Yazar arşivleri: Yaşar

Yaşar hakkında

http://eketey.blogspot.com.tr/

Bir Aşk Hikayesi

Bir Aşk Hikayesi

Aşk… Bugüne kadar nelere sebep olduğu hakkında sayfalarca yazı yazılabilir. En ünlülerinin ise Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Tahir ile Zühre ya da Yusuf ile Züleyha arasında geçenidir herhalde. Fazlaca yazıldı onlar hakkında. Ben de onlar kadar fazla olmasa da yazılan başka bir aşk hikâyesini anlatayım: Mona Roza’nın prensesi Muazzez Akkaya…

Bundan tam 81 yıl önce Akhisar’da küçük bir memur evinde bir kız çocuğu dünyaya gelir. Yumuk yumuk elleri, küçücük gözleri olan yavrucağa babası Muazzez der. Muazzez olsun diye… Ve olur da…

Günler su gibi gelir geçer. Kızımız büyür, serpilir, dünyalar güzeli bir kız olur. İlkokul, ortaokul, yatılı lise derken üniversite sınavına girer ve Ankara Siyasal Bilgileri kazanır.

Tüm bunlar olurken Türkiye’nin diğer bir ucunda da buna benzer bir durum vardır. Ve başka bir tarafında da…

İkinci kahramanımız Diyarbakır’da doğar, büyür yağız bir delikanlı olur ve onun yolu da Ankara’ya Muazzez’le aynı sınıfa düşer.

Üçüncü kahramanımız da Erzincan’da doğar. Onun da yolu döner dolaşır ve aynı sınıfa düşer.

Hikayemizin bundan sonrası masalları aratmayacak bir hal alır ve sınıfta daha güzel kızlar olmasına rağmen Diyarbakırlı oğlumuz Sezai de Erzincanlı oğlumuz Cemal de Muazzez’e aşık olurlar. Muazzez’e kendilerini fark ettirmek için çırpınıp duran gençlerimiz çareyi ona şiir yazmakta bulurlar. Yazarlar, söylerler ama kızımız onları fark etmez bile. Bu durum gençleri çok üzer. Aralarında bir iddiaya girerler. Kim Muazzez’in gönlünü çalarsa öbürü hayatında ömrünün sonuna kadar etkisinde kalacağı bir değişiklik yapacaktı. Bu her ne kadar aşağılık bir iddia gibi görünse de gençler ömürleri boyunca taşıyacakları bu izle aşklarının bir saman alevi olmadığını aksine köknar alevi olduğunu kanıtlamanın derdindeydiler.

İkisi de hem iddiayı hem Muazzez’i kazanmanın isteği ile yanıp tutuşurlarken zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmazlar. Dördüncü sınıf bitmiş, mezuniyet törenleri yaklaşmıştır. Delikanlılarımız bu son fırsatı iyi değerlendirmek için ellerinden geleni yaparlar. Diyarbakırlı Sezai mezuniyet törenlerinde görev alır ve Muazzez için yazdığı Mona Roza adlı şiirini okur:

 

Mona roza siyah güler ak güller

Geyve’nin gülleri beyaz yatak

Kanadı kırık kuş merhamet ister

Ah senin yüzünden kana batacak

Mona roza siyah güller ak güller

 

Tüm yapılanlara rağmen Muazzez iki delikanlımızı da kabul etmez. Okulunu bitirdikten sonra memleketine döner ve Orhan Giray diye bir başka delikanlıyı tanır ve onunla evlenir.

Siz şimdi soracaksınız peki iddiayı ikisi de kaybettiği için sonuç ne oldu diye. Anlatayım onu da.

Erzincanlı delikanlımız Cemal’in soyadı Süreyya’dır. İddiayı kaybettiği için nüfus müdürlüğüne başvuru yapar ve soyadındaki harflerden birini sildirir. O artık Cemal Süreya’dır. Hani şu edebiyatımızın ele avuca sığmayan, erotizmin doruklarında dolanan Cemal.

Diğer delikanlımızın adı da Sezai Karakoç’tur. Mona Roza gibi destansı bir aşk şiirinin yazarı. Şiirin her kıtasının ilk harflerini yan yana yazarsanız Muazzez Akkaya çıktığını görürsünüz. O da ömrünün sonuna kadar hiç evlenmemiş, tek başına bir yaşam ile kendini cezalandırmıştır.

Böylece iki delikanlımız da hayatlarında büyük izler taşıyacak değişiklikleri yapmış oldular ama asıl büyük değişikliğe sebep olan Muazzez Akkaya burada kötü kadın rolünde değil mucize kadın gözüyle değerlendirilmeli. Çünkü onun sayesinde kazanmıştır edebiyatımız bu iki ustayı. Belki de onun aşkı şair yapmıştır bizim Anadolu delikanlılarını. O dizeleri belki de onun gözleri yazdırmıştır. Her şeye rağmen başka şey demeye gerek yok. Aşk onlardadır.

Bizim aşk hikayemizde burada bitti. Her ne kadar Mecnun gibi Ferhat gibi aşkları için ölmese de bizim delikanlılarımız da aşkları için yaşamışlardır.

*Şimdi sizlerin yorumlarını alalım. Sizce hangisi daha büyük bir bedel ödemiş?

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
Türkçe Yazıldığı Gibi Mi Okunur?

Türkçe Yazıldığı Gibi Mi Okunur?

Türkçenin yazıldığı gibi okunduğunu iddia edenler bunu hangi sebeple yapıyorlar bilinmez ama Türkçe kesinlikle yazıldığı gibi okunan bir dil değildir. Çünkü fonetik açıdan bu böyle değildir.

Dilde akıcılık önemlidir. Bu yüzden dil kendini daima kolaya yönlendirir. Keskin, sivri köşelerini törpüler, dili yumuşatır, telaffuzu kolaylaştırır. Bu her dilin fonetik özelliğidir.

Dildeki fonetik değişim birkaç şekilde olur. Bunlar:

 1. Dil kimi zaman dil bilgisi kuralları aracılığıyla kolaya kaçar. Örneğin gelecek zaman eki “-acak, -ecek” konuşma dilinde “c” den önceki ünlüyü daraltır.

 yapacak – yapıcak,

gelecek – gelicek,

olacak – olucak,

dönecek – dönücek,

duracak – durucak,

gülecek – gülücek gibi.

 Bir başka örnek: Kaynaşma ünsüzü “y” ile gelecek zaman eki (-acak, -ecek) birlikte kullanıldığında,  konuşma dilinde “y” den önceki ünlü daralır, “y” ile “c” arasındaki ünlü düşer. Örnek:

 arayacak –  arıycak,

gelmeyecek – gelmiycek,

olmayacak – olmıycak,

görmeyecek – görmiycek,

duymayacak – duymıycak,

bükülmeyecek – bükülmiycek gibi.

 2. Dil kimi zaman da bölgesel ağız özellikleri sebebiyle yumuşar. Örneğin: “gidelim” yazarız ama “gidek” diye konuşuruz. Bu dilin ağız özelliğidir.

 3. Diğer dillerden (özellikle de Arapça ve Farsça) dilimize giren sözcükler yumuşamaya daha uygundur. Bu maddeye de birçok örnek verebiliriz. İçimizde kaç kişi “kabus” sözcüğünü yazdığı gibi okuyor? “a” sesini uzatmadan seslendirdiğimizde ne kadar tuhaf oluyor değil mi? Daha birçok örnek var: “aile”, “fare”, “işaret” gibi. Bunların hiçbirini yazdığımız gibi okumayız. Ya bazı sesleri uzatır, kısaltırız ya da inceltir, kalınlaştırırız. Ama kesinlikle yazdığımız gibi okumayız.

 Hepimizin Coğrafya Dersleri’nden bildiğimiz Gülek Boğazı’nı “Güğlek” şeklinde okumak daha kolay değil mi? “değil mi” demişken onu da “diil mi” diye söylemez miyiz?

Tüm bunlar sizi ikna etmedi mi? Etmeli. Çünkü dillerin fonetik olarak kolaya kaçması kaçınılmaz bir sondur. Ve Türkçede de konuşmayı kolaylaştırmak için bu yapılmaktadır. Bu kötü bir şey değil aksine dilin ömrünü uzatan bir durumdur. Kimse rahat konuşamadığı bir dilin devamlılığını bekleyemez.

Umarım artık siz de “Türkçe, yazıldığı gibi okunamaz, okunduğu gibi de yazılamaz” diyebilirsiniz.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
Dil ve İletişim

Dil ve İletişim

Konfüçyüs’e sorarlar:

- Bir ülkenin yönetimi size verilseydi ilk olarak değişime nereden başlardınız?

Büyük düşünür şöyle cevap verir bu soruya:

- Hiç kuşkusuz dili gözden geçirmekle işe başlardım. Çünkü dil kusurlu olursa, kelimeler düşünceleri iyi anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılmazsa, yapılması gerekenler doğru yapılamaz. Görevler gereği gibi yapılmazsa töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa şaşkınlık içine düşen halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun içindir ki hiçbir şey dil kadar önemli değildir.

Peki, bu kadar önemli olan “dil” nedir? Bir toplumu şuursuz yapan bir silah mı yoksa tüm bunlardan koruyan bir kalkan mı? Aslında dil bunların her ikisi de daha fazlası da. Heidegger’e göre “Dil varlığın evidir. İnsan varlığın evinde iskân eder. Düşünce üretenler ve kelimelerle (bir şeyler) yaratanlar, bu evin muhafızları olan kişilerdir.” Yani dilimize hâkim olduğumuz sürece kontrol gücünü elimizde bulundurmuş oluruz. Aksi takdirde başkaları bizi kontrol eder.

Dil, bir millet için de çok şey ifade eder. Çünkü o doğrudan doğruya milleti ifade etmektedir. Millet ise, Yavuz Bülent Bakiler’in ifadesiyle, “Edebiyatı olan bir topluluktur.” Ona göre edebiyatın temel malzemesi dildir. Dil olmazsa edebiyatımız olmaz. Yine dünya çapında bir sanatçı olan Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un da ifadesiyle, “Millet edebiyatından tanınır.” Edebiyat ise varlığını dile borçludur.

“Dil” sözcüğü sözlükte birçok anlama gelmektedir. Ancak “dil”in tıp dili, hukuk dili, çiçek dili, konuşma dili vs. gibi yan anlamları da vardır. Büyük Larousse’da dil kelimesinin temel anlamı olarak şu tanım yer almaktadır: “Dil, bir insan topluluğuna özgü olan, o topluluktaki bireylerin duygu ve düşüncelerini anlatmak ve birbirleriyle iletişim kurmak için kullandıkları sesli ve kimi zaman da yazılı göstergeler dizgesi. Demek ki dil insanlar arasında iletişim kurmaya da yarıyor o zaman bir iletişim aracı da olmalı. Dili tanımladık, peki iletişim ne?

“İletişim, en genel ve yalın tanımıyla duygu, düşünce, bilgi, haber ve becerilerin paylaşılması; başka bir deyişle bireyler arasında duyguda, düşüncede, tutumda ortak bir payda yaratılması sürecidir” der Sedat Sever. Tüm bu ortak paydaları bir arada tutan elbette ki dildir. Dil ve iletişim birbirini tamamlayan iki unsurdur. Dil ifade eder; iletişim anlatır. Dil yaşatır; iletişim aktarır. Üzüntümüzü, neşemizi, müjdelerimizi, geçmişimizi dil olmadan aktaramayız. Anlatacaklarımızı dil sayesinde gerçekleştirirken farkında olmadan iletişim de kurmuş oluruz.

İletişim kurmadan, derdimizi anlatmadan yaşamımızı sürdürmemiz mümkün değildir. Hayatımızı devam ettirebilmek için mutlaka iletişim kurmalıyız. Yaşamak da başlı başına iletişim faaliyetlerini kapsayan bir olgudur. Doğduğumuz andan itibaren çevremizle sürekli iletişim, etkileşim içine gireriz. Bilinçsizce çevremizi etkilemeye, değiştirmeye; yine bilinçsizce etkilenmeye, değişerek çevremize uyarlanmaya başlarız. Bu çift yönlü etkileşim, hayat boyu sürer gider. Yaşadığımız sürece zekâmızı, kültür ve birikimimizi, kişiliğimizi iletişim alışkanlıklarımız ve iletişim çabalarımızla ortaya koyarız. Duygu ve düşüncelerimizi başkalarıyla yine iletişim yoluyla paylaşırız. Anlamak, anlatmak, öğrenmek, başkalarına ulaşabilmek için de iletişime başvururuz. Denilebilir ki iletişim, beşikten mezara kadar hep bizimledir ve bizim için hava kadar hayati bir ihtiyaçtır. İşte bu iletişimin de köşe taşı dildir. “Dil, insanı insan yapan niteliklerin başında gelir. Onun duygularını, düşüncelerini, isteklerini bütün incelikleriyle açığa vurmasına, yaşamını
sürdürebilmesine olanak sağlar.” (Doğan Aksan)

İletişim deyince, dil deyince akla sadece sesler gelmemeli. İletişim yalnız sözle değil, çok daha etkili olan jest ve mimiklerle de kurulabilir. Göz teması, el-kol-yüz hareketleri (gülümseme, başla onaylama-onaylamama, göz kırpma vb.) yürüyüş biçimi, yaklaşma, dokunma gibi. (Başar) Konuşma yetisi olmayan bir kişi de iletişim kurar. Sesler çıkaramasa da beden dili, jest ve mimik kullanarak karşı tarafa bir şeyler aktarabilir ve bu dillerle yapılan da iletişim olur.

“Dil, araçların aracıdır.” (John Dewey). Dewey’in bu sözünü “dil iletişimin en büyük aracıdır” şeklinde çevirebilir ve her ne şekilde olursa olsun –konuşma, jest, mimik- dilin iletişim, iletişimin de dil olmadan gerçekleştirilemeyeceğini bilmeliyiz.

Dil yıllar önce de ülkeler ve milletler için en stratejik ve en önemli araçtı. Yusuf Has Hacip bizi yıllar önceden uyarıyor: “Anlayış ve bilgiye tercüman olan dildir; insanı aydınlatan fasih dilin kıymetini bil.” Dilimize sahip çıkmalı, geçmişimizle ve geleceğimizle iletişimi koparmamalıyız.

Biz dili ne kadar iyi tanıyor, dili ne kadar iyi kullanıyorsak iletişimimiz o kadar iyi olacaktır. Dil bizi başkalarına, başkalarını ve başka nesneleri bize yansıtan bir aynadır. Dili doğru kullanmak, doğru anlamak gerekir. Kullandığımız çağdaş araçlardaki göstergelerin, ekranların, ibrelerin bir an için bozuk olduğunu düşünün. Bu bir felakettir. Fakat bir toplum için ondan daha büyük bir felaket vardır ki o da insanlar arasında, bir iş bölümü içinde görev alan kişiler arasında, fikir ve görüş alışverişinde bulunanlar arasında dil aynasının görevini tam yapamamasıdır. Düşüncelerimizin anlaşılmasını istiyorsak, bunun en kestirme yolu dile hâkim olmaktır. Görüldüğü gibi dilin hayati bir önemi var ve bize düşen de ona ara sıra hayat öpücüğü vermek değil kendi kendine nefes alabileceği bir ortamda yaşamını sürdürmesini sağlamaktır.

Rousseau “Dimağlar dille oluşur” der. Dil sayesinde toplumun zihinleri yönetilir ve silinir. Okuduğum bir köşe yazısında da yazar şöyle diyordu: “Biz yıllardır Fars edebiyatına hayranlık duymuş bir toplumuz. Oysa asıl şimdi hayranlık duymalıyız. Çünkü bugün bir İranlı çocuk bundan bin yıl önce yazılan Firdevsi’nin Şehname’sini anlayabiliyor. Oysa biz yüz yıl önce yazılan eserlerimizi bile anlamakta zorlanıyoruz. Bu dildeki değişmeden kaynaklanan iletişim kopukluğundan.” Eğer bizde de dil birliği olsaydı geçmişimizle iletişim kurmayı sadece akademisyenlere bırakmazdık; tüm halkımız yüzyıllar öncesi yaşamış dedeleriyle nineleriyle istedikleri an anlaşabilirlerdi. Bu sadece Anadolu’da yaşayan Türklerle alakalı bir durum değil. Biz birkaç yüz kilometre ötedeki kardeşlerimizi de anlamakta zorlanıyoruz. Tüm bunlar dil birliğinin olmaması ve bundan kaynaklanan iletişim kopukluğunun ürünüdür. İletişim için dil ne kadar önemli ise devletler ve onların geçmişi için de tek ve bütün kültür-dil-iletişim ilişkisi de odur.

Sonuç olarak dil ve iletişim birbirinden ayrılmaz iki unsurdur ve bu unsurlar milletleri, devletleri ve kültürleri meydana getirmektedir. Nesilleri arasında iletişimi kopuk olan, yaşlısıyla gencinin birbirini anlamadığı bir toplumda ne ortak kültürden ne de ortak gelecekten bahsetmek doğru olmaz. Bu yüzden başta da biz Türkçe öğretmenlerine düşen görev dili korumak ve sağlıklı iletişim kurmayı öğretmektir. Sever (1998, 54)’e göre anadilini ancak, anadili yetkinleşmiş bireyler, etkili bir düşünme, öğrenme ve iletişim aracı olarak kullanabilir. Biz öğretmenlere de anadilimizde yetkinleşerek dilimizi etkili bir düşünme, öğrenme ve iletişim aracı olarak kullanmak ve kullanmayı öğretmekten büyük bir görev ve haz olmamalı.

 

Yaşar Ulukanoğlu

2011

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
Biz Hangi Dili Konuşuyoruz

Biz Hangi Dili Konuşuyoruz?

“Kara sevda, kara sevda dedikleri daha ne olabilir ki?” diye boşuna sormamış Barış Manço. “Kara sevda”nın ne olduğunu hala bilmiyoruz çünkü. “Kara sevda” diye bir şey olamaz.

“Sevda” sözcüğü Arapça “esved” yani “kara” sözcüğünden türemiştir ve yine “kara” anlamına gelmektedir. Bu demek oluyor ki biz “kara sevda” derken aslında “kara kara” diyoruz. Ne tuhaf değil mi?

Bu tuhaflık sadece “kara sevda” ile kalmıyor maalesef. Başka bir örnek verecek olursak halk arasında yaygın olarak kullanılan “leyli kadir gecesi”ni verebiliriz. “Leyl” zaten “gece” demek. Biz “leyli kadir gecesi” dediğimizde “kadir gecesi gecesi” gibi bir anlam çıkıyor. Bu da tuhaf değil mi?

Birçok şey konuşuyoruz ama ne konuştuğumuzu bilmiyoruz. Dilimiz günümüze kadar dönem dönem bazı unsurların da etkisiyle başka dillerden etkilenmiştir. Bu gayet olağan bir şeydir. Ama bu etkilenme dilin yapısını bozacak seviyede ise çok acil önlemler alınması gerekir. Bundan tam yüz yıl önce yazılan “Yeni Lisan” makalesi de tam bu konuya değinmektedir. Ya da günümüzde Ömer Asım Aksoy gibiler sayesinde öğreniyoruz bunları. Ömer Asım Aksoy’un Dil Yanlışları adlı eserinden bir örnek vermek istiyorum:

 

“Umut”, Türkçe bir sözcüktür. Farsçada aynı anlamı taşıyan bir “ümit” sözcüğü vardır. Türkçe “umut”un eylemliği “ummak”tır. Farsça “ümit” sözcüğü de eskiden “etmek” yardımcı eylemliğiyle birlikte “ümit etmek” biçiminde ve “Ummak” anlamına kullanılırdı. Şimdi kimi yazarlar, yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi, “ümit”in Türkçesini kullanmakta, ama eski alışkanlıkla bunun arkasına bir de yardımcı eylemlik getirerek “umut etmek” demektedirler. Dahası, kimileri Farsça “ümit”in uzun söylenen “mi”si gibi Türkçe “umut”un “mu”sunu da uzatarak “umut etmek” diyorlar. Ve gülünç oluyorlar. “Ummak” dururken “umut etmek” demek, Türkçeden sapmaktır. Nitekim “rica ederim” yerine “dilek ederim” denilemez; “dilerim” denilir.

Görüldüğü gibi dilimizde birçok hatalı kullanım bulunmaktadır. Özellikle biz Türkçe öğretmenleri olarak bunlara dikkat etmeliyiz. Dil bilimciler, şairler, yazarlar, öğretmenler ve Türk milleti olarak dilimize sahip çıkmalıyız.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
o-benim-babam

Benim Babam

Bugün 20 Eylül 2010. Öğrencilikteki 15. yılımın ilk günü. Öğrencilikten öğretmenliğe giden ikinci yılın başlangıcı.
Bugüne kadar belki yüzlerce kez cevapladığım bir soruyu bugün bana kimse sormadı. Sabahtan beri bir şeylerin eksikliğini hissediyor ama bir türlü bulamıyordum az öncesine kadar. Yeni gelen öğrencilere abuk sabuk sorular sorduğumu fark ettiğimde o eksikliği de buldum. Nerelisin, bölümün ne, sizin oradan burası kaç saat…? Bana ne tüm bunlardan derken bir gereksizi daha ekleyiverdim; baban ne iş yapıyor? Hani çocuk kandıran çizgi filmlerde aklına bir fikir gelen kahramanın tepesinde bir ampul parlar ya sanki benimkinde de öyle bir şey oldu. Eksiklik buydu; baban ne iş yapıyor?

Yıllarca her yeni öğretmen sordu bunu bana ta ki bugüne kadar. Bugün kimse sormadı ve ben hiç beklemediğim hatta daha önce dikkat dahi etmediğim bir şekilde eksikliğini hissettim bunun. İlkokulda ezberlemiştim cevabı:
Benim babam fabrikada işçi öğretmenim.

Bugün gelenek bozulsun istemedim ve bu soruyu kendi kendime sordum. Cevap değişmemişti:
Benim babam hala işçi öğretmenim.

Sonra tekrar düşündüm ne fabrikası ne işçisi kimi kandırıyorsun sen? Dedim. Benim babam babaydı baba. Beni ve kardeşlerimi okutabilmek için ne iş olsa yapan, bizi kırmamak için kendi kırılan, aç yatan açıkta kalan ama bunların hiçbirini bize hissettirmeyen aslan yürekli bir babaydı. Benim babamdı o benim.

Sonra soruyu bir daha sordum. Şimdi o bir marangozdu bense önünde bir kütük ve benden emekli olmadan önce son bir eser çıkarmak istiyordu. Son ve unutulmaz bir eser. Elindeki en güzel malzemeleri hazırladı. Olmayanları buldu, getirtti ve beni yonttu. Ne kadar istediği gibi oldum bilinmez ama beni onun öpülesi elleri bu hale getirdi. Ben onunum. Ben O’yum.

Sonra soruyu bir daha sordum. Bu sefer babam öğretmen olmuş bizi eğitiyordu. Bir öğretmenin ilk öğrencilerindeki heyecanı babam bizle yaşıyordu.

Bir daha sordum. Arkadaş oldu, derdimizi dinledi. Anlat dedi anlat ki bir derman arayalım derdine dedi
Bir daha sordum. Bizzat özel korumam oldu. Her türlü tehlikede kendini siper etti. Korudu, kolladı.
Bir daha sordum.
Bir daha. Bir daha. Bir daha.

Her seferinde babamın bizim için ne fedakârlıklar yaptığının farkına vardım.

En son sorduğumda aldığım cevap en güzeliydi.
Benim babam baba öğretmenim.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email