Etiket arşivi: Baba

420301_355697671116004_45100555_n

ACI ÇEKMEYE HAZIR MISIN?

Acı çekmeye hazır mısın?

Biliyorsun ki canın çok yanacak… Başlarda güçlü olmaya çalışacaksın, dik durduğunu haykıracaksın aynalara, sana bakanlara… Sonra kahkahalar atacaksın amansızca… Herkesin tek tek gözlerinin içine bakacaksın gülerek… Ta ki dudaklardan hayret sözlerini duyana kadar… Geceleri kendinle kalmamak için misafir olacaksın hayata… Kaçacaksın kendidnen… Sesinden… Gözlerinden… Durmayacaksın, hep yorulacaksın ama hissetmeyeceksin… Güçlü olduğunu söylediklerinde duymamış gibi geçip gideceksin önlerinden… Kimse seni seninleyken göremeyecek…
Kendine söyle şimdiden… Acı giyecek, acı duyacak, acı yiyecek, acı haykıracaksın…
Sonra kendinle yüzleşeceksin… Gözlerinle… Gözyaşların sarılacak sana önce… Sımsıkı… Ellerinle dokunacaksın onlara… Hissedeceksin… Haykırışların hıçkırıklarla buluşacak… İşte o zaman kendin olacaksın… Yastığın yaşaracak kollarının arasında… Tenin titreyecek… İçini dinleyeceksin, içine girercesine…
Tepeden tırnağa acı yoklayacak seni… Alışacaksın… Her ayrılık senin ayrılığın olacak, her göz yaşı senin yanaklarından geçecek… Tek kaldığını anlayacaksın…
Sonra yağmur yağacak… Acıdan arınacaksın… Yavaş yavaş kurulanacaksın güneşle…
Durulacaksın, şen kahkahaların büyümüş olacak… Ve tabi ki sen de…
Tenine ‘hayat devam ediyor’ yapışacak… Ne giyersen giy hiçbiri onun kadar yakışmayacak…
Sen başka olacaksın. Ama sen hiç bilmeyeceksin… Sanki hep senmişçesine…
Adımların hesaplı, temkinli olacak… Kolay gülmeyecek, kolay ağlamayacaksın… Sessizliği dinleyeceksin…
Merhaba demek kolay olmayacak kendi sesine… Nefes alışların değişecek…
Bir ben seni terk ederken, bir ben girecek yüreğinden içeriye… İşte böyle! Acı acı büyümeye devam edeceksin… Kim bilir belki kendini sevmeyi böyle böyle öğrenmiş olacaksın…

ÖZLEM ERDEN

GÜNAHLARINDAN KORKANLAR SICAĞI SEVMEZLER

Her beden tozlu yollarda çamura bulandığını düşünür. Kimi tozdan soluksuz kaldığını sanır, kimi ise gerçekten çamura bulandığını… Çok az kişi bilir tozun yağmursuz çamurlaşmayacağını… Her şey gibi tozun da kötü olması için bir başkasının iyisine ihtiyacı var… Yağmur!
Gülü hayata döndüren yağmur, tozu çamurlaştırır! Ne tuhaf değil mi?
Kiminin baharları sondadır. Hüzün kokar… Mutluluğu bile hüznün gülen yüzü olarak tanımlar… En büyük dostları rüzgârlardır… Çünkü dalların kırgınlıklarına, yaprakların cansız bedenlerine sahip çıkar.
Kiminin baharı ilktir… Ilıktır… Ne seni yakar ne de beni dondurur… Kışa çelme takıp, yaza göz kırpar… Yağmurlar can yoldaşlarıdır. Kokmalarını, hep ayakta kalmalarını sağlar.
Bakmayın tüm bunlara ne ilk bahara ne de son bahara sığabilen canlar da var… Sıcağa düşman, soğuğa dostturlar. Çünkü onların paha biçilmez bir ‘beyaz’ umutları var. Hayallerini süsler, o beyaz içerisinde en çok prensesler kendilerini düşler… Bir prens gelecek diye beklerler… Çoğunun sonu hüsran olur, gelinlikleri eller arasında çamur olur, prensleri ise acımasızca ‘kardan adam’…
Bütün bunlar bile yazı kusursuz yapmıyor. Çünkü günahlarından korkanlar sıcağı sevmezler… Cehennemi anımsatır… tüm bunların yanı sıra güneşle dosttur. Bakamazsa bile…
Bütün bunların neresindeyim ben? Ne ilk bahar gibi anlık hevesim yağmurla ıslanacak, ne de bir yaprağın hazin sonuyum… Sıcakta donarım, soğukta yanarım… Hiçbirinde tutunamayan bir Gülhan’ım… Koskaca bir gül evi…
Bir aşığın dudaklarına kenetlenen sözlerinin yerine geçebilen bir ilan-ı aşk…
Hüzünle kaplı, buğulu gözlerin bir kağıt parçası üzerinde takılıp kaldığı kurutulmuş bir anı…
Sevginin ifadesi, ayrılığın özlemi, sözlerin çağrısıyım… Tutan ellerde seven, tutmak isteyen ellerde sevgiliyim…
Aşk eviyim, renkten renge girersem, ayrılığı bile özlerim… Bazen güneşe boyanır, ayrılkla anlaşır, yalnızlığa giderim…
Yağmur yağdı mı pembeleşirim… Heyecan olurum, umut olurum… Sevgiyi belli ederim…
Mavi giyer deniz olur, huzur veririm… Aşıkları dinlendiririm.
Kırmızıyla yürekleri kavururum, sevgi seli olurum…
Bazen beyaz olmaktan korkarım… Hangi elde masum bir gelin, hangi elde hüzünlü bir ölüm çağrıştıracağımı bilemediğim için…
Kısacası hayatı adımda yaşarım… Hayat bana ‘Gül-han’ dedi… Gül! Önce kendimi mutlu etmemi emretti… Sonra mutluluğum hana çevirdi…
Misafirperver bir yüreğim aslında… Lakin bilmeniz gereken tek bir şey var…
Siz beni hangi renge boyarsanız, ben o renkte görünürüm…
Ayrılığınız da, aşkınız da, yalnızlığınız da, umudunuz da sizin bana verdiğiniz renge ve değere bağlı…

 

(Okurum Gülhan Hanım’a sevgilerle)

dirilis

DİRİLİŞ

  Pencereden aşağı sarkıttığım umutlarım düştüler. Kaza süsü bile veremedim. Eskaza düşlerimi unuttum, sonra başkalarının düşlerine baktım, onların da benden bir farkları yoktu. Kızılca kıyamet kopmuştu. Birinin bana, diğerinin ona, herkesin birbirine sorulacak bir hesabı olmalı mıydı? Yetimdi yalnızlığım.

Avuçlarında terinin kokusu, yüzünde efkârının gölgesi, duvarda tik tak sesleriyle eşlik eden garip bir saatin hüzünlü yaşam mücadelesi… Avuçlarında kader çizgisini barındıran ellere ihtiyacı vardı yüreğimin, onları hissedebilmeliydi. Zira kader denilen şey alın yazısı ve kader çizgisinden ibaret değil miydi?

Yoo, hayır. Kader denilen şey, gittiğimiz yoldan emin sandığımız anları şerefine kaldırdığımız kadehlerde bir başkasına devretmek, rol değişmek, buna hiç isyan etmemek, boyun eğmekti. Bazıları böyle bilirlerdi hayatı, sırf bu yüzden attıkları adımdan bile korkarak her doğruyu yanlış zannederlerdi.

Kalemimin gücü siyaset yapar gibi. Kürsüye çıkmış, laneti davet ediyor deli başıma. Kalemim küfürleri aştı, hakaret davalarına aldırmadan türkü çığırır gibi. Ne şarkı söylediği belli, ne konuştuğu, ne yazdığı, ne de kahkahalarla güldüğü… Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine gönüllü olarak gitmek niyetinde.

Her yazar biraz deli, biraz çılgın, biraz yalnız, biraz üzgün, biraz korkak, biraz âşık, biraz karışık değil mi? Kalemin suçu dünden belli.

Pencereden aşağı sarkıttığım geleceksiz günler düşmemek için yalvarıyorlar şimdi. Hiçbirinin ne bir ismi ne de cismi belli değilken, “Ben bu kuralları okuduğum kitaplarla, okuduğum şiirlerle, dinlediğim insanlarla yazmadım ki” diyemiyorum. “Ben bu kuralları hayat dersimin en baş sayfasından sonuna kadar çiğnemek istedim, lâkin gücüm yetmedi” diyemiyorum. Kafa karıştıran sorgular ve sualler diz çöktüler karşımda. Eskisi kadar canlı, girdaba açık, düşmana kaçık bir şekilde bulamadınız mı beni?

Düşman aynada gördüğüm ise, dostum da yüce yaradandan başkası değildir. Her insan kendine biraz dost, çokça düşman değil mi? Birdenbire aktı yine içimden cümleler. Bu susuşların temelidir sonraki haykırışlar… Sadece ‘Yazar’ ötesi yok denildiği vakit, bir gün yanıbaşınızdaki düşlerin de efendisi olabilirim belki. Siz çalarsınız, ben söylerim. Hem çalmak, satın almaktan daha kolay gelir öyle değil mi? Yoksa çalmak başka bir anlamda mı söylenmişti?

Ben bunu hep yaparım. Düşünmekten korkan beyinleri çorba gibi karıştırır, üstüne mum diker, feleği şaşırtırım. Ben bunu hep yaparım. Yalnızlık yalnız gelirken yine bana, sırf onu tek başıma dövmemek için kalemimle anlaşma imzalarım. Nur içinde yatsın sevdiklerim…

Yüreğim öksürdü. Ateşi de çıktı. Genç ya da yaşlıya bakmazmış yürekten yana biçilen hastalıklar.

‘Çok yaşa’ desenize, hay Allah… Umut fukarası biçarelerden de bunu beklemek, yıldızları yeryüzüne indirip, kucaklaşmaya çalışmak kadar imkânsız…

Kimin kimi düşündüğünün belli olmadığı bir saat dilimi daha. 13.13. Biçare beslenen umutlara bir parça ekmek dağıtır gibi düşlerimiz… Sahi, düşünüyor mu acaba o da beni?
Kafanız karışsın, kim olduğu aralanan o kapı kadar açık kalsın. Korkmadım, düştüm, pencereden sarkıttığım saçlarımla rapunzeli ağlattım. Bir prensim bile yoktu, umut saçacak…

‘Suskun prens’ vardı ki, hayalimdeydi o… Hiç konuşmaz, hiç sevmez, hiç bakmazdı, lâkin çok sevilirdi. Pencereden attığım endişelerim arabanın üstüne düştüler, doktor; bunun mucizevi bir kurtuluş olduğunu söyledi. Yaşıyorlardı, hem de adice…Hâlbuki yakamı bırakmadıkları için onları öldürmek istemiştim. Bulutlara çıktım, selam verdim, oturdum, gözyaşlarından içtim. Sonra çıkan güneşe dokunmak istedim, yanmaktan korktum, hemen aşağı indim. Yukarı ya da aşağı hiç fark etmezdi, öyle oyunlar dönüyordu ki şu dünyada; yeryüzüyle gökyüzü bazen yer değiştirmek için fırsat kolluyor gibilerdi. İntikam ateşleriydi bazılarını yakan… Güneşin hiçbir suçu yoktu. O yüreklerini yakan yangının aslı intikam ateşiydi, sevmeyi bilmeyen zavallıların egolarının tavan yaptığı şuursuzca kan akıttıkları, can yaktıkları intikam ateşiydi.

Gidiyorum hayat… Ellerini uzat, barışalım, öpüşelim. Çok sevmiştim bazılarını, hepsi kaçaktı, serzenişleriyle firar ettiler. “Biliyorum ben kime ne yapacağımı” diyen zillilerin ipini şu dakikada çekebilirdim. Ben yazıyordum kalemimle her bir kötülüğü, namert kardeşliği…

Derin düşüncelere daldı biri. Dokundum beynine reset atmak istedim. O da benim gibi çok düşünüyordu, vazgeçtim. Düşünmek telâşı arttırır, lâkin zekâyı kuvvetlendirirdi, düşünmek var olduğunu hissettirirdi. Varlığın var olduğu gerçeğini gerçek yapardı düşünmek.

Sen bana, ben sana, o sana, ben ona; kim kime yanlış yapıp giderse, doğrucu davut gelirdi.

‘Durun siz kardeşsiniz’ der gibi… Hâlbuki kardeşler de birbirlerine en fenasından yamuk yaparlardı.

Benden küçükler var, ne kadar büyürlerse büyüsünler, hep küçük kalacaklar. Benden büyükler var, ne kadar büyürsem büyüyeyim, hep benden büyük olacaklar. İşte hayat da böyle bir şey…

Bazı şeyler büyüse bile öfkemiz gibi, küçük ise her şey; olduğu yerde kalır. Kara sineğin de arzusu yaşamaktı mesela. Sesinden duyduğumuz rahatsızlıkla küçük bir katliam gerçekleştirdik. Sivrisineğin de hakkıydı yaşamak, canımızı acıtıp, ısırdı diye intikam alıp, komalık ettik. Biz böyleyiz.

İnsandan insana, dünyadan insana… Her yerden yanlışları yutup, doğru kalacağına, yanlıştan yanlışa giden insandan insana… Balkondan fırlattığım elma dedi ki; “Ben seni seviyordum, senin de beni sevmen şarttı” Elma meselesi işte, gülüp geçtim. Ben elmayı seviyorum diye elmanın beni sevmesi şarttı, bence şarttı. Hayatta her şey karşılıklıydı, ölmesine ramak kala itirafa kucak açmıştı sadece.

Televizyonun üstünde duran o küçük faytona bindi içimdeki çocuk. Bak birileri şu anda intihar etti.

Şu anda araba çarptı ya da, şu anda evlendi, şu anda sevgilisinden ayrıldı, şu anda âşık oldu, şu anda düştü; kalkmayı bilemedi. Şu dakikalarda herkes birilerinin umudunu kıskandı, çaldı, yepyeni bir umut yaratmayı kimse düşünmedi.

Arabanın lastiği patladı. Umutlar patladı, bu çok mu ki? Bayramlar da umut saçmıyor Baba.

Annem’e not düşerdi hep içimdeki sonbahar; bu kez sana seslendim, eşitlik denen şey, herdem baki olmalı… Doğum günlerinin de bir önemi kalmamış. Kimse kimseyi aramıyor, sormuyor, herkes kendi çukuruna batmakta. Bir başkasının elinden tutan insanoğlu o çukura düşmekten korkar mı?

Gitsin, gelmesin bir daha yalan yüzlü dost! Her yanı leş gibi yalan kokuyor. Pencereden sarkıttığım bacaklarım benden ayrı bir yola saptılar sanki. O yol hangisiydi, nereye gitmek istiyorlardı, bilemedim.

Herkes âşıktı. Ben sevgi dolu olmayı becerebilmiştim bir tek, onu da anlayan anlamıştı sadece.

Çığlık attı kalemim, sanırım uyku vakti geldi. Sütünü içmeli ve uyumalı… Bu yaz, yazmak kahkaha atılası bir serüven gibi oldu. Ne vakit parmaklarımdan yana umut dolu hareler oluştursam, kalemim reddetti, bir türlü anlaşamadılar. Mutlu insan yazamaz mıydı?

Mutsuzlara niçin bu kadar yükleniliyordu ki? Ben mutlu bir yazarım. Kalemim söylendi, şimdi gidiyorum. Hiçbir rengi almadan koynuma, kalemimle tango yapacağım. Dişiliği de kalmamıştı oysaki, tutkuyla gülmüyordu satırlar. Hacmini önemseme yalnızlığımın, rengine de aldanma.

Beyaz olsa umutlar, söyle ne yazar? Yazsa yazsa biçareliği, kavgayı, gürültüyü, aşkı ve sevgiyi; incinen gurur yazar. Kalemin de bir bereketi var, kuvveti bol olsun. Pencereden sarkıttığım yazmaz olan kalemim intihar etti. Öksürdüm, gözyaşımı sildim.

Yepyeni bir hayatın öyküsünü yepyeni bir kalemle yazmamın vakti geldi… İnanıyor musunuz bana?

Pek de umrumda, çok da umrumdaydı sanki. İnanç insanın yüreğinden doğar. Başkasının fazileti, başkasının güzelliği dokunmaz insanın yüreğine; ne ekerse onu biçer, ne beslerse onu içer.

Şimdi uyanıp yeniden dirilme vakti…

Dilara AKSOY

sehit-selam-kemer

Vatan Sağolsun!

Bir insan neden yazar ki? Ya da bir yazar, klavyenin başına oturduğunda niçin alır başını gider cümleler? Aslında dökmek istediklerimiz midir ki bunlar böylesine istemsiz bir şekilde yazarken. Ya da rahatlıyor muyuz? Bilmiyorum… Lakin şu sıralar rahat olamadığımı burada açıkça yazmassam olmayacak. Rahat değilim. Yazsam da bitmiyor bu rahatsızlığım; yazdıklarımı tek bir sinirle yırtıp atsamda tükenmiyor kalbimdeki sızı.

“Allah yolunda öldürenlere ‘ölüler’ demeyin. Aksine onlar diridirler;
Ancak siz onları fark edemiyorsunuz.”
(el-Bakara, 2/154)

Aylardan Nisan. Yıllardan 2011. Dünya da haber bültenleri bu günü o muhteşem icatlarla, insanoğlunun yaşadığı müreffeh hayatla, uzaya gönderilen füzelerle, Mars’taki hayat araştırmalarında kat edilen yollarla ve bölünen, paramparça olan atomlarla anıyordu. Evet, günler öylesine güzel öylesine muştuluydular ki İlkbahar’ın o enfes havası tüm ülkede hissedilir düzeydeydi. Keza, bu hissedilirlik Kayseri’de daha farklıydı. Erciyes’in yaylalarından gelen o mis gibi hava zerrecikleri önce meydanın kasvetli egzoz dumanlarına ardından insanların bu sebepten dumanaltı olan kafalarına işliyordu. İsli havanın berrak havaya inatlı sürtüşmesinden her daim zaferle dönen berrak hava güneşin önünü açmış; ışıl ışıl bir gök kubbe ile insanlara hizmette en kadirşinas kıyağını geçiyordu.

Böyleydi Kayseri’de tek bir gün. Böylesine muhteşem, çekişmeler ve iyinin mutlak derecede galip geldiği bir gündü 1 Nisan 2011. Nisan ayının ıpılık havası, Erciyesin mis kokan yaylası ve Kayserili hanımlarının elinden çıkan o enfes zerafet minik Kayseri Mantı Dolması… Bir insanın mutlu olabileceği herşey mevcuttu bu günlerde. İnsanın o yenilmez, tükenmez egosunu tatmin eden her şey…

O günü farklı kılan pek bir şey yoktu aslında. Daha sonra hüsranla, üzüntüyle ve acıyla sonuçlanacak şeyler bile o gün için oldukça olağandı. Keza Medrese’nin az ilerisinde oturdukları sıvası dökülmüş, pervazlarından akan suların izi insan suratındaki izden daha derin olan ve bu güne kadar hiç bir acıyla haldeş olmayan o evde 1 Nisa 2011 günü olağanüstü bir sevinç ve çalgıcıların söylediği şarkıyla halay çeken koca bir ahali vardı. Evin su çizgilerinin bulunduğu pervazından hemen aşağısına sarkıtılan koskoca Türk bayrağı ise o sevincin, mutluluğun ve bunun yanında söylenen şarkıların nedenini anlatıyordu.

Askere uğurlanıyordu bir can. Anadolunun göbeğinden belki şarkın en ücra mevkisine, belki de garbın en güzel memleketine. Herşey kısmetti Anadolular için. Keza kısmetten öte ne bir adım ileriye; ne de bir adım geriye gidilebilinirdi. Doğruydu. Eğer o gün o şartlar altında garbta askerliğini yapan ilk oğluna nazaran belki şarka düşecekti diğer oğlu. Kısmetti bu, işi hiç mi hiç belli olmazdı. Ama oradaki oynayan ahalinin hiç mi hiç umrunda değildi Garb veya Şark. Onlar asker savuşturuyorlardı; onlar yeri gelirse Vatan’a kurban olacak bir oğlan yolluyorlardı. Bundan daha büyük bir gurur olabilir miydi, Anadoluda? Olamazdı tabi ya! Garb’ta onların, Şark’ta, Kuzey’de, Güney’de. Tüm ülke burada yaşayan, soluk alıp veren ahalinin değil miydi? Tabi ya! Tüm ülke onlarındı ve elbette onların olacaktı. Bunun için bir çok Mehmet ölmüş, bir çok Ahmet can vermiş; cephanede taşıyalım, yemek, su götürelim diye bir çok Elif, Ayşe, Fatma’lar can vermişti. Bir daha Mehmet bu vatan için ölse çok muydu? Değildi, keza biz tüm toprakları kanıyla sulamış bir millettik.

Ana Fatma, Baba Hüseyin alayın en başındaydı ve bir köşede yaşlılığın verdiği yorgunlukla oturakalmışlardı. Oynayanları izliyor; bir yandan da kınalı kuzusu Mehmet’e bakıyordu. Belki Çanakkale’de savaşa uğurlayan ana gibi başına kına yakamamıştı oğlunun. Belki de “Gidesin evlad, seni vatana kurban eyledim. Çarpışasın, alnının akıyla  eğer Rabbim kısmet eylerse şehid düşesin” diyemedi. Ama gönlü Çanakkale’ye oğlunu yollayan analarla bir atıyor; onlarla bir söylüyordu.

Hüseyin’de aynı duyguyla sadece oturuyordu, bir ayağı kâh kırıldım kâh kırılacam diyen sandalyenin bir köşesine. Onun da kalbi yaşıtlarının ve daha da gençlerin çarpıştığı Çanakkale’yle bir atıyordu. Keza bu savaş tüm milletin gururu, öfkesi, ferasetiydi. Bu savaş ki, bir millete ne olduğunu gösterendi. Bu savaşki yorgunluğun, ümitsizliğin ve kahatorluğun yerini diriliğe, ümide ve çözüme bıraktığı bir mucizeydi. Öyle ki onca ailenin, onca askerin her daim hayat düsturuydu Çanakkale.

Gelin Elif ve kucağında ki yavrucağızı Mahmut. Elif dimdik bir vaziyette büründüğü beyaz şalının altında balası Mahmut’a gülümsüyordu. İkisi de bembeyaz giyinmişlerdi. İkisi de gidileceğin, gideceğin ve varılacağın bilincinde gibiydiler. Elif, dimdikti. Belki bundan beş ay sonraki gibi ötresiz, esresizdi. Tek cezm vardı yanında o da kocası biriciği Mahmut’un gideceği vakit kırılmıştı. Keza Elif ile mim’i yani Mehmet’in baş harfini birleştiren bu cezmdi. Beş ay aşklarının birleştiricisi habercisi oldu bu cezm. Beş ay… Her çatışmada ufak bir sarsıntıya girse de hala dimdik olan Elif’in inadına ikisinin başındaki yerini korudu cezm.

Mahmut, Muhammed (s.a.v)’in Türkçesiydi. Onun bilincindeydi küçük bala Mahmut. O yüzden babası askere gittiğinde herşeyin bilincindeymişçesine uyuyordu anasının rahat kucağında. Bilmem görüyormudur; lakin Mahmut diyince aklımda Uhud’un o sancılı zamanları geliverir. Şehidlerin arslanı Hz. Hamza geliverir. Bir kör mızrakla o arslanın nasıl yere serildiği; Bir Habeşli Vahşi tarafından kalbinin nasıl söküldüğü; Bir efendi kadın tarafından nasıl dişlendiği gelir. Daha sonra her ikisinin de nasıl dine, doğru yola geldiğini anımsayı veririm. Belki Hamza orada şehit edilmeseydi; belki de Hind orada onun kalbini dişleyip tükürmeseydi doğru yolu bulamayacaktı. Belki de aşk hiç bir zaman o ketum kalplerinde, elemden başka bir şey bilemeyen gözlerinde ve kem gözlerinde kendini göstermeyecekti.

* * *

Şimdi aylardan Ağustos, Günlerden 2′si. Yıllardansa hala 2011. Dünya haber bültenleri cenevreyi, Evrendeki olayları, Atomun çekirdeğine indiklerini yazarken Türkiye başlıklarını değiştirmemiş; “PKK ÇATIŞMASINDA 2 ER ŞEHİT.” Haber öylesine ketum, öylesine teşhire bağlıydı ki, basıma yetiştirmekte acele eden gazetecinin tüm duygularını içinde barındırıyordu.

Ateş, dünya manşetleriyle bir olmuş, Marsta yaşayan bir adamın meşalesinden, parçalanan uranyumun hırsından, gönderilen füzelerin ateşinden korlamıştı alevini ve bir As. İz. tarafından babaocağına doğru yol alıyordu.

As. İz. kapıyı istemese de çalar. Bu sefer kapı çalma sırası beş ay önce dökülen sıvaların yerini şimdi al rengin aldığı ve yine beş ay önce kâh kırıldım kâh kırılacam diyen sandalyenin kırılmış parçalarının kapı önünde beklediği evdi. Kapıyı vurdu As. İz. Demir kapı önce yavaş, eri gördükçe hızla aralandı. Arkada beliren tecrübenin ve acının yoğrulduğu çizgilerin belirginleştiği bir yüzdü. Ana yüzüydü, kapının ardından görülen. Öpülesi elleriyle aralamıştı kapıyı. Her daim duanın sel olup fışkırdığı; şelale olup çağladığı dudakları şimdi bükülmüştü.

“Hayrola evlad? Bir şey mi oldu?”

Ast. İz. dilinden sadece dört kelime döküldü.

“Başınız sağ olsun, Ana!”

Fatma Ananın yüreğine düşmüştü gayrı bir kor. Evlat acısıyla da yüzleşmişti ya daha da derinleşirdi yüreğindeki acı, yüzündeki çizgiler. O öpülesi eller soluklaşır, vücudu dengesizleşirdi gayri. Bu koskoca dünyada ağyar bir vaziyette kalırdı. Kapının oraya yığılırken Er tuttu onu. O sırada dudaklarından dökülen üç kelime vardı. Mehmet’in kokusuna benziyen vücudun kollarındayken:

“Vatan Sağolsun, Evlad!”

Hemen arkadan beliren Elif, Kucağına düştüğü anasını görecek, tepesinde kahpe bir kurşunla parçalanan cezm’in parçalarıyla oda yere düşüverecekti. Mahmut’sa herşeyden habersiz bir şekilde rüyasına gelen babasının o sıcak tebessümüne karşılık ufak bir gülücük saçacaktı yattığı beşiğinden. Belki onun gönlünden dökülen sözcüklerde babaannesininkiyle aynıydı:

“Vatan Sağolsun!”

Buydu bizim çilekeş analarımızın feryatları. Ve yine buydu beni rahatsız, biçare eden duygu. Belki bu son paragrafı bile yazarken titreyen ellerim, ağlayan gönlümle size hitap etmeye çalışırken bir yerde yine çatışma oluyor. Belki de yine çatışma olacak ve yine bir şehid evladın acısı çilekeş bir evin çatısına yıldırım gibi düşecekti. Ama her zaman dilimizde ve gönlümüzde olan tek şeyi söylemek istiyorum size: VATAN SAĞOLSUN!

SIRRIN VE TEKMİLLİĞİN DEMİNE HÛ!

SimurghShort

Elfidâ

Kâf dağının eteklerindeydim bugün
Yalnızlığın tebelleş olduğu amansız; ucu bucağı görünmeyen genişçe bir eteği vardı.

Kâh simurgdaydı gözüm; kâh simurgun peşi sıra giden otuz kuşta…
Hepsinin bir oluşunu, var oluşunu ve onca depdepeli yolu bir olup geçmesindeydi sırrım.

Önce batıp çıktıkları aşk denizindeydi gözüm.
Kâh masmavi oluşunda kâh güneşin ışıklarıyla acının kızıllığına bürünmesinde.
Yüzmekteydi binlerce kayık; üstünde simurga yolculuk yapan altmış kuş ile…
Hepsi de aynı noktaya, aynı amaca; aynı meramla gidiyorlardı.
Hepsininde amacı bir
gayesi bir
meramı birdi.

vahdet’e doğru vucud olmuşlardı.
Yaratılış gayesi vahdet-i vücud kendini en iyi şekilde ele vermişti.
Aslında yolculukları kayıkların içindeki eşref-i mâhluk gibi,
ilânihâyeyeydi. Yani sonsuzluğa doğru kanat çırpıyorlar,
Sonsuzluğun içinde simurgu, kuşların sultanını arıyorlardı.

Tabi her şey gibi bir kaç sınavdan geçmeleri gerekirdi; Sultan’a ulaşmadan önce.
Çünkü tek sorumlulukları boynunda inci gibi duran aşklarıydı.
Aynı aşk deryasında kayığıyla yüzmekte olan insanın kalbindeki zerre gibi.
Zira bu deryada geçerli olan şey kuşlar için boyunlarında taşıdığı inci,
İnsan içinse kalbinde taşıdığı aşk zerresiydi.
İki mâhluğun da yolu bir,
katresi bir,
hayatı birdi.

Simurg yolcuları önce aşkın deryasına daldırdı kendini.
Onun suyundan sarhoş olmaktı meramları
Boynundaki inciyi bir nebzede olsun büyütmekti.
Altmış simurg yolcusu kendilerini öyle bir salıverir ki derya-ı aşka
Son on tanesi mahvolur,
harab olur,
yok olur.

Mecnunlaşan diğer elli tanesi ardından hırs ovasına girer. Birbirleriyle hırsa tutuşan
inci sahiplerinin ilk on tanesi  hüsrevâne bir hal alır,
husumet peydahlanır,
metruk bir hâl alınır,
hırsın tebelleş olduğu insanlar gibi yıkılırlar.

Yektâlaşan diğer kırk simurg yolcusu karar verirler,
ayrılmamaya ve her zamanki gibi bir olamaya.
Zira yoldaş azaldıkça yol güçleşiyor;
duyguların en ağır yükü kalblerine ve boyunlarına taktığı incilere musallat olmakta gecikmiyordu.

Ulu varlığın seyrindedir bilgin
Bunda düşmanlık var der gafil
Deniz olduğundan dalgalanır deniz
Onun içindir dalgalar, çöpe sor dilersen*

diye seslendi Ayrılık Vadisi, geriye kalan kırk simurg yolcusuna.
Bir olma yeri değildi zira Ayrılık Vadisi,
Burası gafilin yeriydi ve gafil bunca kuşun arasında düşmanların olduğunu
ayanbeyan haykırıyordu.
Şimdi ayrılık vadisine girerken simurg yolcuları
tuttukları sözü incilerinin içine gömmüşlerdi.
Zira kim bu sözden korkarsa vadi incisini alaşağı edecek,
kendilerini habislerin içine gömecekti.
Ayrılık vadisi sözünü tuttu ve dört gurupta toplanan simurg yolcularından ikinci gurubu alaşağı ediverdi.
On yolcu daha yolunda başarılı olamamış,
incilerindeki aşk kifayete erememişti.
Kalan otuz simurg yolcusu ise yavaş yavaş tırmanmaktaydı; Kâf dağının zirvesine…
Anlatıla anlatıla bitmeyen o muhteşem dağ şimdi karşılarındaydı.

Bir asker, belkide haber veren bir baykuş beklediler önce.
Ya da şatafatlı bir asker töreni,
sedef kakmalarla süslenmiş bir taht,
has ipeklerden imal edilmiş; has mücevheratlarla süslenmiş bir kavuk,
ve bir kaç dalkavuk…

Girdikleri kuşların sultanının mekanıydı sonuçta…
Boyunlarında alınlarının akıyla taşıdığı incininde hakkını ziyadesiyle vermişlerdi:
Bir kaç oda bahşedileceğini sandılar önce otuz yoldaş,
Odanın içinde binlerce çuval kuş yemi;
ve güzel güzel hurilerle doldurulmuş koltukların ortasında, mis gibi yemiş beklediler ki…

Buldukları koskoca dağdı. Sessizlikle örülmüş;
gözlerden ırak kurulmuş; ve sadeliğile göz kamaştıran büyükmübüyük bir dağ…

Otuz kuş önce sermestlikle koskoca Sultan’ın sarayını göremediğini düşündü,
ardından aralarında kopan veleveleyle birlikte bir oyana bir buyana salınmaya başladı.

Aslında ne koskoca sultan simurg vardı; ne de ortada şatafatlı bir saray…
Ortada olan kendilerinden başka bir şey değildi.
Si yani otuz; ömurg yani kuş…
Buldukları sadece “otuz kuş”tan ve çekilen binlerce çile…
Heba edilen onca nefis….
Ve kahırdan biten, tükenen kalın çehreli bir nefis!

Bu gece Kâf dağında yolcuydum.
Bir simurgtum belki, belki de, simurg yolcusu!

Kah battım aşk-ı deryaya kah çıktım Hırslılık ovasına…
Lakin gördüğüm tek şey vardı
Benden içeru bir ben olan varlıktı!

* Ömer Hayyam’dan bir rubai.

 

 

 

o-benim-babam

Benim Babam

Bugün 20 Eylül 2010. Öğrencilikteki 15. yılımın ilk günü. Öğrencilikten öğretmenliğe giden ikinci yılın başlangıcı.
Bugüne kadar belki yüzlerce kez cevapladığım bir soruyu bugün bana kimse sormadı. Sabahtan beri bir şeylerin eksikliğini hissediyor ama bir türlü bulamıyordum az öncesine kadar. Yeni gelen öğrencilere abuk sabuk sorular sorduğumu fark ettiğimde o eksikliği de buldum. Nerelisin, bölümün ne, sizin oradan burası kaç saat…? Bana ne tüm bunlardan derken bir gereksizi daha ekleyiverdim; baban ne iş yapıyor? Hani çocuk kandıran çizgi filmlerde aklına bir fikir gelen kahramanın tepesinde bir ampul parlar ya sanki benimkinde de öyle bir şey oldu. Eksiklik buydu; baban ne iş yapıyor?

Yıllarca her yeni öğretmen sordu bunu bana ta ki bugüne kadar. Bugün kimse sormadı ve ben hiç beklemediğim hatta daha önce dikkat dahi etmediğim bir şekilde eksikliğini hissettim bunun. İlkokulda ezberlemiştim cevabı:
Benim babam fabrikada işçi öğretmenim.

Bugün gelenek bozulsun istemedim ve bu soruyu kendi kendime sordum. Cevap değişmemişti:
Benim babam hala işçi öğretmenim.

Sonra tekrar düşündüm ne fabrikası ne işçisi kimi kandırıyorsun sen? Dedim. Benim babam babaydı baba. Beni ve kardeşlerimi okutabilmek için ne iş olsa yapan, bizi kırmamak için kendi kırılan, aç yatan açıkta kalan ama bunların hiçbirini bize hissettirmeyen aslan yürekli bir babaydı. Benim babamdı o benim.

Sonra soruyu bir daha sordum. Şimdi o bir marangozdu bense önünde bir kütük ve benden emekli olmadan önce son bir eser çıkarmak istiyordu. Son ve unutulmaz bir eser. Elindeki en güzel malzemeleri hazırladı. Olmayanları buldu, getirtti ve beni yonttu. Ne kadar istediği gibi oldum bilinmez ama beni onun öpülesi elleri bu hale getirdi. Ben onunum. Ben O’yum.

Sonra soruyu bir daha sordum. Bu sefer babam öğretmen olmuş bizi eğitiyordu. Bir öğretmenin ilk öğrencilerindeki heyecanı babam bizle yaşıyordu.

Bir daha sordum. Arkadaş oldu, derdimizi dinledi. Anlat dedi anlat ki bir derman arayalım derdine dedi
Bir daha sordum. Bizzat özel korumam oldu. Her türlü tehlikede kendini siper etti. Korudu, kolladı.
Bir daha sordum.
Bir daha. Bir daha. Bir daha.

Her seferinde babamın bizim için ne fedakârlıklar yaptığının farkına vardım.

En son sorduğumda aldığım cevap en güzeliydi.
Benim babam baba öğretmenim.