Yazar arşivleri: Kenan Kahraman

Kenan Kahraman hakkında

1983 İstanbul doğumluyum, aslen Sinopluyum. Mesleğim mali müşavirlik, edebiyatın şiir yönüyle ilgilendim daha çok. Bu alanda herhangi bir eğitim almadım. Farklı konulara değinmeyi seviyorum.

SEVDAMIZI BİLGİSAYARA KAYDETTİM

Bugün kalkmıştım işte
Sabahın tam beşinde
Ve hemen bağlanmıştım internete
Seni aramıştım chat sitelerinde
Sonunda ulaştım senin nickine
Bir slm çektim başladım chate
Asl pls derken kaynaştık
Biz onunla işte böyle tanıştık
Sen benden kaçma güzelim
Koparma bağlarını internetinin
Bağlarımızı koparma güzelim
Ben senin nickini sevdim
Seni nickinle bırakmak istemeyen
Tek bendim güzelim
Çünkü senin nickin yalnızdı
Benim ki de hüzün...
Sen her yalnız kaldığında
Bana ulaşırdın
Sen tuşlarına dokunduğunda klavyenin
Bir şeyler yazardın kalbime...
Düzenli olayım diye
Bana yeni klasörler açardın
Sevmediğin yanlarımı da
Geri dönüşüm kutusuna atardın.
Artalanım fotoğrafın
Ekran koruyucum anılarımız olmuştu
Hayatımız slaytlarla doldu
Slaytın başlığı da SEVDAMIZ oldu.
Aşkımızı ne kesebilir
Ne de kopyalayabilirler.
Aşkımız sistem dosyası olmuştu.
Virüs girse ne olurdu halimiz
Paramparça olurdu büyük sevgimiz
Sen beni bazen askıya alırdın
Ve her ayrılıkta yeniden başlatırdık
Ama hiçbir zaman kapatamadık
Mouse ile resmini çizdim Paint'te
Mp3 ile müziklerimizi dinledim
Word'de yazdığın şiirleri okudum
Excel'deki güzel sözlerini de
Joker karakteri oldun kalbimin
Ben seni harddiskimin en güzel yerine
Kaydettim.


Kenan KAHRAMAN

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Satır Aralarında Geçen Serüven 1. Bölüm

Sandalye ve önünde masa, masanın üstünde kağıt, bir kalem, silgi ve açacak. Yazmak eylemine beni zorlayanlar; düşüncelerim ve bütün bu işbirlik yapmış ekip. Fikirlerim, hayallerim, muzipliğim ve diğer bütün duygular çekiştire çekiştire otutturdular ve beni bu ekibin arasına soktular.  Önce biraz sinsi takılıp onlara kendimi sevdirmeli, iyice tanımalı ve sonrada onları bülbül gibi konuşturmalıyım. Amacım onlar beni kontrol etmeden, ipleri elime almak. Eğer öyle bir girişimde bulunurlarsa iplerden ziyade bir dede bastonu bulundurmakta hiç fena fikir sayılmaz aslında.

Beni o masaya otutturduklarında ilk işim, şakayla karışık siz napıyorsunuz arkadaşlar deyip masadan inip sandalyeye oturmak oldu. Yinede ciddiyetimi takınarak sandalyeye masadan biraz geri durmasını söyleyerek üzerine oturdum ve onu tekrar masaya yaklaştırdım. Hepsi pürdikkat kesilmiş ne yapacağımı merak eder gibiydiler. Öyle ki açık pencere ile perde bile havalanırken masadaki beyaz kağıt gram bile hareket etmeyerek kendini eleveriyordu. Onlar merak ede dursunlar, ben zihnimdeki düşüncelerimi sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.

En büyük olan masadan başlayacağım anlatmaya, benden kilo ve boy olarak büyük, muhtemelen yaş olarakta. Onun için ona diğerlerinden daha fazla saygı göstermem gerekir diye düşünüyorum. Ekiptekilerin çoğu kendi familyasından olduğuna göre muhtemelen kendisi elebaşları olduğundan, ellerimi yumruk yaptığımda sabredip ona vurmamaya dikkat etmeliyim. Zaten ağa gibi paşa gibi sırtını duvara yaslıyor “sandalye gel buraya yavrum” gibisinden kimbilir emirler yağdırıyordur beyzadeleri. Aslında kendisi kötü sayılmaz hatta iyi de denilebilir, bu olayı zemine oturtan olduğundan ona saygımız sonsuz.

Sandalye ise, oyma işçilikle oyulmuş olduğundan havalı bir duruşu var daha aristokrat ama bir o kadarda alçak gönüllü ki üzerine oturulmasından şikayetçi değil, vazife şuuruna sahip, muhtemelen saray eğitimi almış. Masa ile arasında bir gönül bağı olabilir o sebeple ben yazı yazmak için her masaya geçtiğimde fısır fısır konuştuklarını duyar gibiyim. Ama onlar bilmezler ki ayrılık hasreti beraberinde getirir, yeni aşıklar gibi olduklarını düşünüyorum onun için çok görmüyorum bu durumu. Acaba yazıdan kalkınca hiç aklıma gelmeden sandalyeyi masaya geri yaklaştırmadığım zamanlar benim hakkımda ne düşünüyorlar. Sandalye bence daha kibar ve asil görünümlü olduğundan, masaya fazla yüz vermemeli ama gönül hallerine  müdahale vazifemiz değildir. Ayakta yada yere oturarak yazı yazmak zor olacağından üstün fedakarlık yaparak beni sırtında saatlerce taşıyan sandalyenin de hakkını yemek olmaz (gerçi sandalye ne yer ki zaten), ona da sonsuz teşekkürler.

Kağıt, bembeyaz haliyle masanın üstünde duruyor “bana bir şeyler yaz” dercesine beni inceden süzüyor. Kağıt bilmiyor ki bu işler öyle olmuyor. Hemen iki ucundan tutuyorum kağıdın;

-”Yazacağımda ne olacak” diyorum, “Ya toparlayamazsam, buruşturduğumda hemen çöpte yerin. Ya o kadar geçicisin ömrümde ya da yazılan yazı kadar kalıcı. Biraz sabret” diye söyleniyorum.

Kağıt, bu atılıma şaşırarak, ellerimden kayıp masaya düşüyor ve sadece yutkunabiliyor. Hiç bu kadar basitleştirilmediğini düşünüyor, halbuki kendisi üzerinde insanların ne kadar emekleri vardı. İşte o an defter yaprağı olmaktansa bir ağaç yaprağı olduğunu tahayyül ederek kuruyup dökülmekte olduğunu sandı.  Ama bunun için artık çok geçti, bu saatten sonra kendini toparlayıp olacaklara göğüs germeyi deneyecekti. (çok mu safım ne hemende bu acitasyonu yuttum.)

Bu yaşanmışlıklardan sonra, onu ne karalayabilir, ne buruşturup bir kenara atabilir ne de uçak yapıp fırlatabilirdim. İncindiğini düşünerek daha hassas davranmalı düşüncelerimi berraklaştırıp fikirlerimi onunla paylaşmalıydım. Üzerine parfüm sıksam beğenir mi acaba, ya da şöyle tutup pencereden hava aldırsam korkar mı? Aşırı ilgi gösterip onu şımartırsam ekiptekiler onu kayırdığımı düşünebilir ve onu bir silah olarak bana karşı kullanabilirlerdi. (Kağıtla böyle bir duygusal bağ kurduğuma inanamıyorum.)

Ben bu durumun etkisinde iken; kalem, kağıdı kıskanır gibi birdenbire elimden tuttu. Sonra kulağıma doğru yaklaşıp,

-”Hemen onun gönlünü alacak şeyler yaz, yoksa kederinden ağlarsa üzerine bir şey yazamazsın” diye fısıldadı.

Sözleri kısık sesle söylemesine rağmen keskin ve emirvariydi. Kalem olduğunu bilmesem çeşidinden dolayı, namlusundaki kurşunu bir anda tetikleyip bir kulağıma sıkıp diğer kulağımdan çıkaracakmışçasına ürktüm. (Aslında oda boştu ama yalnız kalmaya ihtiyacım vardı buna rağmen. Kalemin bu hamlesi hiç beklenmedik oldu ve beni yalnızlığımdan tutarak yalnız olmadığımı hatırlattı. ) Kendimi toparlayıp derin bir nefes aldım. Küçük odanın bir ucundan bir ucuna yürüdüm. Güzel şeyler düşünerek, güzel şeyler yazmayı denemek olur muydu? Ben kalemi düşünmeyi yeğledim. Çünkü kalem diğerlerine nazaran daha kültürlü, bilgili ve güngörmüş biriydi. Ama tükenmez kalem değildi ki bu tükenmesin. Bir gün bir yazarın ellerinde son bulacaktı hayatı. Bedeninden kopan kurşun parçaları hangi yazı müsveddelerinde kalacaktı acaba? Kaç yıl saklanacaktı bu yazılar? Kaç göz ona bakacaktı? Baktıklarında onu farkedecekler miydi? (aa bu falanca kalemin kurşunu değil mi! gibisinden)

Kalem, hiç sanmıyordu. Unutulacaktı işte. Zaten matbaalar yok muydu? En fazla müsveddede kalabilirdi, daha uzağa gidemezdi. Bir kitapta olmayı ne çok isterdi. İnsanları kitap okurken gördüğünde, yüzlerindeki ifadenin değişmesinden ne çok heyecan duyardı kendisi de. İnsanlar bunları bilemezdi, cansız bir varlıktan öte olamamak ne acıydı, insanları kıskanırdı her cansız gibi. Her açacağa yaklaştırıldığında kalem, ömründen kendince bir yıl geçiyordu.(*) Bu kısa hayatında haklı olarak faydalı bir birey olmayı istiyordu. Onun için güzel şeyler okumalı insanlar ve mutlu olmalıydılar. Suratlarındaki ifade çoğunlukla gülümseme olmalı. (Yanlış düşünüyorsam bu yazıyı okuyan bütün insanlar da eline bir kalem alıp güzel şeyler yazmaya başlasınlar olur mu)

Kalem bir şeylerin peşinde ama bende dolaşmayı bırakıp yerime oturuyorum. Ve direkt ona doğru uzanıp, işaret ve baş parmağım arasında güzelce kavrıyorum. Sonrada bir kaç güzel şey yazarak kağıdın beyazlığına kalemi nakşetmiş oluyorum. (yazım güzel sayılmaz ama en azından yazdıklarım aradaki açığı kapatmalı)

Daha az silgi kullanmaya gayret ediyorum, onun için çok düşünüyor öyle yazıyorum. Bir başka gerekçem silgiyi kullandığımda düşüncelerimi silmekle kalmıyorum onu da tüketmiş oluyorum bir anlamda. Ne kadar ulvi bir görevi var, ne kadarda fedakar. Acaba canı yanıyor mu? Silgi hem kendisini tüketiyordu hemde hedefini. Arkadaşları öğrencilerin eline düşmüş ısırılıyordu. Düşündükçe içi burkuluyordu tam bir katliamdı bu. En azından zarif bir yazarın eline düşmüştü. Zaten herşey tükenmiyor muydu? Bir de bu yönden bakmak gerekti. Moralimi yüksek tutmak zorundaydım, zaten hiç beğenilmeyen yazılar olduğunda kullanıldığım için onları okuyarak yeterince moralim bozuluyordu. Bazen üst kısımlardaki yazıları okumaya çalışıp kendimi daha iyi hissedebiliyordum. Yazı eyleminde bir rolüm olması ve bu çarkın içinde yer almak herşeye rağmen güzeldi. Nihayetinde kalemin kurşunuyla bir potada eriyorduk.  O bir parçasını kağıda koyup gidiyordu bense onu kağıttan ayırıyordum ve onu ayırmak için yavaş yavaş tükeniyordum. Bazen, “Neyim ben böyle? Çalı dikeni mi?” diye soruyorum kendime. Yinede bozuntuya vermiyorum durumu, kimseyi kıskanmıyorumda “ne halleri varsa görsünler” diyorum içimden. Sonra avutuyorum kendimi, “ben bir şey yapmıyorum” diyorum yine içimden, “herşey yazarın isteğiyle oluyor” deyip kestirip atıyorum ve yüküm hafifliyor böylece. Güzel kokuyorum ama elbisem yok değiştirecek, güzel görüneyim diye uğraşamıyorum. Zor durumda yazarın imdadına koşan bir iyilik meleği gibiyim sanırım.

Bende varım kıyıda köşede öylece duran, kalemin ucunun bitmesini bekleyen bir ben. Açacak diyorlardı önceden adıma hatta “açacak açacak, anan evden kaçacak” diye garip söylemler vardı. Kalemtraş diyorlar artık adıma sanki kalemleri traş eden bir berbermişim gibi. Alınmıyorum insanlar birbirlerine de lakap takıyorlardı sonuçta mantıksızda sayılmazdı her ne kadar bu işi seyyar yapsam da bir berberdim pardon kuaför. Ben kalemin törpüsü, ömür törpüsü değil ama. O sırf daha güzel yazsın, daha sivri olsun diye bu masanın üstündeyim. Masanın üstünde olmama rağmen, sanki bir dublör gibi arka planda kalıyorum. Asgari ücretle çalışan makine başında bekleyen bir işçiden farksızım. O kadar ücretim bile yok hatta, alıpta ne yapacaksam artık. Bir kalemtraş ne kadar bakımlı olabilir ki; “dur bıçaklarımı bilettireyim daha keskin olayım yağlamayı unutmayın sakın.” Bu mu yani? Başkalarının daha verimli olması için kendime yapacağım bunca bakım niye? Kalemtraş bunları şeytanın vesvesesi olarak düşündü sonra ve bir kenara itti. Kalemle her karşılaştığında küçüldüğünü görüyordu bir insan ömrü gibi adeta tükeniyordu. Kendi küçülmediği için bunu tam olarak idrak edemiyordu ama daha önce yaşlı bir kalemtraş görmüştü, ve yaşlandığını keskin kısımlarının paslandığından anlamıştı. Hayat ne garipti herşey öyle yada böyle nihayete eriyordu. Kalemi açtığımda gururlanıyor muydu acaba ucu inceldiğine güvenerek? İnce diye daha zarif kelimeler mi yazacağına heves ediyordu? Onun için gerçekten berber eli değmiş gibi diyordum elimden çıkınca ama hep aynı kesim. Yakışıyordu kerataya böylesi, yüzü gözü açılıyordu. Bahşiş bırakmadan gidiyordu ama kapıyı çekip gitmiyordu çünkü kapı yoktu ortada. Burası da kuaför değildi. Kalemi toparlamayı bırakıp aklımı toparlamalıydı. Bu esnaf ağzı bizim kalemtraşa fena bulaştı.

*Ortalama bir kurşun kalem 17 kez açılır ve 45.000 kelime yazabilir ya da 56 km uzunluğunda düz bir çizgi çizilebilir.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Eylülde Aşk Daha Başka

Keşke unutmasaydın Eylülü, ilk yağmurları verirdim bulutlara kendi gözlerimden. Damlasaydı avuçlarına yağmur yağıyor mu diye bakındığında. Tutunmasaydım tufanında aşk denilen illete. Renk dediğin seninleyken görmediğim her şey gibi, seninle gittiklerini fark ettiklerimdendi. Çok sonra anladım benden neler neler götürdüğünü. Benden başlıca bir ben götürmüştün. Bense şimdi yeni bir kimlik arıyorum bu yeni halime. Bu yeni beni tanıyamıyorum, sahte bir pasaport alıp kaçmak istiyorum kendimden, başka limanlara sığınmak diye bir ad takıyorum şimdilik bu çaresiz halime.

Sonbahar gelmişti ve döktüğü yaprakları toplayamayan ağaçlar gibi bir çaresizlikti bu adını koyamadığım. Hepsi mi dökülüp kuruyacaktı, birkaç tane kalamaz mıydı sanki teselli niyetine. Yalnızlık böyle bir şey miydi, hep kaçarlar mıydı. Yağmurda ıslandığımızı hatırlar mıydı, telaşlı halimizde yürüdüğümüzde bu romantizmin farkında mıydı. Ne zaman buluşsak yağmur yağıyordu. Sen kendini avut bakalım, ben sana değil işte o an yağan yağmura sevinirdim. Ben seni değil gizlice eylülü seviyordum. Dökülüp sararın, kuruyun derdim yapraklara, herkes dağılsın isterdim. Şehir benim olsun isterdim, bütün sokaklar, caddeler ve şairin kaldırımlarına bile göz koymuştum.

Buradan hemen kaçayım yoksa yağmur yağar yine eski sevgilim hüzne aşık olurum.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Hastanın Özlediği Ağlayışa

Hayat bir sevinç endişesinde. Bir yaz havası var aslında, kuşlar ötmekte, çiçekler göz kırpar mekanlara. Sabah serin olur buralar. Şu karşı kaldırımdan geçmeliyim üşüsemde, bütün yaka(ları)mı toparlamaya çalışıp yürümeye devam ettim. Çünkü bu defa, yağmur çiseliyordu kaldırımlarıma. Usul adımlar tatmin ediyordu yeterince, belki içimdeki zor çocuk usul adımlarla uslanır sanıyordum. İçimdekilerin dışında herşey sakindi yettiğince; ağlamak yinede çaresiz bir mecalsizlikti. Direnmeli gözler, biraz asi, cesur ve hiddetli olmalı.

Gök gürlemeli,

ben titremeli

bulutlar kara

bense asi olmalıyım

Sara nöbetlerim gelecek diye ürkmemeliyim, sakin olmalı ve titreyişlerimi durdurmalıyım. Evet ben hasta bir adamım. Heyecanlanmamalı, durmalı ve durulmalıyım. Gidip bir banka oturdum, öylece duruveren bir ağacın hemen altındaki banka. Düşünceler bedenimi zorlayabilir ama kurtulamıyorum bu durumdan. Sefillik dersem acaba isyan mı etmiş olurum halime. Yaşımın kaç olduğu önemli değil; ben olgun, gözleri çökmüş, hayata baygın, alnı açık, pis sakallı ama temiz, yıkık bir virane. Kara gözlerimden gözyaşım soğanla geliyordu hep. Duygusuz bir ağlayıştı bu, kendi halime ağlamak isterdim aslında ben hıçkırıklarla. Ve bir gün öyle bir ağladım ki,

ve öyle bir ağladım

ki yağmur üzüldü

ki gözyaşı şişeleri

yetmedi tutmaya…Bir kızı sevmiştim o zamanlar gidipte söylemek zor olsa da söyledim yinede bu cesaretime şaşarak. Arkadaş olalım dedi sadece, peki dedim olduk öyleyse. Sefil olduğumu, hasta olduğumu, çaresiz olduğumu, yıkılıp kaldığımı, titrediğini vücudumun ve ayaklarımın birbirine vurduğunu bilmiyordu tabi. Söylemek kaçırabilirdi ürkek ceylanımı, uçabilirdi güvercin iki elim arasından. Ellerim ipeksiz, kollarım boş ve yüreğim karşılıksız kalabilirdi. Önceden daha diri bakıyordu gözlerim, daha genç bir sima ve daha dik bir duruş, daha daha daha, çok daha iyiydim yani anlayacağınız. Bir gün geldi ki bu samimiyetimiz bir yerden çatlak verdi tabi. O da bana beni sevdiğini söylediğinde utanmış ve içerlerde bir yerlerde bir kuş çırpınacak sandım o halime. Birden ayaklarımın zangır zangır ettiğini duydum. İşte o an hapımı almadığımı hatırladığımda nöbetimin gelmemesi için dua ediyordum. Ve ellerimle sıkı sıkı tutup durdurmaya çalıştım dizlerimi. Arkadaşım çoktan telaşlanmıştı, çünkü öyle bir çarpıyordu ki dizlerim, küt küt sesler geliyordu. Yine o zamanda bir bankta oturuyorduk evet o öylece orda duruveren aynı ağacın altındaki bankta hatta. Bundan sonrasını ben anlatacak vaziyette değildim aslında, sizinde anladığınız ve tahmin edebileceğiniz cinsten bir sara nöbetindeyim. Şuurum belli belirsiz gidip geliyordu ama yinede az çok bu kısmı da anlatmalıydım. Kontrollerimi kaybedip hemen pat diye yere yığıldım, bütün vücudumda bir kuruma hissi ve sususluk başladı, ağzımdan beyaz köpükler gelmeye başladı, çırpınışlarımdan sanki bir kafeste gibiydim, sendelenip yerde kıvranıyordum. Kız ise ne olduğuna şaşırıp ilk düşüşümde irkilerek banktan geri çekildi. O ilk düşüşümde aslında nasıl zavallı olduğumu anlıyordum hayal meyalde olsa, bunu durdurmayı bende isterdim ama yapamamak acı vericiydi. Herkes başıma toplanmıştı ve bir tane amca soğan olduğunu tahmin edip, ceplerimi yokluyordu fakat bulamadı. Çünkü ben soğandan nefret ederim, gidip hemen bir yerlerden soğan bulup koklattılar derin derin. Ve yine o hiç sevmediğim ağlamalarım başladı. Herkesin yüzüme bakması psikolojimi zorluyordu. Yavaşça bu dünyaya aitim hissi uyanmaya başlıyordu. Ben kendi halimdeyken kızı çoktan unutmuşum, o ne yaptı o gün bilmiyorum. Sadece benden uzak bir yerlerde durduğunu hatırlıyorum…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email