Yazar arşivleri: Veysel Avşar

Veysel Avşar hakkında

Diyarbakır’da doğdum. İlk, orta ve lise öğrenimini doğduğum kentte tamamladım. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi ekonomi-maliye bölümü mezunuyum. 1981 yılında çalışıyor olduğum TBMM, Plan Bütçe Karma Komisyonu şefi iken 1402 sayılı yasaya dayanarak Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’nın emri ile tutuklanarak işime son verildi. Bir süre ticaretle uğraştım. İlk romanım LÂL’den sonra ikinci çalışmam olan MATEM ÖĞRETMENİ isimli romanım üzerinde yoğunlaşmış bulunmaktayım. Ara ara kısa öykü yazmak dinlendiriyor beni.

kelebek kanadına yazılan yazılar

KELEBEK KANADINA YAZILMIŞ YAZILAR (1)

 BU YAZI OKUNMASA DA OLUR

Dün (30 Temmuz 2011) tütün almak için evden çıktım. (Ben sarma tütün içerim. Kısa bir öyküsü var ama burası yeri değil.) Dışkapı’ya gitmem gerekiyordu. Ama önce Kızılay’a uğrayıp kitapçıları gezdim. 29. sayısı çıkan Notos Edebiyat Dergisi’ni aldım. Dergiyi aldıktan sonra yeni çıkan kitaplara göz attım. Bir haftadan beri basının da pompaladığı yeni çıkan kadın yazarımızın kitabı doğal olarak en görünür yerde idi. Sıra sıra dizilmişti. Zaten kitap yayınlanmadan reklamı aylar öncesinden başlamıştı. Neymiş efendim kapak resmi için erkek kılığına girmiş. Bütün basın bundan bahsediyor. Olabilir, yapılabilir tabi ama çok kötü bir kapak. Erkek desem erkek değil, kadın desem kadın değil. Yeni bir baskıda belki değiştirirler kapağı. Daha önce de en ünlü bir yazarımızın bir tek cümlesi aylarca televizyonlara, gazetelere konu olmuştu. Cümlede cümle olsa yanmazdım. Bunu medyanın edebiyata bakış açısını anlatmak için yazdım. Tabi işin reklam boyutunu yadsımıyorum. Yazar düşünmek için Patagonya’ya gitti, sonra kurgu için Güney Amerika’ya indi, yazıya ise Alaska’da başladı. Son noktayı da Sibirya’da koydu. Okuyucu aylar önce hazırlanıyor. Tabi belirli gruplar için. Sen benim yazarımı tanıt bende seninkini. Haydi, bunları da doğal karşılayayım ama onca emek verilen kitabın içeriği daha önemli değil mi? Biçimin özün önüne geçmesini sevmiyorum ben.

Benim asla umurumda bile değil ama Facebook’da tanıştığım genç –yeni- yazarlar için bunu yazıyorum. Oturun ve on tane kadın, on tanede erkek çok satan yazarın dışında 5 er tane daha yazın. Yazamazsınız. Çıkmaz. Dikkat edin gazete sayfalarında tv ekranlarında hep aynı kişiler. Alttan gelen yok ya da bir yerlerden başlarını çıkaramıyorlar. Kitap basımı mı? Şimdi sorun değil ki. Parayı verirsen bazı kuruluşlar hemen basıyor. Reklam, yok. Dağıtım yok. Raflarda duruş süresi 3 gün. Sonra kitapçının en ulaşılmaz rafında. (Bu konu oldukça derin, belki bir başka gün daha geniş tartışırız.) Neyse…

 

Gözüme albenisi hoşuma giden bir kapak ilişti. Pegasus Yayınları’ndan Becca Fıtzpatrıck’in FISILTI isimli kitabı. Hiç almak niyetinde değildim, kapağını açıncaya dek. Zira bu aralar hep yerli yazarları okuyorum. 25 yıldan sonra okumaya başlayan biri olarak (okuyanlar bilir bu konuyu LÂL isimli romanımda işlemiştim) yabancı yazarlara henüz başlamadım. Aslında başlamıştım ama şöyle bir durum ortaya çıkınca yabancı yazarları okumayı bıraktım. Bahsettiğim gibi 25 yıl sonra okumaya başlayınca bir sürü kitap aldım. Yabancılardan ilk etapta aldıklarım şunlar idi.

 

Sefiller ………….….. Victor Hugo

Ölü Canlar ………… Gogol

Antikacı Dükkanı….. Charles Dickens

İki Şehrin Hikayesi .. Charles Dickens

Demir Ökçe ……..… Jack London

Madam Bovary …… Gustave Flaubert

Nana ……………..… Emile Zola

Kamelyalı Kadın ….. Alexandre Dumas Fıls (Bu farklı bir yayınevi, diğerleri aynı)

 

Bunların biri hariç tümünü daha önceleri okumuştum. Açığı kapatmak için birkaç kitabı birden okuyunca araya şu an ismini unuttuğum bir yabancı klasik sıkıştırdım. Ve yaşamım boyunca ilk kez bir kitabı çöpe attım. Bildiğim bir-iki şey vardıysa da neredeyse onları bile unutacaktım. Tek nedeni çevirmendi.

 

Bakın şimdi olay nereden nereye gelecek.

 

O kitabı çöpe atınca diğer yabancıları da okumaktan vazgeçtim. Zira tümü aynı yayınevinin kitapları idi. Şimdi bu satırları yazarken diğer kitapların çevirmenine baktım her biri ayrı ayrı kişiler tarafından çevrilmiş. Belki onlara haksızlık gibi oldu ama diğer 8 kitap bana bakıyor ben onlara. Yayınevine karşı ben de bir güvensizlik doğdu. Bu diğer yayınevlerini de etkiledi. Zira yabancıları okumayı bırakıp yerlilere devam dedim. Benim gibi düşünen acaba kaç kişi olmuştur?

 

Olayın bağlantısı.

 

Şimdi düşünmüş olabilirsiniz seni ne etkiledi de FISILTI kitabını aldın. Kitap diyorum çünkü ne olduğunu yani türünü bilmiyorum. Arka kapağı bile okumadım. Anı mı, roman mı, fantastik mi, polisiye mi? Yani türünü bilmiyorum. Sadece çevirmenin ismini görünce aldım. SEVİNÇ TEZCAN YANAR. Tanıyor muyum? Hayır. Hiçbir kitabını okumuşluğum var mı? Hayır. Öyleyse? Öyleysesi şu: 28 Temmuz 2011 tarihinde çevirmen ESRA DOYUK’un, KİTAP OKU YORUM sayfasındaki söyleşisine izleyici olarak katıldım. Söyleşileri takip etmeye çalışırım, zira hoşuma gidiyor. (Konuk yazar ya da çevirmen kadar okuyucu kitlesinin neleri merak ettiğini ve nasıl yorumlar getirdiğine de önem verdiğim için iki taraflı izlerim.) Katılımcı olarak bir katkım olmadı ama söyleşinin tümünü izledim. Orada Esra Doyuk en çok beğendiği çevirmenin Sevinç Tezcan Yanar olduğunu söyledi. İsim konusunda belleğim zayıftır ama FISILTI’nın kapağını açar açmaz bu ismi görünce hemen anımsadım ve kitabı satın aldım. Dediğim gibi kitabın türünü bilmiyorum ama çevirmeni için okuyacağım. Nedeni şu. Belki arayı fazla uzatmadan yabancı yapıtları da tekrar okumaya başlarım. Sevinç Hanım’ın çevirisini de beğenmezsem vay benim halime o zaman. :))) Şu an okunası on iki kitap var elimde. Sıra ne zaman gelir bilmiyorum. -İkinci romanım olan MATEM ÖĞRETMENİ’de finale yaklaştı. Tahminen 300 sayfayı geçecek, hem okuma hem yazma bakalım nasıl kalkacağım bu işin altından.-   :))))

 

Buradan şu sonucu da çıkarabiliriz diye düşünüyorum. Bakın, sanırım iki saatlik bir söyleşinin sadece bir yerinde bir isim geçiyor ve ismin doğurduğu, ulaştığı sonuca bakın. Yani demek istiyorum ki; sevdiğiniz kitapları, kişileri yeri geldikçe ismi ile anın. Ya da sanal ortamda beğendiğiniz bir şey olursa BEĞEN’i tıklayınız. Mutlaka bir yerlere ulaşacaktır. Ben böyle bir sonuç çıkardım. Sizler neler düşünürsünüz bilemem. Bu yazımın altında ki yorum yerlerine yazarsanız hep birlikte tartışmış ve paylaşmış oluruz.

 

Aslında esas anlatmak istediğim konuya giremedim.

 

Dergiyi ve kitapları alınca Dışkapı’ya tütüncüme gittim. Hemen yanındaki dükkânda korsan kitap ve CD satılıyor. Genç çocuk bana aşina ben ona. Güler yüzlü, sempatik Mardinli bir genç girişimci. Ben tütüncümle tütün üzerine konuşurken beni gözlüyordu. Önce kulağımdaki çok küçük, görünür görünmez küpeme, sonra gülümseyerek bana baktı. Tütünüm tartılırken, “Abi yeni filmlerim ve kitaplarım var,”dedi. Kitaplar zaten tezgâhın üzerinde. Ne alırsan 5 lira. (Bu korsan konusunu da özel olarak tartışılacak önemli bir konu. Örneğin gene çok satan bir kadın yazarımız, “Beni korsanlar ünlü yaptı,” demişti. Gene kadın. Her taraf kadın dolmuş ya. İnternete de bakıyorum erkek yok. Kendimi çok yalnız hissediyorum. :)))))  Şaka bir tarafa bu konuda benim de değişik fikirlerim var ama korsanı bir başka zaman konuşuruz.)

 

Film konusunda da düşüncem aynı… Önce beni, seni, onu anlatan yani bizim insanımızı anlatan filmler ilgimi çeker. Yeterince emek ve özen gösterilmiş Türk filmleri her zaman önceliğimdir. Bizim insanımızı anlatan belirli düzeyin üstündeki yapıtlar inanılmaz mutlu ediyor beni. Hele şimdi genç kuşak ortaya çıktı ki harikalar yaratıyorlar. Daha da iyi olacak tabi. Ben filmleri tüm sanatların toplamıdır diye tarif ederim. Yani tüm sanatları alt alta yazarsın altına çizgiyi çekersin ve toplarsın. Çizginin altında yazan yazı FİLM’dir. İçinde edebiyat vardır, müzik vardır, mimari vardır, insani ilişkiler vardır, psikoloji vardır. Vb. Romanın bir üstünlüğü vardır filme karşı. Okuyucu romanın filmini kendi kafasında gerçekleştirir. Karakterleri, mekânları, ilişkileri kendi bakış açısına göre kurgular. Onun içindir ki genel kanı şudur: İyi bir romanın sinemaya uyarlanmış şeklini görenler pek beğenmezler filmi. Zira o film daha önce okuyucunun kafasında başka bir versiyonda (sürüm) oynamıştır. Hatta okuyucu romanın bir parçası olmuştur bazı sahnelerde.

(Çok kısa bir görüş: Ne yazık ki uzun yıllar sinemamız 5 PARLAK (bu tanımlama bana aittir) başrol oyuncusunun –OYUNCULUKLARI SIFIR- kişilikleri ve özel yaşamları örnek oldukları için isimlerini yazmıyorum, sinemamıza büyük zarar vermişlerdir. Hala ödül almakla meşguller. Onur ödülü adı altında…

 

Ve öpüşmeden, sevişmeden film çeviririm diyerek kanunlar koyan, 30 yıl sonra da ülkemizde ki film anlayışı değişince “Yooo, hayır benim kanunlarım falan yoktu,” diyen aktriste şimdi sorulmaz mı; Peki 30 yıl neden sustun? 30 yıl sonra böyle bir açıklamaya neden gerek gördün? Yasaların yok idiyse daha önce konuşamaz mıydın? diye. Onun da kişiliğine duyduğum saygıdan ismini vermiyorum. Zaten tanımışsınızdır.

Yani bu 5 PARLAK ve 30 yıl öpüşmeyen kadın oyuncu bana göre film piyasamıza zarar vermiş ve gelişmeleri geciktirmişlerdir. (İYİ Kİ VARDIN MÜJDE AR) (Uzun uzun tartışacak ne kadar çok konu varmış.)

 

Yazım biraz uzun oldu ama ne yapabilirim ki. Zaten kelebek kanadına yazılmış kısa ömürlü yazılar.

 

“Yenilerden bir şeyler ver bakayım,” dedim Mardinliye. Korsan CD ler tabi. Ne alırsan 2 lira. Üç film verdi bana. İkisini hiç duymamıştım. Ne film isimlerini ne de oyuncuları.

1- GİŞE MEMURU

2- BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ

3- 72. KOĞUŞ

İzleyince belki yazarım. Zira edebiyat kadar film sektörüne de çok önem veririm.

Bu filmler bana şunu düşündürdü. Benim gibi  yazarlar nasıl büyük ve önemli yayınevi konusunda sıkıntı çekiyorlarsa (bunu Facebook’da hemen hemen yazıp çizen herkesten duydum.) filmciler de sanırım sinema (hafta) bulmakta zorlanıyorlardır.

 

 

Kahve zamanı geldi. (Çay eşim, kahve metresimdir.) İzninizle bir kahve içmek istiyorum. Kahve dedim de günde bir ya da iki tane içerim. Ama yapılış ritüeli benim için çok önemlidir. Ocağın en küçük gözünde, en kısık ateşte ve ateşin yarısı boşta kalacak şekilde cezve yerleştirilir. Tabi buna sabır ister. Cezveyi almak, suyunu, şekerini, kahvesini koymak, başında durup yavaş yavaş mırıldanmasını beklemek, kaynamadan az önce kaşığı içinde şöyle bir çevirmek, köpüğünü fincana aldıktan sonra geri kalanın kaynaması için tekrar ateşe bırakmak, son kaynama fokurdarken elimdeki kaşığı mutfağın diğer tarafındaki eviyeye bir basket topu gibi fırlatmak, çalışma odama gelinceye dek koridorda o nefis kokuyu koklamak benim için özel anlardan biridir. Ve ben onu bir aşkla içerim. Neyse bana izin şimdilik, mutfağa gitmeden önce birkaç sigara sarıp sonra kahvemi yapayım.

 

Kahvemi alıp geldim.

 

Editör konusu da çok önemli. Onu da bir başka yazıda konuşuruz sizlerle.

Ya kitap fiyatları? Bunun korsanla da ilişkisi olduğu için korsanı konuşurken fiyat politikasını da tartışırız.

 

Bütün bunları neden yazdım? İçtenlikle söylüyorum bilmiyorum.

 

Sadece yazmak ve paylaşmak istedim. Zaman zaman bu tür paylaşımlara da devam edebilirim. Eserse ve tabii ki sizler de bu tür bir sohbete katılmak isterseniz.

 

Yukarıda ki görüşlerim her türlü eleştiriye açıktır. Sayfanın altında tartışabiliriz.

 

KALEMİMDEN BİRAZ OKU’ ya da teşekkür etmeden olmaz. Bizlere bu olanağı sağladığı için.

OKUNUNCA DA FENA OLMADI AMA DEĞİL Mİ? EN AZINDAN BİR İKİ TARTIŞMA KONUSU ÇIKTI ORTAYA.

 

Veysel Avşar

Oran-Ankara

31. Temmuz. 2011

 

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
BİRLİKTE YAŞLANMAK

Yaşlanmak Güzeldir

 

BU METİN ŞİİR OLARAK YAZILMAMIŞTIR.  60 YILLIK BİR BİRLİKTELİKTEN SONRA ÖLEN BÜLENT ECEVİT’İN CENAZESİ ARKASINDA 8 SAAT YÜRÜYEREK YOLCU EDEN 83 YAŞINDAKİ RAHŞAN ECEVİT’İN ETKİLEMESİ SONUCU BİR KALEMDE YAZILMIŞ VE DÜZELTİLMEDEN KORUNMUŞTUR.

Yazılış tarihi : 11 kasım 2006

 

 

şayet bir gün

aynaya baktığında

göz kenarlarında bir kırışıklık görürsen

ya da iki çizginin dörde çıktığını fark edersen

sakın üzülme

yaşlanmak güzeldir

 

şayet bir gün

aynaya baktığında

saçlarındaki kırların çoğalmış olduğunu görürsen

sakın üzülme

yaşlanmak güzeldir

 

çocuklar sana abla yerine

artık teyze diyorsa

abi yerine amca diyorsa

sakın üzülme yaşlanmak güzeldir

 

hele hele

bebek ölümlerinin

genç ölümlerinin

hiç yoktan ölenlerin

kızının nişanını

oğlunun nikahını

onlardan olacak torunlarını göremeyenlerin

çok olduğu bir ülkede

ellerindeki

kırışıklıkların oldukça arttığını görürsen

sakın üzülme

yaşlanmak güzeldir

 

artık eşinle seks yapamayacak günlere gelirsen

sakın üzülme

birlikte yaşlanmak daha da güzeldir

 

veysel avşar

oran-ankara

11 kasım 2006

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
ÇADIR

Çadır

 

Bazen  dikkatimizden kaçan objelerin yaşantımızda oluşturduğu değişiklikleri anlatan bir öyküdür ÇADIR.

 

 

Apartman sakinleri son haftaya oldukça sessiz girdi. Fırtınadan önceki sessizliği andırıyordu binanın bu kadar sakin oluşu. Zira bir hafta sonra apartman yöneticisi seçimi vardı ve herkes kılıçlarını bilemek, silahlarına barut doldurmakla uğraşıyordu. Emekli general bastonunu parlatırken,  Raziye Hanım o gün hangi türbanını takacağına karar vermeye çalışıyordu. Yönetici Hüseyin Bey ise yıllık gelir gider tablosunu tamamlamak, yaptığı işlerin dökümünü hazırlamak ve yeni önerilerini düzenlemekle meşguldü. Daha önceki yıllarda Mutluluk Apartmanında zorlukla bulunan yönetici bu yıldan başlamak üzere yöneticilerin ödenti ödememesi kararı son toplantıda alınınca bu kez birden fazla aday ortaya çıkmış ve alttan alta seçim çalışmalarına başlamışlardı. Akşam yemeklerinden sonra çay içme trafiği fazlalaşmış yönetici adayları asansörde, koridorlarda, kapı önlerinde karşılaşınca sahte gülücüklerle selamlaşıp her biri bir başka kapıyı çalıyordu çaya geldik bahanesi ile.

Toplantı, halen kiracısını bekleyen 20 nolu dairede yapılacağından apartman görevlisi Kutbettin yeteri kadar sandalye bulup daireye çıkarmış ve yönetici Hüseyin Bey’in talimatı ile çay demleyip apartman sakinlerini beklemeye başlamışlardı. Her toplantıda olduğu gibi ilk gelen emekli general Hulusi Özütürk olmuştu.

Yönetici Hüseyin Bey’in “Hoş geldiniz paşam,” karşılamasına yanıt vermeden önce Hulusi Paşa Kutbettin’e dönerek elindeki general asası ile salonda bir sandalyeyi göstererek kükredi:

“Kutbettin bak şu ortadaki sandalye biraz çarpık duruyor. Onu hemen düzelt.” Yönetici Hüseyin Bey ikinci kez “Hoş geldiniz paşam,” deyince Hulusi Paşa ağır ağır Yönetici Hüseyin’e dönerek;

“Teşekkürler Hüseyin Bey. Hoş bulduk,” diyerek yanıt beklemeden en ön sıranın en orta sandalyesine savaş kazanmış bir komutan edası ile oturdu. Kiracı bekleyen iki daire ve komşularına yetki veren üç dairenin dışındaki on beş daire yerlerini alınca yönetici Hüseyin Bey kısa bir konuşmadan sonra faaliyet raporunu ve arkasından denetçi Müjgan Hanım aklanma raporunu okuyup bitirince yeni döneme ait öneriler ve yeni yöneticinin seçimine geçildi. Sıkı bir seçim çalışması yapan 6 numaradaki Tarık Bey 1 oy farkla 2 numarayı geçerek yeni yönetici olmuş ama öneriler kısmındaki tartışmalar da gözünü korkutmuştu.

Görüntü kirliliğini önlemek amacıyla balkon ve çatılardaki antenlerin sökülüp yerine merkezi bir uydu sistemi kurulması önerisi masraflı göründüğünden bazı daireler karşı çıkınca salonda sert tartışmalar yapılmış ayağa kalkıp birbirlerinin üstüne yürüme istekleri diğer dairelerin araya girmesi ile yatıştırılmıştı. Yeni yöneticiye bu yıl ödentilerden birikim yaparak bir daha ki seneye uydu antenin yapılması kararlaştırılınca bu öneri zamana bırakılmış oldu. Halıların balkonlardan sarkıtılmaması önerisi tartışmasız kabul edildiyse de bu önerinin genel kabul görmesi 4 ve 8 numara tarafından dudak bükülerek karşılandı. Önemsiz konular tartışılmadan kabul edilirken akçalı öneriler büyük tartışmalara neden oluyordu. Ödentilerin arttırılması ise tam bir meydan savaşına çevirdi 20 nolu dairenin salonunu. Tartışmayı fırsat bilen bazıları da yıl içindeki birikimlerini araya sıkıştırarak sevmedikleri komşularını zor durumda bırakmak için konuya ödentiden girip kapı zilinden, müzik sesinden, beslenen köpeklerden çıkıyordu. Ara ara çayları dağıtan Kutbettin bu hengâme içinde ne kadar dikkat ettiyse de bir tepsi çayı dökmeden servisini tamamlayamamıştı. 1 numaranın 11 ve 19 nolu daireler ile ortaklaşa kararlaştırdıkları toplantıya bir muziplik yapma önerisi çok ciddiye alınmış Paşanın parkelere sertçe vurduğu asasının sesi diğer sakinlerin bağırış çağırışları arasında duyulmamıştı bile. Arabası olmayan 1 numara bir traktör siparişi verdiğini ve traktörünün otoparka sığmayacağından bina girişindeki sağlı sollu bahçelerden birinin çimlerinin ve ağaçlarının sökülerek beton dökülüp traktörüne oto park yapılması idi tüm daireleri 1 numaraya karşı birleştiren öneri. Tabi bu öneri için bağrış çağrış devam ederken 11 ve 19 numara da yalancıktan bu öneriyi desteklemişlerdi. “Tabi canım tümümüzün arabaları garajda, bahçelerden birinin iptali traktörün parkı için uygundur,” diyerek ortalığı kızıştırmışlardı. Konunun şaka olduğu açıklanınca bazıları gülerken bazıları da böyle şaka mı olur diye dudak bükmüşlerdi. Tabi Paşa kaşlarını çatarak bakmıştı 1 numaraya. 1 numara da Paşayı sol kaşını havaya kaldırarak yanıtlamıştı. Korunağın bir kısmının spor merkezi yapılması, betonu bozulan otoparkın asfaltlanması, bina önündeki kaldırımın halen belediye tarafından yapılmaması, bu konuda muhtarın da harekete geçirilmesi gibi konular konuşulup herkes de bir yorgunluk başlayınca o ana kadar hiç konuşmayan emekli felsefe öğretmeni Münir Bey’in, önerisi çok ses getirmeden kabul edilmişti. Münir Öğretmen bina çocuklarının otoparkta ve bahçede oynadıklarını, terli terli rüzgârda kaldıklarını, çiseleyen yağmurların çocukların birlikteliklerini bozduğunu bunu önlemek için otopark ile yan bahçenin birleştiği boş köşeye bir çadır kurulması önerisi çok dikkate alınmadan eller havaya kaldırılarak kabul edilmişti. Sadece Paşadan ve Raziye Hanım’dan gelen iki öneri hemen reddedilmişti. Hulusi Paşa çadırın kurulmasını bir koşulla kabul edebileceğini söylemişti. Eğer çadırın içine bir Atatürk portresi ve Türk Bayrağı asılırsa kabul edebileceğini söyleyince, “Paşa, Paşa burası kışla değil, kendinize geliniz,” tepkisi ile hemen susmuş ve oy kullanmayarak çekimser kalmıştı aklı sıra. Raziye Hanım’ın bir mevlit okutup bir de kurban keselim önerisi de 12 numaranın; “Yahu, altı üstü küçük bir çadır alıp bir köşeye koyacağız. Kötü havalarda binanın çocukları oraya sığınsınlar diye, yok bayrak asalım, yok kurban keselim gibi saçma sapan görüşler ileri sürüyorsunuz,” sert görüşü ile karşılaşınca ve salondan destek görünce Raziye Hanım da ısrarcı olmamıştı. Oylama bittiğinde Felsefe Öğretmeninin dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi ve ayağa kalkarak bu çadırı kendisinin alacağını apartman bütçesine yük olmayacağını belirterek teşekkürlerini iletti.

İnternette çadır çeşitlerini ve fiyatlarını araştıran Münir Bey hafta sonu eşi ile gezdiği büyük bir alışveriş merkezinde mavi beyaz çizgili, şeffaf, dışarıyı gören sade ama şık görünüşlü çadırı internette gördüklerinin yarı fiyatına olduğunu görünce hemen satın aldı.

Yeni yönetici Tarık Bey’in ve apartman görevlisi Kutbettin’in yardımıyla kurulan çadırın içini de apartman deposunda bulunan fazlalık plastik sandalyeler ve küçük bir masa ile donatmıştı Münir Bey. Salonun penceresinden tül perdeyi aralayarak baktığı çadıra fazla ilginin olmadığını, sadece oyundan yorulan çocukların zaman zaman dinlenmek için çadırı kullandıklarını gören Münir Bey, tavlasını koltuğunun altına alarak çadıra geldiğinde çocuklar meraklı gözlerle emekli öğretmeni izlemişlerdi.

“Çocuklar içinizde tavla bilen var mı?” diye sorduğunda sadece Umut ve Helin’in eli havaya kalkmıştı. Önce çocuklarla birer el oynayan Münir Öğretmen sonradan da Umut ile Helin’i karşılıklı oynatırken diğer çocukların da ilgi alanı olmuştu bu tavla maçı. Tavlanın çadırdaki macerası daha bir haftayı doldurmadan tüm çocuklar tavlayı öğrenmiş ve Münir Öğretmenin düzenlediği yarışma sonucunda da kazanana bir kitap armağan edeceğini ilan etmişti. Eleme usulü yapılan yarışmayı Umut kazanmış ve diğer çocukların alkışları arasında yarışmanın ödülü olan kitabını Münir Öğretmenin elinden almıştı. Tavla maçları ve yarışma apartman sakinleri tarafından konuşulur hale gelmiş çocuklarının sokağa çıkmamaları, sürekli pencereden bakınca göz önünde olmaları da ayrıca sakinlerin beğenisini kazanmıştı.

Satranç takımı ile çadıra geldiğinde Münir Öğretmen bu kez tüm çocuklara satranç oyununu öğretmeye başlamış ve okullar açılmadan tümünün öğrenmesini istemişti. Çocukların bir kısmı bahçede alışılagelmiş oyunlarını oynarken bir kısmı da çadırda satranç öğreniyorlardı. On beş günde çocukları satranç oynar konuma getiren Münir Bey, satranç yarışması düzenlediğinde bu kez çalışmayan ev hanımları da yarışmaları izlemeye gelmişlerdi. Çocukların yarışmalarını izlerken kendi aralarında sohbete başlamış ve diğer günler de pasta, börek gibi yiyecekler ile çadıra gelmeye başlamışlardı. Çocukları oynarken ya da yarışmaya devam ederken kadınlarda kendi aralarında sohbet edip göz ucuyla da çocuklarını izliyorlardı. Satranç yarışmasını özellikle cumartesine koyan Münir Bey düşündüğü gibi bu kez babalar da çadıra inmiş ve finali izlerken kendi aralarında sohbete de başlamışlardı. Emekli Paşa Hulusi Bey, arabasına binip giderken ya da eve dönüşte çadırdaki etkinliklere göz ucuyla bakar ve dudak bükerek evine girerdi. Satranç finalini kazanan Helin de alkışlar arasında kitap ödülünü alırken herkes mutluydu.

Hafta içinde klasik yorucu ev misafirliğinin yükünden arınmış olarak ev hanımları işten artan zamanlarını çadırda bir arada geçirmeye ve sahiplendikleri çadırı ufak tefek süs eşyaları ile donatmaya başlamışlardı. Kadınların çadıra sahiplendiğini salonun tül perdesini aralayarak izleyen Münir Öğretmen eşine dönerek;

“Haydi, Mualla sen de git. Haftaya Pazar günü de bir mangal partisi örgütlemeye çalış,” diyerek karısını çadıra yollamıştı.

Mangal partisi önerisi kadınlar tarafından olumlu karşılanmış ve tatilde olan aileler ile o gün için özel programları olanlar dışında Emekli Paşa Hulusi Bey de katılmak istememişti bu partiye.

Herkesin kendi içeceğini getirdiği mangal partisine Münir Öğretmen devamlı alışveriş yaptığı kasabına özel olarak köfteleri yaptırmış ve masraf aileler arasında bölüştürülmüştü. Apartman toplantılarında birbirinin kuyusunu kazmakla uğraşan insanlar bir araya gelince derin bir sohbete girmiş ve birbirlerini daha iyi tanıma fırsatı bulmuşlardı. Kimi fıkra anlatırken, kimileri spor tartışması yaparken, kimileri de mangalın başında pişen köfteleri lavaş ekmek arasına yerleştirip diğer komşularına servis yapmakla meşgullerdi. Mangal partisi zaman zaman bunu yineleyelim önerileri arasında bitmişti.

Akşamüstleri mesai bitimi ya da iş çıkışlarında eve dönenler artık çadırda oturup kısa bir süre sohbet edip, şakalaşıp, günlük işlerden, spordan, siyasetten konuşup yemek saati çocuklarını alarak evlerine çıkıyorlardı. Hulusi Paşa bu tür etkinliklerden hep uzak kalmakla birlikte görünmeyecek şekilde penceresinden de çadırdaki etkinlikleri izlemekten geri kalmıyordu. Binadaki hava yumuşamış herkes selamlaşır konuşur olmuştu. Paşa gibi bu etkinliklerden uzak kalan Raziye Hanım da kadınların ısrarı sonucu gündüz toplantılarına gelir olmuş ve dışlanmadığını görünce o da rahatlamış ve en güzel böreklerini yaparak gruba katılmıştı.

Çadırdaki etkinlikler herkesin zamanı ve olanakları içinde devam ederken üniversiteye giriş sınavları bitmiş ve sonuçları heyecanla beklenirken; kahvaltısını bitirip Mualla Hanım’la salon penceresinin önünde pazar gününün ilk kahvesini içen Münir Öğretmen gözlerine inanamadığı bir tabloyla karşı karşıya idi. Emekli Paşa Hulusi Bey bahçeye inmiş ve çadıra girip satranç takımının başında oturmuştu. Paşa kendine rakip beklerken sonbaharın esintileri başlamış ve çadırın tavan kısmını zorlamaya başlamıştı. Bahçeye ilk inen Helin’i gören Paşa;

“Küçük hanım satranç oynayalım mı?” diyerek Helin’i oyuna davet etmişti. Helin’le Hulusi Paşa oyuna başlarken çadırın tavanını estikçe zorlayan rüzgârı gören Münir Öğretmen kendi kendine konuştu:

“Paşa içindeki çocuğu bahçeye saldı. Ama bu çadır bu kışı çıkarmaz. İlk karda göçer çadırımız.” Gülümseyerek söylenmesine devam etti:

“Seneye ahşaptan daha kalıcı, daha güzel bir barınak yapmalıyız buraya.”

 

Veysel Avşar

Oran-Ankara

12 Aralık 2009

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
BURHANETTİN NEREYE BAKIYOR?

Burhanettin Nereye Bakıyor?

 

“Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan zordur…” (Albert Einstein)

Büyük Yıkım öncesi yazmış olduğu onlarca kitabı, gazetelerdeki yazıları, televizyon programlarındaki ateşli konuşmaları ile tanınan Profesör Burhanettin Haktanır İlahiyat Fakültesi öğretim üyeliği görevini de yürütmekteydi. Kendisi müftü çocuğu olduğu için ilk dini öğretilerini babasından almış ve daha sonra görmüş olduğu eğitimler ile profesörlüğe kadar yükselmişti. Üstün hitabet gücü, konularına derinlemesine vakıf olması nedeniyle kitleleri etkiler, kendi dalında otorite olarak kabul görürdü tüm ülke genelinde, Profesör Burhanettin Haktanır.

‘Tanrı ve Evrenin Oluşumu’ isimli konferansını bitirip kapının önünde bağlı duran eşeğine doğru yürürken mutluydu. Başarılı bir konferans vermiş dinleyiciler tarafından alkışlanarak salonu terk etmişti. ‘Çok şükür kazasız belasız bir konferansım daha bitti.’

Eşeğinin ağaca bağlı yularını çözüp evine doğru yol alırken engebeli yolda yaşlı eşeği tökezleyince kendi kendine söylendi: “Bu yaşlı eşeği emekliye ayırıp kendime bir at alamadım.” Yol üstündeki fırına uğrayıp ekmek alıp eşeğine binerken az önce vermiş olduğu konferansı unutmuş aklı bir hafta sonra Dünya Araştırma Merkezi’nin açıklayacağı sonuç bildirgesine takılmıştı.

Yıl 2070. Tüm dünya ülkelerinden katılan bilim adamları yirmi yıldan beri yapmış oldukları çalışmaların sonuna gelmiş kafalarında her şey netleşmiş, bilimsel olarak her şey kanıtlanmış, çalışmanın sonucu oy birliği ile kabul edilmişti. Her dilden, her dinden, her renkten her ülkeden saygın bilim adamlarının çalışma sonuçlarının açıklanması için İstanbul kenti seçilmişti. Tüm dünya soluğunu tutmuş açıklamayı beklerken, medya mensupları İstanbul’a doluşmuş otellerde –hanlarda demek daha doğru- bir kişilik bile yer kalmamıştı. Yıllardan beri süren araştırmaların sonucu açıklanınca insanlık gibi, Profesör Burhanettin Haktanır’ın da yaşamını büyük ölçüde etkileyecekti bu sonuçlar.

İsrail, Ortadoğu’dan Avrupa’nın ortalarına taşınalı on yıl kadar olmuş. İsrail’in boşalttığı topraklara ise Avrupa’daki Müslümanlardan oluşan gruplar getirilerek yeni bir devlet kurulmuştu. Dinlerin insanlar ve devletler üzerindeki etkisi gittikçe büyümüş ve dünya iki kutuplu bir hale gelmişti. ABD’ye bağımlı İslam ülkeleri de halkların baskısı ile zamanla ABD’den kopmuş daha bağımsız hareket etmeye başlamışlardı. Zaman zaman ekonomik ve dinsel nedenlerle çıkan yerel savaşlar 2065 yılında tam bir dünya savaşına dönüşmüş ve ülkeler ellerindeki her türlü yıkıcı, öldürücü silahları kullanmaya başlamışlardı. İnsanlık cinnet geçiriyordu. Büyük savaşa ek olarak ülkeler kendi içlerinde de ayaklanmalara, suikastlara, sabotajlara muhatap oluyor ve her yer cayır cayır yanıyordu. Hiç çekinmeden atom ve hidrojen bombaları kullanıldığı gibi ABD’yi, İngiltere’yi şaşkına çeviren zülfikar bombası İslam ülkeleri tarafından kullanılarak denizaşırı her yer vuruluyordu. Dünya yanıyor ve İslam ülkelerinin başında bulunan halife VI. Ahmed-i Hassan ile karşı güçlerin başında bulunan XII. Bush savaşı önlemek yerine gittikçe artan bir hırsla karşı güçleri yok etmeye devam ediyorlardı. Teknolojik silahlar tükenmiş bilmem kaçıncı Haçlı Seferleri ve Cihad savaşları Cennet’e yolculuk için yapılmış, sonuçta ikisi de bu isteğinde başarıya ulaşmış ve iki tarafta birbirlerine yerden bir taş alıp karşı tarafa atacak halleri kalmamıştı. Yeryüzündeki tüm enerji kaynakları, rafineriler, köprüler, fabrikalar, barajlar, uçaklar, havaalanları, iletişim bağları yok edilmiş her nasılsa sağda solda kalan bazı araçlar ve gemilerde yakıtsızlıktan kullanılamaz hale gelmişlerdi. Dünya teknolojik olarak binlerce yıl geriye gitmişti. Ortada ne devletler ne sınırlar ne de bayraklar kalmıştı. Savaşta iki milyar insan ölmüş,  savaştan sonra başlayan açlık ve salgın hastalıklar bir milyar insanın daha ölümüne neden olmuştu. Savaş kendiliğinden durmuş ve hayretle herkes birbirinin yüzüne bakar olmuştu; ‘Bizler ne yaptık?’ diye. Sanki sözleşmiş gibi tüm ülkelerde halklar ayaklanmış ve tüm yöneticileri öldürmüşlerdi. Ortalarda ne Ahmed-i Hassan’lar ne Bush’lar kalmıştı. Yönetici sınıfı kalmamış insanların tümü eşit konuma gelmiş herkes başının çaresine bakar olmuştu. Ortada servet ve devlet de kalmadığı için ne polis gücüne ne de silahlı kuvvetlere gereksinme vardı tüm dünyada. Silahsız, kavgasız fakat tüm üretim araçlarından yoksun bir dünya kalmıştı insanlığa. Bu yıkımdan sadece Konya Ovası’nın altında 2050 yılında tüm dünya ülkelerinden gelen bilim adamlarının oluşturduğu altı bin kişilik bir kent kalmıştı. (Bu kente daha sonra tekrar döneceğiz.)

İnsanlık, önce ölmeyecek kadar yiyeceğe ve soğuktan ölmeyecek kadar ısıya gereksime duymuş, topraktan ve hayvanlardan anlayanlar hemen tarım ve hayvancılığa başlamışlardı. En önemli sorunlardan biri de enkaz ve ölülerdi. Ölüleri gömme olanağı olmadığı için hemen yakıyorlardı. Enkazlar temizlenirken işe yarayacak ahşap parçaları, demirler, elektrik kabloları, yanmamış kitaplar gibi işe yarayacak malzemeler ayrılıyor gerisi olduğu gibi bırakılıyordu. Enkazlarla başa çıkamayacaklarını anlayınca bazı yerleşim birimleri yerlerini değiştiriyor, doğal olarak denizden ve sulak yerlerden fazla uzaklaşmadan bunları yapıyorlardı. Çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşanlar en önemli kişiler olmuşlardı. Deniz ve kara avcılığın geçerli olduğu yerler hariç dünyayı bu kesimler doyuruyordu. Ne cumhurbaşkanlığı, ne başbakanlık,  ne sanatçılık, ne profesör olmak, tarihçi olmak, edebiyatçı olmak, sporcu olmak, general olmak, politikacı olmak hiç biri ama hiç biri bir çiftçi, bir çoban, bir duvarcı ustası, bir teknisyen,  ya da bir marangoz kadar önemli değillerdi. Büyük Yıkım öncesi dünyayı yönettiğini sanan bu insanlar açlıktan ölmemek ve bir meslek sahibi olmak için bir marangozun ya da bir duvarcı ustasının yanında çıraklık yapabilmek ya da tarım işçisi olabilmek umudu ile iş arar olmuşlardı. Ne omuzlarındaki yıldızlar, ne kartvizitlerindeki unvanlar karın doyurmaya yetmiyordu. Herkes gibi onların da bir aileleri vardı ve yaşamak zorundaydılar. Meslek sahibi olanlar, yani marangozlar, duvarcı ustaları, demirciler takas yoluyla çalışıyorlar buğday, pirinç, bulgur, yumurta veya tavuk karşılığında konutların ihtiyacı olan çalışmaları yapıyor ve işlere yetişemiyorlardı. Bir yandan konutlar onarılırken, bir yandan da yeni barınaklar yapılıyordu. Tüm dünya hummalı bir çalışma içinde idi. Sürekli üretim yapılıyor, takas ve imece yoluyla insanlık bu zor dönemden bir an önce çıkış yolu arıyordu. Para geçmiyordu. İnsanlık ilk çağlara dönmüş fakat insanoğlu neler yapabileceğini yani neleri kaybettiğini biliyordu. Yaşamışlardı. Bir medeniyeti kendi elleriyle yok etmişlerdi. Elektriği, cep telefonunu, televizyonu, interneti, uzaya gitmeyi biliyorlardı beyinsel olarak ama teknik olanaklardan yoksunlardı. Doğal olarak önce yaşamayı düşünüyorlardı. Tüm dünya siyaseti, sporu, bilimi, sanatı, bırakmış karınlarını doyurmak için hummalı bir çalışma içine girmişti. Elle yapabilecekleri küçük el aletlerini yapıp üretime katmışlardı. Evler onarılıyor, tarlalar sürülüyor, hayvanlara en iyi şekilde bakılıyordu. Düşmanlıklar bitmiş eski sınırlardaki insanlar birbirlerine gidip gelmeye mallarını takas etmeye başlamışlardı. Büyük Yıkım’ın acılarını saymazsak yeryüzü en huzurlu dönemini yaşıyordu. İnsanoğlu hızla üretim yapıyor ve hayvanlar, hiç olmadığı kadar insanlardan itibar görüyordu. Hayvanlar tarihi de en huzurlu dönemini yaşıyor, beslenmek için kesimlerinin dışında el bebek gül bebek bakılıyorlardı. Emek en yüce değer olarak yerini almıştı. Çalışmayana iş de yoktu, ekmek de. Rant sözü unutulmuş, parayla para kazanma dönemi bitmişti. Uzun yıllar insanoğlu bu şekilde çalışıp düzenini kurdu. Karınlarını doyuran insanoğlu boş vakitlerinde, özellikle geceleri yerleşim birimlerinin ortak alanlarında bir araya gelip ortaklaşa eğlenmeye başlamışlardı. Sesi güzel olanlar şarkı söylüyor, fıkralar anlatılıp, danslar yapılıp, doğaçlama olarak tiyatro oyunları oynuyorlardı. Karnını doyuran insanoğlu yavaş yavaş ruhunu doyurmaya başlamıştı. Açlık yenilmiş mal birikimi, yani sermaye birikmeye başlamıştı. Artık kendi aralarında ortak sorunları için iş bölümü yapmaya sıra gelmişti. Önce sağlık ve eğitim konusundaki kişiler üretim alanından çıkarılıp geçimleri ortaklaşa sağlandı. Çocuklar için okul, sağlıkçılar için hasta evleri yapılmış ve geçimleri halk tarafından karşılanmaya başlanmıştı. Sermaye birikimi olunca insanın içinde hiç eksik olmayan bedavadan geçinme duyguları beyinlerinin alt bölümlerinden yavaş yavaş üste çıkmaya başlamıştı. Ufak ufak hırsızlıklar başlamış, zaman zamanda gasplar yapılır olmuştu. Reel üretimde fazla yetenekli olmayanlar güvenlik için ayrılıp, onlara can ve mal güvenliği emanet edilmişti. Yani insanoğlu ağır da olsa örgütleniyordu. Alt yapıdaki her değişim üst yapının kurumlarını oluşturuyor, yapacaklarını, geçirecekleri evrimlerini Büyük Yıkım’dan önceki yaşamlarından biliyorlardı.  

2050 yılında, insanlığın oluşumundan beri insan beynini meşgul eden ilahi güçlerin kesin çözümü için her ülkeden en saygın, işinin uzmanı bilim adamları bir araya getirilerek, Konya Ovası’nın altında onlara her türlü olanak sağlanıp çalışmaları sağlanmıştı. Ovanın üstünde altı bin kişilik uzmanların aileleri ile birlikte yaşayacakları, küçük bir kent kurulmuş, bahçeli, havuzlu, villalar, Akdeniz’e inmek için helikopterler, çalışma saatleri dışında rahat edebilmeleri için her türlü alt yapı oluşturulmuştu. Ovanın altındaki çalışma birimlerine bilim adamlarının dışında girilmesi kesinlikle yasaklanmıştı. Koordinatları bilinen bu küçük kent Büyük Yıkım’da hiçbir devletin hedefi olmamış ve hiçbir zarara uğramadan yaşamalarına, çalışmalarına devam etmişlerdi. Enerji sorunu çekmeyen tek yerdi yeryüzünde. Her türlü üretim yapılabiliyordu. Büyük Yıkım’dan sonra da, her ne kadar kendi olanakları ile yaşıyor olsalar da, Konya halkı yiyecek içecek konusunda yardımını esirgememişti bu küçük kentten.

İlahi bir gücün varlığını ya da yokluğunu kanıtlamak için yapılan bu çalışmalar yüzlerce birimden oluşuyordu. Her birim kendi uzmanlık alanındaki konularla ilgilenip varmış oldukları sonuçlar belli bir havuzda toplanıp değerlendiriliyordu.

Bu çalışmalardan biri ses idi. 2000 li yılların başında dünyanın dönerken çıkardığı sesleri kaydeden insanlık bu çalışmalarını daha ileriye götürerek insanın oluşumundan beri gökyüzünün farklı katmanlarında var olan tüm sesleri toparlayabilmişti. Önce doğaya ve hayvanlara ait sesler ayıklanmış insanlara ait sesler bir havuzda toplanmıştı. Sonra bu sesleri lisanlara göre, ardından ülkelere göre, asırlara göre, yıllara göre tasnif etmiş ve çok uzun yıllar sonunda kişilere kadar inebilmişlerdi. Dinsel içerikli olmayan sesler daha sonra incelenmek üzere ayrılmış, ağırlık dini kişilere ve konulara verilmişti.

Diğer bir birim insan gen haritası üzerinde çalışmış ve evrim teorisinin halkalarını eksiksiz tamamlamışlardı. Yani karıncanın karınca gibi, kedinin kedi gibi, maymunun maymun gibi, insanın insan gibi yeryüzüne inmediği bilgilerini elde etmişlerdi.

Buna benzer tüm birimler çalışma alanlarındaki sonuçları almış ve ortak havuza bırakmışlardı. Bunun tek istisnası, buldukları ölümsüzlük sırlarını, insanlık için büyük bir felaket olacağına oy birliği ile karar vererek bu bilgileri, her türlü bulguları ile birlikte yok etmişlerdi.

Sonuç olarak, evreni, gezegenleri, dünyayı, dünya üstünde yaşayan canlıları ilahi bir gücün yaratmadığına, yaratamayacağına, zira böyle bir gücün olmadığı sonucuna varmışlardı. Dünyaya ne peygamberler ne de kitaplar yollanmıştı. Tüm bilgi ve bulgular bu sonucu doğruluyordu. İşte Dünya Araştırma Merkezinin açıklayacağı, dünyanın ve Profesör Burhanettin Haktanır’ın beklediği bu bilimsel veriler ışığı altında ortaya çıkan sonuçtu.

 

İnsanlık yavaş yavaş örgütlenerek toparlanmış, enerji kaynakları kısmen kullanır hale getirilmiş ve buna paralel olarak üretim araçları, iletişim aygıtları, küçük atölyeler, ulaşım, sağlık, eğitim gibi önceliği olan sektörler diğerlerine oranla biraz daha fazla yol almıştı. Kentlerin ana yolları birazcık düzeltilmiş, yeterli olmasa da büyük kentlerin ana caddelerine bir uçtan bir uca kadar demiryolu döşenmişti. Diğer tüm ara yollar henüz toprak ve çukurlarla dolu idi. Profesör Burhanettin Haktanır’ın eşeğinin tökezlediği yol henüz düzeltilmemiş evinin yolu idi.

Eşeğini evinin arkasındaki küçük ahıra bağlayan Burhanettin Bey, otunu ve suyunu önüne koyarak elindeki sıcacık ekmeği ile evine girdi. Küçük, basit döşenmiş, iki oda ve bir küçük salondan oluşan mütevazı bir yapıydı evi. Kapıyı açan karısı güler yüzü ile;

“Hoş geldin, bey,” diyerek karşıladı kocasını.

“Hoş bulduk Sümeyye. Nasılsın, günün nasıl geçti?”

“Nasıl olsun bey? Her zamanki gibi, biraz yemek, biraz ev işleri bir de bakıyorsun ki gün bitmiş. Sen neler yaptın, konferansın nasıl geçti?”

“Çok iyiydi. Hem kalabalıktı, hem de doyurucu bir konferans oldu.”

Sümeyye’nin hazırladığı yemeklerini kâh gelip-giden elektriğin, kâh mum ışığı altında yediler. Sümeyye sofrayı toplayıp iki bardak çay ile salona döndü.

“Haber var mı bey?”

“Dünya Araştırma Merkezi’nden mi?”

“Evet. Aklımdan bir türlü atamıyorum. Nasıl bir sonuç çıkacak diye çok merak ediyorum.”

“Aslında bende merak ediyorum ama sonuçtan hiç şüphem yok. Yüce tanrımızın varlığı bilimsel olarakta kanıtlanacak. Bakalım o zaman inanmayanlar buna ne diyecekler. Hep bilim bilim deyip duruyorlardı. Alın size işte bilim. Allah akıl fikir versin onlara ne diyeyim.”

“Evet, iyi oldu. Bu tartışmada sonuçta bitecek. Ama gene de acaba ne gibi bulgular elde ettiler diye merak etmeden duramıyorum. Kim bilir bizlerin bilmediği ne kanıtlar bulmuşlardır. Evet, evet daha iyi oldu bu çalışma. Ufkumuz biraz daha açılacak demektir. Allah her şeyin hayırlısını nasip etsin gene de. Sonuç ne zaman açıklanacak bey?”

“Çalışmaları bitmiş, raporlarının son şeklini veriyorlarmış. Haftaya bugün, yani Ramazanın ilk günü,  bir basın toplantısı ile açıklanacak. Mübarek güne gelmesinde de bir hayır vardır mutlaka.”

“Hayırlısı olsun.”

“Evet, hayırlı olacak inşallah. Namaz vakti geldi Sümeyye seccademi getirir misin?”

Karı, koca yatsı namazlarını kılıp uyudular.

Bütün haftayı dalgın olarak geçiren Burhanettin Bey, milyarda bir olasılıkla acaba ters bir sonuç çıkar mı diye kıvranıp durdu. Bunun mümkün olamayacağını, bilimin de sonuçta tanrının varlığını kanıtlayacağı ve bu tartışmanın da artık biteceği kanısına vardı. Rahatladı.

Arife akşamı uyku tutmadı Burhanettin Bey’i. Uyumadı. Sahurda karısı kalkarak yiyecek bir şeyler hazırladı. Birlikte yediler. Niyetlenip oruçlarına başladılar. Sabah namazından sonra tıraş oldu, temiz elbiselerini giydi daha fazla dayanamayarak karısı ile vedalaşıp erkenden yola çıktı.

İlk gelenlerdendi. Eşeğini toplantının yapılacağı salonun bahçesine bağlayarak içeriye girdi. Yavaş yavaş salon davetli bilim adamları ve medya mensupları ile doldu. Dışarıda da büyük bir kalabalık birikmişti. Herkes sonucu bekliyordu.

Sahnenin önünde beş kişilik üst komite otururken arkalarında 136 alt komite başkanı da yerini almış, heyecanla herkes üst komite başkanının söyleyeceği sözleri merakla bekler olmuştu. Yirmi yılı aşkın çalışmanın açıklanması yirmi dakika bile tutmamıştı. Komite başkanı Kanadalı bilim adamı önce yutkundu, tam söze başlayacakken yine yutkundu. Önündeki bardaktan bir yudum su içip söze başladı.

“Öncelikle şunu belirtmek isterim ki ben kişi olarak inanmış birisiyim. Ama burada açıklayacağım sonuç benim değil bilimin vardığı sonuçlardır. Yirmi yılı aşkın süre çalışmamızın özet sonuçları çıkışta sizlere iki cilt kitap halinde verilecektir. Ayrıntıları o kitaplarda bulacaksınız. Ben sadece burada sizlere sonucu açıklamak ile görevliyim. Evet, ne yazık ki bilim tanrıyı hiç bir aşamada ve hiç bir olguda kabul etmiyor. Yani sizleri, doğayı, evreni, yaratan bir ilahi güç yoktur. Ne gönderilen kitaplar vardır ne de peygamberler. Ne yazık ki sonuç budur, tümünüze iyi günler dilerim. Toplantımız burada bitmiştir.”

Salonda büyük bir uğultu koptu. Ağlaşanlar olduğu gibi bayılanlar da oldu. Burhanettin Bey taş kesildi. Dondu kaldı oturduğu yerde. Kendine geldiğinde salonda kimse kalmamıştı. Çıkışta, araştırmaların sonucunu açıklayan iki cilt kitabı alarak eşeğine doğru yürüdü.

Hava kararalı saatler olmuştu. Profesör Burhanettin Haktanır halen pencerenin önünde sessizce duruyor ve ilahi bir haber bekliyormuş gibi gözlerini gökyüzünden ayırmıyordu. Akşam yemeğini yemediği gibi sahura kalkan Sümeyye’nin hazırladığı sofraya da oturmadı. Gözü gökyüzünde dudakları sürekli bir şeyler mırıldanırken, beyni onu yıllar öncesine götürdü.

“Geçmiş olsun oğlum.”

“Teşekkürler baba. Nihayet bu işte bitti.”

“Abdest almış mıydın?

On yedi yaşındaki Burhanettin müftü babasının bu sorusu karşısında şaşırmıştı.

“Hayır, baba abdestli değildim.”

Babası sakalını sıvazlarken gözlerini fal taşı gibi açmıştı bu yanıt karşısında.

“Bundan sonraki hiç bir abdestin kabul olmaz o zaman. Hep eksik kalır. Hemen git ve dişlerini çıkart abdestini al ve ondan sonra tekrar taktır.”

Burhanettin, iri yarı gözü pek yiğit bir delikanlıydı. Korkusuzdu. Ama dişçiden korktuğu kadar bu dünyada hiç bir şeyden korkmazdı. Üst sol arkadaki dişleri kendini uyutamaz hale gelinceye dek dişçiden kaçmış fakat dişlerinin ağrıları dayanılmaz bir hal alınca iki hafta önce zorunlu olarak dişçiye gitmişti. Bugün de dişçisi protezlerini takıp ‘Geçmiş olsun,’ diyerek yolcu etmişti Burhanettin’i. Babasının bu sözleri ilahi bir emir gibi gelmişti genç Burhanettin’e. Yaşayacağı yılları düşünerek ürperdi, hep abdestsiz olarak gezecek, hiçbir namazı kabul edilmeyecekti. Hemen dişçiye koşarak durumu anlatmış ve dişlerini söktürüp abdestini alıp tekrar taktırmıştı protezlerini.

“Burhanettin Bey, sahur yemeği hazır sizi bekliyorum.” Sümeyye umutsuzca bir çağrı daha yapmıştı kocasına.

“Sen ye Sümeyye, ben yemeyeceğim.”

“Belki bir yanlışlık vardır bey. Allah’ın kitabı mı doğruyu söyleyecek yoksa üç beş bilim adamının fikirleri mi?”

Burhanettin yüzünü pencereden içeriye çevirerek karısının gözlerine baktı.

“Dünya Araştırma Merkezinin kitaplarını inceledim Sümeyye, her şey doğru görünüyor, kanıtlanmış her şey,” diyerek pencereden gökyüzüne bakmaya devam etti.

Karanlığa çalan birkaç küçük mavimsi bulutun arasından daha yukarılara bakarak iç sorguya başladı bedeni. Beyni ile aklı bir yerde, gönlü ile inançları diğer tarafta çarpışıyorlardı. Her çarpışmada beyin ve aklı galip geliyor fakat gönlü bu yenilgiyi kabul etmek istemiyordu. “Nasıl yani?” dedi, kendi kendine; “Tüm ömrümü boşa mı ziyan etmişim? Onca yazdığım kitap, televizyon programları, verdiğim dersler, konferanslar, onca yolculuklar, onca tutulan oruçlar, gidilen haclar, kılınan namazlar, yapılan dualar, yakarışlar, umreler, yetiştirdiğim öğrenciler tümü boş muymuş?” Düşecek gibi oldu. Pencerenin pervazına tutundu. “Ya yapılan din savaşları? Cihatlar, Haçlı seferleri. Aman Allah’ım! Dünyayı,  insanlığı mahvetmişiz.”

Sümeyye, yemeğini yemiş masayı toplamıştı. Demlediği çaydan iki bardak alarak kocasının yanına geldi. Burhanettin gökyüzünden beklediği ilahi mesaj gelmeyince çayını alıp divana oturdu. Bir şey konuşmadan ikişer bardak çay içtiler. Sümeyye mutfakta bardakları yıkarken pencereden o içini açan, ruhunu okşayan her sabah mutlulukla beklediği ezan sesi süzüle süzüle odaya girdi. Ezanın yardımıyla gönlü coştu. Burhanettin’in gönlü bilimi de aklı da yenmişti. Mutfaktaki karısına seslendi:

“Sümeyye, gelirken seccade mi de getirir misin?”

 

Veysel Avşar

Oran-Ankara

04 Mayıs 2009

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
pastel yeşili bluz

Pastel Yeşili Bluz

“Ama ben sana pastel yeşili demiştim.”

“Evet… Bu biraz koyu olmuş galiba.”

Nuray kocasını taklit ederek:

“Evet… Bu biraz koyu olmuş galiba. Kabahat sende değil bu bluzu değiştirme işini sana verende zaten.”

“Alay etmen için bir neden göremiyorum Nuray. Sonuçta bir iki ton farklı rengi. Beğenmediysen yarın tekrar değiştiririm. Dünyanın sonu değil ya.”

“Peki, ben bu akşam nişana ne giyeceğim Bumin?”

“Çok abarttın Nuraycığım. Gardırobun elbise dolu. Bu gecelikte idare ediver. Hem yabancı yere mi gidiyoruz? Sonuçta kuzenimin evinde aile arasında yapılacak sade bir nişan töreni.”

Nuray hırsla sehpanın üstündeki sigara paketinden bir sigara alarak sinirli bir şekilde yakarken:

“Bumin biliyorsun ben böyle şeylere önem veririm. Kendimi çok hazırlamıştım bu bluz için. Ama beceremeyeceğini düşünmeliydim. Ah şu kafam kabahat bende zaten.”

“Gardırobunu bilmeyen biri şu kapının arkasından bizi dinliyor olsa, bu kadının hiç giyeceği yok sanır. Baksana onlarca bluzun ve elbisen var. Niçin büyütüyorsun bu olayı. Hem nişanda, düğünde yeni bir şey giymemek o törene önem vermemek anlamına da gelmez ayrıca.”

Nuray gözlerin açıp, sesini yükselterek kocasını küçümser bir eda ile:

“Bana akıl vermeyi bırak. Sana kendimi hazırlamıştım diyorum bu bluza. Sen hala neler söylüyorsun.”

Bumin önce yanıt vermemeyi düşündü, sonra dayanamayıp;

“Bağırman için bir neden yok Nuray. Lütfen sakin ol biraz, yarın tekrar değiştiririm,” diyerek tartışmanın daha ileriye gitmesini önlemeye çalıştı, bluzu kutusuna yerleştirmeye çalışırken.

Nuray bitmemiş sigarasını kül tablasına atıp, Bumin’in elindeki kutuyu alarak yere fırlattı.

“İstemiyorum artık, istemiyorum. Bütün zevkim kaçtı. Yarın değiştirmeni de istemiyorum, beceriksiz adam.”

“Seni saygılı konuşmaya davet ediyorum Nuray. Terbiyesiz olmanın gereği yok.”

“Saygılı olma…”

Bağırışlara oynadığı oyuncak ayısını bırakarak salona gelen Gülden, annesinin sözünü yarıda bırakmasına neden olmuştu. Önce kutusundan fırlamış yerdeki bluza, sonra masanın altındaki kutusuna baktı, annesine doğru giderek bacaklarına sarıldı. Korku dolu gözlerle annesine bakıyordu. Oysa bağıran, sesi yükselen, annesi idi. Bumin, Gülden’i odasına götürmek için, kucaklamaya çalışınca; Nuray, ders çalışmakta olan büyük kızına seslendi:

“Dokunma çacuğa, bak zaten korkmuş. Duygu… Duyguuu…”

Annesinin seslendiğini duyan Duygu, çalıştığı ders kitaplarını bırakarak salona geldi. Önce babasına, sonra annesine baktı. Sesleri duymuştu zaten.

“Efendim anne?”

“Çabuk Gülden’i odasına götür, üstünü değiştir ve uyut.”

Duygu, babasına bakarak, dudaklarını büzüp kaşlarını havaya kaldırarak,  ‘Sana yardım edemem,’ mesajını verdi ve Gülden’i kucaklayarak salondan çıktı.

Bumin ceketini sandalyelerden birinin üstüne asıp, koltuğa oturdu. Sinirleri gerilmişti. İş yerinde yoğun bir gün geçirmiş, mesai sonrası da yoğun trafik içinde bunalmış, bluzu değiştireceği mağazaya yakın park yeri bulamayınca oldukça uzak bir yere arabasını park etmiş ve yürüyerek mağazaya gelmişti. Kalabalık mağazada tezgâhtar kızlar, Bumin’le fazla ilgilenmemiş, yeni satış yapacakları müşteriler daha cazip gelmişti. Bumin sadece; “Aynı bedenin pastel yeşili olsun,” diyebilmişti. Kızlar da o yoğunlukta kutuya farklı bir renk koyarak ambalajlayıp Bumin’in eline tutuşturmuşlardı bluzu. Kadınlar arasında bunalan Bumin de kutuyu aldığı gibi kendini dışarıya zor atmıştı.

“Beceremeyeceğini söyleseydin gene ben giderdim.”

Tartışmadan sıkılan Bumin, umursamaz bir tavırla:

“Gitseydin o zaman.”

“Biliyorsun Gülden’in anaokulunda etkinlik vardı. Öğleden sonra da işten izin alıp anneannesi ile oraya gitmiştik.”

“Nuray yeter ama. Çok uzattın. Sinirleniyorum artık.”

“Sinirlensen ne olacak. Bluzun rengimi değişecek?”

Nuray bu son sözlerini gene alaycı, gene küçümser bir tavırla söylemişti. Oturduğu koltuktan kalkan Bumin yerdeki bluzu alarak:

“Al sana daha değişik modelde bir bluz. Rengi pastel yeşili değil ama artık idare edersin,” deyip bluzu yakasından tutarak ikiye ayırdı ve Nuray’ın suratına fırlattı.

Bluzu suratında yakalayan Nuray, önce şaşırdı. Bumin ilk kez böyle bir şey yapıyordu. Nuray, avaz avaz bağırarak:

“Kaba adam, senden başka ne beklenirdi ki,”diye bağırarak sehpanın üstündeki sigara paketini, çakmağını ve portmantodaki montunu alıp sokak kapısını çarparak dışarıya çıktı.

Sonbaharın serin bir gecesiydi. Hava kararalı epeyi olmuştu. Nuray serinliği hissetmeden uzunca bir süre hızlı adımlarla yürüdü. Bir şey düşünmeden, düşünemeden yürüyordu. Sadece yürüyordu.  Ne kadar yürüdüğünü bilmeden kendini Kızılay’da Gökdelenin önünde bulmuştu. Etrafına bakındı, insanlar bir yerlere yetişmenin telaşı içinde belli hedeflerine gidiyorlardı. ‘Benim bir hedefim yok,’ diye düşündü. Canı sigara içmek istiyordu. Bir cafeye oturmak istedi. Ceplerini kontrol etti, para yoktu. Cüzdanını almamıştı. Montunun cebinde sadece Metro ve EGO’ya ait toplu taşıma kartı vardı. Gözüne Güven Park ilişti. Karşıya geçti, banklardan birine oturarak sigarasını yaktı. Halen bir şey düşünemiyordu. İkinci sigarasını bitirirken üşüdüğünü hissetti. Sağ eliyle sol kolunu, sol eliyle sağ kolunu hızlıca ovuşturup, montunun önünü kapattı. İki elini göğsünde kavuşturdu. Biraz ısınır gibi olmuştu. Çevresine bakındı. Genç bir çift karşı bankta sarmaş dolaş olmuş fısıltı halinde konuşuyorlardı. Bir başka bankta kendine çapkınca bakan ve pis pis sırıtan biri daha vardı. Rahatsız oldu.

‘Niçin buradayım. Niçin herkes gibi evimde değilim,’ diye düşündü. Üç yıl önce ölen babasını anımsadı. “Babamı istiyorum,” diye hafifçe söylendi.

‘Babamı çok özledim.’ Gözleri doldu. Tuttu kendini. İlk ve Ortaokulda iken sabahları erken kalkıp babasının yatağına giderek ona sarılmasını ve onu doya doya kokladığını anımsadı. Lisede okurken bazı zamanlar babası ile kol kola okula gittiği günleri düşündü. Babası çok yakışıklı bir adamdı. Onun kolunda okula gelmek, biraz da arkadaşlarına hava atmak çok hoşuna gidiyordu. Babasının kolunda iken ayakları yerden kesiliyor, kendini prensesler gibi hissediyordu. Erkek çocuklara da hava atmak ayrı bir keyifti Nuray için.

‘Güne de iyi başlamamıştım Muazzez sayesinde. Ama öğleden sonram güzeldi. Akşam ne oldu bana gene evin altını üstüne getirdim?’ diye düşündü.

Muazzez mesai arkadaşıydı. Odaları bitişikti. Ama oldum olası geçinemezlerdi. Nuray ne kadar güzelse, Muazzez’de o kadar çirkin ve kısa boyluydu. Muazzez Nuray’ı kıskanır ve her fırsatta açığını arardı. Son tartışmalarından sonra Nuray artık iş konusundaki zorunlu konuşmalar dışında, Muazzez’le muhatap olmama kararı almış ve bu karar onu kısmen de olsa rahatlatmıştı. Bu sabah muhasebe önünde karşılaşınca Nuray Muazzez’in geçmesi için hafif yan dönmüş fakat iki eli pantolonunun cebinde, külhanbeyi havasındaki Muazzez Nuray’a sıkı bir omuz vurarak geçmişti.  Sinirleri boşalan Nuray okkalı bir tokat atma duygusuna kapılmış olmasına karşın kendini tutmuş fakat bütün dengeleri de bozulmuştu.

Öğleden sonra izinliydi. Gülden’in anaokulunda çocukların çeşitli gösterileri olacaktı. Eve uğradı. Annesi hazırlanmış onu bekliyordu. Tertemiz giyinmiş başörtüsünün önünden apak saçlarını alnına düşürmüş kızını bekler bulmuştu annesini. Anne kız evlerine yakın olan okula yürüyerek gelmiş ve salonda oturup gösterinin başlamasını beklemeye başlamışlardı. Tanıdık birkaç aile ile selamlaşıp hal hatır sormuşlardı. Gösterinin başlamasına az bir süre kala salona giren iki türbanlı kadın gözleri ile oturacak yer ararken, annesi onları görmüş ve el işareti ile yanlarının boş olduğunu göstererek türbanlı kadınları yanlarına davet etmişti. Nuray annesinin bu davranışına çok şaşırmıştı. Zira evde türban konusu her açıldığında sinirlenir ve ‘Ne oldu kadınlarımıza. Namusumuz, ya da dindarlığımız bir bez parçası ile mi ölçülecek. Utanmasam bu yaşta sokak ortasında başımı açacağım,’derdi. Kadınlar teşekkür ederek annesinin gösterdiği yere oturduğunda, Nuray kendisinin yapamayacağını düşündüğü davranışı, annesinin büyük bir olgunluk içinde yaptığını görünce hem çok sevinmiş hem de annesine hayran kalmıştı. Kadınlar oturunca annesi hal hatır sormuş, herkes hangi çocuk için geldiğini söylemiş ve bu konuşma içinde annesi yavaşça elini uzatarak çene altındaki fiyongu çözmüş, ensesine düşürdüğü başörtüsünün iki ucunu iki omzundan göğsüne doğru sarkıtmış ve o güzelim kar beyazı saçları ortaya çıkmıştı. Annesi kendi üslubunca yanında oturanlara, onları kırmadan bir ders vermek istemişti. Bu soylu davranışı da Nuray’ı oldukça memnun etmişti.

Üşüdü. Çevreye baktı, insanlar yavaş yavaş azalıyordu. Kendine yılışık yılışık bakan kişinin yanındaki banka gelmiş olduğunu fark etti. Birazdan yanına geleceğini ya da konuşmaya başlayacağını hissetti. Üşümesini unutup hemen kalktı ve süratle parkı terk ederken, cüzdanını almadan evden çıktığı için kendine kızdı. Ceplerini tekrar kontrol etti. Bir kahve parası bulsa çok sevinecekti. Yoktu. Metroya inen yürüyen merdivenlerin önüne gelmişti. ‘Evet, en iyisi metro hem ısınırım, hem de insanlar içinde olurum,’ diye düşündü. Metro ve EGO kartlarını hiç bu kadar sevmemişti. En umutsuz anında işe yaramıştı. Turnikeden geçip metroya bindi. ‘Ne tuhaf,’ dedi, ‘parktaki yılışıktan kaçtım, metrodaki insanlara sığındım. Demek ki, organize olmayan çoğunluktan, niyeti belli bir kişi daha tehlikeli görülebiliyor.’ Boş koltuklardan birine oturdu. Vagonlar kısa sürede doldu ve hareket etti metro. Metroya binmek iyi gelmişti Nuray’a. Hem ısınmış, hem kendini daha güvende hissetmişti. ‘Son durağa kadar gider, tekrar geri dönerim,’ diye planını yaptı. Her boydan, her renkten, her yaştan insanlar vardı. Kimi kendisi gibi yalnız, kimileri çift, kimilerinin acelesi varmış gibi, kimileri gamsız, günün yorgunluğu ile bir an önce evlerine ulaşmaya çalışıyorlardı. ‘Ben de evimi terk ettim,’ diye aklından geçirdi. ‘Niçin zaman zaman gel gitleri yaşıyorum. Mutlu bir yuvam var oysa. Benim yerimde milyonlarca kadın olmak isterdi. Sağlıklı iki kızım, gerçekten anlayışlı, becerikli bir eşim var. Eşimin de benim de iyi işlerimiz var.  Şunun şurasında emekliliğime kaç yıl kalmış ki zaten. Ondan sonra ister bir süre daha çalış, ister emekli ol.’

Metalik bir kadın sesi “SIHHIYE” diye seslendi.

İnenler, binenler oldu Sıhhıye’de.

‘Adamı çıldırttım ya. O sakin adam ne hale geldi. Hem erkekler ara renkleri bilmezler ki, hem bilseler yanlışlık yapma şansı vermeyecek miyiz onlara? Başka giyecek elbisen mi yoktu baloya mı gidiyordun? Nihayet aile içi bir küçük tören. Onlara da çok ayıp oldu. Kim bilir Bumin ne zor durumda kalmıştır. Belki şimdi telefon bile açmışlardır. Ne söyledi acaba?’

“ULUS”

Yanındaki genç inince kendi yaşlarında bir kadın oturdu Nuray’ın yanına. Konuşmak ister gibiydi ama Nuray oralı olmadı.

‘Ben aslında, insanları küçümseyen biri değilim. Üyesi olduğum derneklerle köylere gider köy çalışmaları da yaparım ama şimdi kimseyle konuşacak halim yok. Evimi alt üst edip kendimi sokaklara atmışım. Şimdi de oturup kimse ile çene çalamam, içimden gelmiyor.’

“ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ”

‘Keşke bu kadının yerinde babam olsaydı. El ele tutuşurduk. Niye bu kadar çok özlüyorum babamı? Erkeklerden yana çok şanslıyım aslında. Babam, eşim beni el üstünde tuttular. Erkek tanıdıklarımda hep iyi ve saygılılar bana karşı. Hatta en iyi arkadaşlarım erkeklerden. Ama zaman zaman neden bunalıyorum? Neden insanlara karşı duvarlarımı örüyorum? Bana yaklaşmalarına, dünyama girmelerine izin vermiyorum? Nedir bu çelişkilerim? Korunma içgüdüsü mü başka bir şey mi çözemiyorum. İnsanın sürekli kendini koruma güdüsüyle bir ömür geçer mi?’

“AKKÖPRÜ”

Duraklar ilerledikçe inenler daha çok, binenler daha azdı. Akköprü de şamatacı bir grup genç bindi metroya. Şakalaşmaları içerde de devam ediyordu. Biraz da abartılı ve insanları rahatsız edecek düzeye gelince birkaç kişi ikaz etti gençleri. Kendilerine biraz çeki düzen vereceklerine karşı tepkide bulununca tartışma büyüdü ve yumruklaşmaya başladılar. Nuray korktu. Tam önünde oluyordu kavga. Yanındaki kadın arkaya kaçtı. Nuray kaçamamıştı. Her an kavganın ortasında kalabilirdi. Arkadan gür bir ses:

“Durun polis,” diye bağırınca kavgacılar durdu. Kimliğini göstererek gelen sivil bir polis kavgayı ayırdı ve gençleri azarladı. Kimse şikâyetçi olmayınca, vagon büyük bir sessizlik içinde bir sonraki durağa girdi.

“İVEDİK”

Polis kavgacıların aynı durakta inmesini önlemek için “Arkadan gelen metroyla devam edin,” diyerek gençlerin bir tarafını indirdi. ‘Bazen polisin davranışından nefret etsek de bu tür davranışlarına insan saygı duyuyor, keşke hep böyle olsalar,’ diye düşündü Nuray.

‘Evde neler oldu acaba? Ben böyle metrolarda sürterken. Kim bilir Bumin ne kadar üzgündür. Delirttim adamı yaa… Kendimi nasıl affettireceğim. Merak da etmişlerdir şimdi. Parasız pulsuz kadın kendini dışarıya attı.’

“YENİMAHALLE”

‘Acaba erkek olsaydım daha mı mutlu olurdum? Zaman zaman bunu çok düşünmüşümdür. Ama başım da beladan çıkmazdı, bunu da biliyorum. Neden bu kadar aykırıyım? Kendimi ifade edemiyor muyum? İşimde başarılıyım, sosyal faaliyetlerde hep beni ararlar, çalışmama karşın ev kadınlığım da iyidir, anneliğim de. Ama zaman zaman bu gel gitleri neden yaşıyorum?

“DEMETEVLER”

Bumin’le alışverişe çıkmaları aklına gelince Nuray ilk kez gülümsedi. Her seferinde bir daha birlikte alışverişe çıkmayacağı konusunda karar alsa da zaman zaman birlikte çıkmak zorunda kalıyorlardı. Bumin’in en sevmediği tarafıydı bu.

“Sen gir mağazaya” derdi, “dışarıda seni bekliyorum. Biliyorsun sıkılırım ben.” Nuray gene gülümsedi.

‘Canım ya. Her mağazadan çıkışımda da olmazdı. Beklerdim onu. Bir süre sonra gelirdi. İkinci, üçüncü mağazalarda da aynı şey olurdu. Her seferinde de bir daha seninle alışverişe çıkmayacağım dememe karşın gene de çıkardık alışverişe. Offf… Evimi özledim. Bu metro biraz daha hızlı gidemez mi?’

“HASTANE”

Etrafına bakındı. Yolcu sayısı oldukça azalmıştı. Dönüp polise baktı, yoktu. ‘İnmiş demek ki, son durağa gitmeden burada insem, karşıdan gelen metroya binsem,’ diye düşündü. Sonra vazgeçti bu düşüncesinden. ‘Burası daha güvenli,’ diye karar verdi. Hastane durağında inenlerin çoğunun yüzü asıktı. Elleri boş değildi. Bu saatte hastaneye mi gidiyorlardı?

‘Yaşam böyle bir şey işte. Evde gereksiz bir sorun çıkarmasaydım, şimdi nişan töreninde eğleniyorduk, bu insanlar hastaneye malzeme taşırlarken.’

Nuray, hastane durağında inenleri, hastanede yatanları, evinin durumunu, kendi konumunu karmaşık duygular içinde düşünürken, kendisini ve vagonda bulunan herkesi kahkahalarla güldüren anonsu işitti. Durak isimlerini bildiren metalik kadın sesini bu kez canlı konuşan tok bir erkek sesi almıştı.

“Mümtaz Abi, sen burada ineceksin, yengeye selam ve geçmiş olsun.”

“MACUNKÖY”

Duygu babasına yaptığı işareti görmediği mi sanıyor. Ama ne yapabilirdi ki kızcağaz? Araya girip benim gazabımı da üstüne çekmek istemedi. O, o hallerimde ne kadar tutarsız, mantıksız olduğumu bilir. Aferin kızıma. Nerede nasıl davranacağını biliyor. Ben ne kadar babası ile alışverişe çıkmayı sevmiyorsam, Duygu da babası ile çıkmaya bayılıyor, geçliğimdeki gibi. İyi de okuyor. Hiç üzmedi bizi. Ailede galiba arıza benim. Neyse ki kızım da eşim de bu tür hallerimi bildiklerinden çabuk atlatıyorum.’

“OSTİM

‘Ufffff… bu yolculuk çok uzadı. Artık evimde olmak istiyorum. Kaç durak kaldı acaba? Buralara hiç gelmemiştim.’

Hemen hemen kimse kalmamıştı vagonda. Uyuklayan bir genç, elleri poşet dolu bir çift, bir de ara sıra gözünün iliştiği ve hep düşünen yaşlı bir kadın vardı vagonda.

‘Ama bu gece delirttim Bumin’i. Hiç böyle olmamıştı. Aslanım benim, erkeğim. Senin gönlünü almak boynuma borç olsun. Deli bir geceye hazırlan. Ama gecemizi de rezil ettim. Nişana da yetişme şansımız yok artık. Bumin’le, Duygu’nun gönlünü alırım da Gülden’e ne demeli. Nasılda korktu tatlım ya. Gene de gelip bana sarıldı. Kim bilir neler düşündü, ruhunda nasıl izler bıraktım. Yuh olsun bana ya. Durup dururken neler yaptım. Pastel yeşili değilmiş… Hıh… Olmazsa olmasın. Batsın pasteli de yeşili de bluzu da. Eşimden, kızlarımdan çok mu önemliydi?’

“BATIKENT SON DURAK”

Elleri poşet dolu çift ve yaşlı kadın indiler. Yaşlı kadın isteksiz indi. Nuray’ın önüne geldiğinde durdu. Gözlerine baktı, sanki bir şey söyleyecek gibi oldu, hüzünlü, çaresiz bir bakışı vardı. Yavaşça başını öne eğip metrodan indi. Uyuklayan gençte gözünü hafifçe aralayıp durağa bakıp, tekrar uyuklamaya geçti. Geri dönüş başlamıştı.

Vagona yeni binenler oldu. Sıra evlerinden çıkanlara gelmişti. Kentin merkezine doğru her durakta insanlar vagonu doldurdu. Daha temiz, daha bakımlı idiler binenler. Belli ki bir şekilde eğlenmeye gidiyorlardı.

Yolcuların bir kısmı Ulus’ta inerken geriye kalanların tümü Kızılay da indiler. Herkes değişik yönlere dağıldı. Geceyi yaşayacaklardı. Nuray inip çıkışa doğru ilerlerken gözü indiği vagondaki gence takıldı. Halen uyukluyordu.

Yürümeyi düşünmedi, biran önce evine ulaşmak istiyordu. Otobüs durağına geldi. İlk gelen otobüs paralı olduğu için binemedi. ‘Ne hallere düştüm. Cebimde bir buçuk lira dahi yok,’ diyerek tekrar kendine kızdı. İkinci gelen otobüs kartlıydı, bindi ve evinin sokak başında indi.

Perdeleri çekilmemiş zemin katın salonu dışarıdan görünüyordu.  Pencereye yaklaşıp içeriye baktı. Bumin ile Duygu konuşmadan oturuyorlardı. İçinde bir şeylerin kaydığını, hiç olmadığı kadar büyük bir ızdırap duyduğunu hissetti. Önce kapının zilini çalmaya yeltendiyse de vazgeçip geri döndü gülerek camı tıklattı.

veysel Avşar

Oran-Ankara

25 temmuz 2008

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
elmali-pasta

Elmalı Pasta

Çocukluğundan beri ilçenin en çok sevdiği yeriydi Gül Bahçesi. Evlenip ilçenin diğer ucuna taşınmasına kadar çocukluğu ve genç kızlığı Gül Bahçesi’nde geçmişti Kübra’nın. Gül Bahçesi yıllar içinde yap-satçıların giremediği tek yer olmuştu ilçede. Tek veya iki katlı evlerin ön, yan, arka bahçeleri tamamen gülfidanları ile dolu idi. Her boydan her renkten gül ağaçları, Gül Bahçesi’ni oluşturan üç sokağı, her geçen gün çirkinleşen ilçenin, en güzel yeri olarak korumuştu.

Evden çıkarken son bir kez girişteki boy aynasında kendini inceledi. Göğüs çatallarını gösteren kırmızı V yaka bluzu, diz üstü siyah eteği, ucu kemerin ikinci halkasına takılmamış sarkan siyah kemeri ve sivri burunlu siyah topuklu ayakkabısı ile kendini çok şık buldu. Kapıdan çıkmak üzere iken dönüp kendini bir kez daha inceledi. Bluzunun kendisini sokakta rahatsız edeceğini düşünerek değişti. Gri, bebe yakalı tişörtünü giydi. Bu kez de eteğini yakıştıramadı tişörtüne. Onu da çıkarıp kot pantolonunu giydi. Topuklu ayakkabısını da düz lastik ayakkabı ile değiştirince, bugün ilk kıyafetini çok istemesine karşın, yeni kıyafeti ile dışarıda daha rahat edeceğini düşündü. Koridora başını uzatarak arka taraftaki odaya seslendi:

“Esin, ben çıkıyorum.”

“Tamam, anne.”

“Anneannene de uğrayacağım biraz.”

“Tamam, anneee.”

“Biraz gecikirsem merak etme kızım.”

“Tamam, anneeeee.”

Kapıyı çekerek Gül Bahçesi’ndeki baba evine doğru yürüdü Kübra.

Bahçe kapısından girmeden uzun uzun doğup büyüdüğü evi, son dönemini yaşayan gülleri izlerken pencereden kızını gören Kevser Hanım üst kattan aşağıya inerek kızını karşıladı.

“Hoş geldin Kübra.”

“Hoş bulduk anne nasılsın?”

“Yeter eve baktığın gel içeriye. İyiyim kızım, gündür geçiyor işte. Sen nasılsın?”

“Ben de iyiyim,” derken Kevser Hanıma sarılarak birlikte içeriye girdiler anne-kız.

“Babam yok mu?”

“Öğle yemeğinden sonra biraz yürüyeyim, biraz da kahveye uğrar gelirim, diyerek çıktı. Kızlar nasıl, damat ne yapıyor?”

“Esin evde ders çalışıyor. Mahmut da malum işte…”

“Market işi de ne zormuş. Ne cumartesisi var ne pazarı ne tatili. Allah yardımcısı olsun. Esra’dan haber var mı?”

“Esra şu saatlerde otobüse binmek üzere. Üç, üç bucuk saat sonra burada olur.”

“Aaa… Bu ne biçim üniversite daha okul başlayalı iki hafta bile olmadı. Bir şey mi oldu? Ne diye geliyor Esra?”

“Bir şey olduğu yok anne? Fakültelerinde uluslararası bir seminer varmış, çarşamba gününe kadar dersleri yokmuş o da bunu fırsat bilip yurtta kalacağına üç günlüğüne buraya geliyor. Biz de özlemiştik zaten iyi oldu gelmesi.”

“Aman, bir şey oldu diye korktum. İyi iyi gelsin, ben de özlemiştim. Bakalım üniversiteli olmak yaramış mı torunuma. Aman da aman… Torunum üniversiteli olmuş da izne geliyor. Ne mutlu bize. Darısı Esin’in başına.”

“Yemeklerimi özlemiş, bir sürü sipariş verdi. Onları yapacağım.”

“Daha başlamadın mı ancak yetiştirirsin.”

“Rıfkı Usta’nın elmalı pastasından da istedi. Onu almaya çıktım. Bu arada biraz da yürümüş yapmış olurum diye düşündüm. Sana da bir uğrayıp öyle gideyim dedim.”

“İyi ettin kızım. Sen dün de Rıfkı’dan pasta almamış mıydın?”

“Dün günüm vardı anne biliyorsun. Evde bir şeyler yapmaya üşendim. Rıfkı’nın pastanesinden bir şeyler alıverdim. Kolayıma geldi.”

Kevser Hanım bir an düşündü. Omuzlarına düşmüş tülbendini tekrar başına atarak kısık gözlerle Kübra’ya baktı.

“Kübra.”

“Efendim, anne.”

“İki gün üst üste aynı dükkâna gitmen doğru mu sence? Görenler ne der?”

Kübra gözlerini annesine dikerek;

“Anne Rıfkı diyorum Rıfkı. Bizim Sırık Rıfkı. İlkokul birden lise sona kadar birlikte okuduğum Sırık Rıfkı. Kim ne diyecek ki? Hem iki gün değil de beş gün üst üste gitsem ne olacak ki?”

“Bilmem, laf söz olur diye düşündüm”

Sınıfın en şakacı öğrencisi olan Rıfkı, liseyi bitirdikten sonra üniversite için İstanbul’a gitmiş ama sağda solda sürtmekten okulunu yarım bırakarak askerlik görevini aradan çıkararak, ilçesine dönüp baba mesleği olan pastacılığa başlamıştı. Evlenip üç çocuk sahibi olan Rıfkı, şakaları ile esnafın en çok sevdiği kişilerden biri idi. Kübra ile kardeş gibi büyümüş ve birkaç kez de Kübra’nın dayaklarını yemişti öğrencilik yıllarında.

Kübra annesinden çıktığında Gül Bahçesi’nin üç sokağını zikzaklar yaparak gezmiş ve çarşıya ulaştığında annesinin uyarısı aklına gelmişti. ‘Bilmem, laf söz olur diye düşündüm.’ Pastanenin bulunduğu caddeye girdiğinde tüm esnafın kendine baktığı hissine kapıldı. Sanki herkes işini bırakmış kendine bakıyormuş duygusu Kübra’nın ayaklarının karışmasına neden oldu. Normal yürüyemiyordu. Bir kadın iki gün üst üste neden aynı dükkâna gidemez görüşünün mantığını anlamaya çalıştı, anlayamadı. Anlayamadı ama ayakları kontrolü dışında yalpalayarak yoluna devam ediyordu. Dün kalabalık olan müşterilerinden Rıfkı ile konuşamamış sadece selamlaşabilmişlerdi. Vitrinden içeriye baktığında Sırık Rıfkı’nın arkası dönük olarak tezgâhın diğer tarafındaki çalışanına bir şeyler anlattığını gördü. Pasta evi tenha idi. İçeriye girip siparişinin hazırlanmasına kadar Rıfkı ile birer çay içip okul günlerini, arkadaşlarını, hocalarını, Rıfkı’yı nasıl dövdüğünü, eşlerini, çocuklarını konuşmak, camekânın önünde sigarasını içerken –kapalı mekânlarda sigara yasağına daha iki yıl var- caddeden gelip geçenleri izlemek istedi. Bitişik dükkândaki ayakkabıcı ile göz göze gelince tüm çarşının kendini gözlediği hissine tekrar kapıldı. Başını çevirdi. Bu kez kasabın çırağı ile göz göze geldi. Tüm ilçenin kendini gözlediğine karar verdi. Omuzlarında kaldıramayacağı kadar bir yük oluşmuştu. Rıfkı kendini görmeden hemen vitrinin önünden ayrılmaya karar vererek, hızla iki sokak arkadaki eşinin marketine kendini zor attı. Kübra’yı gören Mahmut eşini sevecenlikle kucakladı, oturttu çalışanlarına çay getirmelerini söyledi.

“Hayrola, Kübra nefes nefese kalmışsın.”

“Evden çıktığımdan beri yürüyorum. Anneme uğradım, Gül Bahçesi’ni gezdim. Sabah sen çıktıktan sonra Esra aradı, okullarında seminer varmış, üç günlüğüne buraya geliyor.  Yemek siparişi verdi.”

“Bak buna sevindim, özlemiştim Esra’yı. Eee, sen burada ne arıyorsun evde eksik malzemen mi vardı? Telefon açsan yollardım.”

“Yoo, evde her şeyim var. Esra Rıfkı’nın elmalı pastasından da istemişti. İki sokak daha yürümeye üşendim, çocuklardan birini yollar mısın Mahmut? Rıfkı’nın oradan bir elmalı pasta alıversin. Ben de bir yorgunluk çayı içeyim.”                                          20 Ekim 2009 / Oran-Ankara

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email