Etiket arşivi: argun

100901erdaleren1_bmp,hlarge

12 Eylül Hüznü…

Bugünden yıllar önce.
12 Eylül 1980/
Benim yaşlarımda bir çocuk:
Adı Erdal Eren.
Boynunda bir ilmek ve genişçe bir ip.
İdam sehpasında. Asılmak için beklemekte.
Suçu: bilinmemekte.
Veyahut uydurulma bir suçtan muzdarip.
Daha doğrusu, reşit olmayanı asan cunta bir hükümetin acımasızlığından idam sehpasında.

Yaşı büyük değil…
Henüz on altısında. Ya da gün almıştı on yedisinde.
Gözleri çakır gibi/
rengi simsiyah.
Onca acıya hüzne rağmen besbelli gözlerindeki çocukluk
ve zihninden geçenler…
Yaşıtları kitap okurken veya bir kaç grup mahalleliyle maç yaparken;
Erdal eline tutuşturulmuş kelepçelerle,
Hâkimlerin karşısında.
Suçu: bilinmemekte.
Gözlerindeki çakırlık matlaşsa da besbelli..
Zihnindeki çocuk yitip gitse de işte orada!

Büyümemişti. Hamdı, yanmamıştı.
Belki ona biçilen kader o kadardı, gerisi teferruattı;
ama bilinen şuydu ki, kaderi çok cefasızdı.
Acımasızdı.
Tek bildiği, evlerinin önündeki o koskoca park,
annesinin mis gibi kokan hamurişleri ve
babasının getirdiği sıcacık ekmeklerdi.
Suçu ise bilinmemekteydi.

Metris’in büyük odaları gelse de aklına,
silinmemişti annesinin o güzel gözleri…
ve silinmemişti çocukluğundan kalan izler…
Her ne kadar darbe, işkenceye maruz kalsa da;
Burnunda, evinin sabun ve nane kokusu vardı her zaman…

Öldürmüş müydü, sahiden?
O eller birinin kanına girebilmişmiydi?
Araştırılmamıştı bile.
Beslemek istemiyordu; onca haini içinde besleyen bu devlet!
Beslemeyecekti; zira o kadar hain vardı ki onlardan fırsat bulup;
bir masumun yapıp yapmadığı suçu araştıracak kadar beslememişti.
Sonuç neydi peki, belirsizlikler içinde; tek belli olan mefhum:
İdam!

Boynunda öpüp kokladığı annesinin dudak izlerinin hemen üstüne;
geçirildi koca bir ilmek.
Hemen ardından sıkılandı sehpanın üzerinde:
Sabaha karşı bir vakitte.
Neydi suçu; bilinmemekte.
Neydi günahı; emin olunulmayan bir cinayet;
ve peki neydi boynundaki?
Yaşıtlarının o koca dünyasında akla hayale gelmeyecek koca bir ilmek…

Cellat, önce sıktı ilmeği, boynuna kıravat yerleştirircesine,
Onca idamlığın boynuna yerleştirdiği bu ilmek sızlamıştı ilk kez;
cellat sızlamıştı son kez.
Ama “emir kuluydu” ya hani daha fazla fırsat vermedi vicdanına;
küçük bir örselemeyle susturdu.
Keza evde bekleyen ve açlığın boynuna ilmek vurduğu;
hanımı, çocukları ve diğerleri;
hepsi de birinin ölümüyle, yemek kazanıyor;
canına can katıyordu;
Cellat, haklıydı;
İp, haksızdı;
Cunta, haksızdı!

Sabaha karşı bir cezaevinde,
İnfaz edilirken;
büyük bir kar fırtınası kopmuştu 13 Aralıkta.
Ölen çocuktu.
Sübyandı, ipin altında sallanan; millete göre masum, Devlete göre Katil!
Suçu: kesinleşmiş bile değildi.
Daha doğrusu suçu: bilinememekteydi…

Fazla geçmedi, daha doğrusu fazla yaşayamadı;
Güneş hafif kızıllığıyla doğarken;
Havada ki kızıllık, kan döküldüğünün habercisiydi;
Ana kanının, baba kanının bir ip altında sallandığının habercisi…

Asılmadan önce Savaş Ay’a söylediği o minik söz kayıtlara geçerken; 12 Eylül’ün cefasını bir daha bu millete yaşanmamasını temenni ediyor; ve o zaman idam edilen/öldürülen nice masum insanların ruhlarına Allah’tan rahmet diliyorum.

“Avukatımla görüştürülmüyorum. 18 yaşının altında olmama rağmen beni asacaklarını söylüyorlar. Varsın assınlar, ölümden zerre kadar korkmuyorum. Ama yaşımın tespiti için kemik testini bile yapmayan Devletin korkusu nedendir, bir türlü anlayamıyorum.”

20090919143714825

Anadolu’da Bayram…

Bizim bayramlarımız vardı:
Kurdeleli şekerlerin altında yatan sıcacık çikolatalarımızla birlikte.
Yaşlı amcaların, teyzelerin kırışmış ellerinin yanı sıra,
İçlerinde çarpan kusursuz kalbler vardı.
Öyle sıradan değildi bizim bayramlarımız;
lâkin bu kadar da katahor hiç değildi.

Tatile gitmezdik, bundan önceki bayramlarda.
Denizi bol bir memleketi, ailemize hiç tercih etmemiştik.
Ufak bir yakınma dahi olmazdı gidemedik tatile diye;
Çünkü memleketimiz vardı:
Sıradan, basit, yeşilliklerle dolu…
Belki de ufak bir dağın arkasına saklanmıştı;
Ama çocukluğumuzun, gençliğimizin hatırası saklanmıştı o dağın en ufak yerine!

Hava sıcak olmazdı bazan…
Mesela soğuk bir kış günü sıcacık bir ezandan sonra;
erkenden ayaklanırdı ev ahalisi…
Mahalleyi dolduran ve babasıyla gıcır gıcır elbiselerini giyen çocukların sesi,
tahta pervazlardan ve pencerelerden içeriye doğru süzülürdü.
Bu bayram daha çok onların gibiydi ama çok iyi biliyorduk ki
bu bayram hepimizindi.

Bir ay süren Ramazan’ın gidişinin hüznü buruk bir tebessüm gibi yanaklarımızda;
kalbimizde dururken, etrafta koşuşturan annemizin sesiyle irkilirdik.
Sıcacık çay büyüklerimizin gittiği bayram namazında hemen sonrasına hazır olmalıydı.
Koskoca bir çaydanlığın hangar gibi altına suyu doldururduk önce;
Çayı koyarken yadırgardım oruçlu muyum değil miyim diye;
ama aile şerafının sofra sofra öbeklendiğini gördüğüm vakit;
Oruç olmadığımı, Ramazan’ın bittiğini kabullenirdim.

Ezanın ardından yerleştirilen masalar ve peşi sıra sürüklenip gelen aile büyükleri;
bayram için hazırlardı artık.
Mis gibi havanın, ardından yumuşak bir kızıllıkta güneş ışıldar dururdu;
Tahta pervazlarının hemen arkasında duran tertemiz camlardan…

Yemekler yenir; çaylar yudumlanır;
Bu sırada memleketine yeni gelmiş;
fakülte yollarında dirsek çürütmüş olanlar varsa;
onların gözleri teğlenirdi.
“Sen yiyemiyorsun oralarda” derdi yaşlı anneler;
çift sarılı kocaman haşlanmış yumurtayı önlerine koyarken.
O sırada evin Reisi kaldırırdı kaşlarını önündeki sıcacık;
kâh susamlı kâh sade, tırnaklanmış pideyi elleriyle bölüştürürken.
“Piden bitmiş” derdi uzaklardan gelen oğluna/kızına;
önünde yığılı duran pideyi görmezden gelerek…

Kaşık, çatal sesleriyle bölünürken zihinlerimiz:
dışarıdan gelen cart kırmızı ayakkabılarıyla, minik kurdeleleriyle;
ve de ellerinde tuttuğu bezden çantasıyla minik kızlar;
kâh sivri burunlu, kâh normal tipli kunduralarla,
ortadan ikiye ayrılmış ve güzelce -biryantinlenmiş gibi görünen- limonlanan saçlarıyla;
eğer şehirden gelmişlerse Anadolu’nun doğallığına aykırı -ve emanetmiş gibi- iliştirilen kravatlarla;
kapılara dayananan çocuklarla bölünürdü.
Bayramınız baaaarek olsun“ diyen çocukların sıcacık tebessümleri güneşin kızıllığıyla bir olur;
evimizin en diplerine kadar sokulurdu.

Babamın cebinden çıkardığı desteden para verişini seyrederdik;
Kâh eski anılarımız canlanırdı zihnimizde; kâh boşluğun içinde bocalarken bulurduk kendimizi…
Ama bilirdik ki bir zamanlar o takunyaların ya da cart kırmızı önden cırtcırtlı ayakkabının içinde bizler vardık;
ve o zamanların bayramı; ne bu zamana benzeyecekti;
ne de başka günlere…

“Hey gidi o eski bayramlar” diyenlere ithaf olunur. Gerçekten de nerede o eski bayramlar? (Burnumuzdaki Sümükle Anadoluluyuz yazımın ikinci kısmı.)

SimurghShort

Elfidâ

Kâf dağının eteklerindeydim bugün
Yalnızlığın tebelleş olduğu amansız; ucu bucağı görünmeyen genişçe bir eteği vardı.

Kâh simurgdaydı gözüm; kâh simurgun peşi sıra giden otuz kuşta…
Hepsinin bir oluşunu, var oluşunu ve onca depdepeli yolu bir olup geçmesindeydi sırrım.

Önce batıp çıktıkları aşk denizindeydi gözüm.
Kâh masmavi oluşunda kâh güneşin ışıklarıyla acının kızıllığına bürünmesinde.
Yüzmekteydi binlerce kayık; üstünde simurga yolculuk yapan altmış kuş ile…
Hepsi de aynı noktaya, aynı amaca; aynı meramla gidiyorlardı.
Hepsininde amacı bir
gayesi bir
meramı birdi.

vahdet’e doğru vucud olmuşlardı.
Yaratılış gayesi vahdet-i vücud kendini en iyi şekilde ele vermişti.
Aslında yolculukları kayıkların içindeki eşref-i mâhluk gibi,
ilânihâyeyeydi. Yani sonsuzluğa doğru kanat çırpıyorlar,
Sonsuzluğun içinde simurgu, kuşların sultanını arıyorlardı.

Tabi her şey gibi bir kaç sınavdan geçmeleri gerekirdi; Sultan’a ulaşmadan önce.
Çünkü tek sorumlulukları boynunda inci gibi duran aşklarıydı.
Aynı aşk deryasında kayığıyla yüzmekte olan insanın kalbindeki zerre gibi.
Zira bu deryada geçerli olan şey kuşlar için boyunlarında taşıdığı inci,
İnsan içinse kalbinde taşıdığı aşk zerresiydi.
İki mâhluğun da yolu bir,
katresi bir,
hayatı birdi.

Simurg yolcuları önce aşkın deryasına daldırdı kendini.
Onun suyundan sarhoş olmaktı meramları
Boynundaki inciyi bir nebzede olsun büyütmekti.
Altmış simurg yolcusu kendilerini öyle bir salıverir ki derya-ı aşka
Son on tanesi mahvolur,
harab olur,
yok olur.

Mecnunlaşan diğer elli tanesi ardından hırs ovasına girer. Birbirleriyle hırsa tutuşan
inci sahiplerinin ilk on tanesi  hüsrevâne bir hal alır,
husumet peydahlanır,
metruk bir hâl alınır,
hırsın tebelleş olduğu insanlar gibi yıkılırlar.

Yektâlaşan diğer kırk simurg yolcusu karar verirler,
ayrılmamaya ve her zamanki gibi bir olamaya.
Zira yoldaş azaldıkça yol güçleşiyor;
duyguların en ağır yükü kalblerine ve boyunlarına taktığı incilere musallat olmakta gecikmiyordu.

Ulu varlığın seyrindedir bilgin
Bunda düşmanlık var der gafil
Deniz olduğundan dalgalanır deniz
Onun içindir dalgalar, çöpe sor dilersen*

diye seslendi Ayrılık Vadisi, geriye kalan kırk simurg yolcusuna.
Bir olma yeri değildi zira Ayrılık Vadisi,
Burası gafilin yeriydi ve gafil bunca kuşun arasında düşmanların olduğunu
ayanbeyan haykırıyordu.
Şimdi ayrılık vadisine girerken simurg yolcuları
tuttukları sözü incilerinin içine gömmüşlerdi.
Zira kim bu sözden korkarsa vadi incisini alaşağı edecek,
kendilerini habislerin içine gömecekti.
Ayrılık vadisi sözünü tuttu ve dört gurupta toplanan simurg yolcularından ikinci gurubu alaşağı ediverdi.
On yolcu daha yolunda başarılı olamamış,
incilerindeki aşk kifayete erememişti.
Kalan otuz simurg yolcusu ise yavaş yavaş tırmanmaktaydı; Kâf dağının zirvesine…
Anlatıla anlatıla bitmeyen o muhteşem dağ şimdi karşılarındaydı.

Bir asker, belkide haber veren bir baykuş beklediler önce.
Ya da şatafatlı bir asker töreni,
sedef kakmalarla süslenmiş bir taht,
has ipeklerden imal edilmiş; has mücevheratlarla süslenmiş bir kavuk,
ve bir kaç dalkavuk…

Girdikleri kuşların sultanının mekanıydı sonuçta…
Boyunlarında alınlarının akıyla taşıdığı incininde hakkını ziyadesiyle vermişlerdi:
Bir kaç oda bahşedileceğini sandılar önce otuz yoldaş,
Odanın içinde binlerce çuval kuş yemi;
ve güzel güzel hurilerle doldurulmuş koltukların ortasında, mis gibi yemiş beklediler ki…

Buldukları koskoca dağdı. Sessizlikle örülmüş;
gözlerden ırak kurulmuş; ve sadeliğile göz kamaştıran büyükmübüyük bir dağ…

Otuz kuş önce sermestlikle koskoca Sultan’ın sarayını göremediğini düşündü,
ardından aralarında kopan veleveleyle birlikte bir oyana bir buyana salınmaya başladı.

Aslında ne koskoca sultan simurg vardı; ne de ortada şatafatlı bir saray…
Ortada olan kendilerinden başka bir şey değildi.
Si yani otuz; ömurg yani kuş…
Buldukları sadece “otuz kuş”tan ve çekilen binlerce çile…
Heba edilen onca nefis….
Ve kahırdan biten, tükenen kalın çehreli bir nefis!

Bu gece Kâf dağında yolcuydum.
Bir simurgtum belki, belki de, simurg yolcusu!

Kah battım aşk-ı deryaya kah çıktım Hırslılık ovasına…
Lakin gördüğüm tek şey vardı
Benden içeru bir ben olan varlıktı!

* Ömer Hayyam’dan bir rubai.