Yazar arşivleri: Tuna Başar

Tuna Başar hakkında

1985 yılının soğuk bir Ocak sabahında gözlerimi dünyaya açmışım. Gerçek ismim Mustafa. Çocukluktan beri sempati duyduğum "Tuna" ismini kullanıyorum. Sonuna eklediğim "Başar" ise Kürşat Başar'a olan hayranlığımdan ileri geliyor. İlk ve orta öğrenimimi İzmir'de tamamladıktan sonra 2002 yılında tıp eğitimi için, 17 yıl kaldığım İzmir'den Afyonkarahisar’a geldim. İzmir gibi sosyal bir şehirden Afyonkarahisar gibi kendi halinde, küçük bir şehre gelmem içime kapanmama ve kitaplara bağlanmama sebep oldu. Bu içine kapanık durumun son bulması için 2004 yılının son çeyreğiyle birlikte, "Tuna Başar" ismiyle, Yahoo gruplarda "İzmirli Gözüyle" başlığı altında yazılar yazmaya başladım. Halen bu yazılarıma devam etmekteyim. Aynı zamanda da ‘Afyon Kocatepe Haber’ internet sitesinin kültür-sanat editörlüğünü üstlendim. Yazılarım ve şiirsel karalamalarım Ada, Ardıç Kuşu, Aykırı Sanat, Berfin Bahar, BH Sanat, Çalı, Genç Hayat, Kaçak Yayın, Kar, Koridor, Kum, Kuşak, Kül Öykü, Lacivert Sanat, Lacivert Sanat E-Dergi, Mavi, Mor Taka, Onaltıkırkbeş, Sunak, Taflan, Varlık, Virgül, Yalınayak Edebiyat gibi dergilerde yayınlandı.

Not Defteri -1-

Not Defteri -1-

1 Ekim 2008 Çarşamba – İzmir

• İnsan hayatında ilk defa yaşadığı ve bir daha kolay kolay yaşayamayacağını düşündüğü bir duygudan vazgeçer mi? Vazgeçmesi ahmaklık olmaz mı?
• “Beynelmilel” isimli film…
Filmin son sahnesinin düşündürdükleri…
Yakın bir zamana kadar yasaklar nedeniyle cezalandırılan, sürgüne gönderilen, öldürülen insanlar bir bir gözümün önüne geldi.
Şimdi o yasaklar yavaş yavaş aşılıyor. Doğru olan biraz geç de olsa anlaşılıyor. Ama olan o yasaklar nedeniyle cezalandırılan insanlara oldu.
• Türkiye için şu ifadeyi çok rahat kullanabiliriz sanırım; halka bilgi vermek, halka karşı sorumluluk almak yerine, hoşlarına gitmeyen her durumda, başta halkı aydınlatmaya çalışan gazeteciler olmak üzere, herkesi azarlamaktan çekinmeyen yöneticilerin olduğu ülke…
• Kanuni Sultan Süleyman’ın İtalyan ressam Tiziano Vecellio tarafından 1538 yılında yapılan portresi…
• Eski bir proje: Çizilemeyen Portreler
Bir ara aklıma düşen, üzerinde çalışıp çok fazla yol kat edemediğim ama yine de uzunca bir süre zihnimi kurcaladığı için çok önem verdiğim projelerim oldu. Bu projeler arada bir tekrar aklıma gelir. Üzerinde yeniden çalışmak isterim ama bir şey beni engeller. Onların birer proje olarak kalması gerektiğini düşünürüm. İşte o nedenle bir noktaya kadar gelişip, gelişimini tam olarak hiçbir zaman tamamlayamayacaklarını düşündüğüm için her proje bir “penguen kolu/kanadı” gibi gelir bana.
Bu başlık altında o projeleri de yayınlamak iyi bir fikir.
• Yolsuzluklara karşı verdiği mücadeleyle halkın gözünde “temiz siyasetçi” mertebesine yükselmiş bir milletvekilini hemen yerel seçimlerde belediye başkanlığı adaylığına sürükleme isteği bu ülkeye ne kadar katkı sağlar?
Kaybetme olasılığı karşısında yolsuzluklara karşı verdiği mücadele de halkın gözünde değersizleşirse, kim bu mücadeleye kaldığı yerden devam edebilir?
Bırakalım da belediye başkanlığı için başka bir aday çıksın. Yolsuzluk konusunda böylesine yol almış bir milletvekili de yoluna emin adımlarla devam ederek yolsuzlukları bir nebze ortaya çıkarsın.
• “Demokrasi krallıktan iyidir, krallık hiçbir şeyden, hiçbir şey diktatörlükten.” (Nabokov)
• Dünyadaki ekonomik kriz nedeniyle başlayan “acele kamulaştırma” çalışmaları bir fayda getirir mi?
• NASA’nın gözlem aracı Phoneix’e göre Mars’a kar yağmış.
• Beyaz frezya…
• Maria Faranduri
• Milyonların gözü önünde, canlı yayında yeterince belge gösterip kuşkuları gideremeyen bir kişi niçin sürekli belge açıklayacağını söyler ki? Madem zamanında açıklayamadı, gösterdiği her belge kuşkuları daha da artırdı, o zaman niçin istifa edip bu olayla daha fazla gündemi meşgul etmekten vazgeçmez?
• Lorca
• Galiba doğru, her yazan kendi hoşuna giden tarzda yazılar yazma gayretinde. Öyleyse niye acımasızca eleştiriler yapılıyor da yazı serüveninin başındaki genç yazar adaylarına yazmayı bırakması telkin ediliyor.
Bıraksalar da isteyen istediği şekilde yazsa; beğenen okusa, beğenmeyen de bir daha o kişinin yazdıklarını okumasa daha iyi olmaz mı?
• Yeşim Ustaoğlu‘nun “Pandora’nın Kutusu” isimli filmi 56. San Sebastian Film Festivali’nde “Altın İstiridye” almıştı. Aynı festivalde Deniz Buga isimli genç Türk yönetmen de “Wednesdays (Çarşambalar)” isimli kısa filmiyle “Jüri Özel Ödülü”nü almış. Daha önce de Kardeşler ve Uyku isimli kısa filmleri varmış.
Bu ödüllü filmleri ne zaman izleyebileceğiz?
• Merak edilen her soruya, her ortamda cevap veremeyip, şeffaf olmayı başaramayan insanlar, bu ülkenin yönetiminde söz sahibi olmayı hak etmezler.
• “Eternal Sunshine of the Spotless Mind (Sil Baştan)” filminin senaristi Charlie Kaufman’ın yeni filmi “Synecdoche New York” ile Antalya Film Festivaline konuk olacağını okuyunca, Sil Baştan’ı yeniden izleme isteğim arttı.
• “Uğrunda ölmeye değmeyen bir hayat yaşanmaya da değmez.” (Malraux)
• Okuduklarım
- Vatan, Radikal ve Taraf gazeteleri
- Ahmet Altan’ın “Ve Kırar Göğsüne Bastırırken” isimli deneme kitabı
- Veysel Çolak’ın “Birkaç Kuş Birkaç Anı” isimli şiir kitabı
• İzlediklerim
- “Beynelmilel” isimli film
- NTV’de yayınlanan kültür-sanat programı Gece – Gündüz
- Star TV Ana Haber Bülteni
- Avrupa Yakası isimli dizinin 164. bölümü
Tuna BAŞAR

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Şehvet ve Ümitsizlik

işte
sonunda bir kadını arzularken
ona aşık oluyorum
şehvetin etkisi kalbimde sevgiye dönüşüyor
imkansızlıkların etrafında dolaşan
ayrı dünyalar
ve ayrı insanlar
iki kalp arasındaki
sırat köprüsünden aşağıya düşmeden
geçmeye çalışıyor…
kıldan ince kılıçtan keskin gözlerin
şehvet ırmaklarımı kurutuyor
ellerin kalbimi boğuyor
ve kokun hayal dünyamın penceresini
karanlığın kollarına bırakıyor…
karanlıkların içinden
bir ışık parıltısı
seni ansızın zihnime yerleştiriyor
ve bir anda kalbim duruyor…

seni sevmek
ölümü bekler gibi beklenebilse
ve bir ümit olsa keşke.

Tuna Başar

/ 05.12.05 Afyonkarahisar/

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
eski_defterler

Hayat Notları -I-

1
Hayat notlarıma, bana göre, dünyanın en büyük şairinden,
Nâzım Hikmet‘ten alıntıyla başlıyorum.
Hayatı “Anlamağa çalışıyorum, inanmayı yitirmenin pahasına“.
2
İnanç sadece dinle mi alakalıdır?
İdeolojik ve felsefi inanç,
dini inanç kadar önemli değil midir?
3
Bu ülkede yaşamış en inançlı insan kimdir?
Tabii ki Mustafa Kemal Atatürk.
Hem dini, hem de ideolojik…
4
Hayat=İnsan+İnanç
Bu ikisinden biri olmazsa, hayat da olmaz.
5
İnançsızlık da bir inançtır.
6
Hayatı hep şiir tadında yaşamak istedim.
Ama bir türlü beceremedim.
Bu yüzden şiire, karşı koyamadığım bir bağımlılığım var.
7
Tabii ki hayatı en iyi anlatan şair Nâzım Hikmet.
8
Son dönem Türk Edebiyatında, hayatı en iyi anlatan iki romancı:
Selim İleri ve Kürşat Başar.
9
İzmir bende her zaman şiir tadı bırakır.
İzmir’i özellikle Nâzım Hikmet şiirlerine benzetirim.
Nâzım’ı okumamış ve İzmir’i görmemiş insan aynı seviyededir.
İzmir’i bir kez bile görmüş olan insan İzmir’e aşık olur.
Ve Nâzım’dan bir dize okumuş olan insan, Nâzım’dan bir daha kopamaz.
Ve Nâzım’ın şiirleriyle İzmir, insana aynı tadı verir.
10
İlk bölümü yine bir Nâzım dizesiyle bitirelim:
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Tuna BAŞAR

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
tarama0023

Bir Dans Tanrısının Şizofren Sayıklamaları: Nijinski Öyküleri

Türkiye’nin en önemli sanat eleştirmenlerinden biri olan Ferit Edgü, son kitabında uzunca bir süre farkına varmadan takip ettiği bir dansçının hayatına götürüyor bizi.
1890 yılında Kiev’de Polonyalı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Vaslav Nijinski, gelmiş geçmiş en büyük bale sanatçısı olarak anılır. Geçirdiği ağır şizofreni nedeniyle sanatına ara vermek zorunda kalan Nijinski, 19 Ocak–4 Mart 1919 tarihleri arasında tedavi gördüğü İsviçre’nin Saint-Moritz kentinde günlüklerini kaleme almış.
Yaklaşık 50 yıl önce okuduğu günlüklerin aile tarafından makaslanmamış son baskılarını okuduğu zaman, günlüklerin son baskıları üzerinden gerçek metinleri gün ışığına çıkarma girişiminde bulunma isteğiyle başlayan iz sürme serüveni, Ferit Edgü’nün kaleminden minimalist öykülerle karşımıza çıkıyor.
Bu öyküleri kaleme alırken resim sanatından faydalandığını söyleyen Ferit Edgü kullandığı yöntemi şu şekilde ifade ediyor: “Rönesans’tan günümüze, ressamlar, zaman zaman kendilerinden önceki ustaların yapıtlarına başvurmuşlardır, kopya ederek onların yaratma süreçlerini izleyip sanatı öğrenmek ya da yorumlayıp(bir yapıttan yola çıkarak) kendi resmini, resimlerini yaratmak için.”
Ve ekliyor: “Benim izlediğim yol merceğimi karşımdaki resmin belli bölgelerine çevirmek oldu. Bu ayrıntıları alıp büyüttüm. Kısacası bir ayrıntı seçip onu çerçevelemekten ve onlara birer ad vermekten başka bir şey yapmadım.”
Bu nedenle de kitabına “Nijinski Öyküleri” ismini veriyor ve eklediği bazı metinlerin günlüklerde yer almaması nedeniyle Nijinski’den af diliyor.
Kitap iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm “Nijinski Öyküleri” başlığı altında 46 kısa öyküden oluşuyor. İkinci bölüm ise bildiğimiz Ferit Edgü kısa öykülerinden oluşan “Olağan Öyküler” bölümü. Bu bölümde de 18 kısa öykü yer alıyor.
Birinci bölümdeki öyküler günlüklerden yola çıkarak kaleme alındığı için, Ferit Edgü öykülerine yakın dursa da günlük tarzındaki özelliklerini muhafaza ediyor. Ama yine de her biri kendi içinde öyküsel özellikler taşıyan metinler, bir sanatçının ruh dünyasını yansıtması açısından ilgi çekici özelliklere sahip.
Metinlerde kimi zaman dilbilgisi kurallarının yok sayılmış olması ve cümlelerin kısa tutulması metinlerin orijinallerine bağlı kalındığını gösteriyor. Şizofreni krizleri sırasında yazılan günlüklerin içinde yer yer aforizmasal cümleler dikkat çekiyor:
“…insanlar kupkuru, çünkü içlerinde hayat yok.”
“Ben geçmiş yüzyılları sevmem, çünkü ben içinde hayat olan bir canlıyım.”
“Tanrı tek bir kadından çocuklar yapar.”
“Müzeler geçmişin çöpleri. Müzeler de tarih de geçmişin çöp tenekeleri. Bu nedenle sevmem müzeleri. Ne de tarih kitaplarını. Her ikisi de mezarlık kokar.”
“Romanlar duyguları anlamayı önler.”
“Saklılıktan, gizlilikten de hoşlanmam. Bunlar ikiyüzlülük demek.”
“Bir insanın tüm insanlık adına acı çekmesinin bir yararı yoktur. İsa acı çekti, hiç kimse onu anlamadı.”
“En uzak yer varamadığın, varamayacağın yer değildir. En uzak yer senin ardında bıraktığın, bir daha dönmeyeceğin, dönsen de bulamayacağın yerdir.”
“Görüş alanın içine zaman girmeye başladığında, baktığın her şeyi derinlemesine görürsün.”
Sıradan bir günlüğün içine gizlenmiş büyülü cümleleri bulup, ışıldayan düşünce tohumları karşısında irkilmemek imkânsız.
Nijinski özellikle içinde bulunduğu durumdan dolayı dertli bir şekilde yön veriyor cümlelerine. Kendisine yöneltilen “deli” sıfatını kabul etmiyor ve etrafındaki insanların onu anlamadığından dert yanıyor.
Bach, Dostoyevski, Tolstoy hakkında kısa da olsa yorumlarda bulunuyor. Shakespeare ve Nietzsche’ye göndermeler yapıyor. Bu biraz da dâhiliğe yaklaştığı nokta olarak karşımıza çıkıyor. Hiçbir zaman anlamayı başaramadığımız, neyi ne için yaptıklarını yıllar sonra yorumlayabildiğimiz iki farklı ruh hali: Delilik ve dâhilik.
Kimi zaman bir ikilem içine düşüyor. Cümlelerinde zıt kavramları bir arada kullanıyor ve çelişkilerini ortaya sermekten çekinmiyor. Kimi zaman Tanrı olmak istiyor, kimi zaman da Tanrı’nın kudreti karşısında saygıyla yakarıyor.
Doğaya olan sevgisini de sıkça dile getiriyor.
Ve bütün metinleri okuyunca bir sanatçının, en sıradan metinlerinin bile, insanlığa ne ölçüde ışık tutabileceği, çok iyi bir şekilde anlaşılıyor.
Kitabın ikinci bölümü Nijinski’nin “Ben gerçek olmayan hiçbir şey yazmam.” sözüne gönderme yaparak, On Emir’den “Ya gerçekleri yaz, ya gerçekleri düşle!” alıntısıyla başlıyor.
İkinci bölüm ilk bölümden sonra biraz eğreti duruyor. Nijinski’nin öyküleriyle Ferit Edgü’nün olağan öyküleri arasında bağ kurmak oldukça zor. Ama Ferit Edgü’nün son yazdığı kısa öyküleri okumak ve o kendine has kara mizahına tanık olmak için okunmaya değer.
İkinci bölümdeki öyküleri farklı bir kitap halinde yayınlasaydı çok daha güzel olurdu.
Her kitabıyla Türk edebiyatına farklılık getiren Ferit Edgü “Nijinski Öyküleri” ile de bu farklılığı çok iyi bir şekilde gösteriyor.
Ferit Edgü’nün tabiriyle bir ‘dans tanrısı’ olan Nijinski’nin şizofreni krizleri içindeki düşünce dünyasında yol almak, bir sanatçının ruhundaki fırtınaları görmek ve Tüm Ders Notları, O/Hakkâri’de Bir Mevsim, Bir Gemide gibi kitapların yazarı Ferit Edgü’nün farklı bakış açısını algılayabilmek açısından büyük öneme sahip olan bu kitap okunmaya değer.
Nijinski Öyküleri
Ferit Edgü
96 sf
Sel Yayıncılık Mayıs 2007
Tuna BAŞAR

/ ondörthaziranikibinyedi onbeşondört
Afyonkarahisar /

Meraklısı İçin:
Kitap: Nijinsky’nin Günlüğü
Çevirmen : Orçun Türkay
YKY 2006
Film: Vaslav Nijinski’nin Anıları (The Diaries of Vaslav Nijinski) Yönetmen: Paul Cox Mektupları Okuyan: Sir Derek Jacobi 2001 yapımı
Mutlaka Okunması Gereken Ferit Edgü Kitapları
- Tüm Ders Notları
- O / Hakkâri’de Bir Mevsim
- Bir Gemide
- Yazmak Eylemi

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
siir-tuna

Bilirsin

cümlelerin yüzümde parçalanır
yanaklarıma çarpar içindeki öfke
anlamsız bir tınıya dönüşen sesin
cezalandırır beni, mahveder

konuşursun gözlerime bakarak
her sözünün kalbimi nasıl da parçaladığını bilerek
sesin yankılandıkça
yapayalnız hissederim kendimi
dökersin içindeki bütün acımasızlığı
yüklenmemi istersin sana verdiğim mutsuzluğu
çekip gittikten sonra geride bir virane kalacağını bilirsin
aslında istersin bunu

içindeki öfkeyi dindiremedikçe
daha ağır cümleler kurarsın
her cümleden sonra daha büyük bir kazanma arzusu çöreklenir zihnine
çünkü sevmek kimi zaman da acıtmaktır
bilirsin…

Tuna BAŞAR

/ sekizekimikibinyedi sıfırbeşotuz
Afyonkarahisar /
http://geceedebiyat.blogspot.com

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
mikrofon-temsili

Bir Şarkının Düşündürdükleri

Durduk yerde bir şarkı mırıldanmaya başlıyorum. Bilinçsiz bir şekilde… Yavaş yavaş sesimi yükseltiyorum ve şarkının sözlerini bilinçli bir şekilde söylemeye devam ettiğimi fark ediyorum.

Gökyüzündeki yıldızlardan bahsediyor şarkı… Sitem dolu… Gökyüzündeki yıldızlardan daha yalnız olmak…

Gözümün önüne bir kadın geliyor. Kızıl saçlı, güven uyandıran bakışlara sahip bir kadın… “Yok,” diyorum, “bu şarkıyı bu kadından değil, başka birinden duydum.” Hafızamı zorluyorum. Aykırı bir erkek ses sanatçısı geliyor gözlerimin önüne. “Evet,” diyorum, “işte bu sanatçı söylüyor.” Döneminin en aykırı kişiliklerinden biri… Sırf aykırılığı yüzünden hala (ölümünden sonra bile) eleştiriliyor, sırf aykırı olduğu için (sanatına bakılmaksızın) sevilmiyor.

Dudaklarımın arasından şarkı sözleri çıkmaya devam ediyor. Ancak aykırı bir kişilik bu şarkıyı söyleyebilir!

Yalnızlığın hüznünü ruhumda hissediyorum.

Şarkıyı tekrar tekrar söylerken, yalnızlığı hatırlatan yazarlar, şarkıcılar, şairler geçiyor aklımdan. Bir film sahnesinden, bir kitaba giriyorum, bir şiirden çıkıp, bir öyküde buluyorum kendimi. Olaylar, yerler, kişiler değişiyor, fakat hissettiklerim değişmiyor.

Dudaklarım hala şarkıyı mırıldanıyor, fakat tek farkla; artık göz yaşlarım da dudaklarımın açılıp kapanmasına göre yön değiştirerek, hislerimi daha da derinleştiriyor.

Kim demişti, ben ne zaman yalnız kaldığımı bilmiyorum, her zaman yalnızdım onu biliyorum, diye. Kalabalıklar etrafında yalnızlığını unutan şair kimdi; Murathan Mungan mı?

Yalnızlığın Senfonisini kim yazmıştı?

Bir anda Oğuz Atay‘ın bir öyküsünde buluyorum kendimi. “Korkuyu Beklerken” yalnızlığım derinleşiyor.

Lars von Trier‘in bir filmine giriyorum. Korkuyu beklemeyi bırakıp, her dakika korkuyla yaşamaya başlıyorum.

Ve tabii yalnızlık hep içimde…

Bir filmden, bir kitaptan, bir şarkıdan çıkıp normal hayatıma dönemiyorum. Çünkü normal hayatımı bunların içinde buluyorum. Tek fark; bunlar sayesinde normal yaşantımın acısını daha da derinden hissediyorum.

Yavaş yavaş sesim kısılıyor. Gözyaşlarım izlediği yollarda kuruyor. Ağzıma tuzlu bir tat bırakıyor bu şarkı. Tekrar söylemeye cesaret edemiyorum.

Yazıda Adı Geçenler

Mırıldandığım Şarkı : Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar

Kızıl Saçlı, Güven Uyandıran Bakışlara Sahip Kadın : Candan Erçetin

Aykırı Erkek Ses Sanatçısı : Zeki Müren

Ben ne zaman yalnız kaldığımı bilmiyorum, her zaman yalnızdım onu biliyorum!” diyen ve kalabalıklar etrafında yalnızlığını unutan şair : Murathan Mungan

Yalnızlığın Senfonisini Yazan Kişi : Sezen Aksu

Oğuz Atay’ın Öyküsü : Korkuyu Beklerken

Lars von Trier’in Filmi : Dogville

Tuna BAŞAR

/otuzbirtemmuzikibinbeş yirmiüçotuzbir

İzmir/

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email