Etiket arşivi: Acı

tass

Eski Aşklara Dem Vuruyorduk…

Eski aşklara dem vurduk
Yağmurun hoyratça yağdığı, ağaçların çiçeğe durduğu
bir ilkbahar akşamında.
Kâh ben oldum Yusuf,
kâh yoldaşım oldu Züleyha.
Bazen kör kuyuların eşiğinde, bazense kör aşkların kucağındaydık.
Bir yağmur tanesi kadar özgürdü,
bir kar tanesi kadar çelimsizdi,
ve yine bir rüzgâr kadar hoyratçaydı
aşkın pencesi.
Yorgun muyduk, yoksa haldeş miydik?
Hiç birşeyin farkında bile değildik.
Yaprak kımıldatmayan sâba rüzgârları; Züleyha’yı taşıyan Nil gibi
sessiz ve sakindik.
Zifiri karanlığın ortasında halelenmiş aydan yayılan huzmeler penceremizden içeriye
fırsat bulmuş bir yoldaş gibi giriyor,
Bizim için eskilere dem vuruyor; gönlümüzün bağını aydınlatan bir gül gibi yansıyordu.

Kaptanı kaybolmuş bir gemi gibiydik,
Nefsi kalbinin yedi kat altında zincirlenmiş bir hapishanede
Yüreği üflendikçe çoşan ney misali
Korkumuz avını yakalamaya çalışan bir kaplan gibiydi.
Biz aşka dem vuruyor; Züleyha oluyor; Yûsuf oluyorduk.
Pek anlamıyorduk gerçi; Züleyhalığıda Yusufluğuda….
Dilimizin döndüğü tek şey “kör kuyular” ve onun içiydi,
Zira ne yıldızlar önümüze kadar gelmiş, ne de bulutlar bize yoldaşlık etmişti.
Sahi ya bizim Yakup gibi bir babamız olmadı;
Ya da dokuz kardeşe sahip değildik; Kuyuya atacak cesarette…
Kör kuyulara kimse atmadı bizi?!
Kör kütük aşık olan olmadı bize…

Kandilden yansıyan ışıklar hemdaşımın, haldaşımın yüzüne vurdukça
ney sesleri daha bir gür gelmeye başladı gaipten.
Hû diyordu yanan kalpler, kavrulan dudaklar için,
Hû diyordu yerle mimlenmiş âdem için,
ve yine hû diyordu Bir olan Allah için.

Sessizliğin kalbe zuhur, beyne intikal ettiği bir zamanda
Yaratan’ın Oku emri yansıdı kalbin aynasına…
Oku diyordu, Yaratan Rabbinin adıyla…
“İnsanı, aşkı, mahlukatı oku Eşref-i Mahluk” diye sesleniyordu.
Yûsuf’u, Züleyha’yı, Muhammed (s.a.v) Oku, diyordu.

Sessizlik bana ve tüm eşref-i mâhluk’a haykırıyordu.
Dediklerini, diyeceklerini diyemediği, duyuramadığı gibi suskunluğu seçmemişti,
Halkbuki kulağa gelen ufak bir ses, sessizlikten yansıyan huzmeler değil miydi?
Tabi ya! aslında sessizlik bizimle irtibat halindeydi. Gerek sesle gerekse kendi benliği olan sessizlikle.
Yorgunluk gözlerimizi, bedenimizi,
bir sarmaşık gibi bürüdüğünde,
beynimiz kör kuyulardaydı.

Nisan yağmurları ılık ılık temaşa ederken yeryüzüne kahator bir haldeydi, Dünya.
Eşref-i mahluk yalnızdı. Eşref-i dünya yalnız…
Binlerce yıldır yanan bu kandil en az dünya kadar titrekti.
Ağyar kaplamıştı bedenimizi, nefsin elleriyle birlikte
Yenilmiştik nefse, yenilmiştik nefese…
Ney hamuş yani suskunlaşmıştı birden
Yoldaş olduğu yere bayılmış, aşık tek kalmıştı.
Mecnun gibi diyememiştik, “biz Leyla’yı ararken Mevla’yı bulduk” diye.
Bize gösterilen yola giremedik, girenleri de engellemeye çalıştık.
Kâh güldük, kâh eğlendik,
Lakin Mevlana’nın dediği gibi gülümsemelerin öncesinde hazırlık yapan gözyaşlarını bir türlü dökemedik.

Şimdi anladım ki, Yusuf olmak kör kuyulara atılmak imiş,
Züleyha olmak Nil’in azgın sularında bile dimdik kalabilmek imiş,
Kuyu olmak, Yusuf’u içine alabilmek;
Yakup olmak kanlı gömleği eline alıp, “Yusuf’um öldü mü” diyebilmek imiş.
Şimdi anladım ki;
Eşref-i mahluk Ney’in bile vakıf olduğu sırrı* bilememek;
bu sebepten devamlı gülmek imiş.
Hû diyelim dostlar. Sırrın tekmilliğine, Hû…

* Bu sırrı diğer yazımda konu edineceğim.

savas-istemiyorum-anne

Üşüdüm Anne!

Bombalar yağıyor anne… içimi sızlatan yüreğimi parça parça eden sızılar yağıyor gökten. Bir ışık geliyor önce çarpıyor insanın suratına tam orta yerinden.. Dünya kararıyor birden. Çok mu yaşadık anne, bombalar bizim evimizi neden vuruyor? Ağlıyorum enkazın altında bağırıyorum sesimi duyan yok mu diye. Kimse sesimi duymuyor anne. Taşın toprağın içinde nefes nefeseyim hiçbirşey gelmiyor aklıma seni düşünüyorum..

Senli günleri yoksa artık sensiz günleri mi demeliyim? Herşey gözümün önüne geliyor gelmesine geliyor da neyi farkettim biliyormusun anne. Yaşıyormuyum acaba yoksa bunların hepsi bir rüyamı. Anne diye haykırasım geliyor ama… bağıramıyorum anne! Duyuyormusun beni bağıramıyorum. Sesim çıkmıyor anne. Üzerimde ki topraklar bana çoktan kefen oldu da ben mi farkına varamıyorum. Hani kefen beyaz olurdu? Benimki kahverengi anne.. küçük bir ışık var tam gözümün önünde başımı çevirmek istiyorum çeviremiyorum ellerimi hissetmiyorum anne..

Bacaklarım ? yerindeler mi acaba? Işık aralanıyor işte buldular beni.. çıkartıyorlar bu kahverengi örtünün içinden.. bir sedyeye koyuyorlar beni götürüyorlar hiç bilmediğim yerlere. Anne nerdesin? Beni arıyorsun zannediyordum. Unuttun mu beni anne? Artık bacaklarım yok ellerimse ellerim değil artık. Ne demeliyim bilmiyorum ama sen yoksun işte.. ben ben seni beklerken beyaz önlüklü amcalar geliyor yanıma. Belki yaşar diyorlar ben yaşıyorum diyorum beni duymuyorlar. Sana hasret günler çoktan başladı anne. Bana öldüğünü söylüyorlar ama ben inanmak istemiyorum. Öldün mü anne? Gerçekten gittin mi ?

Dört duvar.. ne tarafa baksam SEN. Sensiz günler demiştim o günler çok uzakta değillermiş. Ben seni bırakıp gidicem diye üzülürken.. sen beni bırakıp gittin anne. Allah-u Teala’nın yanındaymışsın.. mutlu oldum Annem orada kesinlikle iyidir dedim kendi kendime.. günlerim Allah’a yalvarmak ile geçiyor artık. Sana gelmek için gün sayıyorum senli günleri özlemle bekliyorum.