Yazar arşivleri: Özlem ERDEN

Özlem ERDEN hakkında

İçinizdeki güven duygusu , teninizdeki yalnızlığın ürpertisi , saklamaya çalıştığınız gözyaşınızın buğusu, İç çekişlerinizdeki derin anlam, uzakları içinizde tutan, sizi uzaklara götüren, acınız, aşkınız, soluğunuz, kısacası sadece ÖZLEM

CEYHUN’DA ÖZLEM

İsimler hayatlarımıza neler katıyor? Sizleri bilemem ama ben insanların isimlerinin anlamıyla yaşadıklarına inanıyorum çoğunlukla. Başkalarının kulağımıza fısıldadığı isimler önce kimliklerimiz, sonra da karakterimizin yansıması olmuyor mu sizce de? Üzerinizde isminizin benliğini taşımıyor musunuz çoğunlukla?

Her isim isminize bir başka değer, bir başka anlam yüklerken, bazen de eksiltmeden edemiyor. Biraz şefkatle, biraz sevgiyle dilimizden gönlümüze düşünce, bir başka dökülüyor dudaklarımızdan isimleri.

Kulağımızın işittiği yere kilitlenir gözlerimiz acaba diyerek…

Ya da… ya da abartıyorum altı üstü bir isim… Başkası eğilmiş, üç kez kulağıma söylemiş diye bende ne etki yaratmış olabilir ki kimliğimde yazmaktan başka? Değil mi? ! Kaç kişi isminin anlamını biliyor, kaç kişi kimliğindeki ismin benliğine yansıyıp yansımadığının farkında? Belki bilince size gerçekte ne değer biçildiğini de öğrenirsiniz.

Ben isimlerin anlamını oldum olası hep merak ederim. Belki de öyle düşündüğüm için. Belki de isimlerimizin anlamını taşıdığımıza inandığım için… Bilemiyorum ama merak ettiklerimin arasında hep.

Ama yanılmış olamam bu kadar. Eğer öyle olmasa hemen her şeye ilk önce bir isim bulmaya çalışır mıydı herkes?

Çocuk sahibi olacağını öğrenenler aylar öncesinden isim arayışlarına giriyor. Anlamlarına bakıyor. Öyle olmasaydı bu kadar uğraşılır mıydı? Her isim bir olmaz mıydı?

Ya da bir birlikteliğe başlandığında ilk önce bir adı olsun denilmez mi? Eğer sadece yaşananlar önemli olsaydı, meçhul kalmak neden sorun oluyordu ki?

İnsanlar ‘ne’ sorusunun cevabını hep merak eder. Ne yaşadığını bilmek ister. Çünkü yaşadıklarına biçtiği değerin göstergesidir isim.

Eee, nerden çıktı bu isim davası diyorsunuzdur belki de… Haklısınız…

Hayatıma bambaşka bir pencere açıldı. Görünürdeki adı Ceyhun… Merak ettim Ceyhun ne demek diye…

Birçok anlama sahip olan bu isim; iki aşığın birbiri için döktüğü gözyaşı miktarı demekmiş aynı zamanda. Bazı rivayetlere göre de cennetin dört nehirlerinden birinin adıymış. Eski Türkçemize göre ise yiğit, güçlü kişi demekmiş. Orta Asya’daki en büyük akarsuymuş. Bir de Hun şehzadelerine verilen admış.

Anlamları görünce yüzümdeki tebessümü gizleyemedim. Hani ruhum okşanmadı desem yalan olur.

Cennetin dört nehirlerinden birinin Özlemi olmak… Yiğit, güçlü birinin Özlemi olmak… Ceyhun’da Özlem olmak…

Ceyhun’da yani diğer bir deyişle Amuderya’da Özlem olmak!!!

Açılan pencerede bana taşan cennetin kollarından kopup gelen bir ırmak… Kendinden benim için kopardığı bir damla yaş…

Özlem olmak başlı başına zorken, Ceyhun’da Özlem olmak özgürlük müdür dersiniz?

Tek başına Özlem iken, her sevdalının kâbusu, acısı, bekleyişi, ansızın süzülen gözyaşlarının sebebi, umudu, nefreti, heyecanı, coşkusu, neşesi oluyorsunuz. Acı çekeni görünce kendinizi suçluyorsunuz. Ne saçma değil mi?

Ama özledim… Özlüyorum… Özleyeceğim… Demeyen bir aşık tanıyor musunuz? Bence imkânsız… Başka tenlerden içeri girip, kaçak yaşarken, Ceyhun’da Özlem olmak özgürlük, hüviyetine kavuşmak demek olmaz mı?

Anladım ki Özlem, Ceyhun için ağlasa bile yine Ceyhun’a dökülecek, onda birikecek gözyaşları…

Sevdiğinden koptuğun anda bile yine onun içine düşmek gibisi var mı?

 

 

 

 

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

OKUDUĞUNDAN NE ANLARSAN

Çok konuşanların sessizliğinden korkulur. Derinden gelen bir ürperti gibi etrafı sarar. Akıl merakıyla savaşırken, bakışlar dudaklarını ısırır. Oysa konuşan bir kere susmuştur. Sorulacak her soru suskunluğunu besler ancak…

Acaba insanı bütün harflerden koparan, bir sessizliğin benliğine hapseden nedir? Akla her şey gelir ama her şey… Nedense ilk akla gelen hep sevmekten geçer. Ne kadar ilginç! Güzel duyguları sessizlikle karşılamak ve insanların bunu bu şekilde algılaması ne kadar tuhaf! Anlayamadığım çok şey var, bu yüzdendir ki pek sorularla aram yoktur. Nasılsa sorduğum soruya değil de, sorduğumdan ne anladığına verecek cevabı…

Çok kötüyüz. Kötü olan ne beynimiz ne de yüreğimiz, kötü olan sadece biziz. Hep en kötüsünden başlarız saymaya. ‘İyi bir şey ya benim olmalı ya da diğerlerinde olmamalı’ genel mantık bu. İyi dilekleri söylerken bile içten içe bir kıskançlık… Her şeyin tek sahibi olmak gibi bir açgözlülük…

NEYSE…

Ben de çok konuşanlardan biriyim ve sessizliğim çoğunlukla sorgulanır. Benim suskunluğum anlayamadıklarım için…

Böyle dediğimde bir gün biri karşı çıkmıştı. Herkes konuşuyor, herkes olanı söylüyor, kimse önermiyor. Şöyle oldu, böyle oldu demek kolay, ee niye kimse ne yapmak gerektiğini söylemiyor, neden çözüm sunmuyor? Diye sitem etmişti.

Haklı…

Sabahları gördüğüm yüzlerle göz göze geldiğimde neden başımı eğmek zorunda kaldığımı düşününce susuyorum. Merhaba demek için ya da hafifçe başımı eğerek selam vermek için illa tanımam mı gerekiyor? O kadar mı iyi tanıyoruz ismini bildiklerimizi?

Neden metroya, otobüse bindiğimizde birbirimize tebessümle günaydın demiyoruz? Bir suçlu gibi bakışlarımızı yere hapsediyoruz?

Bazen deli damarım tutuyor, hesapsız kitapsız atıyorum kendimi yollara. Görünürde tek başıma ama geçtiğim her yerde birileri var. Tatil ilan ediyorum o günü kendime. Balık tutan amcalarla konuşuyorum, fotoğraf çekerken bir de ayakkabı boyayan amcanın resmini çekiyorum. Utanıyor o zaman yarım yamalak gülümsüyor yüzüme… Bu kız ne yapıyor diye bakan teyzenin de fotoğrafını çekiyorum. O da gülümsüyor yüzüme, sonra selamlayıp devam ediyorum oradan oraya gezmeme… Tanıdıklarım gibi yormuyorlar beni. Bir fotoğrafını çektiğimde ‘hayır bunu beğenmedim, şöyle çek ‘ diye yapmacık olmuyor hiçbir yüz makinemde. Aksine utangaçlık, masumiyet ve de samimiyet duruyor önümde. Daha çok gülmek geliyor içimden. Çünkü gülümseyerek baktığım her gözün bana gülümsediğini görmek hoşuma gidiyor. Plansız, hesapsız, yapmacıksız, içimden geldiği gibi, içlerinden geldikleri gibi…

Sonra dikkatimi çekiyor insanların hareketleri. Herkes susar, ne selam ne sabah ta ki bir küçük çocuk ya da bebek görene kadar. O zaman yarı kaygılı şekilde önce bebeğe gülmeye, sevmeye başlarlar, sonra beğenilerini bazen kısa kısa sözlerle bazen de sadece bir tebessümle sahiplerine yansıtırlar. Öyle çok hoşuma gidiyor ki o anlarda onları izlemek. Bak diyorum içimden, tanımıyorlardı ama küçük bebek varlığıyla farkına vardırdı ve gülüştüler. Bütün bunlar olabiliyorken neden olmuyor diye düşündüğümde susuyorum.

Yine bir arkadaşım vardı yürüyorduk beraber. ‘ben insanların yüzüne bakmak istiyorum. Hani nasıl yüzler var diye. Nasıl söyleyeyim hani ne kadar farklı farklıyız görmek için ama sanki ne zaman biriyle göz göze gelsem korkuyorum. Ulan bu sapık mı ne diye bakıyor bana diye bir şey diyecek sanıyorum’ demişti. Ne kadar haksız sayılabilir ki?

Sebepsiz bir bakış, bir mimik hareketi, bir anlık tebessüm ya da ansızın gelen bir merhaba ne zaman art niyetsiz algılanmıştır ki? Algılanmaz. Bakıyorsa sapıktır, konuşuyorsa asılıyordur, gülüyorsa basittir, ona buna bakıyorsa rayından çıkmıştır? Öyle değil mi?

Çünkü kötüyüz insan olarak… Çünkü her şeyin altında bir art niyet arıyoruz. Hangi birimiz bilgisayar başında olduğumuz kadar dışarıda da cesur olmuşuzdur? Gerçi böyle de söylenmiyor. O zaman da hayatı belden aşağısına asıyorlar, yüreklerini intihar ederek.

Bi bakın etrafınıza… Sahillere gitmek istiyorsunuz gidemiyorsunuz. Neden? Çünkü görüntü kirliliği sahillerin değil insanların teninde…

Düşünceler kirli kana karışıyor sanki…

Bir yüzü belki bir kere görüyorsunuz. Bir daha görme ihtimaliniz olmadığını bildiğiniz halde, içinizdeki sözlere kilit vuruyorsunuz. Bir anı gibi en yakınlarınıza an be an hissettiğinizi anlatmaktan başka ne kalıyor geriye?

Göz göze bakmaktan korkulduğu sürece, iş bir tebessümle bir selam vermeye gelindiğinde yabancılaşıyorsa insanlar olacakları konuşmanın ne anlamı var?

Çözüm sunmanın kime ne hayrı var. Daha içindeki sesi dinlemiyor, seni beni mi dinleyecek?

Bu yüzden susuyorum ben… Sen çok mu farklısın diyenler vardır ya da olacaktır. Çoğunlukla evet ama iş yüreğime geldiğinde farksız değildim. Ta ki hesaplayamadığım bir anda yine başıboş sokağa saldığım duygularımla baş başa kalana kadar. Ta ki ilk adımımı bin bir  düşünceyle atmaya hazırlanırken, bir tebessümle akışına bırakmamı sağlayana kadar. Bunu sağladığı için, içimden geldiği gibi davranmama önayak olduğu için, benden önce  gördüğü için kendisine huzurunuzda teşekkür ediyorum.

Sen hep güldüğümde benimle gül olur mu?

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

ÇAT KAPI MUTLULUK

Sen hep gül olur mu? Diyorsa gülen gözlerle biri sana mutlusun… Daha da içten gülüyorsun… Tebessümlerin yüzüne sığmadığını gözlerinde taşıyorsun. Sorgusuz sualsiz geliyor sana mutluluk o an!

Sen hep gül olur mu? Sorusunu duyduğunda düşüncelere hapsolmuyorsan mutlusun… İrdelemiyorsan daha da mutlusun. Çünkü mutluluk çat kapı gelmiştir o an…

Bir şeylere müdahale isteği duymuyorsan mutlusun… Sana gülen gözlere yabancıyken, ona bakarken gülebiliyorsan mutlusun… Tanımıyorum diye hayıflanmıyorsun; çünkü o çoktan gözlerinle göz göze gelmiştir. Sana kalan sadece eşlik etmektir o an!

Sen hep gül diyene gülümseyip, yüreğinde sessizce sen de diyebiliyorsan mutluluğu aramana gerek yok, mutlusun…

Sana yakın duygular hep tanımadığın bedenlerde saklıdır. Duyguyu tanıdığın an, bedenine aldanmıyorsan, doğrusun… Çünkü o mutluluk çat kapı gelmiştir o an!

Mutluyum… Sorgusuz sualsiz, tanımadığım bir tenin içinde gördüğüm tebessüm heyecanımı ortaya koyuyor. Engel olmuyorum bu defa… Sormuyorum, soruşturmuyorum… Yanlış da olsa bile demiyorum… Düşüncesiz bir şekilde sadece mutluyum…  Belki bugünlük belki bir anlık… Yarına ertelemeye ya da düne hediye etmeye niyetim yok… Şuan… şimdi… o anda… içim kıpırdamasa da… ellerim titremese de… ya da… ya da… boşver  hepsini… Ellerimi sadece acının titrettiğini sanarak aldandığımı, eldivensiz sokağa çıktığımda anladım. İçimin kıpırtısını birine mal ettiğimi sandığım anda yine yanıldığımı sıradan insanların coşkularına şahit olduğumda anladım… Var dediklerim aslında yokmuş… Olmasından korktuğum şeyler aslında çoktan bir bir olmuş. Ben mutsuzluğa ekmeğimi banarken, aç kaldığımı ‘sen hep gül olur mu?’ dediğinde anladım…

Sessizlikten ayrılıp, önce kendimle barıştım. Ben benimle barışınca, herkes geldi… Sonra kalabalığa alıştım… Sustuğumda neden diye sorulunca konuşmayı öğrendim… Sözlerim yanaklarıma sızınca gülmeye başladım… Gülüşüm her yüze yansıyınca, gözlerimi açtım… Sonrası yoktu… Hepsi Adı konmamış bir oyundu…

Şimdi mutluyum… Oyun değil… Hayatın içindeyken söylüyorum… Hiç bilmese de buradan söylüyorum…

Ben güldükçe sen de bana hep sor olur mu?

Sen hep gül olur mu diye…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

NE SEN SEVDİĞİNLESİN NE DE BEN SENİNLEYİM

Coşkulu bir yüreğe sahiptim. Kimseye göstermediğim ama içinin sıcaklığından haberdar olduğum. Her şeye yabancı ama hayalinde büyüttüğü duyguları vardı içimin. Ne çare ki geçmiş zaman ekiyle dile getiriyorum şimdi. Sonuna eklenen ekler gibi geride kaldı hepsi. Başlangıçta sahiplenmediğim duygularımın sancısını taşıyordu bedenim, sonrasında ise gidince yeri boş kalanların sancısını… Öyle de böyle de bir sızıyla besleniyordu kanım…

Herkes gibi ‘tek’ olduğumu sanıyordum böyle olan. Zaman bana hiçbir şeyi geri getirmedi… İkinci el duyguları bile. Sadece soğukluğunu derinlemesine hissettirdi… Tıpkı önceki sıcaklığı herkesten saklarken kendim bildiğim gibi soğukluğunu da bir tek tenim bildi… Belki aralarda gerçek olan hisler işitti kulaklarım ama inanmadı, tıkadı… Ara ara eller uzandı ellerime doğru, itekledi gerisin geri, denemedi bile… Sızıyla beslenirken ruhum, gözlerden akıyordu ağrısı… Sonra duruldu, sonra kurudu ve git gide soğudu, soğudu, buz tuttu… Buzun üstüne iliştirdi bir tebessümü öylece güldü gördüğü her sevgiye, sevgiliye…

Sonra gördü ki tek değildi… Umarsızca senelere çelme takan sevgililer gördü. Önce inanamadı gözlerim, onca seneye bu çelme niye, eli uzanır mı geri diye? Ama olmadı! Her sevgilideki cevap belliydi. ‘Bir kere üzüldüm, artık kimse için üzülmem’…

‘Bir kere üzüldüm, artık kimse için üzülmem’ diyenler biliyor muydu ki ya ilk kez biri onun için üzülüyorsa? Ama herkes kendi yaşadığını bilir. Kendimden çıktım yola sormadım bu soruyu hiçbirine… Sustum…

Çok acı acımasız yapıyor sanki. Zor sandığında başarısız olanların başarısıdır bu… Sevmek mertebesinden başarısızlıkla ayrılıp, sevilen zirvesinde bulunmak ve yaşatan taraf olmak… Ben yaşadım o yaşamasın bari diyemediğin tek nokta…

Acımasız olmak zorundaymış insan… Acımasız olmayınca daha da acı verdiğini anlıyor canı yandıktan sonra…

Benden acıyla sevgiyi çekip alan sevgili; şimdi sana üzülmüyorum biliyor musun?

Tek üzüldüğüm sana adadığım sıcaklığı bana adamak için çırpınana karşı soğuk olmak zorunda oluşum. Asla hak etmeyeceğim bir sevginin ezikliği altında bırakmanıdır hala isyanım…

Seni sevdiğim gibi sevemeyeceğim kişinin beni seni sevdiğim gibi sevecek olmasınadır yalnızlığım.

Ben senden esirgenirken, kendime de esirgedim kendimi… Ne sen ne de beni seven asla gerçekleri bilemeyecek.

Sen seni unutup unutmadığımı düşünürken, o ise kendisini sevip sevmediğimi düşünmenin pençesinde gezerken ben buz kesmiş benliğimde sadece soğuk bir tebessümle size eşlik edebileceğim. İşte bu yüzden seni asla affetmeyeceğim. Beni gerçekten seven bir kalpten mahrum ettiğin için, hakkım olmayan bir sevgiyi hakkıyla sevenden çalacağım için… Kendisini sevenden kopuk bir şekilde beni sevenin kıymetlisiyken, onu sevenin nefreti olmama sebep olduğun için…

Anlayabiliyor musun beni? Belki de senin de affetmeyeceğin yüreğin affedemediği bir yürek vardı… tıpkı benim seni affedemeyeceğim gibi, belki de beni affedemeyeceği gibi… ne sen sevdiğinlesin ne de ben seninleyim… Hepimiz gerçekten sevenlerin yüreğinden çaldığımız sevgililerin değerlisiyiz…

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
ask-fundaceyhan

AŞK’A NEFRETLE BAĞLANMA

Hep yanımda kal dediğiniz biri oldu mu? Hani böyle ele avuca sığmayanlarından olmadı mı bir sevdiğiniz? Bir sandalye başında ellerinize ellerini kenetleyerek bekleyip ve gitmesin diye yalvarmadınız mı biri için?

Hepi topu yirmi dokuz harf var. Şekilden şekle koyarak yüreğimizin dublörü olmasını istiyorlar bizden? Yirmi dokuz harfin yer değiştirmesiyle ‘gitmelere’ engel olunabilir mi hiç? Onların yanlış yerlere sıvışmaları yüzünden kaybetmek!  ?

Huzur bulduğunuz bir yerin acı vermesi gibi yalın ama hesapsız ve ölçüsüz tutsak anların hâkimi kafasına göre ya ‘onla ol’ diyor ya da ‘öl’… Ölme, beni bırakma deseniz bile…

Upuzun bir koridorda volta atıyorum… Aynı yerden geri döneceğimi bildiğim için adımlarımı yavaş yavaş atıyorum. Kesik kesik sesler geliyor arada sonra yine sessizlik…  Sessizliği neredeyse her kimlikte tanıdım ama orada sadece çaresizliğin sonucunda onu yan yana getiriyor harfler… Boş, başını sonunu turladığım koridorun sonuna yaklaşırken bir ses duyuyorum yarım yamalak…

Serumu getirin!

Yanımda nasıl geçtiğini anlayamadığım bir hemşire hızla koridorun sağındaki odadan çıkıp, karşısındaki odaya giriyor. Başka bir yerde başka bir hemşirenin sesi bölüyor sessizliği; ‘hastanın annesiiiii’…

İlerliyorum… Ne düşündüğümü bilmeden ya da bilmezden gelerek… Koridorun tam ortasındayken, bir çığlık hastaneyi yerle bir ediyor adeta…

Refleks olsa gerek sesin olduğu yere doğru koşuyorum…

Koridorun başındaki bir odada ilk gözüme çarpan, başını bacakları arasına gömmüş vaziyette korkuyla bakmakla bakmamak arasında kalan küçücük bir çocuk…

Ona yönelecekken bütün bedenimi sarsan bir çığlık daha kulaklarımı delip bedenimi yıkıyor. Küçücük bir kız çocuğu… Yirmi dokuz harfin milyonlarca harf gibi iç içe girdiği ve asla bir hizaya gelmeyeceği bir an… bir yüreği bedeninden kopardığı an… Ölümü ilk böyle gördüm… Küçük bir bedenin sessizce yüreğine veda ederken, sıranın kendine gelmesinden korkan küçük erkek çocuğun korkuyla sessizliğe, acıya boyandığı gözlerinde gördüm… Çaresizlik bütün sessizliğe isyan ediyor…

Gitme! Bizi bırakma! Diyor hastanın annesi!

Bu yüzden çığlıktan nefret ediyorum özellikle bir kız çığlık attığında… İlk duyduğum çığlıkta küçük bir kalbin vedasını gördüm… Çocuk hastanesinde refakatçi olarak bulunuyorum o zaman… Beklemek içinde umut olunca bir tek orda katlanılır geliyor insana… Aynı odada iki lösemili çocuk… Biri kız biri erkek… Kız çocuğu giderken erkek çocuğun umutla bekleyişini korkuya çevirmişti…

Rafet El Roman ‘sessizliğine yanarım GİTME… Yokluğunda yüreğim delice haykırır senin adını… HEP YANIMDA KAL GİTME… Dediğinde hep o geceki çığlıkta kopan veda anı geliyor gözlerimin önüne… Erkek çocuğunun da hala bizimleyse aklına geldiğinden eminim…

Ölmesini ya da ölmeyi beklemekle ne kadar yanılıyoruz ‘benimle kal yanımda ol’ diyebilmek için…

Hep yanımda kal gecemde ol diye

Ben yalvardım tanrıya sen diye…

Benimle kal yanımda ol diye

Ben yalvardım hep tanrıya sen diye…

Bu harfler yan yana geliyorsa yüreğinizde birine karşı o zaman hastane kapısından, ölümün eşiğinden geçmeden söyleyin…

Sessizliğin çığlık olduğu anda kimseyi geri getiremezsiniz!

Çünkü hiçbir çığlık aşk’a düşmüyor, sessizliğe geliyor…

Unutmayın

Aşk’a ne kadar nefretle bağlı olsanız da soluduğunuzu onunla anlıyorsunuz…

Bu yüzden AŞK’A NEFRETLE BAĞLANMAYIN…

 

 

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
kadin-kim.jpg

Tenine Dokunursa Sapık, Ruhuna Dokunursa Aşık!

Sokaklarda özgürlüğü kısıtlı adımların sahibi kadındır. Bütün gözlerin hedef noktası… Dişilik tespitinin saniyeler içerisinde yapıldığı varlık. Her adım attığı yerde, üzerinden gözleri süzdüren, kimi zaman bakışları azdıran, kimi zaman yürekleri. Gerçek bir dişilik abidesi! Erkekler için tam bir muamma, bir kargaşa olan yine kadındır. Bir parfüm kokusuyla kendine bağlayan, bir dekoltesiyle yürekleri hoplatan, en iyi bildiği şey ‘peşinden koşturmak’ olan insan kadındır.

Çeşitli sözlerin uğrak yeri, ezilmiş, itilmiş, haksızlığa uğratıldığı iddia edilen kişi kadın! Olabilir mi?
Savaşları durduran, başlatan, dilediği zaman dişiliğiyle istediğini elde eden, istediğinde seksi, istediğinde sıradan olan da kadın değil mi?

Kadın üzeri tozlarla kaplı değerli bir taş gibidir. Ya görüntüsüne aldanır, dokunmaz gidersin ya da eline alır, tozundan arındırır ne cevher olduğunun farkına varırsın.Ama bir erkeksen hep dikkat etmelisin. Zira onlar istemezken tenine dokunursan sapık, onlar istediğinde ruhlarına dokunursan âşık sayılırsın. Bir kadın isterse hizmetçi gibi görünür ve yine isterse prenses gibi. Onları keşfetmek tamamen erkek doğasına ve yaklaşımına bağlıdır. Savunmasız atılan her adım beraberinde hüsran ve yahut yanılgıları getirir.

Erkeklerin en büyük hatası kadınları anlamaya çalışmasıdır. Zira kadınlığı anlayabilirsiniz; fakat asla kadınları anlayamazsınız. Derinleri eşeledikçe benliğinizde yorgunluk hissetmeniz bundan olsa gerek.

İstediğinde dünyaları ayağının altına serdirecek güçte olan kadın ezilmiş olabilir mi? İrade yönünden zayıflığıyla bilinen erkeklere karşı yüzde yüz dişi olabilen kadın itilip kakılmış olabilir mi?

Gözyaşlarının görünmesine bile tahammül edemeyen erkeklerle dolu bir dünyada kadın haksızlığa uğramış olabilir mi? Olamaz! En büyük kozu dişiliği, cazibesi olan kadın zayıf halka olamaz! Eğer oluyorsa kadın kadınlığının farkında değil demektir. Acıların insanı olarak kendini nitelendirdiği sürece de farkına varamaz demektir.

Fiziki olarak güçlü, dünyayı kurtaran ya da batıran erkekleri dizginleyen tek unsur kadınken, gerçek bir kadın kaybetmiş olabilir mi?
Olamaz! Oluyorsa eğer, o kadın kişilikle dişiliği ayırma gafletine düşmüş demektir. Zira dişilik bir kadının en temel özelliğidir. Bunu kullanmaktan aciz olanların ağlaması, kendini ezilmiş hissetmesinin suçlusu yine kendisi değil midir?

Erkekler sahip oldukları fiziki güçlerinin farkında oldukları için daha rahat ve vurdumduymaz gözükürler. Kadınlar ise sahip oldukları gücün farkında bile değiller.

Düşün ki bir kadınsın. Sen istemeden tenine dokunan sapık, sen istersen âşık sayılır. Tamamen karşındakinin sıfatını belirleyen sensin. Sadece kokunun esiri olmaya aday binlerce erkek varken sen çaresiz olabilir misin?

Kadınlığın temel parçası olan dişiliği kullanmak kişiliksiz olmak demek değildir. Tabi gerçek bir kişilik ancak nasıl dişiliğini kullanabileceğini bilir.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
sibel-can-hancer

Hayat’tan Sibel Can’ın Hançerine Cevap

Son dönemlerde herkesin dilinde olan Sibel Can’ın ‘hançer’ adlı şarkısında sürekli kendisine yönelik bir suçlama yapılan ‘hayat’ bugüne kadar sessizliğini korumuştu. Fakat herkesin içten Sibel Can’a eşlik ettiğini görünce daha fazla dayanamadı.

İşte Hayat’ı en çok üzen sözler ve verdiği cevap;

‘Sibel Can sanki bütün âşıkları ayıran, yaralayan benmişim gibi lanse etmiş. Hayat, sen bize nazik davranmadın’ diyor. Gülüp geçmemek içten bile değil. Kim kime nazik davranmıyor acaba? Âşık olmayı bilmeyen tenlerde geziniyorlar, kaptırıyorlar kendilerini görmeyen gözlere, sonra bunu fark edince suçu bana atıyorlar. Var mı böyle bir dünya?

Önce sevmek, âşık olmak için yalvarıyorlar. Sonra madem öyle ‘al sana seni seven biri’ diyoruz. Yok, illa kendini sevmeyen biri olacak. Bu kez kendisini sevmeyen birini sevmek için zorluyorlar kendilerini, seviyorlar ya da öyle sanıyorlar, acı çekmek için resmen kendileri sıraya giriyorlar. Sonra suç kimde? Hayat’ta!

Sibel Can’ın sesini çok beğendiğini de sözlerine ekleyen Hayat sözlerine şöyle devam etti;

Benim koynumda yaşıyor hepsi. Huzursuz olması gereken biri varsa o da benim. Geceleri sürekli bir yerlerde ağlayan birilerini dinliyorum. Hep sevdiklerini söyleyip, sevilmediklerinden yakınıyorlar. Kendilerini sevenler onları aradığında ise tersliyorlar. Sonra bakıyorum anlattıkları kişilere. Bambaşka âlemdeler. Sevdikleri de başka isimlerle içimde sızlanıyorlar. Acıyı bana yaşatmaya çalışıyorlar, üstelik benim tenimde yaşarken. Sibel Can acı çekerken kim vardı yanında? Sevdiği mi? Hayır, yine ben vardım.

Söyleyecek çok söz var ama yine de susuyorum. Kendi tecrübesizliklerin suçunu her zaman bana atıyorlar. Yine de tecrübesizliklerine veriyorum. Ağlamalarına kıyamıyorum bazen ve sevilmeleri için seveni göstermeye çalışıyorum ama yok, acı çekmek istiyorlar illa. Acı çekmeyince kendilerini âşık saymayanlara bakıp da nasıl ‘uğraştırma âşıkları’ diyebiliyor ve herkes de haklıymış gibi tek bir ağızda eşlik ediyor.

Zaman zaman öfkelenen Hayat, asıl haksızlığa uğrayanın kendisi olduğunu söyledi.

‘Mesela geçen gece, tam biraz dinleneyim diyordum ki yine bir kız ‘hayat’ diye seslendi. ‘Ne oluyoruz yine’ diye kalktım, yanına gittim. Ağlıyordu. Bana bağırıp, çağırıyordu, hâlbuki onu yine duyan bendim. Neyse, ne oldu? Dedim. ‘Yalnızlıktan yakındığını, kimseyi sevemediğini ‘söyledi. Buyur buradan yak. Bunu diyen, zamanında da ‘çok sevdiği’ için yakınıyordu. Sevip de sevilmediği için yakınıyordu. Ders almamış, şimdi niye duygularım kırık diye sızlanıyor. Ne demeliyim sence? Doğruyu gösterdiğimde beğenmiyor, yanlışa tapıyor, istediği gibi olmayınca da suçluyor. Bütün bunlar, boylarını aşan sözleri söylemelerinden kaynaklanıyor. Daha bir dakika sonrasını bilmiyorlar, kalkıp vaatlerde bulunuyorlar. Bak bir olay anlatayım. İki genç konuşurken, dinliyordum.

Erkek kıza sevdiğini söylüyor ama bizim kibirli, tripli kızımız bütün hemcinsleri gibi inanmıyordu. Çocuk inanması için birden kendini aştı. ‘Bana güven, sen benim hayatım oldun, başka hayat istemem. Ne olur, en azından bir şans ver bize. Bak göreceksin, hayatımız nasıl değişecek? Çok mutlu olacağız. İstersen hemen cevap verme, ama ‘hayır’ deme. Hayat ikimizi karşılaştırdı. Bu tesadüf olabilir mi? Her cümlesinde ben vardım. Neyse, kıza baktım ne düşünüyor diye. İçinden gülümsüyor, çoktan evet demiş ama öyle sözleri duymak hoşuna gittiği için, ruhunu beslesin diye ‘hiç susmayan’ kızımız o an ‘içinde’ şen şakrak, dışında inançsız bir ifadeyle açlığını gideriyor. Sonra çocuk bir cevap alamayınca tam gidiyordu ki kızımız sessizliğini bozdu. ‘tamam, ama’ diye başladı. Neyse bunlar başladılar konuşmaya. Epey zamanda konuştular, gülüştüler vs sonra kızımızın nazları ve bitmek bilmeyen istekleri sorun yaratmaya başladı. ‘hani’ler başlamıştı. ‘Hani ‘hayatın’ bendim’ diye bir kere kavga ederlerken gördüm.  Eee, şimdi suç benim mi? Ben mi dedim beni sahiplen, vaat et, sonra da terk et! Kim dedi beni benden habersiz hediye et karşındakine? Böyle sözleri söyleyenler de benim kimseye ait olmadığımı bildiği halde kendini tatmin etmeye çalışan kızlar da dönüp kendilerine baksınlar. Gerçekten sevenler neyse odurlar. Vaatlere gerek duymazlar, inanmayanı inandırmaya çalışmakla uğraşmazlar, çünkü bilirler ‘sevmek kendi başına inanmak demektir’. Beni hediye paketi gibi birbirlerine sunma cesareti gösteriyorlar. Ben bir şey demezken, hala beni suçluyorlar.

Şunu bilin sizin koynunuza giren ben değilim, benim koynumdan çıkamayan sizsiniz. Benim koynumdayken başkasından söz ediyorsunuz. Siz daha benden kopamamışken, nasıl başka tenden geçip kalbe girebilirsiniz ki?

Gerçek âşıkları görüyorum, mutlular, küçük şeyler çıkıyor ama yine de sevgilerine inanıyorlar. O yüzden bana bağlı değiller. Siz kendiniz inanmadığınız için hala benimlesiniz. Hatta bendesiniz.

Son olarak göndermeyi yine şarkı sözüyle yapan ‘hayat’ resmen ne kadar öfkeli olduğunu ve bunaldığını belirtiyordu bir anlamda.

‘yeter artık uğraştırmayın beni’…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
mutluluga-kosmak

ÖLÜMDEN ÖNCE ÖLMEMELİ YÜREĞİM…

Nerden çıktı şimdi bu diyeceksin? Haklısın ama ben de bilmiyorum işte…

Bir an için öldüğünü düşündüm…  Sen öldüğünde sana dair geriye ne kalır diye düşündüm. Sen öldüğünde, ardından ağlar mıyım diye düşündüm birden?

Hangi anıda birleşirdik seninle, aynı karede hiç birleşemedik de?

Bir kitapta okudum. Babası ölünce, onu ne kadar çok sevdiğini anlayıp, anılarında onu yeniden yaşatmaya çalışan bir kız vardı.

Onunla el ele yürümelerinden, sarılmalarından hasretle söz edip, anımsayarak yeniden yaşıyordu.

Düşündüm de sen öldüğünde , ben neyi anımsayacağım?

O kadar çok gerilere gidiyorum ki ama yine de bir tek parça bulamıyorum ikimizi bir araya getirecek?

Belki sen elimden tutmuş olsaydın, hani diyorum seninle el ele yürümüş olsaydık, ben sevdiğim adama elimi uzatabilirdim?

Belki sen kolların arasına almış olsaydın bedenimi, sevdiğimin karşısında taşa dönmezdim.

Belki de sen bir kere saçlarımı okşasaydın, ben sevdiğime giderken saçlarımı hiç toplamaz, rahat bırakırdım.

Sen öldüğünde, ben neyi anımsayacağım?

Yokluğunu mu? Peki, ölümden farkı ne bunun? Bedenin mi? Hiç yanımda olmadı ki?

Belki de seninle  ayrı ayrı  oturmak yerine, aynı kanepede yan yana oturup konuşsaydık,

Ben sevdiğime sevdiğimi söylemekten korkmazdım ve onu suskunluğum arasında yitirmezdim…

Sen öldüğünde geriye baktığımda yine sen olmayacaksan, söylesene ölümden korkmamın ne anlamı var?

Böyle yarım yamalak yitip gitmemeli yüreğim bedenimden…

Böyle bitmemeli, sen öldüğünde, geriye dönüp baktığımda ölüm görmemeli gözlerim…

Ölümden önce ölmemeli yüreğim…

Ölümden önce ölmemeli…

ÖZLEM ERDEN

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
yildiz

BİR GARİP YILDIZ

Pencerenden yıldızları izlediğin zaman,

İçlerinden ışığı yok sayılacak kadar ‘az olana’ dikkat et

Ve gözün onda olsun;

Çünkü o, benim…

Benim ki seni gördüğüm zaman,

Yok olurcasına ufalıyorum…

Bütün gücümü, ışığımı kaybediyorum;

Çünkü onları sana gönderiyorum…

Sana gönderiyorum ki

Ben yok olurken, senin ışığın beni hayata döndürsün

Senin ışığın ile diğer yıldızlardan daha parlak olayım

Senden başkası beni izlemesin

Ben istiyorum ki ‘sen’, ben olasın

Çünkü BEN zaten SENim…

 

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
kaptançocuk

KAPTAN

 

Bir adam giderdi hayal meyal yorgun göz kapaklarımın arasından,

Gelişi uykularıma yenik düşerdi ya, gidişi uykularımı bölüp geçerdi 

Kaygılıydı gözleri ya da gözlerimin o an ki buğulu hali aldatıyordu beni
Sessizce atılan adımlar arasında, yavaşça kapatıyordu tüm aralıkları kirpiklerim,
Hiç açılmayacakmış gibi hisli ve nemli,
Bir adam giderdi sorguz sualsiz sonsuzluklara,
O uçsuz bucaksız ummanlara,
Bütün sorular, içimde, içiçe geçmiş bir kelepçe, yüreğimin hapsinde,
Her güne başladığımda, o isim dolardı kulağımdan iliklerime,
Her dilde söylenirdi; Kaptan yine uzaklarda, Kaptan burada, Kaptan şurda…diye
KAPTAN! ! !
Nerede?
Sıcak yatağından, başucundan kolları arasına kenetlenmiş yastığından ayrılan Kaptan,
Sokak lambalarına gözlerini yumup, fenerlere aldanan Kaptan,
Trafikte ışıkları beklerken, sinirden küplere binip, sularda zaman aşımına uğrayan Kaptan,
Soluksuz bir yürüyüşe çıkıp, döndüğünde adım atmak için sopalara seslenen Kaptan,
O çatının kapısından baba olarak çıkıp, el olarak dönen Kaptan;
Nerede?
Nerelere gitmekte?
Kulaklarımdaki o efsane Kaptan, neden dünyanın hızına ayak uydurmak istercesine uzaklaşmakta?
Kaptan;
Küçüktüm kapıdan çıktığında,
Seslenemeyecek kadar yorgundum,
Küçük bedenim, uykusuzluğa hükmedemeyecek güçsüzlükteydi
Ben çocuktum, sen ise baba,
Ben uyudum, sen ise kayboldun,
Ben büyüdüm, efsaneme özlem duyan bir baba oldum,
Sen ise koca bir KAPTAN!
….
Yüreğim, dilim, en çok da gözlerim hep yollardaydı,
Herkes karaya bağlar, bense sulara,
Defalarca seni bulur, seyre dalardım
Her halini görür görür kah gülerdim kah ağlardım
Ta ki küçücük bir dalga seni darmadağın edene kadar
Sonra anlardım…
Ben sevendim, sense giden
Ben kalandım, sen ise koca bir KAPTAN…
Gönlümden geçen yolda koca bir yalandık…
Sancılarımın arttığı anda gözlerimin önündeydin,
Tüm gücümle karşı koyuyordum ağrılarıma,
dayan diyorlardı dayanıyordum
Sen olacaktın, sen benim içimden kopan bir umman olacaktın,
Dayanmalıydım
Seni gördüm; içimden kopmuştun ya, iliklerime kadar yandım
Benimdin;
An geldİ, anne dedin,ben geldim dedin,
Hep benimdin; küçücüktün; daha o an büyümenden korktum
An geldi anne dedin, ben büyüdüm dedin
Ve bir gün geldi, anne dedin, ben gidiyorum dedin
Gittin
Bir gün geldi…
Uzağımdasın, ama hep benimsin, tıpkı ilk günkü gibi,
Hep sen giderdin, şimdi sıra bende, gidiyorum ilki gibi sarılamadan,
işte şimdi anladım,
Ben annendim, sen ise herkesçe koca bir KAPTAN! 

Bütün yüreklere kapı deliğinden, uyku aralarından gelen KAPTAN, peki sen nerdesin?
Herkesçe KAPTAN, peki KAPTAN sence kimsin?

 

 


 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email