Yazar arşivleri: HusnuYek

HusnuYek hakkında

Adamın dibi, esaslı oğlan.

Bu*

Üç kişilik bir hikayenin, mutlaka kaybedeni olur. Kaybeden üç kişi bilir olanları. Biri ölür ama hikayenin sonunda.
Tek gerçek, bu.
Üç kişilik bir hikaye siler insanı. Gururunu kırar, acıtır. Ki acıyan herkes yalan söyler, kendinden kaçmak ister. Yalan kalır hikayenin sonunda. Tek doğru, bu.
En çok kadın yalan söyler, en çok o acır çünkü. Kadın, hem kanan, hem bırakılan.
İki kafanın (?) arasında kadın, bir yanı utanç. Diğer yanı hüsran ki acımasız …
Biri hep arafta kalır hikayenin sonunda.
Tek ağlayan, o.
Üç kişilik bir hikaye;  herkesi kandırır, kanatır.
Tek son, bu.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Gustav Klimt

Sen benim Kâbe’m, Kudüs’üm, Beyrut’um, kutsalım. Ağlatan, ayıran bütün duvarlarım, ucunda durduğum uçurumlarım.


Biliyorum, bırakmazsan kendini bana ya da uçurumdan, yaşayamam.
Sana dokunduğuma inanıyorum. İnandığım için sana dokunuyorum. Ki biliyorum, günahım; sana olan uzaklığım.
Ve dudakların, dudakların cennete açılan kapım.

Öncesi hep yavan sen yoksun diye. Aynı, ışıltısız ve tatsız. Ama ya sonrası, dudaklarından sonrası? Uçurumun kenarında olsa bile hep çiçek. Yine mi çiçek, evet, -hamd-olsun. Ama kahretsin işte! Bırakamazsan kendini kalır boşlukta ruhum. Öncekiler, daha öncekiler ve daha öncekiler. Ya da olası sonrakiler gibi ol işte. Al özgürlüğünü yanına, karış ruhuma.

Ölüme en yakın, bilinmez ve hep anlatılan o kutsal anda öp beni.

Hayat vur ruhuma.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Görülür

/birsabahyedişiiridaha/

küçük adamlara büyük olaylar, büyük adamların -bakarız-larına denk düşer
bu yüzden yüz yüze dillenmez istekler, vicdanlar kördür, yeşildir
adamlar iri, adamlar ufaktır, mülke göredir
işte bundan hep bir maruzatı olur
hiç siklenmemiş adamların asırlardır
maruzat onlara has bir kurumdur

ki

ölüm size çok şey anlatabilir ve bir ölü en samimidir
hayat unutulmuş güzel günler içindir
sen yoksun içinde bu ellerde darp edilsindir
en çok tütün kokar ki babam kibrittir
kükürt kor
özlenmesi deliliktir
güze ölmezse iyidir parayla gömülen tabutlar
delinir rencide oğullar
döle kefen parası yedirir
iştah faize biner arsızlanır
ödenemeyecek borç palazlanır
hesap kesilir an sonu
adam ölür
son ödeme tarihi ektedir
günü gelir gömülür
para bölünür, değer biçer ve döver
para döver, bölünür, biçer değer
ve değer biçer para, bölünür
ayın onbeşlerinne müteakiben helva gömülür
ki taşra sarhoşluklarım vardır
ahmet sonrasıdır
eve dönmeyi düşündürür

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Sabahsaatyedişiiri

Altı/patlar kalbimin
kan gözlerini gördüğüme delil
kırkbeşlik ve bade hülyama bürünür
şiir beceriksiz sayılar ürünüdür
hece ölçüsünce
uymaz göğsüme melodi
fakat en çok sana yakışır
ki ortaya saçılmaktır sana dokunmak kelimelerle
şuursuz bir eylem
zamansızlığın içinde bihaber kipinde
ve tüm bu karmaşam sevgilim
susmaya emin olmak için
bu gece gel soluma
yetiş filmin sonuna ki
işte Allah’ım diyeyim
işte özgürlük
o zincirin koptuğu an.
dokuzmilimetreyi göğsüme yedirdiğin zaman
ihaneti buldum demektir
ahmet gibi beni vur demek
zor iştir
ecza gerekir literatüre göre
kanayan yara ya pansuman
ya da tuz uzaksan eczadan
dağlanır dağılır unutulur
hatırlanır en fazla kabuk yolunur
taze kan ikrara delil
insan hep bir isteme
tek bir ölüm
ömür

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
the_tree_by_tistelmark-d4cjccg

Meryem

Yalandır yanan, yılandır kanan ve yalnız hep insan

Mesela sen şimdi konuşsan, kim bilir, bazı şeyler devinir ve rüzgar yön değiştirir.
Çokça süreya kokan bir şiir devşirilir eğreti dillerle, siyah biraz dağılır belki diye.
Beceriksiz çocuklar sevişmekten çok dövüşmeyi bilir ama bazı şeyler değişebilir.
Tutulan o eller senin mi, ya da hava diye solunan kokun diner mi?
Oysa ne kadar gerçek mesela; diz kapakların, yürüdüğün yol, baktığın dehliz.
Adı bilinmesin, bu aramızda duran şey bizi ayırıyor.
Ne kadar yakınsa o kadar uzak, duyum bize el verir mi?
Mesihini bekleyen yolu gözleyebilir mi, kokunu rüzgarlar getirir mi ötesinde her şeyin.
Var oluşuna yandı dünya, lal oldu adem, yandı ve atıldı.
Yanmaya ve yine yanmaya, kanmaya ve kandırılmaya.
Gözlerinden başka bir gerçek, boşluktan başka bir şey yok.
Eğer sensen yalan, eğer sensen yanan buna göre bir yol yok.
Sen meryem olursan bana göre bir rol yok*

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Hiç.

” Ve monolog yalnızın tek ilacı.”

Uzun süre baktı bu cümleye, değişen bir şey olmadı. Harflerin yeri değişsin istedi sonra, harfler konuşsun istedi, teselli bile versin istedi. Kendinden uzaklaştı.
Beklemeye alışmıştı, harfleri de beklerdi, ne kaybederdi… Hiç.
Kaybedecek hiçbir şeyi yoktu.
Hiç olan kaybetmemiş zaten hiç hiçi. Her şey çok karıştı birden. Yalnızdı ve yine yalnızdı. Sadece yalnızdı ama karıştı.
Aklı kendine, kendi kendine karıştı. Cam kenarına yaklaştı.
Sonra ayrıldı cümleden, evin en güzel yerine geçti, beklemeyi en sevdiği yere. İki ekmek bekledi, geldi. Sigara bekledi, geldi.
Ev sahibi bile geldi. Sahipliğini hatırlattı.
Zamanı da geldi… Ama o gelmedi. Bekleme salonunun önünden geçmedi.
Hastanın doktora hasretlik çektiği tek mekandı, daraldı. Dumanla birlikte belkilerle bulandı aklı.
“Belki geç çıktı işten” – Çalışıyor mu, nerede çalışıyor-
“Belki yolunu değiştirdi” -Evi nerede, penceresine güneş doğuyor mu ki-
“Belki öldü” -Allah’ım adı çok güzel!-

Bir tek adı vardı. Adını hatırladı, elinde yoktan başka bir şey olduğunu fark etti, utandı. Artık hem yalnızlığı, hem utancı hem de unutkanlığı vardı.
Belkilerden dönerken cümlesine takıldı, düştü ve hatırladı istemsiz. Sıkıldı.

“Ve monlog yalnızın tek ilacı”

Yüksek sesle konuşmaya başladı, kendine dikkat kesildi, söylediklerine irkildi.
Bir katil korkaklığıyla, can almaya giden canlı acizliğiyle irkildi. Ama durmadı, durmadı ve devam etti:

“Bilmiyorum evet. Nasıl yaşamam gerektiğini bilmiyorum. Nasıl konuşmam gerektiğini de bilmiyorum. Nasıl sevmem, nasıl şiir yazmam, korkuyu beklerken nasıl nefes almam gerektiğini  bilmediğim gibi. Ne kadar çok şey bilmediğimi bile bilmiyorum.
Bilmediğim ne çok şey, bildiğini söyleyen ne çok ses var kulakları sağır eden.
Sence kibir kaç desibel? Benim sevdiğim sessizliklerim var, sebebini bilmediğim, bilmek istemediğim. Neye sebep sustuğunu bilmediğim ne çok insan var, sesinin yankılanması gereken. Yankı yapan seslerde boğulur mu insan? Bütün susmalara bedel gözler neden hep siyah. Senin gözlerin gibi.
Sana adını veren hikayeni bile bilmiyorum. Ama adını seviyorum. Adını biliyorum bak, bu güzel. Neden sustuğunu bilmiyorum ama. Bugün niye gelmediğini de.
Biraz sesini duysam keşke. Gözlerin en güzel şarkıları söylerken, dilin hecelere mi dönmüyor? Hadi ama! Bilmemize gerek yok hiçbi’ şeyi. Yüreğimiz bizim. Bana yarınlar için bir kez adımı söyle!
Özür dilerim, özür dilerim, özür dilerim…
Sesimi yükselttim.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Tümünün içinde.

İhtimaller, ihtimaller ve yine ihtimaller …

Evet, tam şu an, bunları yazıyorken, yazdıklarımı görüyor, çizgilerin kıvrımlarını görüyor, bunların anlamlı simgeler olduğunu görüyor, bir sonra (hangi önceye göreli?) kullanacağım ifadeyi düşünürken bile bir rüyada olabilirim.

Ama “olabilirim” derken bile geç kalıyorum ona, o anın olayına ve tam ortasında kalıyor edimim. Kalıyor ama ben yakalayamıyorum, kalamıyorum. Bu  biten film gibi aslında her şey. Evet evet, her şey!

Bir başlangıç noktası olan, olduğunu düşündüğümüz ve biteceğini öngördüğümüz bir dilim. Zamanın bir dilimi, zamanın içinde, zamansızlığın içinde …

Bakmamak lazım bize öğleden önceleri, sonraları, onaltıotuzlar veren icatlara. Biz uydurduk hepsini, her şey bize uysun diye.

Zaten daha önce de söyledik: “Kalanlarla yaşıyor zaten insan. İnsanın yaşadığı hayat ise; kötü sonlu bir taslak gibidir, belirli izler sadece ve hiçbir şey tam değil.”

İzlerin izinde, zamandan bağımsız rüyaların içinde, bengi döngüyü kabul edebilmiş, rüyanın da içinde uyanık ve hepsinin içindedir insan.

Bütün kurguların, kurumların, kararların ötesindedir hayat.

Tanrı ile yüzyüze konuşacak düzendedir insan. Tümüyle içinde, tümünün içinde.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Bazı yarınlar

ve olaylar gelişir
biri önce biri sonra
bir önce,
bir sonra,
ardının ardına,
sırayla,
aynı anda
ama gelişir
olacak olan işini bilir
önce ve sonra diye ayılır
zaman,
insan,
sen,
yine sen
öncesiz ve sonrasız olan bir o asl…
neyse,
konumuz o değil
onun konusu ben değilim
zaten isimsiz mektuplar
hava muhalefeti nedeni ile
kansız ölüm iktidarsız
bazı diller vesile acılara

ve acılar gelişir
büyür
yüzbinlere,
dahaçokbinlere dağılır
farklı dillerde,
farklı tenlere
bazı eller bırakılmamak içindir,
yaşam adına
eller önayak yarınlara,
ümitler hep yarına
yarın hiç olmasa sözlüklerde
sen terli,
ben kirli
biliyorsun
aslında yarınlar ölmek içindir

ve ağzım bozuk
çatal diller
acı dokunur mu tenlere
bazı kelimeler susmak içindir
acının karşısında
mahmurlaşmış hisler
iç organlara çarpar,
durur,
tekrar vurur
hepsine sebep

ve hep aynı ses
aynı dilde,
aynı tenden,
aynı boş salonda,
bütün köşelere çarpar
son için geri gelir kulağına
“gidiyorum bu*”

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Eksik

ve bu son
bir başlangıç
ölecek cancağızım yediverenler
kelimeler abdest almayı bilmiyor
“benim şiirlerimde” diye başlayamadı hiçbir cümlem
okumadan yazdıkların
yaşamadan anlattıkların
dokuzboğuma diziliyor
örslenmek istemiyor sesin

 

ama
ben en az annemi anlattım
annem şiir falan okumuyor
ben okuyorum
annem annesine okuyor
bir tek annem bilse güzel kelimeleri
kime söyleniyor bilmiyorum
ve
lem yekûn lehû küfüven ahad
ama
annem çok ağlıyor
en çok geceleri
göğsüne tonlar abanıyor
ve ben çok sigara içiyorum

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Belirli izler sadece, hiçbir şey tam değil.

Aslında insan; taslak olarak kalmış, kötü sonlu bir roman gibidir. Belirli izler sadece, hiçbir şey tam değil.

Diye yazmışım bir kenara. Durumu, durumumu açıklıyor aslında bu cümle.
Uzun süredir aynı cümleyi görüyorum, duyuyorum ve en kötüsü kendime de söylemeye başladım.
“Taslak olarak kaydedildi.”
Başı var -gibi, sonu yok – genelde- cümlelerin. Kimseyi uzun süreli dinleyemiyorum mesela.
Farklı yerlere gidiyorum, sivri köşelere çarpıyor ruhum.
Böyle olmaya başladığından beri sağa-sola, bir yerlere yazmışım bir şeyler. Tuhaf şeyler…

 

*Ramazan- Somali, deprem-Van, zamanla-unutmak.

 

* Önce yapabildiğimi gösterip; kurumları ve kuramları ‘tatmin’ ettikten sonra, koşarak kaçacağım. Pilavdan döneceğim, kaşığım kırılacak.

 

*Azardı geceleri ağrım, ağırdın. Tonlarca konuşurdun hep, pleseboya sebep.
Gedik olduğum her cümlede lafın olurdu. Yitik yüzümde ekşirdi adın. Yüktün,yıktın. Birinin yarattığı evrende, birilerinin kurallarıyla ve bu kafayla yaşamak nasıl zor, sende o kadar zorsun. Zarsın, kendini koruyabildiğin kadar.
Kanısın masumiyetince. Kanasın günahların! Yarattığım kadarsın beynimde. Sayıkladığım geceler kadarsın, -e- kadarsın. Gözlerin ne kadar siyah. Kader ve keder… Ve sen “kadın”.

 

*Ben; devletin meşrulaştırdığı bir evliliğe ait, orgazmsız bir sevişmeden ibaret, imamın inandırıldığı bir nikâhın mamulü, döl sebebimin mülkü, Allah’ın kulu, Muhammed’in ümmeti ve senin köpeğin. Bırak beni gideyim şeyhim. Hasretime bile hasretim. Bırak sınırları, sınırlarımı geçeyim!

 

*İki yalnız bir olur. Biz derler kendilerine. Öyle yaşamaya başlarlar. Vakit geçer.
Kadın sever. Erkek gider.
Kadın ağlar. Erkek susar. Kadın gider. Erkek içer.
Erkek döner. Kadın kaçar. Erkek sorar. Kadın susar. Kadın büyür. Erkek küçülür.
Kadın bilir. Erkek bilmez. Kadın “olur”. Erkek olamaz.
Kadın!
Büyüme, kal öyle.Gitme. Bitme.
-Teoman müziği bıraktı ya… Neyse!-

 

*Sabahçı kıraathanelerinde uyanıyorum bazen. Hiç kitap okumuyorum ama fazlası ile içiyorum. İçki ile ilgili bir sıkıntı yok.
Yani ; ‘on-da- sıkıntı yok’. Sıkıntı duymadan yaptığım tek şey var, içmek. Yatarken içmek, uyanınca, aç, tok, yalnız, kalabalık… Hiç ama hiç fark etmiyor. Ayık olduğum her an ya gözlerim yanıyor ışıktan ya da kalbim, on-dan.

Ondan içiyorum zaten. Onun elinden değil, ondan!

 

* “-A priori şeyler- için Kant bir sürü bir şeyler söylemiş ama benim a priori tek bir gerçeğim var: Yalnızlık.

Yalnız olacağım ve öyle öleceğim, yaşayıp-görmeme bağlı değil. Orada duruyor öyle. E zaten -varoluş- problemi değil mi bu; üryan gelmek ve üryan gitmek. Sartre, Kant’ı denk getirse/getirebilse idi, Kant yalnız ölmeden önce.
Hesabını sorardı bence. Uzaydan ve zamandan bağımsız tüm yalnızlıkların hesabını!” falan derdi Oğuz Atay olsa/yaşasa.

Gerçi “Oğuz Atay- da ölü, ben-de ölü.” Hem hayat ne tuhaf, vapurlar filan.

 

*Herhangi bir şehirler arası yolculukta bile anlayabilirsin. Gitmek zordur.

 

*Gecelerin uzamaya başladığı günlerde cümleler kısalır. Gecenin uzamı yok ettiği anlarda, nerede olduğunu bilmeyeceğin bir bozkırda kalır ruhun. Ruhum bedenimden ayrılsa, gerçekliği değil seni bulur. Sonbaharda giden kuşlar, hüznü bulur sıcaklığın yerine.

Ruhlar kuş olur ve sen gidersin sıcaklığa. Ruhum havada, bedenim soğuk. Isınamazsın benimle. Ellerimde soğuk, ellerinde soğuk.

 

*Beyaz,dibine kadar beyaz!

 

*Carpe diem falan değil kuzum tavrımız. “Şu an’ın hakikati”

 

*Oysa ben.. Neyse. Ama şunu bil. Çok küfür biriktirdim sana.

 

*Ömürlük vardiyamı gönderdi personel müdürüm;
pazar,ertesi.cuma,ertesi. Her ertesi sana bayram. Sana her gün bayram!

 

*Ki sen yasak meyve.
… Rağmen beklenen.

Gel!

 

*Senin biraz daha doğundan gelen haykırışı duymuyorsun değil mi? Sana göre doğu, sana göre doğulu haykırışı.
Senin kasıklarında oluşan ağrı, onun utancı. Kasıklarında acıyı taşıyor o. Bir kuytuda, istemsiz, bitimsiz bir acı.
Ağrınızın ne kadar aynı, acısının ne kadar farklı olduğunu anlatmak istiyorum.

Ya da boş ver. Bir taksi çağır, gideyim ben.

 

Bunları buraya yazdıktan sonra farkına vardığım bir şey var:
Kadın ve zaman kelimeleri ile çok uğraşmışım. Saçma.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email