan sessizlikle.
Yorgunluk gözlerimizi, bedenimizi,
bir sarmaşık gibi bürüdüğünde,
beynimiz kör kuyulardaydı.

Nisan yağmurları ılık ılık temaşa ederken yeryüzüne kahator bir haldeydi, Dünya.
Eşref-i mahluk yalnızdı. Eşref-i dünya yalnız…
Binlerce yıldır yanan bu kandil en az dünya kadar titrekti.
Ağyar kaplamıştı bedenimizi, nefsin elleriyle birlikte
Yenilmiştik nefse, yenilmiştik nefese…
Ney hamuş yani suskunlaşmıştı birden
Yoldaş olduğu yere bayılmış, aşık tek kalmıştı.
Mecnun gibi diyememiştik, “biz Leyla’yı ararken Mevla’yı bulduk” diye.
Bize gösterilen yola giremedik, girenleri de engellemeye çalıştık.
Kâh güldük, kâh eğlendik,
Lakin Mevlana’nın dediği gibi gülümsemelerin öncesinde hazırlık yapan gözyaşlarını bir türlü dökemedik.

Şimdi anladım ki, Yusuf olmak kör kuyulara atılmak imiş,
Züleyha olmak Nil’in azgın sularında bile dimdik kalabilmek imiş,
Kuyu olmak, Yusuf’u içine alabilmek;
Yakup olmak kanlı gömleği eline alıp, “Yusuf’um öldü mü” diyebilmek imiş.
Şimdi anladım ki;
Eşref-i mahluk Ney’in bile vakıf olduğu sırrı* bilememek;
bu sebepten devamlı gülmek imiş.
Hû diyelim dostlar. Sırrın tekmilliğine, Hû…

* Bu sırrı diğer yazımda konu edineceğim.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
aşk

Sadakat ve Aşk!

Adem’in çamurdan biçimlenmiş dudaklarından bir kelime gafil çıkmıştı. Üç harfli bir kelimeydi; söylendiğinde etkisinden kurtulamayacak kadar ağır, taşlaşmış kalpleri yumuşatacak kadar narin…

Üç harften müteakip kelimeydi, aşk! Yalnızlığın pençesinde bulunan kurtuluş… Âdem’in sol kaburga kemiğinden meydana gelen Havva’nın yaratılış sebebi!

“Aşk,” dedi Yaratanına Âdem, cennet semalarını süzerken. “Kalbimin yalnızlığını durduracak tek kelime. Beni tatmin edecek, tek duygu!”
Gözleri cennet semalarında gezerken, Yaratanını bulmaya çalışıyordu. Hâlbuki gafil davranıyordu. Yaratıcı –yani Allah- onun topraktan yarattığı kalbinin içindeydi ve her zaman orada olacaktı. Cennet vardı, Yaratıcı da vardı ama Âdem ve oğulları gafildi. Aşk için yalnızlık için gönlündeki Yaratıcıyı unutuyordu.
Hâlbuki Allah meleklere, “muhakkak ben yeryüzünde bir halife yaratacağım,” dediğinde gönlüne yerleştirdiği aşktan da bahsetmişti.
Melekler ise kendilerinin yetmediğini düşünmüşlerdi.

“Biz seni şükrümüzle yüceltir ve takdis ederken orada bozgunculuk çıkaracak ve kan akıtacak birini mi var edeceksin?” demişlerdi.
Sözlerinde isyan yoktu. Sözlerinde kızgınlıkta yoktu; çünkü onlar iradesizdi. Belirli bir görevleri vardı ve o görev için yaratılmışlardı.
Yaratıcı ise, “şüphesiz ben sizden daha iyi bilirim,” dedi.

Evet, evet… O, gerçekten de bilinmeyeni bilendi. Görünmeyeni görendi. Aşkı kalbine yerleştirecekti. Bu da onun bildiklerine dâhildi.

* * *

Cennet sakindi. Âdem her zamanki gibi vakur… Yürüdükçe bitmeyen cennette mola vermeye yer arıyordu. Tuba köklerinin sallandığı gökyüzünde küçük bir ışık takip ediyordu, Âdem’i. Belki Yaratıcısının ona bir hediyesi vardı, belki de küçük bir melek onu takip ediyordu.
Tuba dallarına baktı. Daha sonra onun meyvelerle doldurduğu hemen önüne… Bir tane elma alıverdi, önündeki yığından. Her şeyden habersizdi. Elmanın daha sonra başına açacağı beladan habersiz… Küçük bir ısırık aldı, önce.

“Yalnızlık,” dedi içindeki sıkıntıyı dışa vuran bir tavırla. “Gerçekten zor bir duygu…”
Yorgun gönlüne uykunun iyi geleceğini düşündü. Çamurdan biçimlendirilmiş göz kapaklarını kapattı. Uykusu yoktu ama kendini kontrol edemiyordu. Uyuması gerekliydi! O zaman uyumalıydı.

Kısa süren uyku keyfi cennette geçen binlerce yıl gibi geldi, Âdem’e. Çocukluğunu yaşayamamıştı. Ama çocuk sayılırdı. Onun da olgunlaşması, büyümesi için uyuması gerekiyordu. En azından kısa süre sonra gönderileceği dünya için böyle davranmalıydı.

Ortalık vakurdu. Sessizliğiyle büyülediği Tuba ağacı bir anda çırpınmaya başladı. Sonu daha sonra tamamlanacak bir ayetin sesiyle titretiyordu, Cennet’in büyük ağacı. Ses vakurluğu bozacak kadar, tiz ve yüksekti.

“O, sizi tek bir nefisten yarattı ve kendisiyle durulup-yatışması için ondan eşini var etti…”
Sesin getirdiği mucize Âdem’in yanında sırtı üzeri yatmış haldeydi. Uykusu Âdem’inki kadar ağır değildi ama onunki kadar da kaba değildi. Kadınlara has olan narinlikle uyuyordu. İleride övgüye mazhar olacak bir narinlikteydi.

Ufak bir tebessüm yayıldı, cennetin semalarına ve Tuba ağacının köklerine. Âdem de uyanmıştı, Havva da… İkisi birlikte Tuba Ağacını izliyorlardı. Onun meyvelerini tadıyor, cenneti tekrar baştan tanımaya çalışıyorlardı. Âdem’in kalbindeki aşk tekrar körüklenmiş, öğrendiği kelimeleri unutur olmuştu. Sarhoşlukla yoğrulmuş, hayatı tatmışlardı. Ta ki bir ayetin sesi yankılanana dek…

“İkiniz dilediğiniz yerden yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın,” demişti Allah, ağacı işaret ederek. “Yoksa zalimlerden olursunuz.”

Havva şaşkındı.
Âdem hayran.
“Neden,” dedi Havva. “Neden bu ağaç bize yasak?”
Âdem olanların farkındaymış gibi konuştu:
“Allah’ın bildiği ama bizim bilmediğimiz bir sebep vardır.”

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email