Etiket arşivi: aşk

DUDAKLARINDA BAŞLADI HER ŞEY

Dudaklarında başladı her şey…

Oysa dalından düşmüş bir yaprağın yerdeki çaresizliğine benziyordu umutlarım, hiçbir adımım beni tamamlamaya yetmiyordu. Her şey yarımdan biraz daha eksikti.  Artılarım yorgunluk, halsizlik, suskunlukken, en gerçek arkadaşım yalnızlığımdı. Onu çok seviyordum; çünkü ben onu ne kadar bırakmak istesem de o benden asla vazgeçmiyordu. Yüreğimin elinden sıkıca tutmuş, başka avuçlardan bile saklı tutuyordu. Susuzluğumu gözyaşlarımla gideriyordum. Uykusuzluğun dibine vurduğum anlarda bile gözlerimi açık tutuyordum. Yaşanacak ne varsa bilmek, görmek ve duymak istiyordum. Oysa içten içe benimsediğim üç maymunun şahane oyunuydu. Bu oyun iki benlik oluşturmuştu. Biri herkesin gördüğü, diğeri ise yalnızca benim gördüğüm…

Herkesin gördüğü herkesçe bir iyilik perisi, laf cambazı, oyun hamuru, gücün simgesi, deliliğin iliklenmemiş gömleği, siyahla beyazın çılgın dansı, grinin vazgeçilmez sonuydu. Ya hepti ya da hiç… Sıfatı bedeni, kararları hayatıydı… Ayaklarına yakışan gitmek; yüzüne iliştirdiği sadece gülmekti… Herkesin gördüğü ‘ben’de hükümsüzdüm. Görmek istedikleri kadardım. Üzülmek hakkı yalnızca benim gördüğüme aitti…

Benim gördüğüm karanlıktı, soğuktu, acımasızdı, kendine hırçın, kendine kızgın, kendine asiydi. Güçsüzlüğü gözyaşlarıydı ve onlar hep gecelere aitti. Onlar sadece yağmur yağarken serbestti. Herkesin var olduğu dünyada koca bir kalabalığa sahip yalnızlık abidesiydi.

Nadasa bırakılmış bir ömrün vazgeçilmez bekçisiydim… Herkes için dilediklerim kendime yasaktı. Herkese yapmaktan kaçınmadıklarım, kendim için üşendiklerimdi. Yanan bir tenin buz kesen parçalarıydı ellerim… Ben hem sıcaktım hem de soğuk… Kendimle ben arasında ince bir çizgi vardı. Ne ben çiğneyip geçebildim ne de kendim… Ben bana yasaklı olup herkesindim… Ben sevilirken, kendim sessizce severdim.

Bir yaprağın son serzenişiydim. Git gide eğildim, git gide sarardım… Rüzgara boyun bükmeye bile razıydım. Ne tutunduğum bir dalım kalmıştı ne de savrulacağım yerim… Yerde her an çiğnenme riskiyle bekledim… bekledim… bekledim…

Sonra sen geldin… Dudaklarında başladı her şey… Küçük bir dokunuş… Küçücük bir buse bir rüzgar gibi bedenimi yerden kaldırıp, can verdi…

Ne ben karşı koyabiliyordum ne de kendim… Sen dokundukça sararan yerim yeşermeye başlıyordu.

Sen baktıkça gözlerim bakışlarını yerden çekip, gözlerine değmek istiyordu.

Dudaklarında başladı her şey… Yalnızlığım bile beni istemiyor, sen diyordu. Git gide büyüyordun içimde, git gide gülüyordum.

Tenin tenimdi, senleyken soğuk bakışlarım bile yanıyordu…

Sen geldikçe, ben küllerimden yeniden doğuyordum…

Dudaklarında başladı her şey… İçim dışım birdi artık… Ne herkesin gördüğü kadardım ne de yalnızca gördüğüm kadar. Kendimi nerden toplarsam toplayayım ‘sen’ kadardım artık.

Dudaklarında başladı her şey… Dudakların dudaklarıma değdiği yerde yalnızlığım çığlık çığlığa kaçıyordu benden…

Sonbahar kışa girmeden ilk’e dönüyordu. Seninle yeniden ilkbahar oluyordu… Bir dokunuş dudaktan kalbe, bir bakış yerlerden gözlere yükseliyordu…

Senle bir ben doğuyor, bin ben ölüyordu. Şimdi sahip olduğum bensin… Şimdi sahip olduğun senim…

Ne güzel… Dudaklarında başladı her şey… Yüreğinde büyüyorum, yüreğimde yaşıyorsun…

Her gün dudaklarında açıyorum gözlerimi hayata, yüreğinde uyuyorum. İyi ki varsın AŞK! İyi ki hayatımdasın…

 

 

 

Question

AŞK YAKALARSA

Kimse size onu sevmenizi söylemez, sadece tek bir ses duyarsınız. O da yüreğinizin sesidir. Ondan başka herkes yabancı da, bir tek o size yakın, bir tek o gerçek gibi hissedersiniz. Diğer insanlar; güzeller, yakışıklılar, daha önce önem verdiğiniz insanlar unutulur. O ‘Aşk’ diyerek çalmıştır kapınızı.

Bazen de kırılmaktan korktuğunuz için o kapıyı sonuna dek kapatırsınız. Çünkü öncesinde defalarca kırılmışsınızdır. Hayatınızda kaç kere âşık oldunuz, aşk kaç kere yaşanır? Hangisi gerçek, hangisi sadece size ait? Hangisinde menfaatsiz, sadece aşkla dolarak ona gittiniz?

Hangi birini bir anda unutabildiniz? Kalple akıl onu içeri alsa da, o gittikten sonra bir tek kalp söz dinlemiyor. Aklınıza mukayet olup, unutmaya çalışsanız ve kendinizi unutmaya adamaya çalışsanız bile, kalbiniz söz dinlemediğinden, hepsi yine lafta kalıyor.

Ben renklerin değiştiğini savunurken, bir başkası düzenin değiştiğini savunabiliyordu. Aşk bakış açılarımızın çarpışmasıyla bize özelimizi, güzelimizi sunuyordu. Ben, beni bende göreni değil; kendisinde sonsuza dek görebilecek olanı arıyordum.

“Kafa yapılarımız uymuyor” cümlesinin talihsizliğini yaşayanlarınız olsa gerek. O kafa nasıl bir şey ki bir türlü uymuyor? Büyük ünlü uyumuna mı uymuyor, küçük ünlü uyumuna mı uymuyor?

Uymayan ne arkadaşım? Kalp kalbi seçtikten sonra istersen aklının yarısını sevdiğinde bırak, ne fark eder? Aşka bulaşan mantığın ömrü uzun olur mu?

Sorular denizinde boğulmaktır aşk. Fiziksel yönüyle çekim gücüyle sizi divaneye çeviren kişi, aklı ve kalbiyle de sizi ele geçiriyorsa onu unutmanız neredeyse imkânsızdır. O nedenle insanlar artık izdivaç programlarından medet umar hâldeler. Fizik olarak tamam, lokum gibi kız, acayip yakışıklı bir çocuk lâkin “Kafa olarak anlaşamadık, uymuyor kafa yapılarımız…” sözü olayı bitiriyor işte.

Bazıları da aşktan korktukları için, “Artık başa gelen çekilir, ben mantık evliliği yapacağım” derler.

Aşka inançlarını kaybettiklerinden, aşkı bulamadıklarından, bulup da kaybettiklerinden dolayı olsa gerek, birçok nedeni var aslında bunun. Haydi canım mantık evliliğini yaptın, her şekilde uydunuz.

Yanında kalbin çarpmayacak, ellerin terlemeyecek, dilin damağın kurumayacak, midende kelebekler uçuşmayacak ve sen o insanla bir ömür geçireceksin! Ya da sonunda pes edip geçiremeyeceksin…

Şu frekans nasıl bir şey ki bir türlü tutmuyor. Bir de severiz, sevmez. Sevmediğimiz sever.

Onun talihsizliğini de yaşayan bilir. Sürünüyorsunuz, kadın da olsanız, erkek de olsanız peşinde deli divanesiniz, o da ağırdan satacak ya kendisini, eğlenecek biraz tabi. Oyun istiyor. Oradan oraya sevmediği hâlde türlü oyunlarıyla maymuna çevirir sizi. Sonra bir de bakarsınız ki bir gün, bir başkasının koluna girmiş, başkasıyla birlikte. Salak hissetmez misiniz kendinizi? Son pişmanlık fayda etmez ne yazık ki. O oynadı tabi oynayacağı kadar.

Bir de dürüstçe sevmediğini söyleyip, sizdeki ilginin bitip bitmediğini test eden akıllılar var.

İlgi biterse, sevmiyorsunuz demektir ona göre. Orada olay biter, aşkınız yalandır. Kendisi çok doğruydu da sanki, sizin aşkınızı sınıyor. Kardeşim olur mu böyle demezler mi adama?

Bir de şöyle bir talihsizlik var ki, hayalinizdeki insanın geleceğine dair beklenti içerisine girmek.

Sadece onu düşünmek, bir yerlerde var olduğuna inanıp, diğer herkese kapılarınızı kapatmak.

Sonra da yaşınız geçince “Evde kaldım” paniğiyle, umudunuzu da yitirip, yanlış evliliklere yol almak, ya da yalnızlığı dibine kadar yaşamak…

Hani biri var, kim olduğunu bilmiyorsunuz. Ama bir yerlerde sizi anlayacağına inandığınız, sizi yaşatacağına inandığınız biri… Ona adanıyor şarkılar, şiirler, mektuplar, filmler, kitaplar.

“Giden birini beklemekten iyi ne de olsa, belki de hiç gelmeyecek birini beklemek” diye düşünüyorsunuz. Bir ‘O’ var bir yerlerde. Belki de bazen onu beklemediğimiz için karşımıza çıkanları değerlendirmeye tabi tutuyoruz. Belki de o çıkana kadar sırf bu yüzden yanlış ilişkiler yaşıyoruz.

Flörtün de bir dönemi var. On sene boyunca birlikte olduğunuz birini daha ne kadar tanımaya çalışacaksınız ki? O zamana kadar tanıyamadıysanız, on seneden sonra da hiç tanıyamazsınız. O yüzden, uzun süreli bir ilişkim var deyip, onun sırları verileceğine, o uzun süreli ilişkileri daha ciddi bir boyuta taşımak ilişkileri daha sağlam kılacaktır diye düşünüyorum.

Ara verelim durumları da, sanki maçmış da onun arasını veriyorlarmış, ya da reklammış, filmmiş gibi bir izlenim yaratıyor her zaman gözümde. Neyin arası? Perde kapanmasın aşk eğer gerçekse.

İnsanlar yalnızlık korkusunun ağır basması sonucunda yeni bir ilişkiye başlıyorlar genelde.

Evet, bir çekim gücü ön planda oluyor. Bir şeyler hissediliyor hiç kimseye hissedilmediği kadar.

Lâkin bir aşka esas başlama nedeni, ihtiyaçlardan doğan nedenlerdir. İhtiyaçlarını gidermek için insanlar ilişki yaşıyorlar. Yalnızlık korkusu, hayatında biri olmadan ölüp gitme telaşı, çevresindeki insanların sevgililerinin olması, ya da torun torbaya karışması vb…

Dünyada bir tek ikinizin yaşadığını düşünün. Başka hiç kimse yok. Siz ve o. İkiniz. O zaman yalnızlığı sırtlama düşünceniz daha kolay gelecektir ve belki de onunla olmayı hiç düşünmeyeceksinizdir. Esasında biriyle flört etmemizin en büyük etkeni çevremiz oluyor.

Beğenilmişsiniz, beğenmişsiniz de, bunu taçlandırmak lâzım. Bir şeyler yaşanmazsa çevreye karşı ayıp olur. Hayatınızda kaç kere âşık oldunuz? Hepsi için aynı duyguları mı hissettiniz?

Bittikten sonra hepsinden aynı oranla mı nefret ettiniz? Yoksa zaman geçip, olgunlaştıktan sonra, “Sevmedim” mi dediniz? Yaşadıklarınızla barışmalısınız. Yaşadıklarınız ve sevdiğinizi sandıklarınız, yalnızlığınızı uzaklara saldığınız, çevrenize karşı büyük bir onurla tanıttığınız kişileri, o aşkları bağışlamalısınız. Bakın bağışlamadığınızda neler olur…

1- Aşk yok, zaten ben inanmıyorum. Bir daha hiç kimseyi sevmeyeceğim. Çevremde herkesin sevgilisi var. Ben neden bu kadar şanssızım?

2-Mantık evliliği yapacağım ben, yok kardeşim bir kere aşka inandık iyi halt ettik. Yok yok istemez.

3-Çok mu çirkinim? Neden hiç kimse beni sevmiyor, neden değer vermiyor?

4-Etrafımdaki herkes evlendi. Şu çirkin kız bile evlendi yaa, inanamıyorummm.

Evet, aşksız bir ruh kendisini, ya da çevresindekileri suçlayacaktır. Ama hem aşksız hem kindarsanız, o zaman bırakın aşkı, sevgiyi bulmanız bile imkânsız bir hâle gelir. Bırakın sorgulamaları, yanlışları ve doğrularıyla sevin ne yaşadıysanız. Yalnızlıktan mı yaşadınız o ilişkiyi, yalnızlığı sevin önce. Gerçekten âşık mıydınız, unutamadınız mı? Sigara paketlerinden medet umacağınıza telefon açıp ağzınıza geleni söyleyin ve rahatlayın.

Tek bir insanın “Bitti” demesiyle bitmez ilişkiler. Ayrılmakla da, yol ayrımına girmekle de bitmez.

Bir ilişki ancak onu beyninizden atıp, affettiğiniz an biter. Affedilmeyen bir ilişki beyninizde ve kalbinizde defalarca tekrarlanıp, sizi başkalarından ayırmaya mahkumdur.

Haydi bakalım herkes nefretiyle barışsın. Nefret de yalnız kaldığı için önce bir küfredecek, sonra hepimizi affedecektir.

 

Dilara AKSOY

LOHUSA AŞK

Lohusa bir aşk bu

İçimden kocaman bir sen çıktı

Dolanamadım girdabında düşlerimin,

Mumunu yaktım, aydınlatamadım.

Dün gibiydi sevmelerim

Aşka intikal etmelerim

Dün gibiydi gözü kara hasretim…

Burnunda tüttüğümle mi kaldım,

Süzme sevinçlerinin yalanına mı battım?

Lohusa bir aşk bu,

İçimden senden sonra saplanan,

Nice acı çıktı

Hançer gibiydi sanki,

Dikişlerimi tutturamadım.

Merdut etti gözlerin bile beni

Yandıkça kavruldum

Yandıkça bel bağladım yeşeremeyen umutlara

Sözlerinle kaldım.

Şimdi doğdun yeni bir yürekte

Çıkışın yoktu müspet gülüşlerimden

Azaldığınla kaldın

Çoğaldıklarınla azalttın

Hangi çelişkinin moruk yarınlarına kapak attın?

Lohusa bir sevda bu

Sen düşmemiş, bana sen düşmemiş

Başkası doğurmuş

Ellerim yanmış adeta köz olmuş

Yüreğim firari dünlerinin

Bedensiz nöbetlerine müebbet yemiş,

Durmuş…

Evlat edindim herkesten sonra seni

Lanet okuma, aşk kucağın artık belli

Büyü gözbebeklerimde şimdi

Yarın ağlatacaksın belli…

Doğdun aşkın katıksız yanı,

Doğdun gönlüme!

Lohusa bir aşk bu,

Bırak çelişki dolu cümlelerimi

Şiirim bile şarkı söylüyor

“E bebeğim uyu gönlümde…”

 

Dilara AKSOY

idam_heykel_qprq_185150906e

Aşk Tanrıçası’nın İdam Günü

Coşkulu kalabalığı susturmaya çalışan görevliler uğraşlarının bir sonuç vermediğini görünce bazısı vazgeçip, kenarda olanı biteni izlemeye karar verdi.  Geriye azınlık olarak kalan görevliler ise öfke naraları atan ve ellerine geçirdikleri her şeyi rast gele bir yerlere savuran kalabalığın arasında ezilmemek için şu yapılacak olan şeyin bir an önce başlayıp bitmesi için dualar ediyordu. En sonunda geniş meydanın dört bir yanına yerleştirilen hoparlörlerden boğuk ve cızırtılı, mekanik bir ses duyuldu. Az önce öfkeden kuduran kalabalık her şeyi bir yana bırakıp, pür dikkat sesi dinlemeye başladı.

“Evet dostlarım, bildiğiniz üzere bu gün burada, atalarımızın yüzyıllardır peşinde koştuğu emeli gerçekleştirmek için toplanmış bulunuyoruz. Bu tarihi ve pek önemli ana tanık olmak istiyorsanız lütfen birazcık daha sabredin. Evren var olduğundan beri insanlara acı çektiren bu iblis kılıklı, kötü ve kirli ruh, nihayet yeryüzü üzerinden kalıntıları kalmaksızın temizlenecek. Az sonra gerçekleşecek olan “Aşk Tanrıçası’nın idamını” izleyecek olmak hepinizin için bastırılması güç bir heyecan yaratıyordur, farkındayım. Emin olun ben de sizinle aynı heyecanı paylaşıyorum. Tam yarım saat sonra gerçekleşecek olan idama aşkın tüm kindarlarını bekliyoruz!”

Konuşma bittikten sonra meydanı inleten, kulakları son raddesine kadar zorlayacak olan bir tezahürat koptu. Kimi Aşk Tanrıçası’na sövgüler yağdırıyor, kimi idamı gerçekleştirecek olan başkanı yere göğe sığdıramadan övüyordu.

Nihayet beklenen ana yaklaşıldığında saniyeler kalmıştı sözü verilen yarım saatin dolmasına. Kalabalık, sanki anlaşmışçasına bir anda bağrışlarını kesip son on saniyeyi hep bir ağızdan saymaya başladı.

“On. Dokuz. Sekiz. Yedi. Altı. Beş. Dört Üç. İki. Bir.” Ve saniyeler sonu bulduğunda Adalet Binasının önünden çıkan beden ve o bedenin etrafını çevrelemiş olan güvenlikle beraber dışarı çıktılar. Beden, kendini gösterdiği anda tezahüratlar yeniden başladı. Kimse, durmak bilmeden Aşk Tanrıçası’na haykırıyor hatta ellerine geçen her türlü şeyi ona büyük bir hınçla fırlatıyordu. Bu hengâmenin arasında kimse Adalet Binası’nın karşısındaki büyük apartmanın balkonundan aşağı bakan ekose gömlekli adamın pis ve hain sırıtışını görmemişti.

Dakikalar gittikçe monotonluk kazanırken, Aşk Tanrıçası nicedir bastırmaya çalıştığı gülümsemesini nihayet serbest bırakmıştı. Küçümseyen bir bakışla topluluğu incelerken kalabalığın hakaretlerinden pek de gocunuyor gibi görünmüyordu.

Görevliler Aşk Tanrıça’sının süt rengi, zayıf kollarından nazikçe tutup, kibarca büyük çarmıhın yanlarına bağladılar. Görevliler, Aşk Tanrıça’sının yanındayken kalplerinin normalden daha fazla attığını ve alınlarından soğuk terler boşaldığını hissediyorlardı. Kendilerini bu sexi –aslında adamlar kadın için bu tabiri kullanmazlardı- kadının karşısında kendilerini yetersiz hissetmeye başlamışlardı. Bu da utanmalarına ve pembeleşmiş yanaklarıyla yanlarından aceleyle uzaklaşmalarına neden olmuştu. Aşk Tanrıçası adamların içlerinde bulunduğu durumu fark edince, kısa, saniyelik bir kahkaha attı. Durumun ironiliğine gülüyordu.

Ön taraflarda, yerden aldığı ufak ama ağır taşı rast gele bir tarafa atarak dükkân camlarından birini kıran bir adam Aşk Tanrıçası’nın o birkaç saniyelik gülüşünü fark etti. Gür sesini sonuna kadar kullanarak kalabalığın ortasında bağırmaya başladı.

“Ey ahali! Şu utanmazın yaptığını bakın. Çarmıha gerilmiş, hala pişkince gülüyor şıllık” bir yandan da hararetle Tanrıça’yı gösteriyordu. Kalabalık yüzü sinirden ve bağırmaktan kıpkırmızı olmuş adamın söylediklerini dinledikten sonra bir hınçla çarmıha gerilmiş olan bedene taşlar atmaya başladı. Kalabalık öyle bir coşkuyla dolmuştu ki insanların artık sinirden hızlıca atan mavi, boyun damarları seçilebiliyordu.

İç içe girmiş, sıkış tıkış bir arada durmaya çalışan topluluktan bazı insanlar can havliyle aniden kendilerini meydanın dışarısına atmaya başlamışlardı. Bazıları, burnunun dibine kadar girmiş olan koltuk altlarından yayılan ter kokusundan rahatsız olmuş, kimisi ne yaptığını bilemeyerek bağıran, öfkelenen insanların ağzından çıkan tükürüklerin gözlerine veya vücudunun herhangi bir noktasına girmesiyle mağdur olmuş, bazısı ise, artık bir hayvanın böğürmesini andıran seslerden rahatsız olduğundan dışarı çıkma ihtiyacı hissetmişti. Dışarı çıkanlardan bazıları -hemen yanı başlarındaki çöp kutusuna bile ulaşmaya tenezzül etmeden- caddelerin kenarına, kusuyordu. Bazıları ise sabahtan beri meydanda beklediği için fazlaca sıkışmış, bir ağacın –bazıları o kadar bile kibar olamıyordu- altında zaruri ihtiyaçlarından birini gideriyordu.

Bir süre sonra meydanın dışındaki alanın meydanın içinden bir farkı kalmamaya başlamıştı. Ter ve idrar kokularının iğrençliği her solukta insanların ciğerlerine ulaşıyor, safra sıvıları ağızlarına kadar varıyordu. Etrafta, bu gösterinin artık bitmesi için edilen duaların mırıltıları dolaşmaya başlamıştı.

Kalabalığın şiddeti geçen vakitle daha da artıyorken beklenen vakit geldi. Hoparlörlerden soprano bir ses yayıldı. Tiz ses kulaklarda çınlarken Adalet Binası’nın görkemli balkonundan Bakan görüldü. Ve işte o anda tüm ipler kopuverdi. Kalabalık, bağırmaktan şişen boyun damarlarına aldırmaksızın kendinden geçmeye başlamıştı. Kimse ne dediğini bilmiyor, Bakan’a olan övgüler ve Tanrıça’ya olan sövgüler havada uçuşuyordu. Zaman geçtikçe tezahüratlar anlaşılmaz, boş bir ses kargaşasına dönmeye başladıı.

Bakan ise kendisini öven kalabalığa balkondan el sallıyordu. Gülümsemekten çenesi ağrımaya başlamıştı. Kulakları hissizleşmeden bir an önce şu işin bitirilmesini istiyordu. Bu gösteriş fazla uzamıştı ona göre. Ama tabii onun düşüncelerini dinleyen kimse yoktu. O sadece bir kuklaydı. Başkalarının kuklası. Burada başkan olması perde arkasındaki insanları ilgilendirmiyordu.

Aşk Tanrıçası bıkkınlıkla ve oflayarak gözlerini kalabalığa çevirdi. Kendisi için kalabalıktan gelen güzelliğine ve vücuduna edilen edepsiz lafları ve dile getirilmekten utanılmayan hayalleri duyabiliyordu. Aldırmadı. Tam tersine insanların onu hem edepsizce övmesi hem de haşince sövmesi komiğine gidiyordu. “Ah, insanoğlu! Ne kadar nankör ama!” diye içinden geçirdi.

Gözlerini kalabalıkta seyir ettirirken Adalet Binası’nın balkonundan pişkince gülümseyerek el sallayan başkanı gördü. Daha sonrasında kafasını aksi yöne çevirdi. Balkondan haince sırıtan, ekose gömlekli, ellerini cebine sokmuş olan adamı gördü. Gözleri, adamın suratında bir süre takılı kaldı. Gözlerini delen güneş ışıklarıyla uzağa daha fazla bakamayınca kafasını eğmek zorunda kaldı. Bu sefer gözlerini yerde sabitleyerek dünkü olanlar aklına geldi. Kırık bir tebessümle onları hayal etmeye başladı.

Aklında ilk canlanan görüntü adamın ekose gömleğinin altına giydiği uyumsuz lacivert pantolondu. Sararmış dişlerine çarparak çıkan tütün ve alkol kokusu Tanrıça’nın midesini bulandırmıştı.

Bir başka görüntüde ise adam, elleri bir sandalyeye bağlanmış Tanrıça’nın yüzüne doğru eğilmiş, irileşen gözlerini, Aşk Tanrıçası’nın etrafı mor tonlarla kaplı, kırmızı gözlerine dikmişti.

“Sen,” diye fısıldamıştı daha sonra adam Tanrıça’ya. “Yarın öleceksin. Biliyorsun değil mi?” adam, her kelimeyi tane tane söylerken Tanrıça yüzünü buruşturarak ondan çekmek zorunda kalmıştı. Dişlerinin arasına sıkışmış yemek kırıntılarını görmek onu daha kötü bir duruma sokuyordu.

“Bana bak!” diye kükremişti adam daha sonra sinirle. Bağırdığında gözleri daha da irileşiyor, gözbebekleri, sanki yerlerinden düşeceklermiş gibi ürküntüyle duruyorlardı oldukları yerde.

Tanrıça, yüzüne çarpan pis kokulu nefesle son anda vazgeçmişti adamın söylediklerine itaat etmekten. Bu saate kadar başı dik gelmişti. Kusmayı, günlerdir korumaya çalıştığı gururuna yediremezdi.

Adam sinirlenerek kirli elleriyle, kabaca Aşk Tanrıçası’nın yüzünü kavradı. Kendisine doğru döndürerek bir kez daha pis nefesini onun yüzüne üfledi.

“Ben konuşurken benim yüzüme bakacaksın. Ve ben bir soru sorduğumda bana cevap vereceksin!” Tanrıça, kokudan bayılmak üzereydi. Artık adamın bunu bilerek yaptığını düşünmeye başlamıştı. İçinden lanetler yağdırarak yüzünü adamın pis ellerinden kurtardı ve başını dik tutmaya çalıştı.

Adam doğruldu. İki elini arkasında bağlayarak küçük, loş ve pis odanın içinde volta atmaya başladı.

“Bütün insanlar bir an önce yarın olmasını diliyorlar.” Adamın boğuk ve heybetli tınısı loş odayı doldururken Tanrıça adamın sesiyle titrediğini hissetmişti.

“Sence neden olabilir?” aniden yüzünü Tanrıça’ya çevirerek topuklarının üzerinde döndü. Bu, cevabını beklediği bir soru değildi.

“Ah, Tanrıça! İnan bana acıyorum sana.” Bunları söylerken yüzünde mağrur bir gülümseme, gözlerinde parıldayan ateş vardı. İntikamın ateşi.

Ardından adam, kirli duvarlarda yankı yapacak bir kahkaha patlattı. Tanrıça, adamın bu manidar kahkahasının kendi gururunun üstünde arsızca tepindiğini hissedebiliyordu. Artık başını önüne eğmemek için daha fazla bir gayret uygulamaya başlamıştı.

Bundan sonra bir başka kareye geçiyordu anılar. Bu karede, ekose gömlekli adam çanakları kıpkırmızı olmuş gözlerini Tanrıça’nın gözlerine dikmişti. Sinir, bedeninin her yerinden fışkırıyordu.

“O, senin yüzünden öldü.” Diye fısıldadı adam. Fısıldaması Tanrıça’nın kulaklarını zorlar nitelikliydi. Bu bir fısıltı değildi. Kulaklarını zorlayacak bir çığlığa benzetiyordu bunu.

“O ve onun gibiler.” Diye devam etti daha sonra. “Hepsi senin iblis kılıklı,  doyumsuz, sadist ruhun yüzünden… Bundan zevk alıyordun değil mi? İtiraf et, bizim acı çekmemiz sana zevk veriyordu, değil mi?” adam cümlesinin sonuna doğru bağırmaya başlamıştı. Bağırması kuvvetlendikçe yüzü bir pancarı andıracak şekilde kıpkırmızı oluyordu. Tanrıça, bir aydır ilk defa bu adamın karşısında korktuğunu hissetti. Öfkesinin yoğunluğu kadar yüzüne vuran kırmızı suratıyla üzerine geldikçe bir kuytuya saklanıp, büzülmemek için kendini zor tutuyordu. Zaten istese de yapamazdı. Elleri bağlıyken hiçbir şey yapamazdı.

Adam, duvarların köşelerinde yuva yapan örümcekleri bile ürkütecek histerik bir kahkaha attı. Topuklarının üzerinde dönerek “Ama öleceksin, Tanrıça!” diye hırsla Tanrıça’nın yüzüne soludu. “Öleceksin! Anladın mı seni pis s….”

“Yarın, senin o narin, süt beyazı boynunu bu teşhirci vücudundan ayrılmasını zevkle izleyeceğim. Tıpkı senin, biz senin yüzünden acı çekerken yaptığın gibi; tarifi mümkünsüz bir zevkle izleyeceğim.” Daha sonra ellerini birbirine vurarak: “Ah! Yarının gelmesini öyle büyük bir heyecanla bekliyorum ki!” dedi.

Tanrıça, hiçbir cevap vermedi. Atmak istediği kahkahaları bastırmak için kendini dizginlemeye çalışıyordu.

Bu, ürkütücü anıyı başından savmak istercesine iki yana salladı. Gözlerini yerden kaldırarak bir kez etrafı kolaçan etti. İnsanların, ona bakan nefret ve kin dolu bakışlarını ve idamı için kalan dakikaları sayan mırıltıları duydukça daha bir keyifleniyordu.

****

Başkan, el sallamaktan yorulunca içeri geçti. Yokluğunun fark edilmeyeceğini biliyordu. Çünkü artık toplulukta onu takan kimse kalmamıştı. Herkes sinirle bir an önce idamın gerçekleşmesi için dakika sayıyordu.

Rahat, deri koltuğuna kendini attı. Oflayarak başını arkasına yasladı. Tam gözlerini kapatıp, bedenini uzun zamandır yokluğunu hissettiği, ferah bir rahatlığa teslim edecekti ki sertçe açılıp duvara çarpan kapıyla aniden sıçradı.

Gözleri kan çanağına dönmüş, ekose gömleğinin altına giydiği, uyumsuzluğun zirvesini yakalayan lacivert pantolonuyla içeri giren adam Bakan’ı korkutmuştu. Adam, bunu fark gerginliğinin biraz olsun dağıldığını hisseti. Birilerini heybetiyle korkutmak hoşuna gidiyordu.

Yine de geriye kalan gerginliği sesinde üstün bir hâkimiyet kuruyordu.

“Ne zaman başlayacak şu lanet olası idam?” adamın sesindeki gerginlik Bakanı ürkütmüştü.

“Az sonra başlatmayı düşünüyoruz. Kalabalık iyice öfkelenmeye başladı zaten. Öyle ki görevlileri ezip geçiyorlar.”

Adam başını tatmin olmuş bir şekilde sallayıp, geldiği gibi hışımla dışarı çıktı. Çıkarken de kapıyı korkutucu bir şekilde çarpmayı ihmal etmemişti.

Bakan, derin bir nefes alarak tekrar rahat koltuğuna gömüldü. Elini alnına dayadığında terlemiş olduğunu fark etti. Terini silerek masanın üzerinde duran klimanın kumandasına uzandı ve klimayı çalıştırdı. İçeriye dolan dingin ferahlık adamın kavrulan bedeninde rahatlatıcı, ılık bir etki yaratıyordu.

Bakan ucuz atlattığını düşünmeye başlamıştı. O içeri irince korkmuştu çünkü yaklaşık bir ay öncede aynı o şekilde ve aynı o surat ifadesiyle odaya dalmıştı.

O gün Bakan her zamanki görevlerini yapıyordu. Masasının başına oturmuş halkı nasıl oyalayacağının planlarını yapıyordu. Ne yazık ki ona emir veren adamlar halka uyduracağı bahaneler konusunda yardım etmiyorlardı. Onlar emir verirlerdi ve nokta koyulurdu.

O anda da içeri emir veren adamlardan biri girmişti. Onun girmesiyle Bakan’ın yerinde sıçraması bir olmuştu. Titremeye başlaması için ise adamın kıpkırmızı olmuş ve irileşmiş gözlerine bakması yeterliydi.

Adam, daha Bakan’a fırsat vermeden hırıltılı sesiyle konuşmaya başladı.

“Hala yakalayamadınız mı şu lanet iblisi?” Bakan korkmuştu. Hem de daha önce korkmadığı kadar. Ama onu en çok korkutan adamın gömleğinin yakasına yapışmış olan kan lekesiydi. Gözleri oraya doğru kaydıkça bacaklarını birbirine bastırıp, mesanesine baskı yapmak zorunda kalıyordu.

“Sana sordum!” diye kükredi adam. Adamın kükremesiyle bir kez daha yerinde sıçrayan Bakan artık çok geç olduğunun farkındaydı. Ürkekçe, dizlerini kırarak kendini daha çok masaya yasladı. Utançla ve kekeleyerek “Henüz değil,” dedi. Adamın gözlerinde parlayan sinirin sanki oradan fırlayıp etrafını çevreleyecekmiş gibi bir hal almasıyla Bakan bir açıklama yapma ihtiyacı hissetti.

“Ama bulacağız. İnanın bana bulacağız. Haber bekliyorum bu gün. Şey… En geç yarın muhakkak elimize geçmiş olur.”

Adam tam ağzını açıp bir şeyler söyleyecekti ki çalan telefonla açtığı ağzını kapatmak zorunda kaldı. Bakan ise minnetle ve sevinçle bekletmeden telefonu açtı. Bir süre telefondaki kişiyle konuşurken aniden yüzünün aydınlanması ve kasılan kaslarının kendini salması adamın dikkatinden kaçmamıştı. Bakan, ahizeyi yerine koyduktan sonra adamın sormasına fırsat vermeden konuşuverdi.

“Bulmuşlar! Getiriyorlarmış şimdi buraya. Çok kalmaz, yarım saat sonra burada olurlarmış.”

Adam, duydukları karşısında içinde dolaşan, karnını ağrıtmaya başlayacak olan sevinci görmezden gelmeye çalışarak memnun bir ifadeyle başını salladı. Otoritesini bozmamak için hemen arkasını dönüp hızlıca odadan çıktı. Böylece yüzündeki gülümsemeyi Bakan’dan son andan saklamış oldu. Ahşap kapıyı arkasından gürültüyle kapattıktan sonra sevinç naraları atmamak için dişleriyle dudaklarına baskı yapmak zorunda kalmıştı.

Bakanın ise morali bozulmuştu. Hiç olmazsa gururunu okşayacak birkaç söz bekliyordu. Boş verdi. Kendi kendine “odun adam” diye söylendikten sonra köşede duran yedek kıyafetlerin olduğu küçük çantanın içinden rast gele bir pantolon alarak lavaboya girdi. Adama, içinden küfürler yağdırıyordu. Kızarmış yüzüyle karşılaşmamak için aynaya bakmamaya özen göstererek incinen gururunu bir kenara attı ve pantolonunu değiştirmeye başladı.

****

Adamın içeri dalmasından beri yirmi dakika geçmişti. Kalabalığın, öfkeden hızla atan nabzı durdurulamayacak bir hal almaya başlayınca idamı başlatmaya karar verdiler. Bakan, iç çekerek rahat koltuğundan kalktı. Yeniden o büyük ve gösterişli balkona çıktı. Önceden hazırlanmış olan mikrofonları görevliler son kez kontrol ettikten sonra açtılar. Mikrofon açılmasıyla beraber, kendisine bağlanmış olan, meydanın dört bir yanına yerleştirilmiş hoparlörlerle beraber etrafa ince, metalik bir ses yaydı. İnsanın içini gıcıklayan bu sesle irkilen kalabalık bağrış ve çağırışlarını kesmek zorunda kaldılar. Ter içinde kalmış yüzlerini gösterişli, büyük balkona çevirdiler. Bakan söze başlamak için karşı apartmandaki ekose gömlekli adam işaret almayı bekledi. Adam, hafifçe kafasını salladıktan sonra Bakan, parmağıyla mikrofona bir-iki kez vurarak kontrol etti. Emin olduktan sonra hafif eğilerek konuşmaya başladı.

“Evet, dostlarım, yurttaşlarım… Sanırım hepimiz bu günün anlam ve önemini ve en önemlisi hangi amaç için toplandığımızı sanırım biliyoruz.” Bakan, cümlesini tamamlar tamamlamaz topluluktan kuvvetli bir tezahürat koptu. Kalabalığı susturmak için elini hafifçe sallamak zorunda kaldı. Sesler kesilince yeniden konuşmasına devam etti.

“Çok fazla uzatmayı düşünmüyorum. Zaten yeterince beklemedik mi? Tek söylemek istediğim şey; atalarımızın yüzyıllardır peşinde koştuğu bu savaşın sonunda kazanan taraf olmanın verdiği hazzı sizlerle paylaşmaktan gurur duyuyorum. Nihayet yılların hırsla beklediği o kıymetli vakit geldi. Dünyamızı bu kötülükten hep beraber temizleyeceğiz! Aydınlığa, huzura, refaha bu günden sonra hep beraber çıkacağız. Hazır mısınız dostlarım?” kalabalık, içten gelen, kuvvetli bir şekilde “evet!” diye haykırdıktan sonra ülkenin geleneksel marşı çalmaya başladı. Bakan’ı çeken kameramanlar kameralarını çarmıha gerilmiş Aşk Tanrıçası’na doğru çevirdi. Hepsi Tanrıça’nın yüzündeki arsız gülümsemeye doğru “zoom” yaparken akıllarından bu bedenin şu arsız haliyle bile ne kadar çekici ve ağız sulandırıcı olduğunu geçirmeden edemediler. Kameralarını biraz da çekici vücudunda dolaştırdıktan sonra hepsi aynı anda üzerleri üniformalı ellerinde kibritlerle yaklaşan görevlilere doğru çevirdiler. Görevliler, aynı anda ellerindeki kibritleri tek bir seferde yakıp, sanki çok önemli bir vazifeyi üstlenmişlercesine, gururla çarmıhın etrafına dizilmiş ve üzerine benzin dökülmüş odunlara doğru attılar. Kibrit, odunlarla buluştuğu anda alevlenirken görevliler bir adım geri sıçradı. Daha sonra bozuntuya vermemeye çalışarak oradan uzaklaştılar. Akıllarında kalan, Tanrıça’nın son görüntüsüyle, hayal kurmaya gittiler.

Tanrıça’nın narin bedenini, alevlerin acımasız hoyratlığı ele geçirirken toplulukta garip bir değişim gözlenmeye başlamıştı. Aşk Tanrıça’sının bedeni alevlerle buluştuğu anda sanki kendileri onun yerindeymiş gibi vücutlarına ateş bastığını hissediyorlardı. Alınlarından dökülen boncuk boncuk terlerin yanında acı da çekmeye başlamışlardı. Sanki içlerinden bir şeyle çekip alıyorlarmış gibiydi. Oldukları yerde acıdan ve düştükleri boşluktan garip şekillere giriyor, bilinçsizce saçlarını yoluyorlardı. Bakan, öfkeli topluluk, görevliler, ekose gömlekli adam… Hepsi aynı acı girdabının içinde boğuluyordu. Çığlıklar, inlemeler birbirine karışmaya başlamıştı.

Nedendir bilinmez, aniden her şey geçiverdi. Acılar, girdaplar, çığlıklar, yanma hissi… Hepsi bir anda ortalığı terk etmişti. Alıp başlarını, geldikleri hızla gidivermişlerdi.

Etraftaki herkes ne olduğunu anlamaz bir şekilde birbirlerine bakmaya başladı. Şu anda şoktan kimsenin aklı buna bir şeyler erdirecek kadar çalışmıyordu. Herkes boş boş birbirlerine bakmaya başlamıştı. İçlerinde onları huzursuz edecek boşluklar şimdiden kendini göstermeye başlamıştı.

Topluluğun bu garip ve ürpertici değişim gösterisi bittikten sonra, sisin dağların üstünü bir yorgan misali kaplamış olan yüksek tepeden aşağıya bakan Mutluluk, Hüzün, Öfke, Merhamet, Minnet, Tutku ve daha nice duygu, gözlerinden damlayan bir damla yaşı sildiler. Aşk Tanrıça’sının dağılan külleri bir bütün olup kararmaya başlamış olan bulutlara karışırken onlar da ruhlarının bulutlara doğru yükseldiğini hissettiler. Ruhsuz duygular, içi birden boşaltılmış çuval gibi yere serildi. Aşk Tanrıçası, var oluşunda barındırdığı duyguları, kendisi yok olurken de beraberinde geri götürmüştü. Aşk’tan gelen, onun armağanı olan tüm duygular Aşk’la beraber yok olmuşlardı.

****

Kalabalık dingindi, bezgindi ve tabiri caizse ölü gibiydi. Kendilerini bomboş, yapayalnız ve en kötüsü bir hiç gibi hissediyordu. Kalpleri sanki boş yere kan pompalama işini devam ettiriyordu. Hayatlarını dolduran aşkı yaktıklarından beri içlerine yerleşen boşluk hissini yok edemiyorlardı.

O, çok önemli sandıkları günün ardından hayatlarından her türlü duygu çekip gitmişti. Ardından iz bırakmaksızın, bir anda yok olmuşlardı. Aşk’ın getirdiği mutluluk, aşk’ın getirdiği hüzün, aşk’ın getirdiği kin, aşk’ın getirdiği heyecan… Ve daha nice envai duygunun yokluğu ruhlarını sıkıştırıyordu. Pişmanlık, kalplerini bir mengene gibi sıkıyordu.

Şimdi hepsi dilsizdiler, kördüler, sağırdılar… Aşk, beraberinde getirdiği her şeyi külleriyle beraber toplayıp götürmüştü.

Acımasızca, ardında kalacak pişmanlık ağıtlarını önemsemeyip, pılını pırtını, her şeyini alıp götürmüştü. O, insanlara bunca güzel duyguyu nimet olarak bahşederken insanların yaptığı nankörlüğe verilecek en güzel cevabı vermişti.

ask-fundaceyhan

AŞK’A NEFRETLE BAĞLANMA

Hep yanımda kal dediğiniz biri oldu mu? Hani böyle ele avuca sığmayanlarından olmadı mı bir sevdiğiniz? Bir sandalye başında ellerinize ellerini kenetleyerek bekleyip ve gitmesin diye yalvarmadınız mı biri için?

Hepi topu yirmi dokuz harf var. Şekilden şekle koyarak yüreğimizin dublörü olmasını istiyorlar bizden? Yirmi dokuz harfin yer değiştirmesiyle ‘gitmelere’ engel olunabilir mi hiç? Onların yanlış yerlere sıvışmaları yüzünden kaybetmek!  ?

Huzur bulduğunuz bir yerin acı vermesi gibi yalın ama hesapsız ve ölçüsüz tutsak anların hâkimi kafasına göre ya ‘onla ol’ diyor ya da ‘öl’… Ölme, beni bırakma deseniz bile…

Upuzun bir koridorda volta atıyorum… Aynı yerden geri döneceğimi bildiğim için adımlarımı yavaş yavaş atıyorum. Kesik kesik sesler geliyor arada sonra yine sessizlik…  Sessizliği neredeyse her kimlikte tanıdım ama orada sadece çaresizliğin sonucunda onu yan yana getiriyor harfler… Boş, başını sonunu turladığım koridorun sonuna yaklaşırken bir ses duyuyorum yarım yamalak…

Serumu getirin!

Yanımda nasıl geçtiğini anlayamadığım bir hemşire hızla koridorun sağındaki odadan çıkıp, karşısındaki odaya giriyor. Başka bir yerde başka bir hemşirenin sesi bölüyor sessizliği; ‘hastanın annesiiiii’…

İlerliyorum… Ne düşündüğümü bilmeden ya da bilmezden gelerek… Koridorun tam ortasındayken, bir çığlık hastaneyi yerle bir ediyor adeta…

Refleks olsa gerek sesin olduğu yere doğru koşuyorum…

Koridorun başındaki bir odada ilk gözüme çarpan, başını bacakları arasına gömmüş vaziyette korkuyla bakmakla bakmamak arasında kalan küçücük bir çocuk…

Ona yönelecekken bütün bedenimi sarsan bir çığlık daha kulaklarımı delip bedenimi yıkıyor. Küçücük bir kız çocuğu… Yirmi dokuz harfin milyonlarca harf gibi iç içe girdiği ve asla bir hizaya gelmeyeceği bir an… bir yüreği bedeninden kopardığı an… Ölümü ilk böyle gördüm… Küçük bir bedenin sessizce yüreğine veda ederken, sıranın kendine gelmesinden korkan küçük erkek çocuğun korkuyla sessizliğe, acıya boyandığı gözlerinde gördüm… Çaresizlik bütün sessizliğe isyan ediyor…

Gitme! Bizi bırakma! Diyor hastanın annesi!

Bu yüzden çığlıktan nefret ediyorum özellikle bir kız çığlık attığında… İlk duyduğum çığlıkta küçük bir kalbin vedasını gördüm… Çocuk hastanesinde refakatçi olarak bulunuyorum o zaman… Beklemek içinde umut olunca bir tek orda katlanılır geliyor insana… Aynı odada iki lösemili çocuk… Biri kız biri erkek… Kız çocuğu giderken erkek çocuğun umutla bekleyişini korkuya çevirmişti…

Rafet El Roman ‘sessizliğine yanarım GİTME… Yokluğunda yüreğim delice haykırır senin adını… HEP YANIMDA KAL GİTME… Dediğinde hep o geceki çığlıkta kopan veda anı geliyor gözlerimin önüne… Erkek çocuğunun da hala bizimleyse aklına geldiğinden eminim…

Ölmesini ya da ölmeyi beklemekle ne kadar yanılıyoruz ‘benimle kal yanımda ol’ diyebilmek için…

Hep yanımda kal gecemde ol diye

Ben yalvardım tanrıya sen diye…

Benimle kal yanımda ol diye

Ben yalvardım hep tanrıya sen diye…

Bu harfler yan yana geliyorsa yüreğinizde birine karşı o zaman hastane kapısından, ölümün eşiğinden geçmeden söyleyin…

Sessizliğin çığlık olduğu anda kimseyi geri getiremezsiniz!

Çünkü hiçbir çığlık aşk’a düşmüyor, sessizliğe geliyor…

Unutmayın

Aşk’a ne kadar nefretle bağlı olsanız da soluduğunuzu onunla anlıyorsunuz…

Bu yüzden AŞK’A NEFRETLE BAĞLANMAYIN…

 

 

 

2a844c8c63223687351eb803f66d2323_1295282475

Şimdi Uzaklarda Olman Neyi Değiştirir Ki!.

şimdi düşmüşüm bir aşkın gölgesine

kaçışım yok

dönüş yolum yok sanki

 

geçerken uğramış gibi bir halim var

uzaktan bakıyorum

cesaretimi toplayıp bir türlü varamıyorum

 

şimdi uzaklarda olman neyi değiştirir ki

bedenimde hep varlığını hissedip bildiğim

Kalbim.

Kalbimdesin.

hep aklımdasın

hep rüyalarımdasın..

 

imkansızı mümkün kılan bir ülkedeyim

aşklar şehrindeyim

gözlerimi kapatır dururumda

hep bakışların gelir aklıma

 

şimdi uzaklarda olman neyi değiştirir ki

KALBİMDESİN.

ve daima Kalbimdesin….

ask-nedir

Aşk Nedir?

“Ey Efendim Bilmek İstiyorum
Bu Öğrettiğin Aşk mı?”

-Nizar Kabbani-

Aşk kimine göre seferidir, borcu yoktur bakkala çakkala
Kimine göre adice bir mide bulantısıdır.
Kimine göre çöl ortasında vaha

Oysa Aşk

Pakistan’da Ayşe’nin
Prag’da David’in
Diyarbakır’da Rojin’in
Bayburt’ta Selami’nin
Ağız kokusudur,
Titreten gülümsemesidir,
Okunan Mektuptur,
Şişkin dudaktır.
Yıldızlara bakarak içli içli çekilen sigara dumanıdır.
Eylül’de bavul toplamaktır aşk,
İçine anılarını koyduğun…
Onun için gözyaşı akıttığın mendilin kokusudur.
Tokuşan iki çift keçinin boynuzunun acımamasıdır aşk.
Sihirlidir aşk.

 

 

maskeler-gelikbank

Maskelerin İçinde

Ne diyebilirim ki, aşk üzerine

Herkes kendi yüreğindekinden mesuldur bence

Kaç kere çarpar kalbin sevdaya düşünce

Nasıl bakar gözlerin sevdaya değince

Mevsimler akar gider, sen fark etmesen de

Renkten renge bürünür sema

İçten içe değişirsin sen de…

Masken düşer önce, bir ‘sen’ kalır yüzünde

Bir de sevdanın hüzünlü bakışı…

Yüreğine ateş düşer sonra; kor olur kalır içinde.

Sussan dudakların dinlemez;

Konuşsan sevdalın…

Pişmanlık dolanırsa diline;

Gecenin bir vaktinde.

Bakarsan dönüp de geriye;

Ne kalmış elinde.

Kalsan ayakların durmaz;

Gitsen yüreğin…

2362

KİME NE SENDEN!?

Adını soruyorlar
Söylemiyorum
Yalnızca benim dudaklarımda şekillenmeli adın!

Seni soruyorlar
Kim olduğunu
Susuyorum
Kime ne gülüşündeki cennetten!!??
Bilmesinler yüzünün bir yanı yakamozdur…

acisess_mektup

Rosa’ya Mektuplar/İlk mektup

Sevgili Rosalin,

Şaşırdığının farkındayım. Ve yüzünde kaşlarını bir araya getirip soru işaretli gözlerinle sana neden böyle seslendiğimi sorguladığını görür gibiyim. Evet ben sana Rosalin diye seslenmem. Sana Rosa derim ve sana bu şekilde yalnızca ben seslenirim;  Rosa.

Sana mektuplar yazmaya kara verdim Rosa. Mektuplar, mektuplar, mektuplar Rosa. Ve bir yerden başlamalı anlatmaya , konuya girmeli diyerek, sende bana ait olan ilk şey olan adınla, adının hikayesi ile anlatmaya başlamak istedim anlatmaya, adını seçtim. Rosalin. Bence Dilinde: Rosa.

Önce adının hikayesinden anlatmaya başlamak istedim. Madem seni anlatacağım, madem bizi anlatacağım, en baştan başlıyorum işte; adından.

Şiddetli soğukların bastırdığı aralık ayının ikinci haftası, gülerden salı, takvim on birini göstermekteydi ayın. En az, yumruk yapınca ortaya çıkan parmak kemiklerini soğuktan kızartıp çatlatan şiddetli soğuk kadar şiddetli bir mide ağrısı ile uyanmıştım o gün. (Ki mide ağrısını kimsenin bilmesini istemem; çünkü ölmeden defalarca öldürür adamı.) Bir süre yorganı başıma çekip cenin pozisyonunda, ellerim midemde yattım. Bir adam, bir ağrı, bir yatak ve o adamı annesinin karnındaki hale kadar küçülten şiddetli ağrının büyüklüğü. Mideme ellerimle kuvvetli bir şekilde bastırdım ki; ağrıyan yerin üzerine elle bastırınca ağrının şiddetinin o anlık azaldığı doğru bir eylem olurdu benim için. Bir süre öylece kaldı. Sessizlikten bile sessiz olsun ve şu ölümcül mide ağrısı bir an evvel geçsin, hiç olmazsa bir dirhem hafiflesin diye dua ettim.

Salı iş günüydü ve benim bir işim vardı gitmek zorunda olduğum. Ağrımı belleğimden silmeye çalışıp yerimden doğrulmaya ve işe gitmek için hazırlanmaya karar verdim. Kalktım elimi-yüzümü yıkadım, önce aç karnına içilmesi gereken mide ilacımdan bir tane içtim; iyi gelmesini ümit ederek, sonra üzerimi değiştirdim. Sonra kapıyı kilitleyip evden çıktım. Apartmanın merdivenlerinden inerken sessiz ve gürültüsüz olmaya özen gösterdim; henüz uyuyanlar olabileceğinin bilinci ile. Apartman kapısından dışarıya çıktığımda öncelikle yüzümü ve ellerimi hapsine alan keskin soğukla karşılaştım. Ve sonrasında tüm vücudumu kendine mahpus edecekti, ben üşüyen bir adamdım zira. Montumun yakasını kaldırıp boynumu ve ensemi örtme çalışırken, aklıma herhangi bir filmde bu sahnenin geçtiği (ki birçok filmde geçer bu sahne) geldi. Kendimi sahnenin aktörü yapıp daha bir özenle gerçekleştirdim yakamı soğuğa kaldırma eylemimi ve otobüs durağına doğru yürümeye başladım. Otobüs durağına doğru yürürken nitekim kural bozulmadı ve soğuk çok geçmeden işlemeye başladı iç işlerime kadar. Mide ağrım da can acıtıcı olmaya başladı. Bir an evvel kendimi hastaneye atıp işimin başına geçmek istiyordum. (Evet doktorum ben.) Hastalarımla bir an evvel vücudumun ve bilhassa ruhumun ısınmasını arzu ediyordum.

Otobüs durağına ulaştığımda sen çokta oradaydın  ve saniye aşırı evet saniye aşırı saatine bakıp, bir yere geç kalmış ya da geç kalmış olabilecek olmanın verdiği ruh hali ile yerinde duramıyordun. Kırmızı palton gün gibi aklımda asılı hala.

Gelen birinin olduğunu anlayıp (ki o bendim) gözlerini nihayet saatinle otobüsün gelecek olduğu yoldan mekik okumaktan alıp bana baktın. Zaman gözlerinde dondu. Şimdi gözlerine girmiyorum onlar başka bir mektuba. Sımsıcak bir gülümseme ile karşılaştı yüzüm yüzünde. Evet bana gülümsemiştin ve benim o an ne midem ne de zemheri soğuk dimağımdaydı. Sade gözlerinden gülüşüne giden yolu defalarca gidip geliyordum.

O an tutulmuştum sana. Gözlerini gördüğüm ana yüreğim harlandı benim, işte o ana tutuldum sana gözlerinden. Evet erken falan da değildi bunu söylemek için. Son derece nettim duygularımda. Gülümsemene karşılık verebilmeme şaşırırım hala. O tutulma anından sonra nasıl bir şeyler yapabildim diye. Gülümseştikten sonra günaydınlaştık ve bir anda kendimi seninle sohbet ederken buldum. Tutuksuz, serbest, rahat ve bir o kadarda lezzetli bir sohbete girişmiştik.

Otobüs hala ortada yoktu ve artık ben de geç kalmaya başlamıştım. Hayatımın en güzel geç kalmasıydı bu. Beni sana sabahın erken saatinde getiren bir geç kalma. Seni tanımıştım, önce gözlerini elbet. Geç kalmışım umurumda mı? Kovulsam ‘Asıl ben istifa ediyorum’ derdim. O dereceydi yani durumum.

Konuşmamızda ayrı yöne giden otobüsleri beklediğimiz geçmişti. Aynı durakta ayrı otobüsleri beklemek bile yetti bana.

Yalnızca senin de işe gittiğini biliyordum. Bir de gözlerime düşen gözlerinin ne kadar güzel olduğunu. Ne iş yaptığını sormadım. He bir de telaşlanınca da pek bir güzel oluyordun.

Ve bir otobüs geliyordu. Seninkinin olmaması için nasıl dua ettiğimi bilemezsin. Benimki gelmiş olsaydı zaten binmeyecektim. Gözlerini bırakıp gider miydim hiç? Gidebilir miydim? Sahi yapar mıydım? Hayır!

Biraz daha yaklaşınca gelen otobüs numarası belli oldu ve bu seni gidiş hazırlığına soktu. Oysa ne dua etmiştim!

İyi günler diyerek otobüse doğru ilerledin, yüzünde yine o aynı mükemmel gülümseme. İşte o an kaçıp kurtuluverdi ağzımdan o soru, sen tam ilk adımını atmışken otobüsün ‘binilir’ kapısına.

-Adınız?

Biraz yüksek sesle sordum bu soruyu olması gereken şekli ile, duyurma çabası ile. Bilinçsizce sıyrılıvermişti dilimden bu soru; öyle ulu orta, öyle pat diye. Bir gün bu sorunun hikayemizin baş kahramanı olacağını nereden bilebilirdim ki adının?

Başını bana doğru çevirdin. Henüz ikinci adımını atmadan, gülümseyeduran yüzünle dudaklarından yalnızca ‘Rosa…’ kısmını duyabildim adının. Önündeki arabanın ani fren yapmasına isyan eden şoförün kornasına alabildiğine basması engelledi adının son hecesini duymamı. Belki de hecelerini. Dilimde son hece ya da hecelerini duymadığımı vurgulayan bir ifade ile soru ünlemi katarak sordum: ‘Rosa…?’ İkinci adımını atmayı tamamladıktan sonra otobüse tekrar dönüp yineledin adını. Bu kez o şoför ki bulsam kendisini alnından öperdim bırakmıştı kornaya basmayı. Rosalin. Önce yüreğime sonra aklıma deli gibi kazıdım adını Rosalin. Birkaç kez tekrarladım.  Ama her nedense ilk duyduğum şeklini daha çok sevdim isminin; Rosa.

O şoför o frene o tepkiyi gösteri o kornayı çalmasaydı , belki de sana hiç Rosa demeyecektim.

İşte böyleydi sevgili Rosa. O anlar, ilk karşılaşmamız, havanın nasıl olduğu,, takvimin hangi zamanı gösterdiği, kırmızı palton hep aklımda her daim. Ve yüreğimin aynı köşesinde serili sereserpe.

Ve sende bana ait olan ilk şey: adın, hala Rosa şekli ile baki sevgili Rosa. Rosasın ama yalnızca bana.

Adının hikayesi, bize giriş bölümü hikayemizin, böyleydi Rosa. Bilirsin hikayesi olan şeyleri severim.

Şimdilik bu kadar Rosa. Artık uyumam lazım. Yarın erken kalkacağım. İş var malum. Belki yine birlikte geç kalırız belli mi olur.

Gelecek mektupta görüşmek üzere sevgili Rosa.

Gülüşünün baki kalması dileğiyle…

Aşk ile…

Ramiro.