dirilis

DİRİLİŞ

  Pencereden aşağı sarkıttığım umutlarım düştüler. Kaza süsü bile veremedim. Eskaza düşlerimi unuttum, sonra başkalarının düşlerine baktım, onların da benden bir farkları yoktu. Kızılca kıyamet kopmuştu. Birinin bana, diğerinin ona, herkesin birbirine sorulacak bir hesabı olmalı mıydı? Yetimdi yalnızlığım.

Avuçlarında terinin kokusu, yüzünde efkârının gölgesi, duvarda tik tak sesleriyle eşlik eden garip bir saatin hüzünlü yaşam mücadelesi… Avuçlarında kader çizgisini barındıran ellere ihtiyacı vardı yüreğimin, onları hissedebilmeliydi. Zira kader denilen şey alın yazısı ve kader çizgisinden ibaret değil miydi?

Yoo, hayır. Kader denilen şey, gittiğimiz yoldan emin sandığımız anları şerefine kaldırdığımız kadehlerde bir başkasına devretmek, rol değişmek, buna hiç isyan etmemek, boyun eğmekti. Bazıları böyle bilirlerdi hayatı, sırf bu yüzden attıkları adımdan bile korkarak her doğruyu yanlış zannederlerdi.

Kalemimin gücü siyaset yapar gibi. Kürsüye çıkmış, laneti davet ediyor deli başıma. Kalemim küfürleri aştı, hakaret davalarına aldırmadan türkü çığırır gibi. Ne şarkı söylediği belli, ne konuştuğu, ne yazdığı, ne de kahkahalarla güldüğü… Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine gönüllü olarak gitmek niyetinde.

Her yazar biraz deli, biraz çılgın, biraz yalnız, biraz üzgün, biraz korkak, biraz âşık, biraz karışık değil mi? Kalemin suçu dünden belli.

Pencereden aşağı sarkıttığım geleceksiz günler düşmemek için yalvarıyorlar şimdi. Hiçbirinin ne bir ismi ne de cismi belli değilken, “Ben bu kuralları okuduğum kitaplarla, okuduğum şiirlerle, dinlediğim insanlarla yazmadım ki” diyemiyorum. “Ben bu kuralları hayat dersimin en baş sayfasından sonuna kadar çiğnemek istedim, lâkin gücüm yetmedi” diyemiyorum. Kafa karıştıran sorgular ve sualler diz çöktüler karşımda. Eskisi kadar canlı, girdaba açık, düşmana kaçık bir şekilde bulamadınız mı beni?

Düşman aynada gördüğüm ise, dostum da yüce yaradandan başkası değildir. Her insan kendine biraz dost, çokça düşman değil mi? Birdenbire aktı yine içimden cümleler. Bu susuşların temelidir sonraki haykırışlar… Sadece ‘Yazar’ ötesi yok denildiği vakit, bir gün yanıbaşınızdaki düşlerin de efendisi olabilirim belki. Siz çalarsınız, ben söylerim. Hem çalmak, satın almaktan daha kolay gelir öyle değil mi? Yoksa çalmak başka bir anlamda mı söylenmişti?

Ben bunu hep yaparım. Düşünmekten korkan beyinleri çorba gibi karıştırır, üstüne mum diker, feleği şaşırtırım. Ben bunu hep yaparım. Yalnızlık yalnız gelirken yine bana, sırf onu tek başıma dövmemek için kalemimle anlaşma imzalarım. Nur içinde yatsın sevdiklerim…

Yüreğim öksürdü. Ateşi de çıktı. Genç ya da yaşlıya bakmazmış yürekten yana biçilen hastalıklar.

‘Çok yaşa’ desenize, hay Allah… Umut fukarası biçarelerden de bunu beklemek, yıldızları yeryüzüne indirip, kucaklaşmaya çalışmak kadar imkânsız…

Kimin kimi düşündüğünün belli olmadığı bir saat dilimi daha. 13.13. Biçare beslenen umutlara bir parça ekmek dağıtır gibi düşlerimiz… Sahi, düşünüyor mu acaba o da beni?
Kafanız karışsın, kim olduğu aralanan o kapı kadar açık kalsın. Korkmadım, düştüm, pencereden sarkıttığım saçlarımla rapunzeli ağlattım. Bir prensim bile yoktu, umut saçacak…

‘Suskun prens’ vardı ki, hayalimdeydi o… Hiç konuşmaz, hiç sevmez, hiç bakmazdı, lâkin çok sevilirdi. Pencereden attığım endişelerim arabanın üstüne düştüler, doktor; bunun mucizevi bir kurtuluş olduğunu söyledi. Yaşıyorlardı, hem de adice…Hâlbuki yakamı bırakmadıkları için onları öldürmek istemiştim. Bulutlara çıktım, selam verdim, oturdum, gözyaşlarından içtim. Sonra çıkan güneşe dokunmak istedim, yanmaktan korktum, hemen aşağı indim. Yukarı ya da aşağı hiç fark etmezdi, öyle oyunlar dönüyordu ki şu dünyada; yeryüzüyle gökyüzü bazen yer değiştirmek için fırsat kolluyor gibilerdi. İntikam ateşleriydi bazılarını yakan… Güneşin hiçbir suçu yoktu. O yüreklerini yakan yangının aslı intikam ateşiydi, sevmeyi bilmeyen zavallıların egolarının tavan yaptığı şuursuzca kan akıttıkları, can yaktıkları intikam ateşiydi.

Gidiyorum hayat… Ellerini uzat, barışalım, öpüşelim. Çok sevmiştim bazılarını, hepsi kaçaktı, serzenişleriyle firar ettiler. “Biliyorum ben kime ne yapacağımı” diyen zillilerin ipini şu dakikada çekebilirdim. Ben yazıyordum kalemimle her bir kötülüğü, namert kardeşliği…

Derin düşüncelere daldı biri. Dokundum beynine reset atmak istedim. O da benim gibi çok düşünüyordu, vazgeçtim. Düşünmek telâşı arttırır, lâkin zekâyı kuvvetlendirirdi, düşünmek var olduğunu hissettirirdi. Varlığın var olduğu gerçeğini gerçek yapardı düşünmek.

Sen bana, ben sana, o sana, ben ona; kim kime yanlış yapıp giderse, doğrucu davut gelirdi.

‘Durun siz kardeşsiniz’ der gibi… Hâlbuki kardeşler de birbirlerine en fenasından yamuk yaparlardı.

Benden küçükler var, ne kadar büyürlerse büyüsünler, hep küçük kalacaklar. Benden büyükler var, ne kadar büyürsem büyüyeyim, hep benden büyük olacaklar. İşte hayat da böyle bir şey…

Bazı şeyler büyüse bile öfkemiz gibi, küçük ise her şey; olduğu yerde kalır. Kara sineğin de arzusu yaşamaktı mesela. Sesinden duyduğumuz rahatsızlıkla küçük bir katliam gerçekleştirdik. Sivrisineğin de hakkıydı yaşamak, canımızı acıtıp, ısırdı diye intikam alıp, komalık ettik. Biz böyleyiz.

İnsandan insana, dünyadan insana… Her yerden yanlışları yutup, doğru kalacağına, yanlıştan yanlışa giden insandan insana… Balkondan fırlattığım elma dedi ki; “Ben seni seviyordum, senin de beni sevmen şarttı” Elma meselesi işte, gülüp geçtim. Ben elmayı seviyorum diye elmanın beni sevmesi şarttı, bence şarttı. Hayatta her şey karşılıklıydı, ölmesine ramak kala itirafa kucak açmıştı sadece.

Televizyonun üstünde duran o küçük faytona bindi içimdeki çocuk. Bak birileri şu anda intihar etti.

Şu anda araba çarptı ya da, şu anda evlendi, şu anda sevgilisinden ayrıldı, şu anda âşık oldu, şu anda düştü; kalkmayı bilemedi. Şu dakikalarda herkes birilerinin umudunu kıskandı, çaldı, yepyeni bir umut yaratmayı kimse düşünmedi.

Arabanın lastiği patladı. Umutlar patladı, bu çok mu ki? Bayramlar da umut saçmıyor Baba.

Annem’e not düşerdi hep içimdeki sonbahar; bu kez sana seslendim, eşitlik denen şey, herdem baki olmalı… Doğum günlerinin de bir önemi kalmamış. Kimse kimseyi aramıyor, sormuyor, herkes kendi çukuruna batmakta. Bir başkasının elinden tutan insanoğlu o çukura düşmekten korkar mı?

Gitsin, gelmesin bir daha yalan yüzlü dost! Her yanı leş gibi yalan kokuyor. Pencereden sarkıttığım bacaklarım benden ayrı bir yola saptılar sanki. O yol hangisiydi, nereye gitmek istiyorlardı, bilemedim.

Herkes âşıktı. Ben sevgi dolu olmayı becerebilmiştim bir tek, onu da anlayan anlamıştı sadece.

Çığlık attı kalemim, sanırım uyku vakti geldi. Sütünü içmeli ve uyumalı… Bu yaz, yazmak kahkaha atılası bir serüven gibi oldu. Ne vakit parmaklarımdan yana umut dolu hareler oluştursam, kalemim reddetti, bir türlü anlaşamadılar. Mutlu insan yazamaz mıydı?

Mutsuzlara niçin bu kadar yükleniliyordu ki? Ben mutlu bir yazarım. Kalemim söylendi, şimdi gidiyorum. Hiçbir rengi almadan koynuma, kalemimle tango yapacağım. Dişiliği de kalmamıştı oysaki, tutkuyla gülmüyordu satırlar. Hacmini önemseme yalnızlığımın, rengine de aldanma.

Beyaz olsa umutlar, söyle ne yazar? Yazsa yazsa biçareliği, kavgayı, gürültüyü, aşkı ve sevgiyi; incinen gurur yazar. Kalemin de bir bereketi var, kuvveti bol olsun. Pencereden sarkıttığım yazmaz olan kalemim intihar etti. Öksürdüm, gözyaşımı sildim.

Yepyeni bir hayatın öyküsünü yepyeni bir kalemle yazmamın vakti geldi… İnanıyor musunuz bana?

Pek de umrumda, çok da umrumdaydı sanki. İnanç insanın yüreğinden doğar. Başkasının fazileti, başkasının güzelliği dokunmaz insanın yüreğine; ne ekerse onu biçer, ne beslerse onu içer.

Şimdi uyanıp yeniden dirilme vakti…

Dilara AKSOY

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>