Yazar arşivleri: Şebnem Pişkin

Şebnem Pişkin hakkında

Şebnem Pişkin 1978 yılında doğdu. İstek Vakfı Acıbadem Lisesi ve Kadıköy Kız Lisesi’nin ardından yüksek öğrenimini Marmara Üniversitesi İşletme Fakültesinde tamamladı. Çeşitli sektörlerde pazarlama ve satış alanında çalıştı. Yazarlık hayatına 2006 yılında adım atan yazarın ilk kitabı Bir 2010 senesinde Bir Damladan Okyanusa ismiyle yeniden basıldı. Yazarın yayınlanmış diğer kitapları Tuğra, İsrafil’in Aynası, Kırklar Diyarı, Bir Damladan Okyanusa,Efsun ve Sevgili Abdülhamit Han’dır. Ödüller: Amma Hikaye adlı öyküsü 2009 senesinde Ortanca Kültür Sanat Dergisi tarafından ödüllendirildi. 2010 senesinde ise Çukurova Kültür ve Sanat etkinliği çerçevesinde düzenlenen bir diğer hikaye yarışmasında Yakut Renkli Gözyaşı isimli hikayesi Okunmaya Değer Öyküler derecesini kazandı.

CELALEDDİN

Celaleddin

 

Ne çok söz söylendi onlar hakkında… Ne çok hikaye yazıldı, ne çok şiir derlendi. Hepsi doğru, ama hepsi eksik kaldı. Ey cihanımın zarif, kibar, güzel sultanı! Şems’in ziyası aşk gibi tesir etti canıma, kanıma… Aşk ki bilerek, bilmeyerek her insanın gayesidir. Fakat bir damla suyun başına gelen maceralar gibi o da çok defalar bu gayeye pek karışık yollardan gider. Her insanın kendi istidadına uygun bir sevgiliye gönül vermesi kadar normal bir şey var mıdır? Ki Aşk, Allah’ın apaçık bir sıfatıdır.

Mevlana Celaleddin yüzyıllar boyunca alemin yüreği yanıklarının yüreklerine ateşler saçtı. Aşk ilmiyle cihanı güneş gibi aydınlattı. İnsanların ruhunu taze bir hayat ve ölçülemeyecek bir rahmete boğdu. Kıymetli canına Aşk gibi tesir eden Şems’in ziyasıyla suret aleminin ölülerini diriltti. Bu hikaye onun hikayesi… Mevlana Celaleddin’in, Şems-i Tebrizi’nin, celâlin, cemâlin, aşkın ve mananın hikayesi bu. Eksik kalacak belki onlar hakkında yazılmış diğer tüm hikayeler gibi… Varsın, eksik kalsın. Biliriz ki Aşk tamamlar her eksiği. Aşk düzeltir her eğriyi. Aşk doldurur her boşluğu. Açılsın söz goncaları, Aşk’la vesselam.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
salincak

Salıncak

İki salıncak… İkisi de boş… Ne var ki salıncaklardan biri öne arkaya gidip duruyor… Üstelik hava rüzgarlı da değil, ki salıncakları hareket ettirsin. Ama salıncak yine de bir öne, bir geriye gidip geliyor… Hem de dakikalardır, hiç durmadan…

Durup izliyorum sebepsiz sallanan salıncağı… Ve düşünüyorum.

Görünenin ardındaki görünmeyenle açıklayabilir miyiz bu durumu?

Hayat da bizi böyle ileri geri sallar bazen. Görünmeyen o el var ya, hep arkamızdadır aslında. Bir türlü görmeyiz o eli, görmek istemeyiz. Allah’ın kudret elidir oysa bizi ileri geri sallayıp duran. Biri Celâldir o kudret elinin, diğeri ise Cemâl… Hayat salıncağımız her ileri gidişinde Allah’ın Cemal sıfatıyla ümit, rahatlık ve sevinç gelir yaşantımıza ve biz mutlu oluruz. Sonra salıncağımız geri gider ve korku, sıkıntı ve üzüntü içine düşeriz, mutsuz oluruz. Oysa Celâl sıfatının tezahürleridir bu yaşadıklarımız. Mühim olan her ileri ve her geri gidişimizde bu duruma eşit muamele edebilmemiz ve kaderimize rıza gösterebilmemizdir. Yani hâl diliyle Yaradan’a kahrın da hoş, lütfun da hoş diyebilmektir.

Salıncağın ne ileri gidişi güzeldir tek başına, ne de geri gidişi… Güzel olan, o salıncakta sallanabilmektir yalnızca. Mutlulukla, sabırla, rızayla, huzurla…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Söz

Söz, gökten inmiş, yüzü yüzlerce tül perdeyle örtülü;
Perdeleri tek tek kaldırıyorum sözü söyleme telaşı içinde.
Her perdede bin söz söylüyorum, bini bir tek söz etmiyor.
Yerinde söylenecek tek bir söz, bin sözden değerli oysa ki, biliyorum.

Arş’tan yere kadar her zerre söz söylemekte,
Diken gülün sözü olmuş, Ay’ın sözü nur.
Bülbülün sözü Aşk ile dillenmiş,
Kadehteki şarabın sözü olmuş kırmızı.

Söz perdeler altında gizlemekte yüzünü,
Bilen kişi sözde sır sahibi olup tutmalı dilini.
Bu sırra eremedim madem, bıraktım söz söylemeyi
Baştan ayağa kulak kesilip dinliyorum alemi.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
mektup

Mektup -cevaben-

Bulunduğum diyardan, bulunduğun diyara aşk kuşları uçurmadayım.
Senin derdini bilirim, hamlıktan olmaya yol alanların yanışlarında yanmaktasın sen.
O yüzdendir canının yanmaları, o yüzdendir gözlerinden yaşlar akıtıyor olman.
Mümkün değil ki ateşlerde yanmadan pişmek, olgunlaşmak, kâmil olabilmek
Şükret ki altındaki ateşi birileri yaktı da yanmaya başladın
Bir bak etrafına, ne çoktur yanmaktan uzak duran hamların sayısı.

Anlaşılmayı bekleme, anlamayı dene
Sevilmeyi umma, kalbini aç sevmeye
Aşk’tan başkasını söyleme, aşka kendini atacak kadar gözünü körelt
Unutma ki Aşk ateşi İbrahimleri tanır da onları yakmaz.
Bak bakalım sende de İbrahimlik var mıdır seyreyle.

Bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl güler?
Ay’ın geceye sabretmesi onu apaydın eder.
Gülün dikene sabretmesi ile ona güzel kokular bahşedilir.

Ey yollardan gelip yollara giden!
Ne mutlu sana ki kulların hayatlarına girip çıkmalardasın
Bırak onları bir süre kendi hallerine ki senden görüp öğrendikleriyle onlar da zamanla pişip yanmaya başlasınlar. Kim bilir belki sen de onların altındaki ateşi yakıp sonra yollara düşmüşsündür.

Ey makamı var ve yok’un üzerinde olan kişi!
Mutlaka gönülden gönüle giden bir yol vardır
Bazı insanlar gamlıdırlar; bu gamın nereden geldiğini bilmezler.
Bazı insanlar da vardır ki neşelidirler, onlar da bu neşenin nereden geldiğini bilmezler.
Ne kadar solda, sağda bulunanlar, eğri, doğru yolda yürüyenler varsa onların ne soldan, ne sağdan, ne eğriden, ne doğrudan haberleri yoktur.
Ne kadar, “Ben” ve “Biz” diyenler varsa ki onların da “Ben” ve “Biz”den haberleri yoktur.
Sen “Ben”in ve “Biz” in anlamını bilenlerden ol!

Sen güneş gibi nurlar saç ki seni gören kötü huyundan vazgeçsin
Sen dudağını kilitle, gönlünde sırlara yer aç. Ağzını yum, gönlün seslerle dolsun.
Sen, kendinden geç, çünkü kendinde olduğun zaman sonbahardaymışsın gibi üşürsün. Fakat kendinden geçince kış mevsimi bile sana çiçekli ilkbahar olur.

Ey azalıp yok olurken herkesten üstün fazlalığa erişen kişi!
Sen bir iş için dünya ahırındasın.
Hamlığı bırak, olgunluğa ulaşmaya bak
Yolcuların son durağı ulaşmaktır.
Üzüm, tekrar dönüp koruk olmaz; olmuş meyve, bir daha ham bir hale gelmez artık.

Sana son sözüm şudur ki: “Aşk’a uçma kanatların yanar” diyenlere kulaklarını tıka
Ve sor onlara “Aşk’a uçmadıktan sonra kanatların neye yarar?” diye.

Selametle,

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
mektup

Mektup – gönderilen-

Canım Efendim!

Selam ki Allah kelamıdır, her satırdan evveldir. Öncelikle hiç olandan, hep olana, sevenden sevgiliye selam olsun. Sana yazdığım en sonki mektubumun üzerinden aylar geçti. Sanma ki bu zaman boyunca aklımda değildin. Öyleydin…

Yine yollardayım. İki şehir arasında gidip gelmelerdeyim. Yollar boyunca, yolcu-hancı misali insanların hayatlarına girip çıkmalardayım.. Hani nerede bir dert varsa, deva oraya gider; nerede bir yoksul varsa, rızık oraya gider; nerede bir zor soru varsa, cevap oraya gider; nerede bir gemi varsa, deniz oraya gider demiştin ya. Dert kim, deva kim bilemem ama gelip gitmelerdeyim anlayacağın.

Şehirlerden geldim şehirlere gidiyorum. Kuldan ayrıldım kula kavuşmadayım. Kâh sustum, kâh konuşmadayım. Susarken de söylerken de sözüm hep Aşk oldu. Yollara girdim,yollardan geçtim. Çizgim hep tasavvuf oldu. Nedir tasavvuf diye soranlara senin yanıtını verdim: Sıkıntı zamanı gönülde neşe, ferah bulmaktır dedim. Barut oldum, kuru ot oldum, aşk ateşiyle hemen tutuştum, yandım. Aşk ateşiyle parladım, ama şimşek gibi hemen söndüm. Azaldım, yok oldum ama herkesten üstün fazlalığa eriştim. Azlığı, yokluğu seçtim de çoğaldım, kâr ettim. Eller kadehler dolusu şarap içerken ben mâna şarabını tattım da onlar ayıkken ben sarhoş gezdim. Uzanıp eller tuttum, biz elden tutanlarız dedim.

Kendine tapanlara diken oldum, Aşk’a yananlara ipek oldum. Bu alem sebepler alemidir, sebepsiz hiç bir şey elde edilemez, istemek lazımdır dedim, kendim de istedim; aramak lazımdır dedim, ben de aradım.

Kullar gördüler gözlerimden aşk damlaları akıttığımı da aşık olduğumu anladılar lakin kime aşık olduğumu bilemediler bir türlü. Sessiz kaldım. Diyemedim ki aşkta konuşma, aşktan bahsetme yoktur; aşkı yaşamak vardır, aşkta inlemek, göz yaşı dökmek vardır. Aşkı söylemedim, yazayım dedim. Aşkta söze izin yokmuş, kalemimin başı döndü de aşka dair yazı bile yazamadım. Vefasızlara gitmedim. Bildim ki vefasızlar yıkık bir köprüdür. Ayak basarsam köprü de yıkılır ayak da kırılır. Aşk denizine daldım, boğulmaktan korkmadım. Bildim ki aşk denizi aslında ab-ı hayattır.

Velhasıl hep yollardaydım, ve yine yollardayım. Hâk suretine bürünüp halka öyle görünmeye çalıştım. Bildim ki beni gören aslında O’nu görür, bana kasteden O’na kast etmiş sayılır. Ben de her baktığımda O’nu gördüğümü bilerek nazar ettim, her söylediğimi O’na söylediğimi bilip de sözümü tarttım öyle söyledim.

Kullar beni incittiler, kâh kırıldım, kâh kendi değerimden şüphe ettim. Ama testi kırılsa da su kırılmaz deyip canımı aşk’a teslim ettim. Ağacın, dallarını kırıp geçse de rüzgara küsmemesi gibi kırılmadım, küsmedim hiç bir kula.

Yollarda olmak zor. Ama sevgisi olmayanların arasında olmak daha zormuş. Bu yollar beni nereye çekecek, yolların sonu nereye varacak? Bu gidiş gelişler, bu yollar ne zaman sona erecek? Bir bilebilsem canım efendim… Mektupta havadislerden haber verilir bilirim. Bende ise aşktan öte söz söylemek beyhude zaman yitirmektir. Söz verdiğim gibi gurbette gönül aynamı aşka yabancı suretlerle paslandırmıyorum.

Bir sonraki mektubuma kadar sen de bulunduğun diyardan bu diyarlara aşk kuşları uçur da gönüllerimizin aynasına cila ol. Ki aşksız kalmayalım da ölü olmayalım; aşkta ölelim ki diri kalalım.

Selametle sevgili efendim,

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
huzun

Şeytanımla Baş Başa

…Canım hiçbir şey okumak istemiyor….

….Canım hiçbir şey yazmak istemiyor….

 

Evde kalmak da istemiyor…

dışarı çıkmak da istemiyor…

Konuşmak da susmak da…

Ağlamak da, gülmek de…

 

“Derdim nedir benim” dedim, içime döndüm, baktım.

 

Baktığım yerde Şeytanımla göz göze geldim.

 

Şeytanımın gözlerinde aynı bendeki gibi bir hüzün

ve gözlerinde aynı bendeki gibi iki damla yaş…

 

“Ne haber?”dedim şeytanıma, “nasıl gidiyor işler?”

 

Şeytanım başıyla işaret etti:”Valla tahminimden daha iyi gidiyor,

İnsanların büyük çoğunluğunu yoldan çıkarttım.

Rabbime verdiğim sözü yerine getiriyorum” dedi.

 

Şaşırdım, “hem işler yolunda diyorsun, hem gözlerinden yaşlar boşaltıyorsun.

Anlamadım ben senin derdini,” dedim.

 

Çirkin yüzündeki karanlık göz yaşlarını sildi.

“Ben Rabbimi özledim” dedi.

 

“Şeytan Rabbini özler mi hiç!” diye hayrete düştüm.

“Neden özlemeyeyim, ben de O’ndan geldim, O’na geri döneceğim” diye cevap verdi.

“Lakin O’na bir söz verdim, insanları yoldan çıkartacağım dedim.

Kalem yazdı, mürekkebi kurudu, vaadim hak oldu. İnsanları yoldan çıkartmakta çok başarılıyım, ama hasretle mücadele etmem zor, o yüzden ağlıyorum, o yüzden bu göz yaşlarım..” dedi.

 

İşte o anda anladım kendi derdimin ne olduğunu.

Benim derdim de Hasretmiş meğer.

Meğer ben de Rabbimi özlemişim.

Ondanmış bunca keyifsizliğim, hiçbir şeyden tat almayışım

Ondanmış konuşmayışım, gülmeyişim.

Başka sebep yok, bundanmış.

 

Şeytanımla kafa kafaya verdik, Şeytanım ağladı, ben ağladım.

Gözyaşlarımız aktı aşağılara, hasret yüreklerimizi dağladı.

Sonra toparlandı Şeytanım, “görev beni bekler, ben artık gideyim”, dedi.

“Yoldan çıkartıp azdıracağım daha çok insan var.

Gel sen de bana uy, ortak noktamız çok, he ne dersin?”dedi.

 

Gülümsedim.

 
 “Sen Rabbine verdiğin sözü yerine getir,Ben de O’na verdiğim sözü yerine getireceğim” dedim.

 

Vedalaştık, o yoluna gitti, ben de yoluma…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
Istanbul_by_fasafisoman

Çiçek Gül’dür; Şehir İstanbul

Bütün çiçekler aslı itibarıyla biraz gül, bütün şehirler de asılları itibarıyla biraz İstanbuldur aslında.

Gül çiçeklerin ortak adıdır. Farsçada gül, çiçek manasına gelir. Gül deyince ise önce bülbül gelir akıllara. Bir aşık ile maşukun hikayesidir Gül ile Bülbülün hikayesi. Gül, mağrur bir maşuk, bülbül ise mecnun bir aşıktır. Bülbül güle gönül verir ama gül kendisi için yanıp tutuşan bülbüle hiç yüz vermez. Buna dayanamayan bülbül güle yakın olmak için gülün dalına konmak ister. Konar konmasına ama gülün dalındaki dikenler bülbülün gövdesine batar ve bülbülün cılız gövdesinden akan kanlar gülün dibine dolar. Bülbülün kanı gülün köklerinden damarlarına sirayet eder ve o günden sonra gül kırmızı açmaya başlar. Yani güle rengini veren bülbülün aşkıdır.

Gül, kan rengidir; gül ateş rengidir; gül aşkın rengidir. Gülü sevmek her yiğidin harcı değildir. Güldeki dikenler aşığın güle olan aşkından vazgeçmesi için önüne konulmuş engellerdir. Her kim dikeni görüp gülün sevdasından vazgeçerse o gülün doyumsuz kokusunu hiç duyamaz. Ve her kim de dikenin canına batmasına aldırış etmez ve o narin gülü ellerinde tutmaya razı olursa cennetin kokusunu duyar. Ne zamanki bahçeler gülle dolar, o zaman biliriz ki mevsim bahar.

Gül, aşığının rengine boyandığından beri Sevgili’nin adıdır aynı zamanda. Yedi cihan Sevgilisi miraca yükselince vücudunda oluşan ter damlaları yere düşmüş ve düştüğü yerde güller bitivermiştir. Onun güzel yüzü güllerin en güzelidir. O öyle bir güldür ki tüm gülleri güldürür. Gül gülünce bahar gelir, goncalar bağrını parça parça ederek güle tebdil eder ve yırtılarak açarlar. Her kim ki gülü bilerek koklarsa, teslim-i ruh eder, işte o zaman yokluk içinde varlıkla yaşamaya başlar. İşte gül o nedenle cennet bahçesinin çiçeğidir.

Gül çiçeklerin sultanıdır. Tıpkı İstanbul’un da şehirlerin sultanı olması gibi. İstanbul bir sultan şehirdir. İstanbul deyince Kız Kulesinin yüzü güler; Galata kulesinden bir güvercin kanatlanır, dalyanlarda ağlar çekilir, Adalar vapuru süzülür Boğazın derin sularını yararak ve Kapalıçarşıdan baharat kokusunu taşıyan bir lodos eser. İstanbul bir sultan şehirdir, sultanların şehridir, İstanbul asırlardır özlenendir. Bülbülün kanı gülü kırmızıya boyar demiştik ya, işte öyle hatıralar boyar İstanbul’un gönül aynasını ve İstanbul her daim eteklerini toplamış bir saraylının aşkı gibi düşer aşıkların gönül evlerine.

İstanbul, sevdanın adıdır. Simit ve çayın tadı bir başkadır mesela Çamlıca’da ve her zaman kalabalıktır Mahmutpaşa. Kimi zaman sevinç düşer yakamozlu sulara, kimi zaman hüzün iner surların ardına. Bülbül misali bu şehrin aşkına düşenler gelir yerleşirler taş yapılara, bülbülün gülün dalına konması gibi. Kim bilir kaç genç kaç ihtiyar, kaç sevdalı kaç bağrı yaralı; kaç paralı kaç işsiz; kaç umutlu kaç umudunu yitirmiş sayısız aşık, bedenlerinden kan damlayarak yaşamaya çalışır bu sultan şehirde. Sabah erken, akşam geç olur bu şehirde. Trenlerden inenler vapurlara koşarlar; vapurlardan inenler tramvaya giderler; Anadolu’dan gelenler Rumeli’ye geçerler. Eminönünde bekleyen Sultan kayığındaki balık ekmek kokusu ta Kadıköy’den duyulur; Kadıköy’den kalkan vapurun sireni Adalardaki faytonu hareketlendirir. Akşam inerken şehrin kuytularına, karanlık köşelerde büzülüp yatanlar olur köprü altlarında. Ama yine de İstanbul, gül tadındadır. Mânada derin, sevdada güçtür İstanbul.

Gül ile bülbülün aşkı gibidir İstanbul’a duyulan sevda. Ne onunla olur, ne de onsuz. Gülün dikenlerinin bülbülün bağrını delip geçmesi gibi bağrı delik deşik yaşar bu şehrin sevdalısı bu şehirde. Ama çiçeğin adı gül ise; şehrin adı da İstanbul’dur. Nasıl ki bülbül dikene razı gelir ve sevdasında diretirse bu şehrin sevdalısı da İstanbul’da öylece diretir ve yedi tepeden İstanbul’a şöylece seslenir:

“Beni reddetme şefkat eyle ey şehr-i gül,
Güle lazım değil midir bir bülbül?”

İstanbul gül misali nâz eder bülbüle. Gül çiçeklerin sultanıdır, İstanbul ise şehirlerin. Ne bülbül vazgeçer gülün sevdasından, ne de gül yâr olur bülbüle. Her çiçek biraz gül, her şehir biraz İstanbuldur. Gül sessiz, İstanbul sakin; gül huzurlu, İstanbul ise gururlu bir edayla derler ki:

Gel gül dedi bülbül güle; gül gülmedi gitti.
Gül bülbüle; bülbül güle yâr olmadı gitti.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email