Yazar arşivleri: Sevinç Karataş

Sevinç Karataş hakkında

Bir masal kahramanı olsam, yüz yıl uyuyan prenses olurdum...

Kayıp Bir Ruhun Hatırası

Her fotoğrafta sırtım dönük olurdu çünkü objektife bakıp o fotoğrafa anlam katacak pek bir şeyim olduğu söylenemezdi. Karşımda duran üç kadınla aynı kaderi paylaşmama rağmen beni onlardan ayıran şey bambaşkaydı. Bir kavşaktan ayrılan dört farklı yol görebilirsiniz fakat kaderleri aynı dört kadının farklı yollara sapması pek görülen bir durum değildir.
İnsan herhangi bir eşyasını kaybedebilir, anahtarlarını, belki sevdiği bir kitabı hatta aklını. Bense özgürlüğümü koruma çabası uğruna geçmişimi kaybetmiştim. Yıllar önce dört arkadaş bir araya geldiğimizde hayatlarımızın başkalarınınkinden farklı olacağına söz vermiştik birbirimize. Yani kendi seçimimizdi toplumun dışında olmak. Ödeyeceğimiz bedele hazır olduğumuzu düşünüyorduk o zamanlar. Nilgün ve Esra her girdikleri ortamda hareketleriyle gösterirlerdi bu farklılığı. Yıllar sonra onları tekrar gördüğümde bankın üzerine oturmak yerine ayakta durarak bu gösteriden vazgeçmediklerini seriyorlardı gözler önüne Gözlerim ortada oturan Belgin’e takıldı. Aslında onu sıradan hayatından uzaklaştıran şey sadece bizlere benzeme çabasıydı. Onun huzurlu ruhunu biz bozmuştuk, onun bu bankta oturma sebebi bize benzemeyi dilemiş olmasıydı. Kucağındaki çocuksa kalbinin bizim hayat tarzımızı asla kabullenememiş olduğunun en büyük kanıtıydı. Bense suskunluğumla ayrılmaya karar vermiştim insanlardan. Düşünülmeden edilen sözler değil miydi yaralayan. Ben susarak anlatacaktım öfkemi. Benim kelimelerim beynimdeydi. Düşünülmeden edilen sözler yüzünden kalbim kaç kere kırılmıştı? Suskunluğu bir silah olarak kullanmaya ne zaman karar verdiğimi hatırlamasam da, en iyi arkadaşım olmuştu bir süre sonra.
O zaman hesaba katamamıştım. Ben susarken dünyanın yine dönüyor olacağını, her sözcüğe yenisinin ekleneceğini… Dört arkadaşın inandığı bir masal yaratmaya çalışmıştık biz. Şimdi kayıp yaşamlar tekrar bir araya getirmişti bizi. Tiksintiyle baktığımız sıradan insanların arasında değildik fakat olmayı istediğimiz yerde de.
Günlerdir aynı dizeler vardı zihnimde: “Çok uzaklarda bir yüz morarıyor/ Canımın acısı dizimin sızısı mor” Nilgün’den dinlemiştim ilk bu şiiri. Hayata bunlarla tutunuyorum demişti, elinde tuttuğu sigarasının külü yere düşerken. O zaman kıskançlıkla içimden geçirmiştim. Keşke benim de hayata tutunacak bir şeylerim olsa fakat yoktu işte. Gözlerim uzaklara dalarak dinlemiştim her birinin anlattıklarını ve kalan ömrümü feda edecek kadar çok istemiştim bir yaşama nedenini.
O an kabul etmiştim tekliflerini. Bu üç kadın hayatımın kaçınılmaz parçalarıydı. Onlar kendilerini sıradanlıktan uzaklaştıracak şeyin peşine düşerken benimse aradığım beni özgürleştirecek tek bir nedendi. Tek bir kuralımız olmuştu. Söz verdiğimiz tarihte tekrar bir araya gelinceye dek ne olursa olsun yolumuzdan dönmeyecektik. Evet, vazgeçmemekti altın kural.
İncecik dudaklarımda keskin bir gülümseme belirdi. Şimdi ise istediğim hiçbir kötülüğe hiçbir günaha bulaşmamış olmaktı. Uzun yıllar önce birbirine söz veren küçük kadınlar olarak kalamamıştık. Yüzüm vardı, ellerim, gözyaşlarımla sönükleşmiş gözlerim, fakat ruhumun bir derinliği yoktu. Her birimiz cenneti de cehennemi de içimizde taşıyorduk. Amacımız uğruna hangi kapıyı aralayacağımız da bize bırakılmıştı.
Dinlediğiniz en korkunç itiraf olabilirdi bu. Konuşmak zorundaydık. Tam karşımda asılı duran siyah beyaz tabela hayatlarımızı özetliyordu aslında: “Lost Persons Area”
Elimi gayri ihtiyari bir şekilde alnına götürdüm terden sırılsıklamdı yüzüm. Derken ansızın zaman durdu. Derin bir soluk aldım. Çökmüş yüzümü buruşturarak avazım çıktığı kadar bağırdım: Yaratılmaya çalışılan o yüce ruhlara ne olmuştu? Sonra hırçın bakışlarımla bir karşılık bekledim fakat gelmedi. Öylece karşımda duruyorlardı bir tablo gibi.
Rüzgar tüm şiddetiyle yüzüme çarparken, tüm gücümü toplayıp banka doğru yürüdüm. Bankın iki ucunda ayakta duran Nilgün ve Esra bana küçümsercesine baktılar, onlar ettiğimiz sözü bozmamıştı, Bu dünyada tanıdığım en farklı iki kadın böyle bir sözü neden bozsun ki? Onlar için hain olan bendim. Hala gösterilerini tamamlamaya, kulaklarında alkışları duyarak ölmeye uğraşıyorlardı. Hafifçe gülümsedim, bana karşılık vermelerini beklemiyordum ama ruhlarımız kesinlikle yabancı değildi.
Konuşmayacaktık. Suskunluk bu bankta kopacak bir savaşı engelleyen görünmez ateşkesti. Hem ben suskunluğa yabancı değildim, ömrümün yarısı sessizliğe itaat ederek geçmişti. Nilgün ve Esra’ya bir kez daha baktım. Kararlı bir tavırla uzağa bakıyorlardı. Birbirimizi yok sayma çabamıza inanabilirdik, bu kadar yorgun olmasaydık. inandırıcı bir oyuna dönüşebilirdi bu karşılaşma. Ama hayır, iyi oyuncular değildik. Öyle olsa bu hayattaki rollerimiz hükmetmezdi bize.
Rüzgarın şiddeti arttı. Belgin’in kucağındaki çocuğu korumacı bir şekilde kollarında çevirdiğini gördüm ve aynı anda Nilgün ve Esra’nın ona acıyan bakışlarını yakaladım. Sessizlik gitgide büyüyor, aramızda rahatsız edici beşinci bir kişi gibi duruyordu. Bugüne kadar sessizlik beni hiç rahatsız etmemişti ama bugün normal bir gün değildi. Geçmişte yaşadığınız ve vazgeçtiğiniz her şeyin bir anda önünüze çıktığını düşünün. Bu yüzleşme hiçte kolay değildi.
Nilgün’ün iç çekerek kendini banka bırakmasını izlerken, su yüzüne çıkmış mantığım, buradan gitmem için uyarıyordu beni.
Sesim uzun süredir konuşmayan bir insanın tüm pasını taşıyordu. Ben konuşmaya karar verdiğim an, anlamlı sandığım tüm sözcükler yok oluyordu. Artık bu oyunu bitirme zamanı gelmişti. Rüzgarda dağılan saçlarım yüzümü kapatıyordu ve o an masalın sonuna geldiğimi anladım. Hiçbirine bakamadım, gözlerim çocuğun gözlerindeydi ve ilk defa kim olduğumu o bebeğin gözlerinde gördüm.
Hiçbir şey demeden geriye döndüm ve bulundukları banktan uzaklaşmaya başladım. Yürümek düşüncelerimi toplamama ve bir sıraya dizmeme yardımcı oluyordu. Geçmişi neden gömdüğümü anlamak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Nilgün ve Esra gerçekten farklıydı, onların yeri bankın üzeriydi, Belgin bizim silik bir yansımamızdı ne bize aitti ne öteki tarafa, çizginin ortası Belgin’di. O hep bankın üzerinde oturacaktı. Bana gelince…Dünya üzerindeki yerim ne bankın üzerinde ayakta durmak ne de oturmaktı.Ben her zaman bankı uzaktan izleyen kadın olacaktım, Bu düşünce bir kahkaha atmamı sağlayacak kadar güçlüydü.Belki sinirden belki neşeden.
Kayıp bir ruhum olsa da, kahkahalarım bir o kadar sahiciydi.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Satılık Ruhlar Sokağı

Kendimi cezalandırmak konusunda uzman olduğum söylenemezdi. Şimdiye kadar hiçbir cezamın üzerimde bir caydırıcılığı olmamıştı… Her defasında yaptığım gibi boş gözlerimi tavana diktim, yatağımda huzursuzca, kıpırdamadan duruyordum.

Yine aynı kısır döngünün içindeydim ve her defasında duyduğum acı etkisini biraz daha kaybediyordu. Hiç tanımadığım bir sese, hiç tanımadığım bir yüze ihtiyacım vardı. Hem de karşımdaki kişinin tahmin edemeyeceği şiddette!

Ruhumu biraz daha kirletmeyi başarırsam belki istenen şeyi ısrarcı olmadan bırakıp, istediğim şeye aynı anda sahip olabilirdim. Hayır kelimesinin o cezbedici tınısı için yapamayacağım şey yoktu. Saplantılı bir şekilde evetlerin peşini bırakalı hayli zaman olmuştu…

Yapabilir miydim? O sokağa girdiğimde herkesin hissettiği şeyi hissetmeden istediğim şeyi alıp arkama bile bakmadan uzaklaşmam mümkün müydü? Huzursuzca etrafıma bir kez daha bakındım. Daha birkaç gün önce o, yatağımın karşısındaki kanepede oturup, beni dehşete düşüren harfleri bir bir sese dönüştürürken, içimde korkuyla karışık umut ışığını yakan o güne kaçıncı kez dönüyordum.

İçtiği sigarasının biriken külü yere doğru düşerken, duyduklarım karşısında hayretle gözbebeklerim büyüdü. Bu nasıl olabilirdi? Yıllardır hayalden öteye geçemeyen düşüncelerimin şimdi gerçek olabileceğini vaat ediyordu bana. Ağzından çıkan her kelimeyle kalbim yerinden çıkacakmış gibi hızla atıyordu.

Hafızamı zorladım, çokta uzaklara gitmeme gerek kalmadı. Sadece birkaç yıl önce o benden daha çaresizdi, ama şimdi, bambaşka biri vardı karşımda. İşte buydu söylediklerinin kanıtı.

Daha fazla düşünmeyecektim. hemen doğrulup, aynı bildik hareketlerle uzandım telefona, numaraları aceleyle çevirirken, her istediğin anda birine ulaşılamayan zamanları özlediğimi hissettim. Zaten zıtlıklar baş roldeydi benim hayatımda…

Bugün o sözleşmeyi imzalayıp Satılık Ruhlar Sokağı’na doğru bilinmez bir yolculuğa çıkacaktım.

Kahrolası telefonun her çalışında hükmedemediğim bir ağırlık nüfuz ediyordu her hücreme. Nihayet üçüncü çalışın ardından cevap alabildim. Saat üçte Tunalı Hilmi Cadde’sinde buluşmak üzere sözleşip telefonu kapadık. Saatime baktığımda acele etmem gerektiğini anladım ve tam söz verdiğim saatte istediği yerde her zaman oturduğumuz masadaydım. Ve her zamanki gibi sırtım kapıya dönüktü.

Tanıdık gelmeyen bir yüz ifadesiyle karşımdaydı. Hızlıca kuralları okumaya koyuldu:

En çok vurgu yapılan şey, sokağın varlığından kimseye söz etmememdi. Tek istisnası, gerçekten o sokaktan bir şey satın alacağına inanacağım birinin varlığıydı ve sadece bu suretle daha önce satın aldığım şeyden vazgeçebilirdim. Sokağa girdiğimde alış veriş konusunda fikir değiştirebilir fakat asla vazgeçemezdim. Bununla birlikte birçok kural daha…

Daha sözünü bitirmeden elindeki sözleşmeyi çekip imzalamıştım bile. Artık Satılık Ruhlar Sokağı’ndaki alış veriş için yola çıkmaya hazırdım. Altın kural: Satın alacağım ve karşılığında bırakacağım şey parayla ölçülemeyecek, maneviyatı olan şeyler olmalıydı. Hırs, başarı, gurur, aşk, sadakat, korku, cesaret, saygınlık, özgüven, akıl, şefkat, acımasızlık…

Karşılığında yine maneviyata dayalı bir bedel ödediğim sürece, sahip olamayacağım hiçbir şey yoktu!

Bedel ödemenin ne anlama geldiğini o zamanlar bilmiyormuşum meğer…

O an büyülenmiş gibi hissediyordum kendimi. Vurgu yapmasına gerek yoktu. Kim istemediği bir özelliği bırakıp karşılığında istediği bir şeyi almak konusunda çekimser davranabilirdi ki? Basit bir pazarlıktan ibaretmiş gibi geliyordu o anda bana. Tek yapmam gereken boş tabelalı bir kapı bulmaktı. O kapıdan içeri girip istemediğim her neyse bırakarak o tabelayı doldurmaktı ve net bir şekilde biliyordum gözümü bile kırpmadan bırakacağım şeyi. Hemen ardından kapı kapı dolaşıp, istediğim şeyi arayacaktım. Bulamadığım takdirde yeni gelen her kişi umut demekti bana o sokakta…

Yanından ayrılırken hayatımın asla eskisi gibi olmayacağını biliyordum…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Sen Gittin…

Sen gittin…

Bir türlü tamamlayamadığım sözleri mühürledin dudaklarıma. Buhar olan gözyaşlarımla resimler çizdim odamda ve eylülü bıraktın bana. Dökülen her yaprak gün ışığını alıp gitti. Uzak kelimesinin hiçbir sözlükte olamayan anlamını fısıldadı kulağıma

Sen gittin…

Kanatsız bir kuşa döndü umutlarım, maviliğine tutsak olmuş bir denize. Sesler soluk alıp verişlerim oldu sadece. Aklımda ne çok kalan şey oldu… sana dair, bize dair… bütün kapıları kapadın üzerime

Sen gittin…

Sabah karanlığında ağaçlar fısıldadı yalnızlığı birbirine. Kaç defa avluma lapa lapa kar yağdı, kaç güneş doğdu yeni güne, kaç bulut çarptı birbirine, kaç şimşek çığlıklarımı haykırdı gökyüzünde…

Sen gittin…

Paslı demiryolları döşendi içime, kayboldum geçen tren sesleriyle. Ezberimi bozup, mektuplar bekledim, pullar yapıştırdım hayalimde biriktirdiğim zarflara

Sonra anladım ki bu peronda benden başka bekleyen yoktu ve nihayetinde gelen ayrılık oldu. Onu oraya sen koydun usulcacık, ben yerini değiştiremem istesem de

Sen gittin…

Zifiri karanlıkla öğrendim siyahı ve çınarların ömrü kısaldı hikayemde, bir şair sustu, bir şiir bitti, sen bitmedin içimde…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Firar

     Kız gözlerine dolan yaşın akmasına engel olamıyordu. Yapmamalıydım diye düşündü. Aynanın karşısına geçtiğinde gördüğü yüz kendisinin değildi. Sürekli ellerini yıkıyor, belki o kiri temizlemeye çalışıyordu. Tekrar aynaya baktı, dağılan saçlarını elinin ıslaklığıyla düzeltti. Nefes almakta zorlanıyordu. Kendini bıraksa bağıra çağıra ağlayacaktı ama şimdi olmamalıydı. Dışarı çıkmalıydı hemen, neresi olursa kalabalığa karışmalıydı. Şimdi en korktuğu kendisiydi. Hızla giyindi, son anda cüzdanını almayı akıl etti. Sokağın başındaki merdivenleri indiğinde soluk soluğa kalmıştı. boş gözlerle etrafına bakındı her şey ne kadar da yabancıydı. Hayır bu olmamalıydı tekrar eskiye dönemezdi. Ya olursa… bu düşünce onu daha da hızlandırdı, durduğunda oldukça uzaklaştığını hissetti, rüzgar yüzüne vuruyordu. Yutkundu, gözyaşları o izin vermese de akmaya devam ediyordu. Tekrar aynı cümle daralttı içini neden yaptım, neden? Dur durak bilmeden aklından geçip onu yoran şeylere engel olamıyordu. Dar bir sokaktı yürüdüğü, ıssız da denilebilirdi. Bir kenara büzüldü, bütün gücünü tüketene kadar yürümüştü. Bu defa kendini bıraktı hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Gözlerini silip etrafına bakındığında havanın kararmış olduğunu fark etti. Şimdi ne yapacaktı? Yavaşça oturduğu yerden doğruldu. Tedirgin adımlarla geldiği yöne doğru yürürken içinde bir korku vardı,hükmedemediği… caddeye çıktığında insan kalabalığı arasında küçülüp yok olmak istedi. Üzerine değen her bakış onu tiksindiriyordu. Otobüse bindiğinde arkasından gelen sesle irkildi

     – Bayan, kart basmayacak mısınız? Sesin geldiği yöne doğru yürüdü. Cüzdanından çıkardığı kartı okutup arkaya doğru ilerledi. Camdan dışarıyı izledi bir süre. Otobüsten inerken başının döndüğünü hissetti, açlıktan olmalıydı bütün gün bir şey yememişti. Şimdi ne yapacaktı? Tekrar o eve dönecekti ve canı yansa da gülümseyecekti. Bunu düşündükçe ayakları geri geri gitti. Yaşanılanlar bir oyundan mı ibaret diye düşündü. Gitse bavulunu toplasa hemen, ben yokum bu oyunda dese ama yapamazdı… bu oyundan vazgeçse diğerinde bulacaktı kendini. Çıkarken telefonunu almamıştı yanına, kim bilir kaç kez aramıştı. hiç bu kadar güçsüz hissetmemişti kendini.

     Kapının önünde öylece durmuş zillerin üzerinde yazılı isimleri okumaya çalışıyordu. Ne işi vardı bu yabancı şehirde, bu yabancı evde. Acaba Kaç numaraydı, off bir kez daha dikkatsiz biri olduğu için kızdı kendine ama süre ne kadar uzarsa o kadar geç girecekti o eve. Bir zile bassam rastgele derken, kapı açıldı önde bir çocuk arkasında annesi dışarı çıktılar. Kapıyı aralık bırakıp bir süre onların gidişini izledi, nasıl da sımsıkı tutuyordu annesinin elini çocuk. O an tekrar ellerine baktı, hızla merdivenleri çıktı, titreyen parmakları zile dokundu artık geri dönemezdi. Bir süre bekledi, belki de evde değildi. Tekrar bastı zile, kapı aralandı karşısında durmuş öylece ona bakıyordu. Bakışları gözlerine değecek diye çok korktu. En mahrem anlarına şahit olmuştu o bakışlar… farkında olmadan bir adım geriledi. Hoş geldin dedi aynı şefkatli ses tonuyla, göz göze gelmemeye çalışarak cevap verdi, nerdeyse duyulmayacak bir sesle…

     -Seni merak ettim telefonunu da almamışsın yanına

     Ne yapmalıydı, nasıl davranmalıydı. Çok yorgunum diyebildi güçlükle ve içeri girip kitaplığa yansıyan ışıkla aydınlanan loş odaya geçip, koltuğun kenarına ilişti. Hiçbir şey hissedemiyordu, içi bomboştu. O da gelip koltuğun diğer ucuna oturdu. Açık olan televizyona baktılar bir süre sessizce. İkisine de aynı tedirginlik hakimdi…

     Gelen müzik sesine kulak verdi “böyle başladı, dönülmez bu müthiş firar”

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Küçük Bir Çocuk Olsaydım

Küçük bir çocuk olsaydım

Kırılan oyuncağım için ağlardım

Ellerimden uçan balonum, yere düşürdüğüm şekerim için

Yanağımdan akan gözyaşlarımı yeni bir balon dindirebilirdi

Küçük bir çocuk olsaydım

Bebeklerime anlatabilirdim, dünyanın ne kadar güzel olduğunu

Uçsuz bucaksız mavi göklerde, kuşların uçtuğunu

Karıncaların yuvalarına yiyecek taşırken,

Benim bahçede evcilik oynadığımı

Küçük bir çocuk olsaydım

Kahkahalarla gülerdim kedinin ağaçtan atlayışına

Korkusuzca dokunabilirdim köpeğin kuyruğuna

Arkadaş olabilirdim yoldan geçen çocuklarla

Küçük bir çocuk olsaydım

Doktor, öğretmen, şarkıcı olurdum

Hayatın zorlukları duramazdı hayallerimin karşısında

Belki vazgeçer,

Sokaktan geçen çöpçüyü görür, çöpçü olurdum

Belki de poşetten yaptığım paraşütlerle bir pilot olurdum o anda

Küçük bir çocuk olsaydım

Kedi sanıp dokunabilirdim farenin sırtına

Ama onun fare olduğunu öğrenmek korku vermezdi bana

Tozpembeler içinde bir perim olurdu,

Sihirli değneğini sallardı her ihtiyacım olduğunda

Küçük bir çocuk olsaydım

Sokaklarda mendil satan çocuklarla mendil satmak isterdim,

Acımazdım onlara

Seçimlerde atılan kağıtlardan para yapardım,

Üzerinde yazılı palavralar acı olmazdı dudaklarımda

Küçük bir çocuk olsaydım

Ekmeğe zam gelmiş dediklerinde,

Çamurdan hamur yoğururdum kendime

Sonra da ellerim çamur oldu diye azar işitirdim yine

Küçük bir çocuk olsaydım

Ölümü anlatamazlardı bana

Uyuyan kişinin ardından ağlanmayacağını söylerdim onlara

Sadece çiçekler ekerdim toprağa

Küçük bir çocuk olsaydım

Kapı kapı şeker toplardım bayramlarda

Yeni aldığım ayakkabılarımı başucuma koyar,

Sabahın olmasını beklerdim

Gizli gizli meybuz yerdim sokak aralarında

Küçük bir çocuk olsaydım

İnsanları istediğim yönüyle görürdüm

Kötü olabilecekleri gelmezdi aklıma

Masallarımdaki kötü insanlar cezalarını bulur, pişman olur

İyiler ödüllerini alırdı sonunda

Küçük bir çocuk olsaydım

Minik yüreğim sevgiyle dolar

Dudaklarımda dünyaya meydan okuyan bir gülümseme olurdu

Umutlarımı gözlerimdeki ışıkla alevlendirirdim

Bin ışık yakardım her bakışımda

Neden böyle suskun olduğumu mu soruyorsun

Artık küçük bir çocuk değilim ki

Gözlerimle ışıklar saçayım etrafa

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Neden?

Düşünememekten korktuğumuz için “neden” sonra ise düşündüklerimizden
Düşleyememekten korktuğumuz için de ve tabi düşlediklerimizden.
Ben yıllar önce anlamını bilmediğim bakışlarla takıldım bu sorunun ardına. Neden beni anlamaya çalışmadı, neden yaptığım eylemin arkasına bakmadı, neden bir tebessüm göstermek için bile karşılık bekler olduk, neden bu kadar hızla yaşadık? Zamanla bu nedenler öylesine hızla sardı ki çevremi aralarında kımıldamaya bile yer bulamadım. Aldığım cevaplar ise öylesine canımı acıttı ki kızdım sese dönüşen her şeye… Ben susup anlatmak istediğim öfkemi.
Ben sustum dünya döndü, ben sustum her şey ışığa büründü; sustum her yol uzadı, her sözcüğe yenisi eklendi. Bir de baktım ki bu susmak değilmiş saklanırken yakaladım kendimi!
Düşlediğim yaşam benden öylesine uzaktı ki zaman geçtikçe vazgeçmekten bile vazgeçtim. O kadar sadeleştirdim ki her şeyi düşünmekten yorulacağım bir şey kalmadı. Elimde kalan hayal etmek oldu.
Ben sadece hayallerimde yaşadım. Hayallerimde mutlu oldum, hayallerimde umut ettim…
Sonra hayaller gerçeğiyle çatışınca arada yok oldum. Olanla olmayanın arasında
Olanla olmayan arasında yaşayabildiysem bir bedeli vardı elbette, aklımı feda ettim. Bu yüzden de kendimi asla affetmedim! Parça parça oldum hangi parça da hangi parçam vardı bulamadım bu oyunun sonunda .
İçe dönüp harf harf ördüğüm ağlar dış dünyaya kapılarımı açmalı…
Şimdi bir nedense her şeyin anahtarı, ben dokundum o kapıya peki siz neden bırakacaksınız beni kapının dışında?

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email