Yazar arşivleri: sevi_A

sevi_A hakkında

1987 dogumluyum. Bir edebiyat aşığıyım ve hep öyle kalacağım. Şarkı söylemek, resim yapmak, dans etmek de duygularımı dile getirme şeklim olabilirdi ama ben elimde kalem ve kağıt olmadan hep eksik olurdum. Cümlelerim boşa akıp gider gibi gelir, hep üzgün ve mahzun kalırdım bu hayatta.

Nasreddin_Hoca

İMAMLAR DİKKAT!

Bekir Develi, oğlunu alır ve ilk kez Cuma Namazı’na götürür. Oğlu da her çocuk gibi camiyi bir eğlence yeri olarak görür ve keşfetme macerasıyla, gider gitmez ortalığı talan eder. Baba endişeli, huzursuz; fakat elinden bir şey gelmez. Çünkü çocuğunu henüz ilk getirişidir. Namaz kılmaya devam ederlerken çocuk hala tepinmekte, koşuşturmakta insanların ne yaptığı çokta umurunda olmadan yaramazlıklarına devam etmektedir.

Nihayet namaz sona ermiş, baba derin bir nefes almistir. Tam da o sırada imam efendi seslenir çocuğa; 

-Şşşt sen! 

Baba korkmuştur, “Eyvah!” der, “Yakalandık.” Çocuk Hoca’ya yaklaşırken o, evladını çok azarlayıp bağırmaması için dualar ededurur içinden. Neticede çocuğun ilk kez camiye gelişidir ve o an nasıl karşılanırsa, yaptıklarına ne tepki verilirse, kayıt edecek beynine ve bu tepki belki de onun hayatı boyunca camiye gitmekten korkmasına hatta ibadet yapmaktan soğumasına kadar varan sonuçlar doğuracak. 

Çocuk Hocanın yanına gider ürkerek başı önde. Hoca sorar; 

-Adın ne senin? 

-Güven efendim.

-Güven, sen bu camide şimdiye kadar gördüğüm en hızlı koşan çocuktun, Aferin sana! Al bakalım sana benden bir gofret… 

Hocanın bu tutumu, hem babayı hem de ilk kez bir ibadethaneye giden küçük çocuğu memnun eder. 

Öyle ya, Ne demişti Sevgili Cem Karaca, 

“İMAM TARAFINDAN CAMİDEN KOVULDUĞUMDA 7 YAŞINDAYDIM. TEKRAR GERİ DÖNMEM 70 YILIMI ALDI.” 

Bütün İmamlara Sevgiler…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
225031_201169593254300_153856307985629_448075_3248134_n

ŞAİRE MEKTUP 1

“Unutmak mı? Delisin… ” Özdemir Asaf

Sevgili Özdemir ASAF,

unutmak delilik değildir; önce bu konuda bir anlaşalım.
unutmasak nasıl yaşardık diyor ya Nietzsche, işte çok haklı burada.
zaman herşeyin ilacı da sanırım anonim oldu artık.
velhâsıl-ı kelam, sen de unutmadan ölmeseydin iyi olurdu.
şimdi oradan bana unutsaydım sen mi yazacaktın bunları diyorsundur muhtemelen; ama ben nereden bileyim senin de benim gibi her yıl yavaş yavaş içinde bir mum sönmediğini?
bir insan sevdiğini kaybedince 40 mum yanarmış içinde ve her yıl biri sönermiş zaman içinde…
bence sen de unutmuşsundur özdemir asaf.
ağır ağır da olsa unutmuşsundur sevdiğini ve bir zaman gelmiş 40 mumun 10 tanesi bile sönmeden henüz, acın hafiflemiştir bu mısraları dizerken.

fakat delilik unuturken başlamıştır senin de içinde.

Alıştım mı yokluğuna?
Vaz mı geçiyorum, varlığından?
Tedirginim aslında,
Ya başkasını seversem?
İnan o zaman seni hayatım boyunca affetmem… derken, bir başka sevginin içinde buluvermişsindir kendini…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
599796_450815091613434_308056478_n

UNUTUNCA

seni kaybedince
her bulduğumu sen zannettim.
seni ararken,
herkesi sana benzettim.

herkesi
sana benzetirken,
bulduğum bana
kendini ezberletti.

sonunda bulduğum
bana seni kaybettirdi.
ben de onu,
benliğime kaydettim.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
yesil-erik-resmi[1]

ERİK VE BEN

yeşilin en güzel hali gibi
yatma yanımda ye beni der gibi
kütür kütür yerken, hayattan istediğim ne varsa !
her şeyin acısını hışımla alır gibi
cennete özdeş bir tad gibi

tarihin anılarına şahit dilsiz ağaçlar gibi.
evllilik çağındaki gelin sanki,
vakti gelince açar çiçekleri
unutur kendini insan, tuza banıp yerken eriği !
bilmez artık ne derdi ne kederi…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
deneyim

İSTENMEDİK TEKRARLAR – Armut ve İnsanlar

Ansızın – Sakince

Bir akarsuyun önce,
denize dökülmesiyle
başlar her şey,
sakince

Hayatın dengesi tersine döner
neşeyle yüzen balıklar,
ansızın
dalgalara girince.

Şelaleden helecanla çıkan
çırpınışı gibi balıkların,
her şey başlar
ansızın

Mevsimler son bulur
solan ışıkta önce,
biterken bir gün güneş
sakince.

Yaşamın kıyısına tutunur gibi tutundu larvalar nehrin ortasındaki çakıllara. Gözlerin gibiydiler uzaktan bakıldığında. Akıp giden bir nehrin ortasındaki iri çakıl taneleri; sanki her biri…

***

Bizi olgunlaştıran, ilerleyen zaman olamazdı sadece. Öyle ya armutlar olgunlaşır zaman kavramı ile. İnsanoğlu yalnız zamanın tesirinde kalsa idi tecrübe denen illet hiç uğramazdı yakın semtine.

O zaman bizi armuttan ayıran şey ne?
Armut dalında olgunlaşmayı beklerken, hiçbir şey yapmaz; bu mu?
Yoksa akıp giden zamandan, habersiz oluşu mu?
Çürüyeceğini bilmeden vakti gelince…
Aynı yaratıcı yaratmadı mı onu da?
Bizi koruyup gözettiği kadar gözetmez mi yoksa, hiçbir şeyden habersiz bekleyip duran dalındaki bir armutu?
Yaratıcı hiç yarattığına der mi: “Çürüsün gitsin, o sadece her şeyden habersiz bir armuttu.”

Demez herhalde. Biz kendi kaderimizi yaşarken armut da kaderini yaşar dalında çünkü. O akıp giden zamanın da farkındadır kim bilir? Ham iken olgunlaşmayı, çürüyüp gitmeden dalından koparılmayı ne çok istemektedir belki.

Bir armutun bile hikayesi, sadece ilerleyen zamandan ibaret değil öyleyse. Başına neler geleceğinden habersiz bir armut, dalında durduğu her güne şükreder; çürümediği ve tadına hiç bakılmadan toprağa düşmediği için.

Onun kaderi, beklemektir işte.

Armut kadar farkında mıyız peki biz ilerleyen zamanın?
Bizim kaderimizdeki bizi olgunlaştıran şey ne?
Bizim kaderimiz, sadece beklemekten ibaret değil ise olgunlaşma sürecinde, sadece tevekkül mü, sadece şükür mü?
Yoksa sallanıp dururken, yaşama telaşı ile geçirirken ilah-i mevhibe olarak sunulan hayatı; tevekkül, şükür, bunların hepsi ömrün içinde bir bütün mü?

***

Sanıyorum ki bir armutun başına gelenlerden daha çok şey yaşıyoruz bizler. Başımıza gelen olaylardan ziyade istenmedik tekrarlar ve meydana gelen hüzünlü olaylarla başa çıkmasını, onlar tekrarlandıkça öğrenişimiz bizi dize getiren …

İşte bizi armuttan ayıran en önemli hadise; tecrübelerimiz ve bu istenmedik tekrarlar.

Armut olgunlaşırken şükredip bekler. Armut’un başına gelenler sadece bir kereye mahsus yaşanmıştır. İnsanoğlu ise olgunlaşırken tecrübelenir, istenmedik tekrarlarıyla başa çıkarken, tecrübelerinden yararlanarak olgunluğunu kıdemli hale getirir.

Oysa bir armut’un, olgunluğunu kıdemli hale getirecek vakti yoktur. Vakit çok kısadır onun için. Yaratıcı zamanın içindedir ve bir armut olgunlaşırken yaratıcısının ona verdiği bu kısa süreyi en iyi şekilde değerlendirmelidir. İnsana ise dün, bugün, yarın diye kestirilip atılamayacak bir zaman sunulmuştur ömür denilen hayat yolculuğu içinde.

Bu rüyadan ibaret saydığımız dünyevi zaman kavramına, azımsanmayacak türden hikayeler sığdırılır. İnsanoğlu, dalında duran armut misali sallanırken doğumdan ölüme kadar, istenmedik tekrarların çokluğu ve onlarla baş etme yolları ile olgunlaşır.

Tecrübelerimizi, tekrar tekrar ısıtırız soframızda. Soframızdaki tecrübeleri lezzetli kılan, tıpkı etimizi yakan ateş misali, yemeğimize ziyadesiyle tuzlu gelen istenmedik tekrarlardır.

İstenmedik tekrarlarınızla başa çıkmayı öğrenirken, tecrübeleri doğru kullanabilmeli ve olgunlaşmanın hakkını verebilmelisiniz. Yoksa, dalında olgunlaşmayı beklerken çürüyüp gitmeyi, lezzetinin tadına varılmadan toprağa düşmeyi istemeyen bir armuttan farkınız kalmaz…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
aed

GÖNÜLLÜ

Ne istiyorlar benden?
ben henüz o kadar büyümemişken
onlarla başa çıkamazken
ruhumla bedenim kopuk birbirinden
benden ne istiyorlar?

Üzülüyorum hallerine
halimden ötürü de kendime
uğraştıkça
bulaşmayayım ruhlarına diye
misafir oluyorum en derin acılarına
sanki gönüllüce

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
bir_tatli_huzur_1257181825

CUMA NOTLARI

Kendini bir şey sanmak Özgüven değildir diyor Cemalnur Sargut hanımefendi ve ekliyor; bu, nefse ait kibir duygusudur yalnızca. Çünkü her şey gibi Şahsiyet de Allah’a aitti, özgüven ise sağlam bir iman gücü ile mümkün kılınabilirdi. Eğer sahip olduklarımıza taparsak (benlik, bilgi, mal-mülk, evlat, aile) bizi cehenneme biraz daha yaklaştırırlar sadece, hepsi bu. Cehennem kapıcısının adı bu yüzden “Malik”dir.

Öyle ki biz ne kadar çok sahiplenirsek bu dünyada bize ait sandıklarımızı, benliğimizi, bir adım daha yaklaşıyoruz ateşe; uzaklaşırken iman gücünden, o yersiz “Malik” duygusu ile.

Cemalnur Sargut yeni alınmış arabayla gezen oğluna gece yarılarına kadar ulaşamadı. Araba yeni, oğlu hevesli, fakat acemiydi. Uyku tutmayınca gezip durmaya başladı evin içinde. Sonra bu fazla panik ve endişe halini düşündü birden, “Allah bize ne der?”

-Eğer sen koruyabileceksen O’nu ben çekiliyorum, al istediğin kadar kolla ve koru!

Bunları düşününce, evladını zaten bir koruyan olduğunu, kendi korku ve endişelerinin aslında hiçbir işe yaramayacağını farketti, duasını etti ve sakin bir şekilde bekleyerek yatağına gitti. Evlatlarınızı, malınızı, mülkünüzü, hayatınızı ne kadar korumaya ve sahiplenmeye çalışırsanız Yaradan o kadar çekilir üzerinizden.

Bize eziyet edenlere ettiğimiz beddualar da yine aynı şekilde Allah’ın işine karışmak değil midir? “Ben ona şu cezaları vermeni uygun görüyorum” demek değil midir aslında; haşa! Allah kimi ne şekilde cezalandıracağını da vaktini de bilendir. Ettiğimiz beddualar yine kötü enerji olarak bize geri dönmekten başka bir işe yaramaz. O yüzden biz zulüm edene beddua etmekle uğraşmak yerine, eziyet eden de muhakkak Allah’ın bir tecellisidir diye düşünmeliyiz; bizim yeryüzündeki bu sınavlarımızın ceremesinde. Ezilen haline, başına gelene şükretmeli, zulmü yapanı Allah’a havale, kendini ise sonsuz bir güven ile yine O’na teslim etmelidir.

Kalbin enerjisinin dünyanın enerjisinden daha fazla olduğu ispatlanmış ise bilimsel verilerle bugün, o halde yıldızınıza enerjiyi gönderen de sizsiniz. Beddua, öfke, haset, kin kalbinizdeki enerjiyi bedeninize hastalık olarak sürüklerken, affetmenin, sevmenin ve paylaşmanın yeşil enerjisi huzura eriştirmekte bizleri.  Öyleyse bu ilahi mevhibeyi neden kötü enerji yayarak mahvedelim? Demek ki bu dünyada fallar bile boşa çıkıyor; falınızın fallanması bile, sizin yıldızlarınıza, evrene gönderdiğiniz enerjiye kalıyor.

Musa bir gün Allah’a sordu:

-Ey Rabbim, bizi o kadar çok seviyorsun ve öyle severek bu dünyaya gönderiyorsun ki, neden bize bu kadar eziyet çektiriyorsun, anlamıyorum?

-Ey Musa git bahçene bir şeyler ek, dedi Yüce Yaradan o vakit Musa’ya.

Musa gider tohumlarını eker. Onları tüm sevgisi ile sular, besler, büyütür. Hasat zamanı gelmiş, biçmeye, budamaya başlamıştır Musa, sevgiyle büyüttüklerini.

Allah sorar:

-Napıyorsun Ey Musa? Neden biçiyorsun onları?

-Ey Rabbim sen öyle öğrettin bize. Önce ekeceksin, büyüteceksin ve zamanı geldiğinde de onları biçerek, budayarak, sapla samanı birbirinden ayıracaksın.

-Gördün mü Musa? Sapla samanı birbirinden ayırmak için ben de öyle yapıyorum.

Bizler nefsimizin kurbanı olmamalı, başımıza gelen haksızlıklar ve eziyetler karşısında bunun iyi bir kul olmamız için verilmiş fırsat olduğunu düşünerek şükretmeliyiz. Bireysel olarak, kendimize yapılanlara karşı hakkımızı kollarken isyan etmemeliyiz. Yine aynı şekilde dünyaya, dine, insanlığa yapılan zulümler için de sessiz kalmamalıyız.

Karşımıza çıkan her suret Allah’ın bir tecellisidir.

Adamın ayağını kedilerinden biri ısırmış, adam üzerine düşmeyerek yarası ile epey bir süre ilgilenmemiştir. Bir gün artık acıya dayanamayarak doktora gitmiş, doktor kendisine yarasının çok kötü hale geldiğini, kangrene dönüştüğünü ve ayağının kesileceğini söylemiştir. Adam boynunu büküp, çaresiz, sessiz bir şekilde evine dönmüştür. Evinde dinlendiği bir sırada kedilerinden biri, yine ayağının üzerine çıkmış ve yaralı bölgeyi yalamaya başlamıştır. Adamcağız, ayağı nasıl olsa artık kesileceği için hiç ses etmemiş, kedilerinin biri bir tarafını yalarken, öteki diğer bir tarafına çıkıp yalamaya devam etmiştir. Ertesi gün doktoruna gider, ayağı artık kesilecektir. Doktor yarasını tekrar kontrol eder ve adama şunları söyler;

-Her ne yapıyorsan yaptığına devam et, çünkü yaran iyileşmeye başlamış!
Yani adamın ayağını hasta eden de kedileri olmuştur, iyi eden de. O kediler ise yine Allah’ın tecellisidir.

Musa’ya bir ağacın içinden seslenen seste Allah’a aitti “Ben senin Rabbinim Ey Musa” diyen; bugün sana geleceğim Ey Musa deyip kapısına aç bir uyuz kedi olarak gelen de.

-Ey Rabbim, bugün hep seni bekledim. Neden gelmedin?

-Geldim Musa. Kapını açıp beslediğin, o aç, uyuz kedi mahlukatım olarak geldim…

Fakir bir adamcağız gece yarısı camiye gitmiş ve namazını kılmıştır. “Allah’ım bu vakitte herkes sevgilisine giderken ben sana geldim, benim sevgilim sensin” diyerek duasını eder ve seccadesi üzerinde uykuya dalar. O vakitlerde fukaranın evine bir hırsız girer. Aslında etrafta çalınacak hiçte değerli bir şey yoktur. Ama adı üzerinde hırsız bu, bir şey çalmadan çıkar mı? Eline ne geçerse atar çuvalına. Döner arkasını ve çıkmak ister, bakar ki ortada evin kapısı yok! Adam korkudan çuvalı hemen atar sırtından ve boşaltır eşyaları. Tam çıkacakken kapı işte ordadır. Kapıyı görünce eline alır çuvalını ve eşyaları tekrar doldurur. Çıkacağı zaman kapı yine ortada yok! Şaşkınlık içerisinde çuvalı korkuyla tekrar boşaltır lakin boşalttığı her seferde kapı oradadır. Bu olay birkaç kez tekrarlanır. Adam, çalmaması gerektiğini anlamış olduğu halde dönüp gidemez eli boş ve ne olursa olsun çıkmaya karar verir. Bu kez duvarda bir yazı belirir,

“Ey Hırsız, Seven uyumakta ama Sevilen Hep uyanıktır!”

Biz yaratıcıyı ve yaradılanı sevenler uyusak da, gaflete düşüp zaman zaman O’ndan uzaklaşarak bildiklerimizi uygulamayasakta, O hep uyanık, bizi koruyup gözetmekte, bizim içimizde, her yerde; bizim gelmemizi beklemektedir…

Bir gün ister istemez
Karşısında olacaksın kaçtıklarının

Dua et
O gün henüz mahşer olmasın…

Cahit Zarifoğlu

Her yaptığımızın hesabını verebileceğimiz günler geçirebilmek ümidiyle…

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
31406337

CUMARTESİ

iple çekilir cumartesi
köyden şehre inilir
halaylar çekilir bir cumartesi
halatlar kopana kadar
eğlenilir.
bir dilencinin bayramı değildir
bir cuma ertesi.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
fotografci2_4277482_07-_Sogan

SOĞAN

-Ne zamandır yemek yapıyorsun?
-Hatırlanmayacak kadar eski.
-İnsan hiç ilk yemeğini ne zaman yaptığını unutur mu?
-Benim kadar çok yemek yapınca belki de unutur.
-Ben hiç unutmam bisikletimi ilk sürdüğüm günü. Düşüp kolumu kırmıştım belki de ondan. Belki de ilk karne hediyem o gün olduğu için.
-İyi öyleyse; hem hediyeni aldığın gün, hem de kolunu kırdığın gün olduğu için benim yaşıma gelince de unutmazsın madem…
-Yemek yapmayı çok mu seversin?

-İşim bu benim.
-İşin olunca sevilmez mi yemek yapmak?
-Sevilir elbet. Sevmesem bunca senedir yapabilir miydim?
-Mecbur isen yapardın tabi. Ben okula gitmeyi sevmezdim eskiden ama zorla giderdim.
-Şimdi seviyor musun okula gitmeyi?

-Seviyorum tabi. Öğretmenlerimi, arkadaşlarımı, bahçemizi, öğrendiğimiz oyunları. Bir gün gitmesem özlerim hem de.
-Ne güzel bak.
-Seni de ilk başta zorla mı gönderdiler yemek yapmaya buraya?
-Buraya gönderdiklerini de nereden çıkardın?
-Seni hep burada yemek yaparken görüyorum da ondan.
-…
-Yalan mı?
-Babam da yemek yapardı. Annem ben çocukken öldü. Babam bazen yemek yaparken onu hatırlar ağlardı. Annem de çok severmiş yemek yapmayı. Karı-koca çok iyi arkadaşlarmış, birbirlerini teşvik eder, ne eksikleri varsa sohbet ederken onları gidermeye çalışırlarmış. İnsanlara da hep anlatırlarmış öğrendikleri bilgileri. Çocukları için, ailesi için, insanları mutlu edebilmek için yemek yapmak, onlar için senin bisiklete binerken aldığın hazdan bile fazlaymış.

- Demek bisiklete binmekten bile daha eğlenceli yemek yapmak. Herkes yapabilir mi sence?
-Ben onlardan gördüm senin yaşlardayken ve çok sevdim. Bisikletim de oldu elbet ama yemek yapmaktan da bir daha vazgeçemedim.
-Demek sen de mi benim gibi çocuk oldun? Sakalların da yoktu o zaman eskiden?
-Yoktu ya.
-O zaman bana da yemek yapmayı öğretir misin? Çok seviyorum seni izlemeyi. Okuldan sonra hemen buraya gelmek istiyorum. Herkes bahçede oyun oynarken seni görmeden eve gidemiyorum.
-Öğretirim, ne zaman istersen. Hatta şimdi bile.
-Önce bir hazırlık yapmama gerek yok mu? Okulda el işi dersine bile malzemelerimiz olmadan giremiyoruz.
-Yemek yapmak için bütün malzemeler elinin altında, burada. Neyi nasıl yapman gerektiğini zamanla daha iyi öğrenirsin. Yemeğe başlarken önce, malzemeleri tanıman lazım. Sonra gerisi gelir.
-Biraz biliyorum ben zaten.
-İyi öyleyse işimiz daha kolay.
-Peki ya senin kadar sevmezsem? Ya sıkılırsam, vazgeçersem bir gün? Sonra bir daha başlayabilir miyim? Ya unutursam, küserse bana yiyecekler? Onlar da beni unutursa.
-Bir kere kalbini verince vazgeçemezsin merak etme. Sen nereye gidersen git, ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş, malzemeler hep elinin altında olacak, sen yemek yapmak istediğin ve ihtiyaç duyduğun sürece.

-Tamam öyleyse. Şimdi ne koyacaksın kazanın içine?
-Soğanları.
-Soğan koymamız şart mı? Gözlerimizi yakıyor doğrarken.
-Soğansız yemek yedin mi sen hiç?
-Yedim. Hiç tadı yoktu.
-Çünkü tadını veren soğandır yemeğe. Herkes yemek yapar. Ama soğan koymadığında tadı eksik olur. Lezzeti yerinde olmaz. Tuzu, baharatı da soğan kadar önemli. Yemekte hepsi bir bütündür. Zaman içinde ustalaştıkça fark edersin hepsini, kaygılanma. Niyetini erteleme yeter ki.
-Anladım. İki tekerlekli bisiklet sürmekten daha keyifli bu.
-Ellerini yıka gel haydi. Başlayalım artık. Bir ömür yapabilmesi için hiçbir engel yoktur insana; yalnız kendinden başka.

[Yemek-İbadet, Soğan-Aşk]

Her Yemeğinizin, Lezzetli olması dileğiyle…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
images

MÜCADELE

İki üniversite öğrencisi genç kız. Biri esmer, orta boylu, çelimsiz. Diğeri de farksız hani, yanık tenli, minyon tipli. Bu kadar çok çalışmasalar o yaz sıcağında, tatillerini yapsalar çok farklı bir öyküleri olurdu belki ama…

-Şimdi ne yapacağız? Herkes gitti. Yine ikimiz kaldık.
-Bilmem. Buluruz bir çaresini işte.
-Buluruz da para lazım. Evden daha ne kadar isteyebiliriz? Fazlasıyla harcadık bile.
-Para olmadan hallederiz o zaman.
-Nasıl? Elimizde mi taşıyacağız eşyaları? Araç olmadan olmaz.
-Araç bulmak çok mu masraflı dersin?
-Hem de masrafı ayrı dert aracı bulması ayrı dert. Kimseler de yardım etmez bu vakitte.
-Biz de masrafsız yardım edecek birilerine gideriz.
-Para olmadan buralarda kimse kimseye yardım etmez bilirsin.
-Para olmadan etmezler ama tatlı dille vekile bile götürürler bizi.
-Ne vekili? Yoksa?
-Çocukların bahsettiği mevzu evet. Kalk gidiyoruz!

Yorgunluk bitiverdi. İnatçı bir güçle kalktılar ümitle. Nereye gidecekleri belliydi ama gittikleri yerde ne yapacaklarını konuşmadılar. Belediye binasından ya kovulurlardı en fazla ya da içeri alınırlardı, çok dert etmediler. Lakin içeri bir girseler, sonra ne olacaktı?

-Eee önce kim girecek?
-Öncesi sonrası yok. Beraber geldik beraber gireceğiz bu binadan içeri.
-İkimizi birden almazlarsa?
-Aldırırız.
-Tamam.

-Buyrun hanımlar ne istemiştiniz?
-Şey, biz öğrenciyiz de. Fakülteden.
-Burada ne işiniz var peki?
-Belediye başkanına geldik. Başkandan çok bahsettiler bize. Öğrenciye yardım eder her zaman, isteklerini göz ardı etmez dediler.
-Doğru demişler de sizin ne derdiniz var ki bu zamanda?
-Staj için kaldık, çalışıyoruz kampüste hala.
-Hım…
-Başkanı göremez miyiz?
-Önce bir tarayalım bakalım sizi şöyle. Sonra bakarız.
-…

İlk aşamayı aştılar neticede. Birileri ötekilerine yönlendirip durdu bir süre. İki genç kız şaşkınlıklarını belli etmeden, soğukkanlı bir şekilde, nazikçe tebessümler savurup durdular etrafa. Beklediler epey. Neden sonra belediyenin 2.katından çağrıldılar. Tekrar bir güvenlik aşamasından geçtiler. Sonra yine beklemeye alındılar.

-Şu güvenlikçi adam amma süzdü bizi.
-Farkettim.
-Ya hiç kadın görmemiş abazan, ya da biz çok şüpheliyiz.
-İlki daha uygun bir kavram olurdu onu tanımlamak için.

-Eveeet buyrun hanımlar, sizi içeri alabiliriz.
-Öyle mi? İkimizde girsek olur yani?
-Tabi olur.
-Teşekkürler.

Aslında beklemekten sıkılmışlardı sıkılmasına ama içeri girebileceklerini de hiç düşünmemişlerdi doğrusu. Ne diyeceklerdi koskoca Belediye Başkanına şimdi? Ya adam sırf terslemek için bile çağırdıysa onları? İyi de, öyle olsa bu kadar oyalamazlardı “Kovun gitsin bre densizleri!” diye bir haykırış da yükselmedi bekledikleri süre içinde odasından. Kapıya doğru yaklaştıkça yanakları kızardı ikisininde. O kısacık anlarda gözleriyle konuşup durdular.
Kapıyı vurdular aynı anda ve:

-Gel!
-…
-Buyrun hanımlar, geçiniz, ayakta kalmayın.
-Teşekkür ederiz efendim.
-Ne ikram edelim size? Sıcakta yorulmuşsunuzdur siz şimdi.
-Soğuk bir şeyler olması kafi.

Buz gibi limonatalar gelir. Kızlar hala ürkektir ama karşılarındaki gözlüklü, saçları hafif açılmış, 60 yaşlarındaki bu tonton vekilin sıcak tavırları onları oldukça etkilemiştir. Masasının üzerindeki kalemler göz alıcı çeşitlilik ve kalitededir. Bir süre odanın haşmetini ve sertlikle uzaktan yakından ilgisi olmayan bu adamı incelemekle meşgul olur gözleri.

-Eee hanım kızlar anlatın bakalım nedir derdiniz? Sizin bu zamanda burada ne işiniz var, niye evlerinize dönmediniz?
-Efendim biz peyzaj öğrencileriyiz, duymuşsunuzdur belki. Bu yıl açıldı burada, ilk öğrencileri biziz. Kampüste hala stajdayız ağustos bitimine kadar.
-Öyle ya duyduk tabi. Kampüsü çok güzel hale getirmişsiniz.
-Teşekkürler. Bizim sıkıntımız taşınmak. Ay sonuna kadar kötü ev sahiplerimizden kurtulmamız gerek. Eylül’de geri döndüğümüzde ise bizi hazırda bekleyen bir evimiz olmalı. Eğer biz yerleşemezsek, başkaları tutacak yeni bulduğumuz evi de.
-Şimdi sıkıntı veren yeri anlatın bakalım.
-Bizim taşınmak için nakliye aracı bulmaya artık ne paramız kaldı ne de buralarda yardım edecek bir tanıdığımız. Bir an evvel evi boşaltmamız lazım.
-Araç olunca taşıyabilecek misiniz ki eşyaları?

Başkan hafif bir gülümseyişle söylemiştir bunu.

-Bölümümüzdeki arkadaşlarımızın çoğu kız öğrencilerden oluşur. Birkaç erkek arkadaş var, artık onlara rica minnet…
-Anlaşıldı.

Başkan kızlarla sohbete devam eder. Nereli olduklarından, okullarının nasıl gittiğinden, şehre alışıp alışamadıklarından konular açar. Kızlar da artık başkanın da hoş sohbetinin verdiği rahatlıkla açılmıştır iyice, anlattıkça anlatırlar. Dertleşecekleri bir devlet büyüğü bulmuşlardır neticede.

Aslında diğer ev arkadaşları da memleketlerine dönmeden evvel bu işleri halletselermiş hiç buralara gelip koskoca başkanı rahatsız etmezlermiş. Hocaları da pek acımasızmış, mesai saatleri içinde kesinlikle hiçbir işlerini halledemiyorlarmış. Ancak binbir yalvarış yakarıştan sonra izin alabiliyorlamış. Ailelerine de her şeyi yansıtmamak için sadece iki kız her yükün altından kalkmaya çalışıyorlarmış. Staj yorgunluğu hiçbir şey değil de bu sorumluluklar onları bezdirmiş.

Başkan neşeli bir şekilde kah gülerek, kah sorular yönelterek kızlarla ilgilendikten sonra sohbete biraz ara verdi. Sekreterini aradı,

-Kızım Gazhaneyi arayın çabuk Ahmet Bey’i.

Kızlar Başkan’ın ne yapacağını çok iyi anlamışlardı. İkisininde yüzünde güller açtı. Endişe dolu gözleri, şimdi birbirlerine ışık saçıyordu. Odanın camlarından içeri giren ikindi vakti ışığı alınlarından akıp gidiyordu. Sonra aynı ışık, tonton aydınlık yüzlü başkan’a yansıyordu. Gün batımının huzuru yüreklerini doldurdu. Gördükleri sevecenlik karşısında yine her bir tasanın altından kalkabilme gücünü bulmuşlardı. Dedikleri gibi varmış diye düşündüler başkan için. İki genç arkadaşlarının bahsettikleri küçük bir cümle ne kadar işlerine yaramıştı. Çaresizliklerine cesaretleri eklenince buralara kadar gelmişlerdi.

-Alo? Ahmet sen misin? Oğlum bak şimdi, sana iki tane hanım kız gönderiyorum üniversite öğrencisi. Şimdi bu kızların eşyaları taşınacak, yerleşecek. Bu hanım kızlar bir şey taşıyamaz. Bunlara şoförün yanında iki adam veriyorsun, her şeyi hallediyorlar, halletmeden de dönmek yok. Ben gönderiyorum kızları yazılı notla. Tamam. Sağol, kolay gelsin arkadaşlara da.

Teşekkür etmeler, gülümsemeler, havalara uçup sarılmalarla geçer birkaç dakika. Başkan da kızlar da memnundur durumdan. Hayatlarında böyle bir olaya, bu kadar kısa sürede karar verip girişemeyecekleri bir hadise daha yaşanmıştır yine beraber geçirdikleri bir günde.

Her şey başkanın dediği gibi olmuştur. Şoför nereye istedilerse gitmiş, diğer ustalar ne istedilerse yapmıştır. Eşyaların taşınacağı eve, yeni eşyalar verecek olan arkadaşlarının evine bile gidilmiş, eşya veren arkadaşları da onları yalnız bırakmayıp ustalara yardım etmiştir. Öyle ki iki erkek bu ufak tefek iki genç kızın bunları halledebilmesine hayretler içinde kalmışlardır. Ufak tefek olanın sevgilisi ise, insanın böyle bir eşi olmasının faydalarını düşünmeye başlamıştır bile!

Akşama doğru bütün işler halledilmiş, eşyalar eve yerleştirilmiştir. Kızlar baş başa kalmıştır nihayet;

-Ne düşünüyorsun?
-Yorulduğumu. Sen?
-Macera dolu bir günün daha geride kalmasını.
-Ona daha alışamadın mı?
-Her macerada yeniden tepetaklak oluyoruz ama.
-Ama sonra yine dimdik ayaktayız değil mi?
-Öyle…
-Biz daha çok işin altından kalkarız seninle.
-Ne yaparız? Meclise mi gireriz bir sonraki aşamada da?
-Yaparız kafa kafaya verirsek niye olmasın? Şu okul bir bitsin de.
-Okulu bitirmek değil de elektrik ve suyu bağlatmak daha öncelikli mesele şimdi. Hadi kalk geç kalmadan kızlara gidelim de duş alalım. Gece yine karanlıkta yatacağız, anlaşıldı…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email