Etiket arşivi: aşk

BİZ NE ZAMAN ÖLDÜK

18931Kaç gündür yazıp yazmama konusunda kararsızım. Bir yanım kalemi elime alıp, her şeyi dökmemi istiyordu, öbür yanım ise cesaret edemiyordu. O kadar karma bir dönemdeyim ki… Nereye dönsem, ıslanmış gözlerle bakışıyorum, acıya çarpıyorum. Ne kadar mutsuz herkes böyle?! Ürkütüyor bu beni… Desem de yok…

Neden yaşıyoruz biz? Neyiz? Kimiz? Neden varız allah aşkına… Duygularımız mı var? Düşünecek beyin kaldı mı ki? Hangimiz yapay gözyaşı kullanmıyoruz şimdilerde? Satır aralarında kalmıyor mu hayatlar?…

Ölümden hiç korkmazdım. Neden korkayım ki! Güçlüyüm derdim… Bunu en çok insanların ölümden korktuklarını gördüğümde söylerdim… Biri ölünce televizyonların üzerine atılan siyah örtüleri gördüğümde söylerdim. Biri öldüğünde sessizliğe bürünüldüğünde söylerdim… Herkesin üzeri kararıp, gözleri ağlamaktan kızardığında söylerdim… Sanki sesli konuşmak büyük günahmış gibi susmak zorunda kaldığımızda söylerdim. Herkes o kadar çaresiz, o denli acılı gözüktüğünde söylerdim kendime ‘ben ölümden korkmuyorum’ diye… Çocuk aklı işte… Şimdi anlıyorum… Bir ölünün ne denli yaşanmışlık olduğunu gördüğüm için korkumu korkusuzlukla bastırdığımı, şimdi anlıyorum. Çünkü şimdi hiçbirimizin gözleri ıslanmıyor kendiliğinden… Hepimiz sahte gözyaşları kullanıyoruz gözlerimizdeki kuruluk batmasın diye… Çok ağlamışlıktan değil, şiddetli duygusuzluktan… Şiddetli düşüncesizlikten göz pınarlarımız ıslanmıyor bile… Sanki içimizde atan bir şey yok… Sanki içimize beton dökmüşler… Yanı başımızda birileri ölüyor kılımız kıpırdamıyor… Her gün birileri gerçekten ölüyor… Öldürülüyor… Ecelin bedenlere yaklaşmasına gerek kalmadan birileri istiyor diye birilerinin sevdikleri ölüyor. Sonra bize onlar ölse de aslında ölmüyor diyorlar… Biz de tamam deyip, sadece sözlerle sözde üzülüyoruz. Allah günah yazmasın ama ne zaman bir şehit haberi gelse, önce nereden diye bakıyorum. Bu ayrımcılık yaptığımdan değil, kardeşim aklıma geldiğinden… Acaba onun görev yeri mi diye… Sonra kendimden utanıyorum… İçim bir deli oluyor… Sen de mi diyorum kendime öfkeyle… Dudaklarımda titrek bir mühür… Sessizlik sarıyor beni…

Televizyonların üstüne örtüler atılarak karartılmıyor ekranlar artık, başka türlü oluyor… Bir öpüşme sahnesiyle mesela… İçim bana haykırıyor ya deliriyorum o an suskunluğuma… Aslında öyle değil… Aklım almıyor… Donup kalıyorum… Anlayamıyorum… Kırk gün süren sessizliği anımsıyorum birden… Yine ürküyorum… Sanki yine o acının hissedilmesini bekliyorum… Şaka gibi acı çekelim istiyorum resmen… Delirdim mi ki ben?! Yok… Eskisi gibi his, sahici gözyaşı arıyorum sadece… Ama yok! Kimseden…
Ben anlayamıyorum. Lütfen… Lütfen söyler misiniz? Biz ne zaman öldük?!

ÖZLEM ERDEN

420301_355697671116004_45100555_n

ACI ÇEKMEYE HAZIR MISIN?

Acı çekmeye hazır mısın?

Biliyorsun ki canın çok yanacak… Başlarda güçlü olmaya çalışacaksın, dik durduğunu haykıracaksın aynalara, sana bakanlara… Sonra kahkahalar atacaksın amansızca… Herkesin tek tek gözlerinin içine bakacaksın gülerek… Ta ki dudaklardan hayret sözlerini duyana kadar… Geceleri kendinle kalmamak için misafir olacaksın hayata… Kaçacaksın kendidnen… Sesinden… Gözlerinden… Durmayacaksın, hep yorulacaksın ama hissetmeyeceksin… Güçlü olduğunu söylediklerinde duymamış gibi geçip gideceksin önlerinden… Kimse seni seninleyken göremeyecek…
Kendine söyle şimdiden… Acı giyecek, acı duyacak, acı yiyecek, acı haykıracaksın…
Sonra kendinle yüzleşeceksin… Gözlerinle… Gözyaşların sarılacak sana önce… Sımsıkı… Ellerinle dokunacaksın onlara… Hissedeceksin… Haykırışların hıçkırıklarla buluşacak… İşte o zaman kendin olacaksın… Yastığın yaşaracak kollarının arasında… Tenin titreyecek… İçini dinleyeceksin, içine girercesine…
Tepeden tırnağa acı yoklayacak seni… Alışacaksın… Her ayrılık senin ayrılığın olacak, her göz yaşı senin yanaklarından geçecek… Tek kaldığını anlayacaksın…
Sonra yağmur yağacak… Acıdan arınacaksın… Yavaş yavaş kurulanacaksın güneşle…
Durulacaksın, şen kahkahaların büyümüş olacak… Ve tabi ki sen de…
Tenine ‘hayat devam ediyor’ yapışacak… Ne giyersen giy hiçbiri onun kadar yakışmayacak…
Sen başka olacaksın. Ama sen hiç bilmeyeceksin… Sanki hep senmişçesine…
Adımların hesaplı, temkinli olacak… Kolay gülmeyecek, kolay ağlamayacaksın… Sessizliği dinleyeceksin…
Merhaba demek kolay olmayacak kendi sesine… Nefes alışların değişecek…
Bir ben seni terk ederken, bir ben girecek yüreğinden içeriye… İşte böyle! Acı acı büyümeye devam edeceksin… Kim bilir belki kendini sevmeyi böyle böyle öğrenmiş olacaksın…

ÖZLEM ERDEN

05002826_k_11121724_dogruluk

Mugalata İle Doğruluk Perisi

05002826_k_11121724_dogruluk

  • Koşarak yanından uzaklaştım, zaten bundan sonrasında söyleyecekleri beni zerre kadar ilgilendirmiyordu. İnanmak ile inanmamak arasındaki çelişkilerimin düğümünü çözmüştüm onu sevmeye başladığımda. O, perdeyi aralasa aralasa bizim için; umuda dair ne varsa onları bize katmak için aralardı. Sevince, sevdiği insana yakıştırdığı tek şey kılıf oluyor insanın. Parmağımda can gibi ikimize ait olduğunu hatırlatan nişan yüzüğümü adeta kafasına çalarak ayrıldım yanından. Onunla olabilmek için dünyaları isteselerdi seve seve feda ederdim. Ama benim dünyam ondan ibaretti, onu nasıl olur da başkalarına teslim ederdim? Yapamadan sevdim. O benim çocukluk hayalimdi, onunla olabilmek için aşkı sırtlayıp sevgiye dair bütün iyi temennilerimi aşka adamıştım. Bir ay sonra evlenecektik. Gözleri kahve kokulu sevgilim… Telvemde ayrılık da çıkmamıştı hâlbuki.

 

  • Koşarak yanımdan uzaklaştı. Zaten bundan sonrasında ona söyleyeceğim ne olabilirdi ki? İnsanoğlu şeytana yenilir derler ya; aslında şeytan olan da melek olan da hep yine insanoğlu. Seçimlerimizin kaderini yaşatıyoruz sevdiklerimize ve en mühimi de kendimize. Birbirimizi çocukluğumuzdan beri tanırdık, ben önceleri ona arkadaş gözüyle baksam da zamanla uzun kumral saçlarının esiri olduğumu fark etmiştim. O uzun sarı saçların sahibi ben olmalıydım, onun her şeyi ben olmalıydım, bir başkası değil. Bir anlık heves değil, bir anlık heves değilsin dedim. Artık bana inanmıyordu. İnanması için bir nedenim vardı: ona duyduğum aşk. Yine de bu yeterli gelmeyecekti. Çünkü ben ona, sevdiğim dediğim kadına yanlış yapmıştım. Sonra farklı yolların farklı vasıtaları haline geldik. O koştu, ben peşinden koşmadım. Koşsam da gururum beni kolumdan hemen tutardı. Gurur… Sevenleri ayıran gurur mu ki?

 

“Birbirlerini seviyorlardı, bunu neden yaptın?”

“İkimiz oynadık ve ben kazandım. Bilirsin, birimizden biri kazanmak zorunda. İradeli olsaydı da bana yenilmeseydi o da o zaman.”

“Bunu yapmamalıydın, sen, sen çok kötüsün.”

“Şimdi zırvalamayı kes. Kazandım mı, kazandım. Ayrıldılar mı, ayrıldılar. Zafer benim…”

“Seni öldürmem lazım.”

“Haydi, bir dene bakalım, sen beni öldürsen bile ben yeniden başka bir insanda doğarım merak etme sen.”

 

  • Bir başkasıyla evlenişini seyrediyorum. Damatlık ona o kadar yakışmış ki! Kollarında gelin çiçeği olacaktım, hiçbir zaman yüzümü soldurmayacaktı. Kahrediyor beni, hâlâ onun kokusu var üstümde. Hâlâ o sinmiş gecelerime, gündüzlerimin günaydınlı sürprizleri oluyor sesi; kulaklarımda. Onu o kadar çok özlüyorum ki… Bir başka kadın var kollarında, bir başka kadının yanında ve bir başka kadınla. Şöyle bir uğrayıp, ona mutluluklar dileyip çekip gidecektim. Tıpkı o gün yaptığım gibi. Başaramadım. Ben ona mutluluk dileyeyim derken farkında olmadan bütün mutsuzluklarımı yanıma alıp da gelmişim. Yine ona, onu son bir kez görmek için gelmişim.

 

 

 

  • Yine karşımdaydı upuzun kumral saçlarıyla. Yalnız bu kez kollarımda başka bir kadın vardı. Aradan geçen beş yıllık zaman bile unutturamamıştı bana onu, yalnız gururum el vermemişti, yapamamıştım. Hatalarımı affettirememek şöyle dursun, üstüne bir de başka bir kadınla evlenmeyi seçmiştim. Aşkta gurur olur muydu? Gurur ne kadar geçerliydi? Ben gururlu bir adam oldum da sadık bir adam olmayı hiç bilemedim. Kendimi yaralarımla dövmek için mi evleniyorum başka bir kadınla? Ya da yaram taze değil imajını mı vermeye çalışıyorum gururla?

 

“Bunu nasıl yaptın sevenlere? Nasıl oldu da Murat’ın başka bir kadınla evlenmesine göz yumdun? Sen çok ama çok kötüsün.”

“Önce ufak bir sürpriz, hayatın acı bir sürprizi gibi başladı her şey. Sonrası sonra… Bak işte, o tam da benim düşlediğim gibi şimdi başka bir kadınla. Yağmur’un adı yağmurlarda saklı değil artık, yağmur’un yağmuru onun kendi gözlerinde, bak yaş olmuş; ağlıyor… Sen doğruluksun, dürüstlüksün ve ben mugalâta… Seninle olan savaşlarımızda hep ben kazanacağım…”

 

  • Her şey dün gibi netti Yağmur’un hafızasında. Murat’la birbirlerini çok seviyorlardı, Murat onun çocukluk aşkıydı ve eninde sonunda son aşkı olarak yanında kalacaktı. Sonra bir gün Murat’ı başka bir kadının kollarında, başka bir kadının hayatında, başka bir kadının yolunda buldu. Murat ona yalan söylemişti, onu aldatmıştı. Doğruluk ile Mugalâta’nın bir savaşıydı bu. İnsanlar gururun aşkın sevginin ve sevmenin derecesini ölçemezken bir de yalanlara kapılıveriyorlardı. Capcanlı duruyordu karşısında şimdi Murat. Onu aldattığı kadının kollarında! Kendisine bunu neden yaptığını kendisi de bilmiyordu. Onu tebrik etmek için dikilmişti güya karşısına. Tebrik ile acının yönü değişmişti yine… Belki de suratına tükürecek ve acısını hafifletecekti içinde. Yapamazdı. Yapmadı.

“Seni öldürmem lazım Mugalâta. Sen, sevenleri bile ayıracak kadar kötüsün. Doğru gibi görünüp insanları, birbirlerini sevenleri kandırıyorsun. Şeytanla birlik oluyorsun ve bütün melekleri; doğrulukları yerle bir ediyorsun. Bak, seven birilerini daha ayırdın. O bir başka kadının kollarında, sevdiği kadın yalnızlığın huzurunda can çekişiyor. Seni öldürmeliyim, hemen burada şimdi!”

“Sana söyledim doğruluk perisi. Sen beni öldürsen dahi ben başka insanlarda ve başka ruhlarda yaşamaya devam edeceğim. Çünkü neden biliyor musun? Bu dünyanın düzeni böyle… Ben olmasam sen hiç olamazsın. Yalanlar riyalar yanlışlar olmasa doğruluğun kıymeti ve doğruluğun peşinde koşan doğru olan insanların kıymetleri anlaşılır mı ki?”

“Bana ahkâm kesmeyi bırak! Seni hemen burada öldüreceğim.”

 

Doğruluk perisi Mugalâta’nın tam karşısında dikilmiş silahını ateş almak üzere Mugalâta’ya doğrultmuştu. Adeta insanlığı kurtarmak üzere atılan bir adımdı bu.

“Başka insanların canını yakmana, sevenlerin birbirlerine yanlış yapmalarına göz yummana izin vermeyeceğim, gerekirse şuracıkta vuracağım seni. Son duanı et!”

Doğruluk Perisi Mugalâta’yı vurmuştu. Mugalâta yerde çırpınırken Murat sevdiği kadının yağmur gözlerinden öpemeden onu kaybetmişti. Kollarında o kadın vardı, sevdiği kadına bir anlık gafletle yanlış yaptığı o kadın. Yağmur, yağmur dolu gözlerini kaldırımların ıslaklığına razı etmişti. Silahın ateş aldığını bir tek onlar duymuşlardı:. Biri Doğruluk Perisi, diğeri ise son nefesini vermek üzere olan Mugalâta…

Mugalâta son nefesini verirken dünyaya yeniden geleceğini, başka insanları yanlışlarla yoldan çıkartacağını biliyordu. Onun işiydi bu. Onun adıydı bu. Ona bu yüzden Mugalâta derlerdi. Doğru gibi görünen yanlışların adresiydi o. Bir de gurur vardı, sevenlerin sevdiklerine gidememe bahaneleri olarak yaşayan. Doğruluk Perisi mugalâta’yı vurduğu ve öldürdüğü için ceza bile almadı, almazdı.

Çünkü zaten mugalâta başka bir düzende başka yanlışları yaşatmak için yeniden dünyada olacaktı. Doğruluk Perisi ve gurur da… Üçü aynı düzende olmasa insanlık var olmayı becerebilir miydi?

Gökten üç niyet düştü. Biri mugalâta, biri doğruluk perisi ve sonuncusu gurur… Kim hangisine ihtiyaç duyuyorsa onu alacaktı. Üçü hiçbir zaman yok olamazdı ama hafifletilebilirdi insanlığa kattığı acıları. İnsanoğlu doğruluğu seçmekte direnirse mugalâta kendi acısını yalnızca kendisinde sarmayı seçebilirdi belki, gurur da kendisinden bir halt olmayacağını anlayıp çeker giderdi. Anlardı ki insanlar birbirlerini sevmeye devam ettikçe daha güzeller… Anlardı ki sevdiğini sevdiğine söyleyen insanoğlu nefes aldıkça dünya hep daha güzel…

Dilara AKSOY

159375290018775_1259681089

CESETLER

Hiçbir şeye değmemiş miydi? Senelerce akıttığım gözyaşlarıma, hiç kimseyle olmayışıma, bekleyişime, umut kırıntılarını gönül tezgâhıma bir bir ekleyişime değmemiş miydi? Sahi, neydim ben onun gözünde? Bir kumar… Bazen delicesine kalma isteğiyle tutuştuğu, bazen tasını tarağını acımadan toplayıp gittiği, ne yaparsa yapsın yaralarıma rağmen yanında kalmasını istediği biri olmuştum. Gözlerim yanıyor. Adalet olacaksa şu dünyada, sevilenlerin, sevenleri üzmemeleri hususunda bir yasa çıkarılmalı. O yasaya uymayan, sevdiğini üzen, hayatının sonuna kadar yalnızlıkla cezalandırılmalı… Seven, sevilmek zorunda değil. Ama sevilen bile bile can yakıyorsa, bu hiç adil değil.

Aşktan yana adalet istiyoruz. Çok mu değer veriyoruz, ne?! Eteğimizdeki taşları döktüğümüz hâlde, yüreğindeki yangını söndüreceğimize dair söz verdiğimiz hâlde gelmemekte ısrar ediyorlar, bir köpek gibi gidiyoruz. Çok âşığız ya hani, aşk böyle bir şey sanıyoruz. Kuyruğumuza bassa bile, sesimizi çıkarmayacağız. “Köpek gibi seviyor” deyip acıyacakları yerde, sinek gibi de eziyorlar.
Bunca sene biriktirdiğimiz duygulara değmemişler miydi? Bir paçavra gibi, bencillikleri hat safhada, sokak kedisi gibi atmışlardı oysa ki. Peki kovulduğumuz yere gitmek en büyük gurursuzluğumuz değil miydi?
Aşk ne zamandan beri gurur istiyordu ki? Mantığımızı onları sevdiğimiz yerde bıraktık da onlara gittik.Peki değdi mi? Hayır, değmedi. Ama yine olsa, yine böyle delicesine, böyle insafsızca çekip gidenleri severiz.

Aşk da uyuşturucu gibi. Dozunu arttırdıkça alasın gelir. Daha fazla istersin, daha fazla yanmak istersin, daha fazla öldürsün; kalsın, gitmesin, gitse de dönsün istersin. Aşk bir kere öncelikle üzme adetinden çıkmalı…
Aşkın yangın yeri olduğunu da kim söyledi? Herkes tutturmuş bir aşk eşittir acı diye…
Hayır, aşk gözlerin parıldamasıydı. Ben bunu hiç yaşamadım oysaki. Damarıma bastığı yetmiyormuş gibi, yüreğimin de aşk dolu meyhanesinde içkisini yudumlayıp, sefasını sürmüştü. Yüreğim yanıyor. Söylediklerim, söyleyeceklerim onun o taş kalbine oturmayacak. Kalbi o kadar taş ki, bir kayanın altında kalsa, o taş kalbi galip gelir. Biz değer vermeyene değer vermekle yanlış yaptık. Cümlelerimizi, kelimelerimizi, saliselerimizi hak etmeyenleri el üstünde tutarak, aşka “Namert!” dedirttik. Oysaki aşkın bir günahı yoktu ki, üstü örtülsün.
Melankolik aşk rüzgarından savrula savrula buralara kadar geldim. Bir daha böyle sevebileceğime dair inancımı da attım denize, martılar nasiplensinler. Deli gibi sevsinler denizi, hiç ayrılmasınlar, gitmesinler.Yalnız sadece onlar sevmekle kalmasınlar, deniz de çok sevsin martıları, bir ömür boyu birbirlerini sevsinler.

Aşk, bir mazoşistle bir sadistin kesişme noktası değildi. Siz konuyu yanlış anlamışsınız. Yalnızlığını bile feda edebilecek kadar seviyorsan, ölümü bile göze alıyorsan, canını feda etme seviyesine geldiysen, yalnızca o varsa gözünde, aşk buydu. Korkak tavukların bezirganlık yaptıkları bir oyun alanı değildi aşk. Aşkı da sırtından bıçakladınız. Kanlar içinde yığıldı kaldı üstüme, kurtaramadım.
Şimdi üç ölü var. Aşk, o ve ben… Bu aşkta her gün ölüp dirilirken reenkarnasyona da inanır oldum. Küllerimden doğarım elbet yeniden, Anka Kuşu’na açık ara farkla selamımı çakarım. Ama aşk ve o, ikisi artık yaşamayacaklar. İki mezar var şimdi. Diri diri gömülmüştüm, kalktım, şefkatle yüzüne dokundum, hep istediğim gibi… Ağlama hakkımı kullandım. Vedalar da hep ağlatırdı zaten. Gözlerimden düşen yaş, yüzünde yağmur oldu. Şemsiyemi almadım sevgilim, ölülerden de korkmam, dirilerden korkmak her zaman daha iyi… Sen canımı insafsızca acıtırken senden korktum ben. Şimdiki hâlin hiç can yakmaz. Sadece gözlerim yaşarıyor, adı üstünde veda işte.
Bunca sene kusursuz aşk masalımızda uyumayı hak etmemişler miydi? Çal oradan kardeş, Müslüm Baba söylesin. Desin ki; “Tanrı istemezse yaprak düşmezmiş, tanrı istemezse insan ölmezmiş”
İç sesimizden de yanıt hemen gelsin: “Yoo Müslüm Baba, tanrı istemeden de öldürüyor herkes birbirini.Bunca cinayetin sebebi bencil ruhların ölümsüz diyeti… Herkes birbirini yiyor açlıktan, herkes birbirine kan kusuyor yalnızlıktan, herkes birbirini aşksızlıkla dövüyor, yalnızlığa sitem dokuyarak…”
Tanrı istemeden de ölüyor insanlar. Sevdiklerimiz öldürüyor bizi Müslüm Baba. Sevdiklerimiz…Keza, ben de severken öldüm. Bak, yine dirildim. İki ceset var ortada. Biri aşk, biri o… Reenkarnasyon’la bana tekrar uğrasalar da, evde yokum. Gönül kapımın kilidinde efkârlı şarkıların matemi var. 

Kimseyi alamam içeri, sevilmemeye değmişler miydi? Evet, sevilmenin güzelliğini farkına varamayınca sevilen herkes, acı çekenler de sevmeye tövbe etmişlerdi. İşte buna değmişlerdi. Bu yüzden bencillik kol geziyordu, bu yüzden kalemler kırık kalplerimizin dostuydu.
Ortada iki ceset var. Biri sen, diğeri bendeki sen… 

Dilara AKSOY

 

GÜNAHLARINDAN KORKANLAR SICAĞI SEVMEZLER

Her beden tozlu yollarda çamura bulandığını düşünür. Kimi tozdan soluksuz kaldığını sanır, kimi ise gerçekten çamura bulandığını… Çok az kişi bilir tozun yağmursuz çamurlaşmayacağını… Her şey gibi tozun da kötü olması için bir başkasının iyisine ihtiyacı var… Yağmur!
Gülü hayata döndüren yağmur, tozu çamurlaştırır! Ne tuhaf değil mi?
Kiminin baharları sondadır. Hüzün kokar… Mutluluğu bile hüznün gülen yüzü olarak tanımlar… En büyük dostları rüzgârlardır… Çünkü dalların kırgınlıklarına, yaprakların cansız bedenlerine sahip çıkar.
Kiminin baharı ilktir… Ilıktır… Ne seni yakar ne de beni dondurur… Kışa çelme takıp, yaza göz kırpar… Yağmurlar can yoldaşlarıdır. Kokmalarını, hep ayakta kalmalarını sağlar.
Bakmayın tüm bunlara ne ilk bahara ne de son bahara sığabilen canlar da var… Sıcağa düşman, soğuğa dostturlar. Çünkü onların paha biçilmez bir ‘beyaz’ umutları var. Hayallerini süsler, o beyaz içerisinde en çok prensesler kendilerini düşler… Bir prens gelecek diye beklerler… Çoğunun sonu hüsran olur, gelinlikleri eller arasında çamur olur, prensleri ise acımasızca ‘kardan adam’…
Bütün bunlar bile yazı kusursuz yapmıyor. Çünkü günahlarından korkanlar sıcağı sevmezler… Cehennemi anımsatır… tüm bunların yanı sıra güneşle dosttur. Bakamazsa bile…
Bütün bunların neresindeyim ben? Ne ilk bahar gibi anlık hevesim yağmurla ıslanacak, ne de bir yaprağın hazin sonuyum… Sıcakta donarım, soğukta yanarım… Hiçbirinde tutunamayan bir Gülhan’ım… Koskaca bir gül evi…
Bir aşığın dudaklarına kenetlenen sözlerinin yerine geçebilen bir ilan-ı aşk…
Hüzünle kaplı, buğulu gözlerin bir kağıt parçası üzerinde takılıp kaldığı kurutulmuş bir anı…
Sevginin ifadesi, ayrılığın özlemi, sözlerin çağrısıyım… Tutan ellerde seven, tutmak isteyen ellerde sevgiliyim…
Aşk eviyim, renkten renge girersem, ayrılığı bile özlerim… Bazen güneşe boyanır, ayrılkla anlaşır, yalnızlığa giderim…
Yağmur yağdı mı pembeleşirim… Heyecan olurum, umut olurum… Sevgiyi belli ederim…
Mavi giyer deniz olur, huzur veririm… Aşıkları dinlendiririm.
Kırmızıyla yürekleri kavururum, sevgi seli olurum…
Bazen beyaz olmaktan korkarım… Hangi elde masum bir gelin, hangi elde hüzünlü bir ölüm çağrıştıracağımı bilemediğim için…
Kısacası hayatı adımda yaşarım… Hayat bana ‘Gül-han’ dedi… Gül! Önce kendimi mutlu etmemi emretti… Sonra mutluluğum hana çevirdi…
Misafirperver bir yüreğim aslında… Lakin bilmeniz gereken tek bir şey var…
Siz beni hangi renge boyarsanız, ben o renkte görünürüm…
Ayrılığınız da, aşkınız da, yalnızlığınız da, umudunuz da sizin bana verdiğiniz renge ve değere bağlı…

 

(Okurum Gülhan Hanım’a sevgilerle)

kadınlar

SEKS İŞÇİLERİ DE İSYAN EDER (!)

Başlığı görüpte tövbe tövbe deyip, yüzü kızaranlar varsa okumasınlar!

Mesela kimse Arınç’ın yüzüne bakıp ‘vajina’ demesin… Yüzü kızarıyormuş. Kendisi mesir macunu fırlatabilir ne de olsa mesir macunu ‘viagra’ değilmiş… Ha O, viagra gibi sözcükler de kullanabilir… Ama kimse onun yanında kalkıp kadının organından söz etmesin… Organ dedim, acaba o da yüz kızartır mı?!

Neyse… Geçenlerde bir haber gördüm. Muhtemelen hepiniz de görmüşsünüzdür.

‘Hayat kadınları’ evlerin kapatılmasını protesto etmek için yürüyüş yapmışlar. Haber detayında, kadınların açıklamalarında ‘başka yerde çalışamayacaklarına göre’… diye başlayan bir cümle vardı. Doğru… Namuslu  (!) bir toplumun hiçbir ferdi bataklıktan çıkmak isteyen birini işe almazdı. Çünkü vesikalıydı bir kere…  Ee, durum böyle olunca, onlar da yürüme hakkını kendilerinde bulurlar işte.  Hatta bir tanesi, ‘bu benim ekmek param, ekmeğime dokunma’ yazan bir pankartla poz veriyordu.

Sonra haberlerin altındaki yorumları merak ettim, acaba bu habere ne demişler diye…

-Başımıza taş yağacak, tuuu utanmazlar! Bunlar tam fahişe!

-Sonumuz hiç iyi değil. Utanmadan yüzlerini de gizlemiyorlar.

-Allah belanızı versin. Gözlük takıyorlar bi de kendilerini gizlemek için… vs …vs…

Kime göre kim fahişe? Bilen şöyle gelsin…

Ama… Bi milletimizin neyi sevdiğini gözden geçirelim…

Mesela  diziler… (Başbakan bile dizilerle uğraşıyor, ben de yazsam sıkıntı olmaz değil mi? (!) )

Unutulmaz diye bir dizi vardı. Orada Eda diye bir kız, ablasının sözlüsüyle birlikte oluyordu. Tabi ablasının sözlüsü olduğunu bilmeden… Neyse, neticede âşık oluyordu. (!) Üstüne bir de hamile kalmaz mı?! Sonra ablasının sözlüsü olduğunu öğrendi ama aralarında büyük biiiir aşk vardı, vazgeçemediler (!) Herkes onların aşkına üzüldü, ağladı. Üstüne bir de abla suçlu olmaz mı âşıkları anlamıyor diye… Kız ablasının sözlüsüyle yatınca âşık sayıldı. Utanmasına da lüzum yok. Üstüne bir de namus bekçisi binlerce fanı oldu… O dizi de en çok beğenilen karakter oldu.

Sonra Kavak Yelleri’nin meşhur Aslı’sı… Bütün arkadaşlarının sırayla sevgilisi oldu. O, kimden ayrıldıysa, seyirci ayrıldığı kişiden nefret etti, kimi sevdiyse onu alkışladı. Aslı’ya her yol mubah sayıldı nedense… Hani bu toplumun ferdi olmazsam, neler neler sanacağım da neyse…

Yaprak Dökümü’nün meşhur Leyla’sı… Herkes onunla ağladı neredeyse… Necla da lanetlendi. Çünkü Leyla’nın kocasıyla kaçtı…  Hâlbuki önce Leyla, kardeşinin sevgilisini ayartıyordu ama bizim seyirci (!) nikâh kimdeyse onu akladı… Unutulmaz’ın Eda’sına sahip çıktığı gibi nedense Yaprak Dökümü’nün Necla’sına sahip çıkmadılar. Aralarındaki farkı hala anlayabilmiş değilim… (!)

Aşk’ı Memnu’nun Bihter’i unutulur mu? Kocasını, kocasının oğlum dediği kişiyle aldattı.Üstelik o kişi yani Behlül, Bihter’in ablasının eski sevgilisiydi. Ama millet Behlül’le Bihter öpüşsün diye de dört gözle bekledi. Behlül’e âşık Nihal’den nefret ettiler.  Hani ellerinden gelse ekrandan içeri girip, kendi evlerinde saklanmalarını teklif edeceklerdi… Onların da binlerce sahipleneni oldu…

Aşk’a (!) saygı sonsuz ne de olsa (?)

Yazık oldu Fatmagül’e… Fişlendi tıpkı sokağa dökülen hayat kadınları gibi… Hatta günlerce tartıştılar suçu ne diye… Sonuç ‘o saatte ne işi vardı sokakta’ oldu… Halbuki sevdiğini uğurlamak için yanına gidiyordu. Tecavüze uğradı hem de dört kişi tarafından… Tecavüzcüleri sorgulayan olmadı neredeyse… Herkes Fatmagül’e yüklendi… Sadece yengesi olsa tamam… Ama bütün ahali onu suçladı…

Bir de Uçurum’un kadınları vardı… Ne yollarla ne işkencelerle hayat kadını olmaya zorlandıklarını anlatıyorlardı. ‘Bakın biz de sizin eşiniz, kızınız, kardeşiniz gibi temiz, masumuz. Kendi isteğimizle burada değiliz demeye çalıştılar. Yardım edin, kurtarın diye seslenmeye kalkıştılar… Kimsenin, anasının karnında fahişe olarak doğmadığını haykırmaya çalıştılar. Kimse duymadı. Duymak bile istemediler, sahiplenilmeyince de hepsi susturuldu… Ekranlardan kaldırıldı reyting yüzünden… Yani izlemek kimsenin işine bile gelmedi.

Bu durumda hayatlarından çalınarak, zorla ‘hayat’a mal edilen kadınlara kim ağlar…

Hayat kadınlarına git gide mesleki isimler bulunmaya başlanıyor… Mesela en son duyduğum ‘seks işçisi’ydi…

Onlar seks işçisi olarak damgalanırken, porno ‘yıldız’ları ise kırmızı halı üzerinden yürütülüyor, alkışlanıyorlar. Dünyanın saygın kişileri haline geliyor. Aralarındaki fark ise adı üstünde biri işçi, mecburiyetten yapıyor, diğeri ise ‘yıldız’, isteğiyle yapıyor.

Günlük kıyafet değiştirir gibi sevgili değiştirenler merakla izleniyor, hayranlıkla alkışlanıyor. Çünkü gizli kaçaklı yapmıyorlar. Aleni bir şekilde, herkesin gözüne soka soka yapıyorlar. Hatta Müjde Ar’ın böyle bir filmi vardı. Komşusu olan bir kız sevgilisiyle aleni şekilde her şeyi yaparken, kimse bir şey bile demiyordu. Müjde Ar ise gizli gizli sevgilisiyle buluşunca mahalleli tarafından etiketlenip, başına gelmeyen kalmıyordu. Komşu kızı da yapıyor, ona niye bir şey demiyorsunuz diye savunmaya  kalkıştı ki hemen ‘ o gizli gizli yapmıyor’ diye lafı ağzına tıkadılar.

Gelelim habere yeniden… Utanmaz denilen ‘hayat kadınları’ namus bekçilerini inceden uyarıyordu.

‘ Genelevler kapatılırsa sokaklarda işimizi yapacağız, o zaman daha çok kadın cinayeti vs olur’ deniliyordu.

Hâlbuki ne kadar yanılıyorlar. Asıl o zaman ‘fahişe’ değil, ‘star’ olacaklarını bi bilseler (!)

Çünkü bu millet gizli saklı şeyleri sevmez…

Fahişelere gidenleri değil fahişelik yapanları yargılar…

Tecavüz edeni değil, tecavüze uğrayanı dışlar…

Çalanı değil, çaldıranı suçlar…

Hamile bırakıp kaçanı değil, babasız çocuk doğurmak istemeyip, çocuğunu aldıranı cezalandırır…

Gördüğünüz gibi ezber bozan bir milletimiz var.

Hal böyleyken etiketlenmek istemiyorsanız, tek çareniz var;

Ya  ‘aşığım’ diyeceksiniz ya da bu diyardan gideceksiniz…

Yoksa isyanınız içinizde patlar… Çünkü bu toplum namusun üstüne çıkana değil, altına yatana bakar… Kadının vajinası yüz kızartırken, erkeğin uçkuru gurur kaynağı olur…

 

 

KIRIK KALBİME SEVMEYİ ÖĞRET

Her şey çok zordu. Çok üzüldüm ama yaşananların beni üzdüğünü sanıyordum, ama herkes kendi kendimi üzdüğümü söyleyip, duruyordu.

Kendi kendimi üzdüğümün farkında bile değildim. Herkes gibi ama herkesten farklı gizlediğim çok gözyaşım oldu. Büyümek zor geldi ama sahip olmadığım bir çocukluk vardı. Küçüklüğü öğrenmek için çok geçti artık.

Tek kaldım. Yine herkesin dediği gibi kendi seçimlerimdi. Sevmeyi öğrenmeye başladığımda ‘sevmek insanı ne kadar üzebilir ki?’ dediğimi bilirim. Hislerim görüntümün aksine çok çocuktu, çok saf, çok masumdu.

Sonra büyüdüler. Birine çok değer verdim. Çok güvendim. Hedeflerimi, kararlarımı değiştirdim ama hep bir çizgide durdum. Ne ona gidebildim ne de kendime dönebildim. Yüreğimi küçültüp, bedenimi yordum, ayaklarımı yordum, koşuşturdum. Herkesten çok çalışıp, herkesten az uyuyordum. Yıldızları unuttum. Gökyüzüyle konuşmayı da… Kağıtları bıraktım, kalemi dersten derse ite kaka kullanıyordum. Zordu… ben yoruldum… bedenim yoruldu… kalbim yoruldu… Dışarıdan hep gülmek zorundaydım, güldüm. Güçlü olmak zorundaydım, güçlüydüm. Duvar üzerine duvar ördüm. Bana gelmek isteyen asla bana varamadı. İstediğim an benden soğumalarını sağladım. Erkek gibi korkusuz olmayı öğrendim.

Bütün bunlar tekken işe yarıyordu. İnsanlarla uğraşmayı çok sevsem de onlar çok acımasız. Bu yüzden kendimi hep korumam gerektiğini ve bunu benden başka kimsenin yapamayacağını düşündüm ve kendimi buna inandırdım. Benim için benden başka kimse bir şey yapmayacaktı çünkü.

Duygularım da kırıldı, hevesim de, kalbim de… Onlar da yorgun düşünce hayat öylesine vardı, öylesine yok…

Sonra o geldi. Anlıktı… Umulmadık bir şeydi… Sürekli gülmeye başladım yine yeniden.  Hem kabullendiğim şeyler oluyordu hem kabullenmekten korktuklarım. Kimler bilir bilmiyorum ama tek yaşayan birine yapılacak en büyük kötülük, yalnızlıklarını elinden almalarıdır. Bir kere yalnızlıklarını alıp, yerlerine geçerlerse ve gün gelip gitmeyi seçerlerse toparlanmak çok zor oluyor. Enkazdan yeniden bina inşa etmek gibi…

Ona alışmaya başladığımı fark ettiğim her an korkularımı yokladım. Yalnızlığımı öne sürdüm. Üzülmek istemediğimi biliyordum. Üzülmek istemiyordum. Ama plansız oluyordu her şey, çok içten ve samimi…

Zaman hep içimde yok olduğuna inandığım heyecanı onun karşısına çıktığımda yeniden bana yaşatıyordu. Kendime itiraf edemezsem de bu heyecanın sebebini seviyordum.

Mutlu olmak buydu işte. Hiçbir şey düşünmeden, planlamadan, yargılamadan, ayakların götürdüğü yere gitmek ve asla dediğin her ne varsa gülümseyerek yaptığından söz etmekti.

Onunla kendimi yenilemeye başladım. Farkındaydım ama o farkında değildi. Git gide içime girdikçe karmaşıklığım ürkütmeye başladı. Dışa dönük korkusuzluğumdan rahatsız olmaya başladı.

Kabullenemediğini fark ettiği asiliğimden yakındı. Hayata karşı duruşumun doğru olduğunu ama aynı duruşun ilişkide yanlış olduğunu söyledi. Bana göre o bir öğretmendi ben de okula alışmakta güçlük çeken bir öğrenci.

Ona karşı hep inandıklarımı savundum. Hep susturdum. Ona güvenim yine sonsuzdu çünkü. Bunu kabullenmek demek belki de yeniden yenilmek demekti. Acı çekmekten uzaklaşmışken, yeniden karşılaşmaktan çok açık şekilde korkuyordum. Bunu söylemek bile zordu.

Neyselerle günler geçti, derken aylar olmuş.

Farklı bir bağ oluşmuş, ittikçe kendine çeken bir bağ. Çıkmazda hissediyorum kendimi.

Benden gitmek istediğini söyledi. Değişmeyeceğimi, değişemeyeceğimi ve hep bildiğimi okuyacağımı söyledi. Daha sonra üzülmektense, şimdiden gitmenin ve bitirmenin daha iyi olacağını söyledi.

Ona bir söz vermiştim. Bir gün gitmek isterse, neden diye sorup durdurmayacaktım. İstediği an hiç olmamışım gibi gidecektim. O an bu sözü verdiğimi ona hatırlattım. Değişme ihtimalimi sordu. Değişmezsen diye yineledi. O an sustum gerçekten istediğinin bu olup olmadığını sordum. Değişmezsen evet dedi. Değişmeyeceğim demem gerekiyordu belki de beklediği buydu. O an değişmek istediğimi fark ettim. Normal bir kız gibi olmam gerektiğini söylüyordu. Normal bir kız!

Tek olmayı tatmayan, erkek egemenliği altında korunmaya alışan, sevilmenin doyumuyla şımartılan kız modeli!

Bu dedikleri benden uzaktı. Dişilik misafir gibiydi içimde. Sadece olması gereken yerde olur, sonra kaybolurdu.

Düşündüm. Gitmek istedi. Gitmedi…

Kaybetme korkusu olmadığı için git deseydim gidecekti diye düşündüm.

Beni böyle tanıdı. Neden şimdi değişmemi istiyor diye düşündüm.

Neden o istiyor diye değişmek istiyorum diye düşündüm.

Bir gün sonra yüz yüze görüşmek istedim. Bunun bir şey değiştirmeyeceğini, yine söyleyeceklerini yineleyeceğini söyledi. Değiştirdi. Yüzüme söylemeye çalıştı ama diyemedi. Sevecen, ılımlıydı. Ben söyledim, o duymak istemedi.

Bitmedi… Bitemedi. Ona değişmeyi istediğimi söyledim. Bu konuda bana yardım etmesini istedim.

İki kişilik düşünmeyi onunla öğrendim. Sevdiğin tarafından sevilmeyi onunla öğrendim.

Düşünceleri ikinci kişiyle paylaşmayı onunla öğrendim.  El ele yürümeyi onunla öğrendim.

‘gerçekten sevilince sevmenin üzmediğini onunla öğrendim.

Ve şimdi de değişmeyi onunla öğreneceğim.

Zor ama imkânsız değil. Çünkü onu sevmeyi onunla öğrendim. En önemlisi sevdiğimi belirtmeyi, söylemeyi, yaşamayı onunla öğrendim.

Ben içimden geldiği gibi yaşamaya alışan biriyim. İçimden gelenleri yaparken plan yapmak aklıma gelmiyor. Bu yüzden ruhum dilediği gibi davranıyor.

İki kişilik hayat için onun hayatını da hayatıma ekliyorum. Bizi böyle seviyorum. Bizi böyle sev hayatım. Çünkü biz mutlu olmak için birbirimizdeyiz. Çünkü ancak biz birbirimizi mutlu edebiliriz. Unutma mutluluğu da seninle öğrendim.

 

 

CEYHUN ÇAYLAN

(Her şey menfaat değildir. Hala ‘eskide’ olduğu gibi güzel olanları yaşayan ve ‘YAŞATAN’ da var hayatta. Her seven kirli, her sevgili kirleten değilmiş demek ki…)

Bu belki de hayatım boyunca gururla anacağım yazılarımdan biri olacak. Çünkü seni tanımlamaya, dilim döndüğünce seni anlatmaya çalışacağım. Zor! Gerçek anlamda seni tanımlamak çok zor!

Öyle bir zamana gelinmiş ki baba-oğul, anne-kız bile karşılıklı menfaat içerisinde hareket ediyorlar. Sevgililerden söz etmek bile başlı başına bir dipsiz konu… Gözlerden tenlere, tenlerden ceplere, ayaklardan dört tekerlere kadar inen aşkların âşıklarıyla dolu böyle bir zamanda hiçbir şeyin son olmadığının bazı kanıtları vardır hayatta. Senin gibi…

Yüreği cesur insan! Herkesçe dost, herkese vefalı insan… Başkalarınca tebessümle anılan, adı geçtiğinde bile milyonlarca sözü ardı ardına sıralatan insan… Ceyhun Çaylan!

İyi bir evlat! Annesinin onur kaynağı… Arkadaşı, sırdaşı, gururu, umudu ve hala aynı heyecanı…

İyi bir dost! En yakın dostunun kardeş dediği insan… Değer verilir ama değer görülmez. Ona değer verirseniz, değer görürsünüz. Bazen kibrinize yenik düşüp, kendinizden başkasını tanımadığınızda bile onun nazarında değerlisiniz. Sadece kötü gün dostu olmakla yetinmez, iyi gününde de, iyi günlerinizde de samimiyetin simgesi olur.

İyi bir çalışan! Hayatında işi kadar önemsemiyordur belki de kendini… Sorumluluk onun vazgeçilmez mecburiyetidir. Hani kaytarmak ister ya zaman zaman insan, imkânsız! İyi olmak gerçek anlamda iyileştirir kendisini…  Şansa bırakmaz, riskten korkmaz, vasfının bir değeri olmaz gözünde… İster patron deyin, ister yönetici, o kendi gözünde işinin işçisidir. İyilikle, sevgiyle çalışmanın ifadesidir.

Suçlu bir beden! Kendine karşı acımasız, kendine karşı suçlu… Başkalarının mutluluğu onun mutluluğundan kat kat değerlidir. Kendini, isteklerini, heveslerini erteler. Bedeninin yorgun savaşçısı, ayaklarının zamansız çilesidir bir anlamda.

Mükemmel bir SEVGİLİ!

Ceyhun demek huzur demek seven için… Kaygısız, şartsız güven, mutluluk demek… Öfkeliyken rüzgâr gibidir. Eser ama serin eser… Derine inmeden diner… Sonra hemen uysal uysal yüzünü okşar. Öfkeli olan sensen, dinmeni bekler. Korkup, terk etmez. Şefkatin ruhu elinde olur. Sımsıkı kenetler ellerine…

Sabırsızlığın sabra dönüştüğü yerdir omuzları. Başını yaslarsın, sıcacık elleriyle okşar, sever. Sen kötü oldum dersin, öyle sanırsın, kahredersin kendini, o ise yüceltir yerle bir ettiğin tüm duygularını.

İtiraf etmek gerekirse şu zamanda türünün son örneği… Sevdiğinden faydalanmak, sevgisinden nem kapmak, duygularını incitip, onuruyla oynamak, bunu ağzından sakız yapmak, sevdiğini başkalarına yem yapmak moda iken iyi olan şeylerin hala yitip gitmediğinin canlı kanıtı.

Ceyhun Çaylan!

Hayatımda olduğun için, yüreğimi yüreksiz insanlardan koruyup, yüreğine eklediğin için, buz gibi ellerimi her fırsatta ısıttığın için, inadımı kırarak sabrını, sevgini sunduğun için, yüreğinin tam da üstünü bana yuva yaptığın için, sevmek fiilini yüreğime yeniden kazandırdığın için, temiz olan hiçbir şeyin kirletilmesine, kirlenmesine izin vermediğin için, sonsuz bir huzru, mutluluğu tüm olumsuzluklarıma rağmen benden esirgemediğin için, benim olduğun için önce Allah’a sonra da sana tüm yüreğimle TEŞEKKÜR EDİYORUM!

Geç yerine geç! Dediğin her an hayata teşekkür ediyorum; çünkü öyle deyip, yüreğinin üstüne koyuyorsun beni…

Seni sevmek lüksüne sahip olduğum için çok şanslıyım. Bu şansı bana verdiğin için de sana borçluyum…

İHANETİ KANSER ETTİ

Bir müzik öğretmeni!

Şen şakrak, güler yüzlü, doğal ve çok içten… Konuşmaya başladığım an da hayran kaldım. Bakımlı, alımlı bu bayan konuşmaya başladığında ise payıma düşen ise susmaktı.

Blok flütten, majörden, minörden çok çektiğimi esprili bir şekilde dile getirdiğimde bana hak verdi. Gülümseyerek hem öğrencileri hem de kendi mesleğini savundu. Sürekli gülümsemesi içime mutluluk yayıyordu. İltifat etmeyi her ne kadar sevmesem de gerçek anlamda hak ediyordu.

-          Hocam çok bakımlı ve güler yüzlüsünüz.

-          Teşekkür ederim. 71 yaşımdayım.

Gerçek anlamda şaşkınlığımı gizlemem mümkün değildi ve payıma düşen sessizliğim başlıyordu.

‘emekli öğretmenim. Kanser tedavisi gördüm.’ Her cümlesinin sonunda ve de ses tonunda hep bir gülümseme vardı. Bunu dile getirdiğimde ise ‘hayata bir kez geliyoruz. Şimdi gülmeyeceğiz de ne zaman güleceğiz’ dedi. Sonra meraklı sorularımla konu konuyu açtı.

Yutkundu bir an ve ekledi ‘ Saçlarım… Saçlarımın avuç avuç gittiğini anladığımda kalktım, aynaya baktım. Bu gördüğüm sen misin? Diye sordum kendime. İşte o zaman ağladım biraz. Sonra gözyaşlarımı sildim. Kendime geldim. Daha önceden iki tane peruk almıştım. Peruğu taktım, güzelce giyindim, süslendim, makyajımı yaptım. Sonra kızım beni gördü perukla. Anladı hemen saçlarımın gittiğini. ‘artık kel ve peruklu bir anneniz var’ dedim. Görmek istedi, sadece ona gösterdim. Tedaviye başladım. ( bir yandan bana vücudundaki izleri gösteriyordu ve her sözünü tebessümle süslüyordu) En çok uyurken zorlanıyordum. Sürekli elim peruğumdaydı acaba düştü mü, çıktı mı diye. Kendim için değil tabi, eşim için. Döndüğünde yatağında ‘kel’ olarak görsün istemedim. En çok o zamanlar zorlandım. Ama geçti iyileştim.

Belki de hiç sormamam gereken soruyu sorma gafletinde bulundum o an. Eşine karşı o denli hassas yaklaşımı yüzümde tebessüm oluşturmuştu çünkü.

-          Hala eşinizle mi berabersiniz peki? ( 71 yaşındaki bu genç, güzel, bakımlı bayanın belki hayır vefat etti vs demesini bekliyordum, bilmiyorum)

‘hayır’ dedi ve devam etti ‘ tam otuz beş yıl önce, ona hoşça kal dedim. Şaşkınlığımı bir kez daha neden sorusuyla dile getirdim.

‘ona bir daha beni kanser etmene izin vermeyeceğim dedim ve hoşça kal dedim.’

İhanet mi?

‘Evet. Ben ofisindeki kişiyle bir şeyler olduğunu seziyordum ama hep hayır diye reddediyordu. Ben de safım ya inanıyordum. Sonra bir gün süslenmiş, teniz kıyafetleriyle hazırlanmış ve (ismini hatırlayamıyorum şu an kadının adını söyledi) kadınla tenis oynamaya gideceğini söyledi. O an ne hissettiğimi anlayamazsın. Allah da yaşattırmasın ama ben o denli kötü olduğumu hiç ama hiç hatırlamıyorum. O an hasta oldum.

Nasıl yani? O nedenle mi ?

‘evet. Onu hissedemezsin. Balkona çıktım ben ne yapacağım dedim şimdi. Ben ne yapacağım.’ Anlatırken bile tüyleri diken diken oldu o an. Gülümsedi. Daha neler var neler dedi.

Film gibi, sonra ne oldu?

Komşumuz vardı. Çok yakınımız. Ona anlattım. Kızdı. Eşiyle birlikte hadi kalk gidiyoruz dedi. Birlikte kalktık, tenis kortuna gittik.

O anda kızı geldi ve işim bitti hadi gidelim dedi. Ya işte böyle dedi ve gülümseyerek adım adım yanımdan uzaklaştı.

Hani bir filmin en can alıcı sahnesinde reklam girer ya araya öyle oldu.

Uzaklaştıkça aklımda kalan içten gülümsemesi ve de kanser tedavisinden sonra eşine ‘ beni bir daha kanser etmene izin vermeyeceğim, hoşça kal’ deyişi kaldı.

71 yaşında ve tam otuz beş yıl önce yaşadıklarını an be an anlatırken tekrar yaşadı. Hayatının dönüm noktası olmuş.

Unutmamış… Nasıl unutabilir ki? Belki de vücudundaki izler sürekli anımsatıyor ama o yaşadıklarını gözyaşları yerine tebessümle süslemiş.

‘ne yaşarsak yaşayalım. Üç günlük dünya hayata bir kez geliyoruz. Şimdi gülmeyeceğiz de ne zaman güleceğiz’ diyordu nasılsa.

Bir ihanet! Başkalaşan bir hayat!

İhanet o an aklımda ruh göçü gibi geldi. Sanki biri hayatınızı hazları ve zevkleri uğruna sizden alıyor ve siz ölen ruhunuzda yeniden can buluyorsunuz. Daha acıya dayanıklı, daha umursamaz ve belki de daha mutlu! (?)

Oysa küçük bir dokunuşta her an kanamaya müsait açık yara gibi… ne kapanıyor ne de unutuluyor.

Yapmayın bunu!

Hayat canımız istediğinde uzun, istemediğinde ise çok kısa. Canımı veririm dediğiniz kişi birden yabancı gelebiliyor size. O halde korkunuzu, karamsarlığınızı, karanlığınızı giydirmeye başladığınızı o teni azat edin. Daha sonra yeni umutlara ya da heveslerinize yönelin. Sizin ihtiraslarınız ve de yasak aşklarınızın size tattırdığı haz, yanı başınızda unuttuğunuz bir hayatın sonu olabilir.

Şarkıcı İzel’i hep merak ederdim. Yüzünün neden öyle olduğunu… O da ihanetten! İhanete uğradığını öğrendiğinde cildi öyle olmuş stresten, üzüntüden. Kızamık olduğunu sanıyormuş önce. Sonradan öğrenmiş nedenini ve geçmeyeceğini.

Gördüğünüz gibi zaman her şeye ilaç olmuyor. Yetmişine geldiğinde de anımsanınca tüyleri diken diken ediyor. Kimsenin buna hakkı yok. Engel olan da yok. Başlangıç için bir son gerekir. Bunu göze alamıyorsanız, başlamayın. Çünkü her başlangıcın bedeli yine bir son’dur.

Acıyı yaşamak zor ama anlatmak imkânsız! Güçlü olmanın tek yolu acıyla anlaşmaktır.

Ve şunu bilin ki çok gülümseyen yüzlerin ardında hep ağlayan bir göz vardır. Onlar acıyla başa çıkamayacaklarını anlayıp, acıyla barışanlardır.

 

Sen

Ah sen! Benim yarım kalmış büyük hikayem,,

İyi insanların yazdığı iyi kitaplardan “ben” demenin edebe aykırı olduğunu öğrendim, ben de çareyi “sen” demekte buldum. Ben Leyla’sız çöllerde Mecnunvari hikayeler anlatan biriydim, sonra ben “ben”den vazgeçip “sen”i anlatmaya karar verdim,,

Sen bu gökkubbenin altında her kaybolduğumda “ben”i bulduğum liman, sen şeytan diye “ben”i taşladığım yegane alan, sen “ben”in bir şey ifade etmesi hali, Mana’m.
Sen benim eksik parçam, kandıkça daha çok susadığım hayat iksirim, tüm sevmelerimi temize çektiğim yaldızlı defterim. Sen benim arayışımın yakarışa dönüştüğü yıkık mabedim.

Sen, daldıkça daha çok müptelası olduğum aşk belası yüzünden pür-ateş kesildiğim vakitlerde, etrafa saçılan yalazlarımı teskin eden serin su. Sen Güneş’e doğru yok olasıya kanat çırpmaklığım geldiğinde, beni basiret ağacına bağlayan prangam. Sen, sevda namazının kazasını kılmak üzere secdedeyken akıl kuşunu koyduğum altın kafes, sen omuzlarımı çatırdatan efkardan boğulmak üzereyken aldığım nefes.

Sen, zaman geçtikçe gözüme daha boş ve zahiri görünen yeryüzünü katlanılabilir ve gerçek kılan, sen hüzünlerimin şaşaalı koleksiyonunu yaptığım camekan. Sen yola çıkarken ayaklarıma geçirdiğim demirden ayakkabılarm, yol azığım, sen dizlerimin bağının çözülüşü, tükenip yarım kalmışlığım. Sen mutluluk senfonimde tüm kompozisyonun gelip düğümlendiği tek notam. Sen benim şafak atmadan hemen önceki geceden de kara, kapkara sevdam!

Sen sıradanlığım. Sen utangaçlığım, korkaklığım. Sen sıradışılığım, arsızlığım, zıvanadan çıkmışlığım.

Sen her cenkte en önde atılmayı marifet bellemiş Yeniçeri’nin göğüs kafesine saplanmış ok, sen kulağıma ölüm sayhaları çalınırken yaşama döndüğüm ışıklı kapım, kendi sapladığı oku kendi çıkaran anlaşılmaz efsunlarla dolu şifacım.

Sen, “ben”i satın almaya servetimin yetmediği köle pazarı, varımı yoğumu tarumar eden çöl rüzgarı! Sen, ağlayan neyin üflediği hicaz makamı,,Papatyaya konan arının anlamı, tüm sıkıntıları dindiren sabah rüzgarı,,

Sen hatalar denizindeki pırıltı, bayağılık yığınları içindeki zerafet,,Sen yorgun ve ölgün sahillerime vuran dalgaların taşıdığı sükunet,,Siyahımda beyazım, beyazımda siyahım, aptallığımda aklım, çaresizliğimde çıkış kapım,,Sen öfkemde serinkanlılığım, sağlığımda göğsüme saplanan ağrım, kararsızlığımda kararım,,

Sen kaderin tecellisi, derdiyle sabrı, keyfiyle kahrı art arda intikal eden,,Sen varlığını duyumsayıp yokluğuna hayıflandığım, sen, yanıbaşımda olup da yolları gözlenen,,

Sen,,Ah sen!

Sen benim başı ümitsiz, sonu belirsiz, hüzünlü hikayem,,