Yazar arşivleri: İlknur Uğur

İlknur Uğur hakkında

Gerektiği zaman gerektiği gibi davranan gerektiği gibi davranmadığın da gerektirdiği gibi tuhaflaşan bir kişilik:)

soba1

Çilek Reçeli

 

Dar bir pencerenin ardından içeriye misafir olan görüntünün güzelliği ile aklına gelen hatıraların sarhoşluğuna kapılıyordu İsmet Bey. Dışarı da beyaza bürünmüş binaların çatıları, kar tanelerine yuva olmuş ağaç dalları ve karın çokluğu ile iyice varlığını belli eden kaldırımlar ona güzel çocukluk yıllarını hatırlatmaya yetiyordu. Arada hızlanan karın etkisiyle sisli bir havaya bürünmüş esrarengiz bir şehir görüntüsü onu etkiliyor, peteğin ona bahşettiği yetersiz sıcaklıkla ürpertiye kapılıyor ardından bedeni titremeye başlıyordu. Ani bir irkilmeyle zorda olanlar için Allah’a dua ediyor akabinde garip bir tezatlıkla masanın üzerinde duran sıcak çayından yudumlayıp derin bir oh çekiyordu. Daha sonra oturduğu sandalyeye iyice kuruluyor, ellerini göğsünde birleştiriyordu. Henüz büyümeden ve kendi yolunu çizmeden ki hallerini hatırlamaya çalışarak; hafızasının onun isteğine boyun eğmesini bekliyordu.

Geçmişte ki zorlukların derecesi ne kadar yüksekse, yaşamdan alınan zevkte o kadar tatlı olduğunun farkındaydı. İmkânların sınırları yükseldikçe değerleri sanki daha da aşağıya düşüyordu. Tıpkı ikinci el eşya misali! İki odalı evdeki kalabalığı sevdiğini gizlice kendine kabul ettirmeye çalışıyordu. Daha sonra ona deliller sunmak istercesine; kalabalık sabah kahvaltılarını canlandırıyordu gözlerinin önünde. Yer sofrasında dizlerinin üzerine çökerek oturdukları neşeli dakikaları hayal ediyordu. Pencerenin ötesinde inatla ve zalimce yağan soğuk kara karşın içerisini sıcacık yapan sobanın üstünde ki kızarmış ekmekleri parmaklarının ucu yanarak yer sofrasının üzerine nasıl koymaya çalıştığını ve daha sonra hafif ekmek yanığı kokusunun odayı nasıl esir aldığını tebessümle ve o kokuyu duymak istercesine derin bir nefes çekerek yâd ediyordu. Pek ballandıracak bir sofra değildi. Öyle ballı kaymaklı bir kuş sütü eksik nizamından uzakta, gayet sıradan bir kahvaltı sofrasıydı. Beyaz peyniri, zeytini, haşlanmış yumurtası, söğüş doğranmış domatesi ve annesinin kendi elleriyle yaptığı çilek reçeli. Sofranın üzerindeki yiyeceklerin çokluğundan öte ona hissettirdikleri duyguların yoğunluğuna kapılmıştı hayalin de! Dokunası zor, sıcak kızarmış ekmeklerin üzerine sürülen yağın usulca erimesi ve üzerine sürülen o mis kokulu çilek reçeli ile oldukça lezzetli bir sofra haline dönüşebilmesini anımsıyordu. Çay bardaklarına atılan şekerin ardından çıkan tiz sesler sanki senfoni orkestrasının ihtişamı ile melodileşe biliyordu.

İliklerine kadar ısıtan sobanın etrafa yaydığı yoğun sıcaklıkta al al olmuş yanakları, etrafa savrulan esprilerin kuvvetiyle daha da koyu al rengine bürünüyordu. Şimdi ise oturduğu sandalyenin çevresini süzdüğünde yalnızlıktan başka hiç bir şey görmüyordu. Ne gürül gürül yanan bir soba, ne kızarmış ekmek kokusu ne de kaşık sesleri. Geçmiş ile gelecek arasındaki bağlantıyı en iyi yaşadıktan sonra anlayabiliyordu. Tahminlerin yüzdeleri arasında boğulmaktan öte geçmişin şeceresini çıkarmaya çalışıyordu. O zamanlarla şuan ki zaman arasında; ümit ve dilekler arasında uçurumlar veya benzerlikler illa ki olacaktı. Küçük yaşlarda ki idealler şimdiki zamanlar da yaşadıklarımızla örtüşemiyor olabilirdi. Ama ne olursa olsun yeniler eskiler gibi huzuru anlatamıyordu. Sadece biraz yaşanmışlıklar serpmek gerekiyordu. Ama o ruhu yaşatabilmek, önümüze serilen kaderi değiştirmek kadar zordu.

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
001

Korku İmparatorluğu

Bir karganın mısır tarlasındaki korkuluktan korkması…

Bir filin sırf içgüdüsel olarak kendinden kat ve kat küçük bir fareden ürkmesi…

Ya da

Bir insanın diğer bir insanda adını bile koymaktan çekindiği bir veya birçok özelliğinden çekinmesi vs.

Binlerce seçenek sıralanabilir. Hatta yüz binlerce! Uçuk bir handikap ya da mantıklı bir açıklama bulunabilir! Saydığım ve saymakta kendimi kısıtladığım binlerce bahanenin arkasına içsel bir düşünce tarzını, iki nokta üst üstte korku imparatorluğu diye de etiketlenebilir. Ya da Rönesans öncesinde o özenesi akımı önümüze seren Avrupa da, engizisyon mahkemelerin hâkimiyetinde olan krallıkların, nasıl titrediği de yazılanabilir. Dünya üzerinde hâkimi olan hiyerarşinin kat ve kat yapılarında bir üst grupların bir diğer alt gruplarına sundukları korku imparatorluğundan da bahsedilebilir. Derin devlet yapılarının, yer altı mafyasının nam-ı diğer ağa babalarının korku imparatorluğu da anlatılabilir. Daha fazla ileriye giderek dünya üzerindeki güçlerin ve egomanyasının insanları nasıl esir aldıklarıda yazılabilir. Kısacası uçsuz bucaksız bir beyaz sayfayı binlerce kelimeyle doldurabilir. Ama ben uç kesimlerden uzaklaşıp daha çok yerleşim yerlerine doğru inmek istiyorum. Günlük yaşantımızın içindeki korku imparatorluğu anlatılanabilir mesela, herkesin bir şekilde farkında ya da farkında olmadan şahit olduğu!

Çoğumuz artık yaşanmışlıkların devamı mahiyetinde gelip geçen bir yeni günün, öncesindeki güne endeksleyerek yaşamımız sürdürüyoruz sanki! Bu tıpkı bir kural gibi önümüze seriliyor. Çünkü çoğunluğun ayak seslerinden başka hiç bir şey duyulmuyor. Bir kitabı ikiye bölen ayracın okunmamış kısmından çok bilindik okumuş kısımları seçiliyor. Bu da bir poker masasında eline gelen kartlara binaen yerde açılan kartları görmeden resti çekememesine neden oluyor. Zaten böylede bir zorunluluğu yok. İnsanoğlu denildiğin de yerinde doğru hamleler kullanmalı ve elinde ki kartlara göre oyunu devam ettirmeli. Belki de köprüyü geçene kadar dayılar omuz üstünde bu yüzden taşınıyor ve omuz üstünde oturan dayı ise ona sunulan fırsatları sonuna kadar değerlendiriyor. Sonunda her iki tarafta köprüyü geçmiş oluyor. Yani yeni bir sorun bir diğer sorunu doğuruyor. Ve sorunun yok olması için basamaklar hızlıca çıkılmak isteniliyor. Bir üst basamağa çıkmak için altta kalan basamağı ezmek ya da bir üst basamağa çıkmak için alttaki basamağı bir üst basamağa taşımak gibi bir tablo doğuyor. Sonuçta ortadaki büyük çıkar ilişkisi, gerçek saf duyguları sömürüyor.

Bu görüntü sadece düşünce monarşisini ortaya sunuyor. Devamlılığı sağlayan bir sirkülasyon gibi! Bir pervanenin ucuna bağlanan ipin kendi etrafında dönmesi gibi, keza bir işe başladığımızda saplandığımız kötü taraflarımız gibi. Aslında hepsi kendimize oynadığımız oyundan başka bir şey değil. Aradaki bağlantıyı hep kötü tarafları görmekle bir sıfır yenik başlıyoruz. Başkalarını gözümüzde devleştiriyor, ona belki de vasıflarını taşımadığı misyonlar yüklüyoruz. Belki de yamuk bir çizgiyi kendimizce düzeltmeye çalışıyoruz. Tabi herşey olabilir. Bir sınırlama yok! Yetiştirilme ve toplumların genel hareket kurgusundan yaratılan sistematik kurallar. Herşeyden soyutlandığın da ise ete kemiğe bürünen insanın bir birey olarak eylemlerde bulunma mitolojisi!

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
0

Sürü Psikolojisi


Buz gibi bir kışın sabahında üzülerekde olsa sıcak yatağımla vedalaşarak başlıyordum güne. Çarşamba en sevdiğim gündü mesela . Çünkü haftayı ortalamış ve garip bir rahatlama hissi yaratan ayrımın başına gelmiştim. Okula giderken günlere böyle bir misyon yüklüyordum. Pazartesi günleri bir azaptı mesela. Uzun gelen bir ömrün başlangıcı gibiydi. Daha sonra Salı, pazartesi sendromunu biraz daha hafifleten gündü. Çarşamba ise dediğim gibi haftayı ikiye bölen ve bitiş çizgisine en yakın yeri işaretleyen bayrak gibiydi! Haftanın yükünü üzerimde az da olsa hafifletmeye yarayan bir psikolojiye itiyordu beni. Daha bir rahatlamış ve daha bir mutlu hissediyordum kendimi. Ve böyle rutin devam eden bir dizi düşünce ve gün sıralamaları… Sonuçta her hafta yaşadığım şeylerdi bunlar. Devamlı bir ruloya sarılmış ip gibi aynı sıra halinde devam ediyordum hayatıma. Bu durum, bir yolu üst üste birçok kere dolaşmışım gibi bir hissiyata sürüklüyordu beni. Bir monotonluğun en güzel örneğiydi aslında! Tıpkı şuan yapacaklarım gibi! Kısa bir zamana sığdırılan alelacele bir kahvaltı, giysilerimi giyinmen ve evimize en yakın durağa, sık ve hızlı adımlarla ilerlemem ve bineceğim otobüsü beklemem gibi. Hep aynılık ve hep bir devamlılık yaratan zorunluluk!

Yine böyle bir sabahta bütün ritüelleri gerçekleştirip durağın yolunu tuttuğum da aslında insanların yaşamlarına karşı ne kadar saplantılı davrandıklarını düşündüm. Mesela benim günler hakkında ki bu saplantım! Fark etmeden günlerin anlamlarına saplanarak değerlerini yitirmiş gibiydim aslında. Tüm bunlar düşüncelerimde hayat bulmuşken, durağa az bir mesafede, iki yönlü yolun arasını bölen şeridin tam ortasında, yayaların rahatlıkla geçmeleri için yapılmış oyukta, bir yaşlı adamın savaşını izlemeye koyuldum.

Küçük bir tüp ve kestane dolu el arabasını, tam o iki yolu ayıran şeridin ortasında devirmiş, kışın sembolü olan kestaneler dört bir tarafa saçılmıştı. Kestanelerin sahibi olan yaşlı adam ise iki tarafından da süratle geçen trafiğe aldırmadan düşürdüğü kestaneleri toplamaya çalışıyordu. Ne tuhaftır ki yanından geçen hiç kimse yerdeki kestaneleri toplamaya yardım etmiyordu. Yaşlı adamın gözü akıp geçen trafikte ve kestaneler arasında gidip gelirken tuhaf bir vicdani hesaplaşmayla buldum kendimi. Tüm bu gelişen olaylara seyirci kalmamayı kafama koyarak, süzülen arabaların arasından yaşlı adamın yanına ulaştım ve onunla birlikte yerde dağılmış kestaneleri birer birer toplamaya başladım.

Beni gören yaşlı adam teşekkür etmeye başladı. Üstelik bir kaç kez tekrarlayarak! Sonra gelişen olay ise beni daha derin düşüncelere sevk etti. Karşı tarafa geçmek isteyen ve yanımızdaki oyukta duran insanlar, yerdeki kestaneleri teker teker el arabasının içindeki kutulara bırakmaya başladılar. Az önce dönüp bakan ama hiç bir eylemde bulunmayan insanlar, şimdi bizimle birlikte kestaneleri topluyorlardı.

Tüm kestaneler toplandığın da yaşlı adam yüksek sesle genele hitap ederek teşekkürlerini sundu. Bir kaç kişi tebessüm ettikten sonra kaldıkları yerden hayatlarına devam ettiler. Ben ise düşüncelerimi sesli bir hale getirerek “Çok tuhaf!” dedim. Yaşlı adam ise yanıma yaklaşarak “Sürü psikolojisi!” dedi. Şaşkın bir ifade ile “Efendim?” dediğim de, derin nefes aldı. “Kızım bak ben emekli öğretmenim. Emekliliğim başladıktan sonra ek gelir için mecburen kestane satıyorum ve bütün gün sokaklarda bu tür insanlarla karşılaşıyorum. Eğer sen gelip bana yardım etmeseydin galiba bütün kestaneleri tek başıma toplayacaktım.” dedi. Şimdi aslında ne demek istediğini daha iyi anlamıştım. Sürü psikolojisi dediği tam olarakta buydu. Kalabalık toplumlarda çoğunluğun hareketlerine göre yaşamayı amaç edinen insanlarla doluydu etrafımız. Bir kişinin hareketini komut edinen robotlar gibiydik! Tıpkı boş reyonlardaki malların “Çok satıldığına göre daha kaliteli ve güzeldi!” diyerek alma psikolojisine iten tuhaf davranış bozukluğu gibi.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
umut2-300x200

UMUT HIRSIZI

Saat dilimin hepsini yiyip bitiren akrep, yeni zaman kavramlarını satın almaya çıkmışken evin karanlığında boğulan suratlarımızı, tavandan sarkan ve oldukça zayıf ışık saçan bir ampulle aydınlatmaya çalışıyorduk. Dışarıdaki sokak lambasının yanmıyor olması bizim açımızdan bir dezavantajdı. Çünkü bir öğrenci, olabildikçe bütün imkânları kullanmalı ve cebindeki yok denilecek miktardaki parayı idareli harcamalıydı. Ödenmemiş dört fatura masanın köşesinde duradursun, biz kaçak bağladığımız kablodan gelen elektrikle idare etmeye alışmıştık bile! Tıpkı geceleri soğuk, dört tarafı kapalı bu evin nemli, hafif rutubetli, yarı güneşli hallerine alıştığımız gibi!

Ortalama iki ya da üç ayda bir yapılan temizlik ile bu evde bize alışmıştı aslında. Mutfakta biriken kat ve kat yağlı tabaklarıyla, çay bulaşıklarıyla kalıplaşmış bardaklarıyla ve hatta yoldan kalkan tozun camla bütünleşmesiyle her şeyi ile alışmıştık birbirimize. Tabi anne evi gibi olmayan bir ortamda en çok hasret çektiğimiz durum bir kap sıcak yemekti. Her gün yediğimiz yumurtalı peynir, yumurtalı domates-Buna menemen demek istedim ama çok uzak bir ihtimalde bize sırıtarak gülüyordu. Sonuçta koskoca bir menemen, bir karizması var. Hakkını yemek istemedim-, sucuklu yumurta –şefin özel speciali- daha sonraları ise seçenekleri çoğaltarak makarna, salçalı makarna, tuzsuz makarna -Komşu evde olmayınca başvurulan lezzetsiz bir çaresizlik- peynirli makarna ve daha sonra haşlanmış patates, salçalı patates eğer evde yağ bulabilirsek kızarmış patates…

Malzemeler kısıtlı olsa da seçenekler sınırsızdı. Tüm bu kısıtlı seçenekler arasından ilişkilerin kolay olmaması yenilen tuzsuz makarna kadar rahatsız etmiyordu beni. Üniversitenin ikinci sınıfında olmam, az çok bir çevre edinmem ve genel işleyişe hâkim olmam hiç bir şeyi değiştirmiyordu. Ortak kullanım alanları her zaman can sıkıcı muhabbetlere sevk ediyordu beni. Ortalama dört kişi yaşıyorduk 2+1 odalı evde ve burada demirbaş misyonunu yüklenen sadece bendim. Ben ve yakın arkadaşım Ekrem harici diğer iki kişilik yeri dolduran kişilerin devamlı yer değiştirmesi ve huylu huylu kişiliklere ev sahipliği yapmak, okuldan çok yıpratmıştı beni. Ama o boşalan yerlerin dolması büyük bir zorunluluktu. Öğrenciye verilen evlerin fiyatları ortalama fiyatlara göre ikiye katlanınca zorunluluğumuzun haklılığını ortaya çıkarıyordum. Tıpkı; ucunun nereden geldiğini bilemediğim, altı musluklu havuz problemin çözümünden sonra tek bir damla gözyaşıyla haklı gururunu tatmaya çalışan lise öğrencisi gibi.

İşte yine böyle bir ayrımın sonunda, mağrur bakışlarımın altında, hafif çatık kaşlı, biraz da düşük omuzlu daha çokta umudumu bir kenara atıp masadan destek alarak, Ekrem’le birlikte son ev arkadaşımızın gidişini izliyorduk. Bu zor şartlara dayanabilmek her babayiğidin harcı değildi. Ama her babayiğit kolayca umutlanabilir, ümitlenebilirdi. Bu sebeple her gidenin arkasından yükselen bir iç ses “Sen de git umut hırsızı” diye serzenişte bulunuyordu. Çünkü o en başından şartları daha da olumlu hale getirmek için gelmişti bu eve -tamamen duygusal- bir nevi katkısı olacak bir ev arkadaşıydı. Dersler haricinde kafama takılan bir sorun azalmış, içsel bir rahatlamayla huzura kavuşmuş olacaktım. Her gelen umut dağıttıktan sonra gitmeseydi ve ardından arayışlar başlamasaydı, ilerleyişler daha net, kararlar daha emin, çıkardığımız işlerse daha sağlam olabilirdi. Tabi düşüncelere ve alınan kararlara demir vuramadığımız gibi yarın okul panosuna asılacak “ev arkadaşı” ilanını hazırlamamız gerektiğini Ekremle kısa bir bakışma sonucu almıştık bile…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
balkon-cicekleri-3-288x300

Sardunya Çiçekli Ev

Başındaki tülbentten dışarı sızan bir kaç tel siyah saçın, boşlukta oradan oraya nasıl süzüldüğünü izlemeye koyulmuştum, boyası dökülmüş ahşap kapının ardından. Üstelik anlında yere düşen bir iki damla terin arasına karışan gözyaşlarını, yerde oluşan köpük birikintisine karışmasına göz yumarak! Annemi bu şekilde görmem ilk değildi. Biliyordum ki son da olmayacaktı. Bunun bilincinde olan da tek ben değildim tabi ki! Çaresizlik! Yerdeki yağ lekesiyle birlikte bölünmüş haritayı andıran halıyı, bir elinde lif bezi diğer elinde ise beyaz kalıp sabunu ile köpürterek bütün gücüyle silmeye çalışıyordu. Üstelik arada sırada sitem dolu sözler dilinin ucundan süzülerek! -bunları rahatlama belirtisi olarak görüyordum-  Solgun yüzü ve o incecik bileklerine karşı güçlü görünmeye çalışsa da bunu bir türlü beceremiyordu. Beni, dokuz yaşındaki Elif’ini, güçlü olduğuna inandıramıyordu. Buna tüm samimiyetimle inanmak istesem de! Ama sonra zamanı geriye sardığım da aslında annemin ne kadar güçlü olduğunu kavrayabiliyordum.

Büyük şangırtılar arasında üç çocuğuna siper olmaya çalışan güçlü bir anneydi o aslında! Tıpkı karşısındaki vahşi hayvana karşı yavrularını korumaya çalışan bir ceylan gibi. Öleceğini bile bile ve sadece milyonlarca anneden en kıymetlisiydi o! Benim annemdi çünkü. Vücuduna büyük hızla çarpan nesnelere aldırış etmeyen annem, güçlüydü işte! Beynimde canlanan görüntülerden, elindeki lifi olan hırsıyla bir köşeye fırlatmasından sonra ayrıldım. İrkilerek! Sırtını divana vermiş hıçkırarak ağlıyordu. Elleri ise yüzünü bir duvar gibi kaplamıştı. O an bizi ayıran o duvar için şükretmiştim. Annemin belki de ağlarken çıkardığı o tuhaf hıçkırıklarına ve inlemelerine alışabilirdim ama kızarmış ve çaresiz bakışlarına bir türlü alışamıyordum ve ne tuhaftır ki bu yüzüme takındığım anlamsız ifadeyi bozuyor, hıçkırıklara boğularak bende ağlamaya başlıyordum. Belki de bu yüzden annemin elleri kendi yüzüne duvar örmüştü.   Aslında sonradan fark etsem de benim duygularıma örülen bir duvardı o! Ta dokuz yaşındayken donuk ve anlamsız bakışların şifresini öğrenmiştim çünkü. Karşımdaki insanların hiç bir zaman göründükleri gibi olmadığını da!

Dışarıdan gelen sesle, bakışlarımı bahçede misket tokuşturan küçük erkek kardeşlerime çevirdim. Biri yedi diğeri ise beş yaşlarında dünyadan habersiz iki küçük çocuk! Sonra tekrar çevirdim bakışlarımı divanın önünde iki büklüm duran anneme. Kolunda hafif kızarmış ve yer yer kanamaya yüz tutmuş tırnak izlerini beynime kazıyarak üstelik! Sonra arkasındaki bej renkli duvarda dalgalanan çay izlerini, yerde gezintiye çıkmış bir kaç zeytin tanesini ve tek bacağı kırılmaya yüz tutmuş yer sofrasını. Bir fotoğraf makinesinin kadrajına yakalanan çaresizlik resimleri gibiydi… Tıpkı saklanmaya şimdiden yüz tutmuş anılar albümüne gönderilecek olan resimler gibi… Beynimde oluşturduğum albümünde pek güzel fotoğraflarımın olmaması benim suçumda değildi. Suçluyu aramak gibide bir niyetim yoktu. Yoksa arayışlarım kayıplar üzerine kurulmuş hayatlar silsilesine dönüşecekmiş gibi geliyordu. Ben dokuz yaşına bastığım ilk gün, annemin büyük hırgürden sonra topallayarak evin önünü süpürdüğünde almıştım bu kararı. Hataları görecektim belki de yapanı da ama benim arayışlarım mutluluğun getirdiği gerçekler ile ilgili olacaktı. Hayatımdaki eksikleri görmeyi denecektim çünkü.

Bir ikinci irkilmeden sonra küçük pencerenin önünde dışarı bakan annemin, sesinin yok oluşunu dinledim. Sanki bir kaç dakika önce yerde sel olan gözyaşların sahibi değilmiş gibi tok bir sesle “Elif, kardeşlerinin yanına git. Görmüyor musun? Üstleri yine toz toprak olmuş!” demişti. Bu beni yalnız bırak anlamına geliyordu. Aslında ve sana güveniyorum, ayrıca kardeşlerin için endişeliyim anlamını da çıkarıyordum.

Ağır adımlarla bulunduğum kapı eşiğinden dışarı açılan diğer kapının yanına doğru yürüdüm. Dışarı açılan kapının eşiğinden adımlarımı hızlandırarak dışarı çıktım. Annemin dediği gibi iki küçük afacanın üzeri toz toprağa yer mekân olmuştu. Üstlerinde dolaşan ellerimle tozu havaya kaldırarak temizlemiş ve tozların kaybolmasına yakın karşımda duran sardunya çiçekli evin görüntüsüne takılarak donup kalmıştım. Gizli bir gücün pençesinde esir kalmak gibiydi sanki.  Renklerin bütün tonuna hâkim bu çiçekler belki de arkamda bıraktığım grileşmiş evin önüne serilen en güzel tabloydu. Belki de her kötü duyguyu sezinlediğimde beni kısa bir sürede olsa olanı unutturmaya yeten tek güzel resim…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
periiledev

Peri Kızına Âşık Olan Dev

“İnsanın en kötüsü; en başında ne yaptığını bilmeden, iyi bir şey yaptığını zannederek, hatalar zincirinin ilk halkasını oluşturmaya mahkûmdu. Gülüyordu, belki de usta bir oyuncuyu aratmayacak bir performansla, sahte sahte! Yüzüne gülücüklerin en sahtesinin takarak, karşındakini umursamadan ve hayatın iyiliklerine karşı direnerek yapmayı tercih ediyordu bunu. Bir kere bile olsun denememişti. O kadar esiri olmuştu ki yalnızlığın, düşüncesi bile ürkütüyordu. Bir farenin ürkekliğini yaşıyor ve mağarasından çıkmıyordu. Ona uzatılan elleri ise acımadan geri çeviriyor, yuvarlandığı çukurdan görünen gökyüzünü masum bakışlarının arkasına sığınarak izliyordu. Gözlerinden bir iki damla aktı akacak ama bunu izin vermeyeceğine o kadar emindi ki, azıcık esen rüzgârla kurutuyordu gözyaşlarını! Arada bir hızlanıyordu kalp atışları. Gözbebekleri de irileşiyordu, gördüğü görüntü karşısın da!

Ufak bir iki tıslama ile başını sallıyordu. Beden dilini kullandığını en iyi şekilde ispat edercesine dünyaya! Ama peşinden onu esir alan zıtlığı, yüzünde ki tebessümle kabul ediyordu farkına varmadan! Değişen sadece imkânsızlığı kabullenmek değildi artık. Bütün istem dışı duyguların karşından esir olacağını biliyordu. Kabul etmek esir düşmekti ve o esir düşmek istemiyordu. Kısacası esir olmaktan hoşlanmıyordu. O hep özgür kalmıştı. Hesapsız, hür ve özgür! Bütün savaşı bunun içindi aslından! Belki de takındığı maskelerden biriydi, belki de sadece bir bahane! Çünkü kendisi bir devdi ve karşısındaki sevgiyi görünce bir lanete kapılıyor, küçülüyor, ufalıyordu. Bir toz tanesi gibi ufak bir rüzgârla, oradan oraya savrulacağını biliyordu ve bu düşünce onu çıldırtıyordu. Daha önce de yaşamıştı. Kabuk bağlamış yarası, bir köşe de duruyordu. Ve ona sadece mazi diye sesleniyordu. Şimdi ki savaşı ise tekrar yaralanmamak içindi. Ona göre bu dev, karşısındaki peri kızına yenik düşmemeliydi.

Çöktüğü yerden doğruldu ve omuzlarını dikleştirdi. Peri kızına baktı. Gözlerinin içine, oralarda bir şeyler aramaya çalışarak, uzun uzun! Baktıkça içine dolan ilkbaharı hissetti. Çiçek kokularını, cıvıldayan kuşları! Gençleşen bedenini hissetti ve peri kızının gülümseyişini! Ve hissettikçe küçülen dev, büyümeye daha da çok devleşmeye başladı. Peri kızının ona uzattığı eli tutarak. Sonra önyargılarını aldı karşısına, büyük bir hesaplaşma ardına gizlenerek! Birden çoçuklaştı dev, biraz da hiç olmadığı kadar ürkekleşti. Gerçek sandığı şeylerle konuşmaya başladı. Yaşanmışlıkları tartmaya, ne kadar yalan yanlışı varsa ayırt etmeye! Sonra fark etti-elinde ki parmakların bile aynı olmayışını!- ve sarsıldı. Şimdi anlamaya başlıyordu sütten ağzı yanan kedinin bile süte hayır diyemeceğini, biliyordu ki ne kadar yaralansa bile aşka tekrar kapılacağını ve bu yüzden anlıyordu ki köşeye itilmiş duygularına asla engel olamayacağını…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email