Etiket arşivi: çocuk

420301_355697671116004_45100555_n

ACI ÇEKMEYE HAZIR MISIN?

Acı çekmeye hazır mısın?

Biliyorsun ki canın çok yanacak… Başlarda güçlü olmaya çalışacaksın, dik durduğunu haykıracaksın aynalara, sana bakanlara… Sonra kahkahalar atacaksın amansızca… Herkesin tek tek gözlerinin içine bakacaksın gülerek… Ta ki dudaklardan hayret sözlerini duyana kadar… Geceleri kendinle kalmamak için misafir olacaksın hayata… Kaçacaksın kendidnen… Sesinden… Gözlerinden… Durmayacaksın, hep yorulacaksın ama hissetmeyeceksin… Güçlü olduğunu söylediklerinde duymamış gibi geçip gideceksin önlerinden… Kimse seni seninleyken göremeyecek…
Kendine söyle şimdiden… Acı giyecek, acı duyacak, acı yiyecek, acı haykıracaksın…
Sonra kendinle yüzleşeceksin… Gözlerinle… Gözyaşların sarılacak sana önce… Sımsıkı… Ellerinle dokunacaksın onlara… Hissedeceksin… Haykırışların hıçkırıklarla buluşacak… İşte o zaman kendin olacaksın… Yastığın yaşaracak kollarının arasında… Tenin titreyecek… İçini dinleyeceksin, içine girercesine…
Tepeden tırnağa acı yoklayacak seni… Alışacaksın… Her ayrılık senin ayrılığın olacak, her göz yaşı senin yanaklarından geçecek… Tek kaldığını anlayacaksın…
Sonra yağmur yağacak… Acıdan arınacaksın… Yavaş yavaş kurulanacaksın güneşle…
Durulacaksın, şen kahkahaların büyümüş olacak… Ve tabi ki sen de…
Tenine ‘hayat devam ediyor’ yapışacak… Ne giyersen giy hiçbiri onun kadar yakışmayacak…
Sen başka olacaksın. Ama sen hiç bilmeyeceksin… Sanki hep senmişçesine…
Adımların hesaplı, temkinli olacak… Kolay gülmeyecek, kolay ağlamayacaksın… Sessizliği dinleyeceksin…
Merhaba demek kolay olmayacak kendi sesine… Nefes alışların değişecek…
Bir ben seni terk ederken, bir ben girecek yüreğinden içeriye… İşte böyle! Acı acı büyümeye devam edeceksin… Kim bilir belki kendini sevmeyi böyle böyle öğrenmiş olacaksın…

ÖZLEM ERDEN

GÜNAHLARINDAN KORKANLAR SICAĞI SEVMEZLER

Her beden tozlu yollarda çamura bulandığını düşünür. Kimi tozdan soluksuz kaldığını sanır, kimi ise gerçekten çamura bulandığını… Çok az kişi bilir tozun yağmursuz çamurlaşmayacağını… Her şey gibi tozun da kötü olması için bir başkasının iyisine ihtiyacı var… Yağmur!
Gülü hayata döndüren yağmur, tozu çamurlaştırır! Ne tuhaf değil mi?
Kiminin baharları sondadır. Hüzün kokar… Mutluluğu bile hüznün gülen yüzü olarak tanımlar… En büyük dostları rüzgârlardır… Çünkü dalların kırgınlıklarına, yaprakların cansız bedenlerine sahip çıkar.
Kiminin baharı ilktir… Ilıktır… Ne seni yakar ne de beni dondurur… Kışa çelme takıp, yaza göz kırpar… Yağmurlar can yoldaşlarıdır. Kokmalarını, hep ayakta kalmalarını sağlar.
Bakmayın tüm bunlara ne ilk bahara ne de son bahara sığabilen canlar da var… Sıcağa düşman, soğuğa dostturlar. Çünkü onların paha biçilmez bir ‘beyaz’ umutları var. Hayallerini süsler, o beyaz içerisinde en çok prensesler kendilerini düşler… Bir prens gelecek diye beklerler… Çoğunun sonu hüsran olur, gelinlikleri eller arasında çamur olur, prensleri ise acımasızca ‘kardan adam’…
Bütün bunlar bile yazı kusursuz yapmıyor. Çünkü günahlarından korkanlar sıcağı sevmezler… Cehennemi anımsatır… tüm bunların yanı sıra güneşle dosttur. Bakamazsa bile…
Bütün bunların neresindeyim ben? Ne ilk bahar gibi anlık hevesim yağmurla ıslanacak, ne de bir yaprağın hazin sonuyum… Sıcakta donarım, soğukta yanarım… Hiçbirinde tutunamayan bir Gülhan’ım… Koskaca bir gül evi…
Bir aşığın dudaklarına kenetlenen sözlerinin yerine geçebilen bir ilan-ı aşk…
Hüzünle kaplı, buğulu gözlerin bir kağıt parçası üzerinde takılıp kaldığı kurutulmuş bir anı…
Sevginin ifadesi, ayrılığın özlemi, sözlerin çağrısıyım… Tutan ellerde seven, tutmak isteyen ellerde sevgiliyim…
Aşk eviyim, renkten renge girersem, ayrılığı bile özlerim… Bazen güneşe boyanır, ayrılkla anlaşır, yalnızlığa giderim…
Yağmur yağdı mı pembeleşirim… Heyecan olurum, umut olurum… Sevgiyi belli ederim…
Mavi giyer deniz olur, huzur veririm… Aşıkları dinlendiririm.
Kırmızıyla yürekleri kavururum, sevgi seli olurum…
Bazen beyaz olmaktan korkarım… Hangi elde masum bir gelin, hangi elde hüzünlü bir ölüm çağrıştıracağımı bilemediğim için…
Kısacası hayatı adımda yaşarım… Hayat bana ‘Gül-han’ dedi… Gül! Önce kendimi mutlu etmemi emretti… Sonra mutluluğum hana çevirdi…
Misafirperver bir yüreğim aslında… Lakin bilmeniz gereken tek bir şey var…
Siz beni hangi renge boyarsanız, ben o renkte görünürüm…
Ayrılığınız da, aşkınız da, yalnızlığınız da, umudunuz da sizin bana verdiğiniz renge ve değere bağlı…

 

(Okurum Gülhan Hanım’a sevgilerle)

VİCDANIN SUSTUĞU YERDE İNSANLIK KONUŞAMAZ

Günümüzde soğuktan korunmak adına en kaliteli giysilerle sarıp sarmaladığımız bedenlerimizin aksine, iliklerine kadar buzlu, tozlu havayı içine çeken, bütün pisliğe, karanlığa şahit bırakılan çocuklar sokaklarda. Bu durumdan utanç duymak gerekirken, ‘sokağın çocukları’ gibi tanımlamalarla ‘sözde’ vicdanların görünürdeki ‘acıma’ duygularıyla sanki hak ettikleri yer sokaklarmış gibi lanse edilmektedir.

Uzaktan ‘ah vah’ sözlerinin altında, iten, korkan, karanlığa sürükleyen bir toplumun günahkârları, varlığından bile habersiz olan çocuklar sayılmaktadır. Öte yandan sahipsiz olmadığı halde, yetiştirme yurtlarına terk edilen, yabancı gözlerin merhametine muhtaç bırakılan çocuklar ise ‘kimsesiz’ sıfatıyla heba olmaktadır. Peki, ama neden?

Savaş dönemlerinde, anne babasını yitiren çocukları, sokaklardan kurtarıp, yeniden topluma kazandırmak amacıyla açılan ‘çocuk yuvaları’ amacının dışına taşmıştır. 90’lı yıllardan beri kimsesiz ve sokak çocuklarının artışı bunu tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Aksi iddia ediliyorsa ve gerçekten eskilerin söylediği gibi bizleri leylekler getirmediyse, neden kimsesiz çocuk sayısı artmaya başladı savaşı olmayan bir ülkede?

Araştırdığınız zaman önünüze çıkan sebepler;

Geçim sıkıntısı, yoksulluk, ebeveynlerin mutsuz evlilikleri, anlaşmazlıkları, boşanmaları, başka evlilikler, kocasını kendine bağlamaya çalışan kadının çocuk doğurması, babalığa hazır olmadığını sonradan anlayan erkekler, vs. Her ne kadar bu gibi gerekçeler öne sürülse de hiçbiri bir çocuğu karanlığa itmeyi, yaşama hakkını elinden almayı haklı kılamaz.

Bir kadını sıradan bir birey olmaktan çekip çıkaran, annelik gibi kutsal bir sıfatı kazandıran, herkesçe saygın bir hale getiren, cenneti ayaklarının altına serdiren çocukken, terk edilmesi şanssızlık veyahut kader olarak nitelendirilemez. Yine bir erkeği adam eden, babalık vasfına kavuşturan, gücünün göstergesi olan varlık çocukken, itilmesi, suçlu ilan edilmesi hiçbir şekilde kabul edilemez.

İnsanlara bu konudaki görüşleri sorulduğunda cahilliği, yoksulluğu üzerlerine geçirip, anlayış bekliyorlar. Bilinçsizce çocuk sahibi olmak cahilliğin suçu olabilir; fakat hangi cahillik vicdanı delip, çocuğu dışarı attırabilir? Ayrıca herkes, söz konusu olan kimsesiz ve sokak çocuklarının durumunu bir vicdan ya da ebeveynlerin inisiyatifinde olan bir konu gibi yorumluyor. Asıl iplerin kopma noktasına gelindiği aşama da budur. Keyfi keder duyguların, anlık heveslerin sonunda istenmeyen varlık olarak sömürülen çocuklar da kendilerini dünyaya getirenler gibi yaşama hakkına sahiptirler. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları’na dair sözleşmenin çok sayıda maddesi de çocukların sağlıklı bir yaşam sürdürmelerini desteklemektedir.

İhmal edilen, terk edilen, istismara uğrayan ya da işkenceye tabi tutulan çocukların iyileştirilmesi ve yeniden topluma kazandırılmasından DEVLET sorumludur. Fakat ülkemizde bu maddenin göz ardı edildiği, sokaklardaki ve kimsesiz çocuk yuvalarındaki çocukları yok sayarak, unutarak  ‘en az 3 çocuk yapın’ sözleriyle halkı bilinçsizce teşvik etmelerinden anlaşılmaktadır. Bu görüşleriyle yarattıkları çelişkinin farkında olmadıklarını da ortaya koymuş bulunuyorlar.

Peki, ne yapılması gerekiyor?

Öncelikle NEDEN diye sorgulanmasını istediğim temel sorulardan biri şudur;

Çocuklar kimsesiz çocuk yuvalarına anne babaları tarafından terk edildiklerinde talepleri neden kabul görüyor? Yetiştirme yurtlarında olan her çocuk camii avlusunda ve ya bir yerlerde bulunmuyor. Aileleri dilekçelerle başvuruyor ve kabul ediliyor. Neden?

Geçim sıkıntısı yüzünden çocuklarını yetiştirme yurtlarına bırakan aileler, durumlarını düzelttiklerinde çocuklarını geri almak yerine, sanki onlar hiç doğmamış, kendilerinin çocukları değilmiş gibi yok sayıp, yeniden evlenip, yeniden çocuk sahibi olunuyor. Neden bunun önüne geçilmiyor? Çocuklarını bırakan ailelere süre koşulu getirtilmiyor?

İş bulamadığı gerekçesiyle okula gitmesi gereken çocuklarını çalıştıran anne baba var, yaşı tutmayan çocukları çalıştıran işverenler de var. Bir tek neden bu çocuklar okulda değil diye soran yok. Neden soran yok?

Okula gönderilmeyen ve aileleri tarafından çalıştırılan çocuklar için daha önce kız çocuklarını okula göndermeyen ailelere yapıldığı gibi caydırıcı ve zorlayıcı cezalar getirilmelidir.

Çocuk sorumluluğundan kurtulmanın bu denli basit ve kolay olması ve herkesçe normal karşılanması, geçim sıkıntısı çeken aileleri çocuklarına şiddet uygulayarak onların sorumluluğundan kurtulmaya teşvik etmektedir. Bunun en büyük nedeni ise çocuk yuvalarında çocuklarına bakımlarının sağlanacağı düşüncesidir.

Yetiştirme yurdunda kaderine terk edilen bir çocuk yaş gruplarına göre yurttan yurda sevk ediliyor. Sürekli yer değişikliğinden dolayı tüm bağlarını koparan çocuk, yurttan ayrılma zamanı gelene kadar normal çocuklarla iletişim bile kuramıyor. Çünkü normal ailelerin gözünde onlar tehlikeli, ne olduğu belirsiz ve kendi çocuklarından uzak tutulması gereken kişiler olarak lanse ediliyor. Ve bazı aileler çocuklarına da bu şekilde ifade ederek, onlar tarafından da dışlanılmasını sağlıyor.

Ailesi tarafından terk edilen çocuk, sahibi olduğu halde kimsesiz damgasıyla büyüyor. Yetiştirme yurtlarında ilgisiz ve sevgisiz bir şekilde büyüyen çocuk toplum tarafından da benimsenmeyip, dışlanıyor. Güven duygusunu kazanamıyor ve tüm önyargıların hedefine giriyor. Kimse iş vermek istemiyor, kimse kızıyla ya da oğluyla evlendirmek istemiyor. Özetle küçükken ailesi tarafından itilen, terk edilen çocuk, büyüdüğünde de toplum tarafından itilmeye ve terk edilmeye mahkûm ediliyor. Bu bir insanlık suçudur. O çocuklar kinle, nefretle, intikam duygusuyla büyüdüklerinde, kızlarınıza, eşlerinize tecavüz eden, malınızı mülkünüzü çalıp, çırpan, zarar gördüğü için zarar veren potansiyel suçlular haline bürünüyor. Toplum bunu kendi eliyle yapıyor. Bu da gösteriyor ki kimsesiz ve sokak çocukları sadece kendilerini terk eden anne ve babanın değil tüm toplumun ortak suçudur.

İnsanlar sokaklarda kalan çocukların sadece erkekler olduğunu var sayarak, tinerci, hırsız vs olarak görüyor. Peki ya kızlar? Onlar sizce nerelerde bulunuyor? Fuhuş bataklarında, suçlu ortaklıklarında yer alıyorlarsa bu toplumun suçudur.

Kimsesiz ve sokak çocukları tanımlarının kabul edilemeyeceğini ve bunun bir vicdani suçun ötesinde suç olduğunu içeren bir yasa düzenlenmelidir.

Ailelere caydırıcı cezalar getirtilmelidir.

Kimsesiz çocuk yuvalarının sayısını arttırmak yerine ailelerin çocuklarından kopmalarını engelleyici yasalar düzenlenmelidir. Aksini uygulayanların cezalandırılması gerekmektedir.

Caydırıcı hiçbir hükmün yer almadığını gün geçtikçe artan ve hatta aile içinde yer alan çocuklara yönelik şiddetten, istismarlardan, tacizlerden anlamak hiç de zor değil. Buna dur denilmelidir artık.

Bir erkek ve bir kadının birlikteliği bir aile yapma gücüne sahip değildir çocuk olmadan.

Eğer ki hükümet ‘en az 3 çocuk yapın’ önerisinde bulunabiliyorsa, çocukların sağlıklı yaşam koşullarını da oluşturmak zorundadır. Çocuklar için belli bir gelir kaynağı sağlanmalıdır.

Sokak sözcüğü hayvanlara bile etiketlendirilemezken, bir çocuğa mal edilemez.

Bu herkesin işlediği ortak suçtur!

O halde kaldırımlarda, yollarda, karda kışta başını bacakları arasında kenetleyen çocuklar kimin çocukları diye sorgulamaya başlanmalıdır. En önemlisi neden sokakta hala?

Bu konunun kamuoyunda yer almasını ve herkesin gözlerini açmasını, daha bilinçli bir şekilde sorumluluklarına sahip çıkmalarına davet edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Uzaktan uzağa acıdığınızı dile getirip, merhametinizi bile esirgediğiniz çocuklara hayat borçlusunuz. Siz borcunuzu ödemediğiniz sürece onlar gelecekte sizler için karanlığın sembolü olarak yansıyacaklardır. Bu durumda cezalandırılması gerekenler onlar değil, onları o hale getirenlerdir. Elinizin tersiyle ittiğiniz, hor gördüğünüz çocuklar, gelecekte özene bezene yetiştirdiğiniz çocuklarınızın da kaderini değiştirebilir. Felaketle yüzleşmeyenlerin omuz silkmesi yüzleşmeyecekleri anlamına gelmez. Sizlerin beş dakikalık zevklerinizin kalıntısı olarak görüp, hayatlarını kararttığınız çocuklar,  gerçek anlamda insanlığın tek somut yüzleridir.

Sokaklardaki çocuklardan korkuyorsanız, size zarar verebileceklerini düşünüyorsanız, vicdanınızın kopan çığlıklarındandır. Korku, suç işleyenin bedeninde gezer. Çocuklardan korkmanızın sebeplerini düşünmeniz için sizleri vicdanınızla konuşmaya davet ediyorum.

Eğer vicdanınız susuyorsa, konuşmayın…

Zira vicdanların sustuğu yerde insanlık konuşamaz…

                                                                                                                                                           ÖZLEM ERDEN

 

karyagiyor

KARDAN UMUT

Kar yağıyor, üzerimde masmavi bir denizden kalma yosun kokuları var. Hayat ondan kalan bütün faturaları ödemek demekmiş, büyümek; ödediğin faturaların bedelini hesaplayıp, yaşının iki katını göğüslemek demekmiş.
Beni görüyor musunuz? Sanırım hiç kimseye görünmüyorum, o yüzden simsiyah bütün yollar.
Karın beyazlığı da beni terk etmiş oysaki beyaz masumiyet demekti, beyaz şeffaflık, beyaz mutluluk demekti.

Kar hâlâ yağıyor, üstümde çamur kokusu… Ah aptal kafam! Karı yağmur sandım. Saçlarımda yaşımla alakası olmayan beyazlar var.
Sokak bana bakıyor, sanki serin bir Haziran gecesinin ılık nefesindeyim. Gök bembeyaz bir şekilde ağlıyor, kirpiklerim de bembeyaz…
Ben de beyaz ağlamayı özledim. Tutamadım nasır tutmuş yüreğimi, uçtu gitti çocukluğumun masumiyetine. 
Kaybettiğim kadar kazansam keşke, hayatı öğrensem geçmişin acı tadından kurtulup tatlıları bir bir mideme indirsem.
Günlerden yalnızlık. Hiç mi başkasına çıkmaz umutlarımın yolu, hiç mi bir başkası tarafından selam vermez umutların beyazı?
Ben hayatı fanusun içinden öğreniyorum. Görmekten kaçtığım gerçekler batıyor, ufkum genişlemekle kalmıyor, hançer gibi batıyor.

           Kar yağıyor. Çocuklar koşuşturup oynuyorlar, içimdeki çocuk da sokağa çıktı karda yürüyor.
Şimdi pencereden ona bakıyorum. Bana el sallıyor. Ona yardım etmeliyim, küçücük elleriyle yerden aldığı karı, kartopu yapmakta bile zorlanıyor.
Ben de yüreğime aldığım kırgınlıkları, yalnızlıkları toplayıp kaldırmakta zorlanıyorum.
Sanırım onun yardıma ihtiyacı yok. Yardıma ihtiyacı olan benim…
Eyvah! Düştü. Bir anne şefkatiyle bağrıma basmalıyım onu, çıkmalıyım hemen ya da atmalıyım onun için kendimi pencereden… Ağlıyor, ağlıyorum.
Bu nasıl bir şey ki kendimi kendimden toplayıp, kendimden çıkaramıyorum.
Gözyaşlarım düştü kar’a… Eridi sandım, korktum. Korkularım bile değişmemişti oysaki ben hâlâ yere düşerken yardımına koşamayan o çocuktum.

              Yardım et bana hayat! Aldığım kadarının fazlasını veririm sana, yeter ki kurtar beni içimin cehenneminden, bu soğukta cayır cayır yanıyorum. Kollarımı sıvadım sanki güneşe karşı duruyorum.
Ama kar hâlâ yağıyor… Genç bir kadın hızlı adımlarla yürüyor belki de imdadına yetişeceği çocukluğunun zeminini hazırlıyor. Yoksa kimse ben değil mi, benim gibi değiller mi?
Kurtarılması gereken bir tek ben miyim? Küçük bir çocuk vardı az önce, yerdeki karları alıp oynamak yerine ağacın üstüne toplanmış olan karları silkeleyip sonrasında da yürüyüp gitti.
Yaşından fazla mı olgundu, yoksa eğlence anlayışı mı farklıydı bilemedim. Eyvah!
Güneş açtı sandım, bir kez daha korktum. Nilüfer diyor ya; “Yağma kar, dur artık bak buz oldu kalbim, her şey senin elinde. Dur! Belki gelir sevgilim…”
Ben sana dur diyemiyorum kalbim buz değil, sevgilim öldü gelir diye bekleyemiyorum.
Durma kar! Durma… Yüreğim cayır cayır, zaten yanıyorum. Kendi içime hapsettiğim çocuk; çocukluğum, karda yürürken, kendi ayak izlerime bile rastlayamıyorum.
Çok değil, daha üç sene önce yağan karın bana getirdiği yepyeni umutlar vardı. Şimdi hayatın belirsizliğinde sokak lambasının talihsizliğini yaşıyorum. Elektrikler kesildi, aydınlanamıyor, aydınlatamıyorum. Kar inceden inceye yağıyor. Beni mi incitmek istemiyor?
İncinmiş kalbim daha ne kadar incinir ki? Yolunu şaşırmış zaten, nereye gideceğini, nerede duracağını bile bilemiyor. Ben, yaşımın ağırlığında bir hayat yaşıyorum.
Gençliğim de çıktı şimdi dışarı, çocukluğumla birlikte kartopu oynarlar belki.
Ama yok! Öyle olmadı… Karın üstünde duran ayak izlerini izliyor. Sanki ona ait değilmiş de, başkası yürüyormuş gibi onun yerine, zavallı gibi öylece bakıyor.

“Yürümekten korkma!” diyeceğim ama sesim kısıldı, duyamıyor. Şimdi gözlerim yaşlı, yaşlı bir teyzeye bakıyorum. Gözleri yeşil, saçları bembeyaz, ufak tefek bir teyze… Meğer o da benmişim!
Yaşlılığımmış, benmişim! Elinde bir poşet bana gelen yolda yavaş adımlarla yürüyor.
Nereye gidiyor? Bana mı, gençliğime, çocukluğuma mı?
Peki, ben hangisiyim? Kimim ben? O yaşlı teyzenin kaderini yaşayan bir genç mi?
Kendi ayak izlerini bile tanıyamayan o genç mi? Yoksa düştüğü hâlde yerinden kalkamayan o çocuk mu?

Hangisiyim ben? Kuşlar uçup duruyorlar. Minik bir kuş çam ağacında yer buldu kendisine.
Onun kadar olamıyorum! Üşüyor, evet üşüyor hissediyorum. Kar hızlandı sanki sırılsıklam oldum terliyorum.  Zavallı kuş uçup gitti. Nereye gider o zavallı hâliyle, bilemiyorum.
Yaşlı ben, çocuk ben ve genç olan ben, üçümüz birden buluştuk. Ben de indim onların arasına, artık tamamlandık. Şimdi hızını arttıran şu karda, kartopu oynayabiliriz beraberce.
Elindeki poşeti bırak teyze! Tutmaya çalıştığın her ne ise, hiçbir işe yaramıyor. Bırak!
Hayatı tutmak için kendimi kovalamayı unuturken anladım. Sen de ayak izlerini tanımaya çalışma genç! Hiçbir ayak izi kalıcı değil, bütün ayak izleri birbirine karışıyor.
Hey çocuk! Bak sana bilyelerimden birini getirdim. İstemez misin?
Oyuncağın var artık, bundan eminsin. Karı çok seversin sen, haydi bakalım oynayalım.
Yoo, ağlama… Ben ağlıyorum ama sen ağlama. Ben hangi birinizi seçeceğimi bilemediğimden ağlıyorum. Otur şuraya teyze!
Sen bensin, dinlenmelisin. Sen de otur genç! Sen, ben değilsin söyle şimdi kimsin?
Çocuk, sen de meraklı gözlerle bakma. Gülümse, evet şimdi tıpkı çocukluğumda tanıştığım kişisin.
İkinizi alıyorum. Hey genç! Sana gerek yok. Sen daha kendi ayak izinden bile bihabersin.
Şimdi söyle bakalım, bana ne tür bir gelecek vaat edeceksin? Git…
Haydi, bakalım git! Kar hâlâ yağıyor. Gittiğin yoldan yolunu şaşırmadan dönersen, benimsin.
Git bakalım! Dönersen, ikisini de bırakıp yalnız seninle dolacağım. Git!
Dönersen, kaderimi sen çizeceksin. Hey genç! Gözyaşlarını sil, yoksa kendi yağmurunda üşüteceksin…

Dilara AKSOY

Hoşça kal Çocuk!

HOŞÇA KAL ÇOCUK!

Ruhum dağınık, toplamadım. Çarşafını örttüm geçmişin, yıldızlar içimdeki volkanların patlamadan önceki sinyallerini çağrıştırıyor. Parıl parıl parlamaktalar. Gece, güne inat tılsımını ekliyor ay’ın…
Gönlümün yatağı dağınık… Uyuyanlar var, sessiz olun uyandırmayın. Öyle bir rüya gördüm ki, yalnızlık benden içeri serden dışarı çıktı. Takvimlerin insanları ağlatışları kelebekleri uyandırdı. İçimin mevsimi kıştı, ilkbahardan nem kaptım. Arabalar hızlıca geçiyorlar, kimi insanlar dağınık ruhlarının peşinde kimileri ise hayatlarının peşinde… İnsan neyi isterse onun peşinden koşarmış. Kendimi bulduğumda tamamlandım. Bam telimin ayarı kaçtı, keman çalıyor yüreğim…
Gidenler duyarlar da gelirler, hep birlikte şarkı söyleriz belki. Emeklemeyi öğrenmişti yüreğim, sonra umutların çatısından baktım dünyaya düşecek gibiydim bir an rezil oldum sandım. Yüreğim düşecek gibiydi gözlerden, son anda yakaladım.

          Kimse anlamazdı hâlim perişan, duygularım yatak döşek yatmakta… Nevresimini 90 derecede yıkadım günahlarımın, çok kirlenmişti sonunda aydım. Bakın, içimdeki çocuk beni terk etti çıplak ayakla caddeyi alt üst ediyor.
-Dur gitme, yalvarırım gitme. Sana en sevdiğin oyuncağı alırım. Gözlerimin nemini siler, seninle hayata dair en güzel oyunları oynarım. Yalvarırım, dur gitme… Daha yapacak çok şeyimiz, gezecek çok yolumuz var.
Duymadı bile, yüreği nasır tutmuştu hayat göze gelince. Avizesi düştü, aydınlanmıyor dostlukların çıkmazı… Çıkmaz sokağa dönün, sağda bir yerlerde bulursunuz alnınızdan öpecek bir sevdalıyı; yarasızı. Merhemini gizli tutar, yarasızdır zararsızdır ışıklanır, ışık tutar… Bilirim o yolda bir şekilde karşılaşırız.
Gözlerim incilerini döküyor yağmur dolu koleksiyonuma. Pazartesi Salıdan umudunu keserse, Cuma alır mı Cumartesinin umutlarını? Bir yerden biten bir yerden başlamaz mı? Umut kapısı değil mi sevgi tezgâhınız? Can pazarından haliç köprüsüne uzanır bahtından umudumun geçtiği gönül dergâhım…

Kar’ı tutabilir misin gözlerinle? Beyaz gecelerde ağlayabilir misin ki bembeyaz düşlerinin yerine?
Düşlerine kıyma, çocukluğun gitti bak. Düşlerine yazık etme, kapılma gönlünün sel dolu sonbaharına…
Gidenler dönmezler boşuna nefesini tüketme, bağırma. Gidenler duyamazlar…
Ağlamak, şerefli bir Ekim sonunun Kasım ayına ihaneti sayılmakta…
Ağlamak; gülerken oluşturduğun gamzelerinden seni çalmakta… Bırak, yağmur ağlasın bırak İstanbul ağlasın, bırak ruhundan kopan fırtınalar ağlasın. Sen sakın ağlama…
Güneşini çalar gözlerim, affet bana bel bağlama. Büyüdün çocuk, hangi arada ne zaman oldu bilmem ama büyüdün işte…
Bisikletle geçtiğin o yollardan umutların sığmaz oldular. Hayallerin küçülürken gözpınarlarından nasibini aldın. Büyüdün çocuk! Okul yoluna sığmaz oldu bedenin, ayakların götürmez oldu seni çocukluk dolu günlerine… Ağladın, içtin, özledin, küfrettin kime ne!
Büyüdün, kalbine hançer saplanıp gözlerin çocuksu hayallerine sağanak yağarken… Ruhun dağınık, kilere sakladığın mavi bir kurdelen vardı. Şimdi git onu bul ve sal denizin saçlarını okşadığı mavi haziran gecelerine… Haziranlar bir başka gelirdi sana, umut kokardı.
Haziranlar ışıltı demekti, Nisanlar hep ama hep yeşil… Çimenlerde oturur, kendine kendini anlatmaktan korkardın. Denizin matemsiz gülüşlerinden kopardığın umut bahçelerini hayallerinin sepetine atardın. Döner dururdun denizin içinde, Ağustoslar hayat kokardı. Mevsimler seninle anlam kazanır, dört mevsimin beşincisinden kendine aşk mevsimini yaratırdın. Şimdi büyüdün çocuk! Bu yaşlar niye? Yapraklar sararır, ruhun dağılır üzülme! Şimdi sendeki gülüşleri görme hakkı faytondan el sallayan çocukluğunun son sevişlerinde… Bırak gitmeden önce sevsin son kez. Boşuna yalvarma.
Hangi giden durdu ki şimdiye kadar? Hangisi dinledi sözlerini, hangisi gördü gözlerinden yağan yağmurları? Umutlarından kaldırdılar şemsiyeni, sırılsıklam oldun üşüdün. Hangi biri acıdı ki? Boşuna yalvarma geri döndüremezsin hiçbir gideni…
Televizyondan hayat yolunun geçtiği insanlar geçiyorlar. Beşinci Kanal adı umut… Canlı yayındalar, baksana hayat yolunun bayrağını da devralmış sana sonsuz teşekkürlerini iletiyorlar. Onlar bittiler artık, büyüdün çocuk! Sonbahar yapraklarına kıyma…
Yüreğimin kemanı hiç susmuyor… Kopmuş bir teli, canımdan öte yollarda hayat yine bana çıkıyor.
Piyangosu sevmekmiş kaderimin, pişman mıyım? Hayır, değilim…
Sadece durduramadım geçmişin zincirleme kazasını, engel olamadım.
Ruhum kaçık, kaçak sevişlerin peşinden koştu. Olduramadım bugünün yazgısını, yarına karışmayalım…
Efsanevi Anka Kuşu’na uzanan hikâyenin önsözü misali; “Yarın, küllerimden yeniden doğacağım…” Şimdi söyleyin adım neydi benim? Unuttum…
Dün gelmezdi, bugün kaçaktı giderdi. Yarın ise belirsiz bir hediyeydi. Söyleyin bana, benim adım neydi? Hangi sonbahardan kalma günde ertelemiştim ki kendime dokunup, kendimi sevmeyi?
Çok ciddiye almıştım sevmeyi, sevmemeyi… Hoşça kal çocuk! Midye kabuklarına selam söyle!
Hoşça kal çocuk! Yıldızlara selam söyle…

Dilara AKSOY

cocuk-olmak

Hep Çocuk Kalmamalı İnsan..

Büyümeli bazen insan, hep çocuk kalmak başkalarına haksızlık gibi birşey..

Çocuk olup tolerans beklemek, hep almak hiç vermemek..

Yok yok olmaz öyle, çocuk olmak güzel şey elbette ama, çocuk kaprisi yapmak düşünmeden konuşmak yaralar karşıdakini..

Çocuk olmanın heyecanını, neşesini yansıtmak, uzun uzun kahkahalar atmak, koşulsuz sevmek, küçücük şeylerden mutlu olmak  ne güzeldir oysa.. Hayat o zaman daha anlamlı daha yaşanılır olur..

Çocuk tarafı hep köşede tutmak, karşıdakine de gereken özeni hassasiyeti korumak güzel olan taraf..

Hep sevgiyle kalmak dileği ile..

84_689

Savaşta Yaşlananlar

İyi bak bu gözlere. Savaşın ruhsuzluğuna kenetlenen bu cismaniyete. Son sözleri boğazında düğümlenen, ölüm ile nikâhlanan bir fani gibi.

Hayaller ile doğar çocuklar, büyüdükçe yaşlanır hayaller. Mantıken iki seçenek vardır. Hayaller gerçekleşir ve ya gerçekleşmez. Ancak çocukların mantığı kalplerinde filizlenir. Savaşın sessizliğinde doğup, savaşın feryadında ölen çocuklar, yarım bırakılan hayaller, umutlar vardır. Bunlar ister 8 ister 80 yaşında olsun. Onlar yine çocuktur. Hayalleri yıpratılanlar hep çocuk kalır.

Hayaller ve duygular; eski bir öykü ve üç seçenek çıkar karşımıza. Hayalin gerçekleşir, gerçekleşmez ve en acısı hayalin yıpratılır. Şüphe ile beklersin hayalini. Belirsizlik içinde, gül kırmızından çok kan kırmızısını düşlerinde gördüğünü o diyarda, hayalin seni yaşlanan umudunla baş başa bırakır.

Köşe bucak saklanmış duygular. Gülmek ayıp olmuş, ağlamak yenilgi. Dökülen yapraklar gibi sessiz, sakin ve derin bakışlar…

Belki mermiler sana uğramaz. Unutma barutun kokusunu savaşta herkes duyar. Ve buda senin için bir merminin arefesi olur.  Savaşta yeşeren, bomba sesleri şarkı gibi gelen -ölümün şarkısı- çocukların mutlak hayalleri zaferdir. Bu zafer ya ölümün barutsuz, mermisiz bir ağıtı gibi gelir ya da savaşın o kindar başını, ruhsuz bedeninden ayırmakla gerçekleşir.

Umut her zaman vardır. Ancak dünyadaki her şey gibi yaşlanır. Tek farkı hiçbir zaman ölmez. Bir annenin kaybolan çocuğunu ölene dek beklemesi gibi… Umudu her kapı çalışılışında, her telefon sesinde, her rüyada tazelenir. Ancak yaşlanır. Umut ölmez. Anne ölür, çocuğunu ruhu yine arar, farklı alemde kavuşur.

——————————————————————————————————

Bomba sesleri, hayallerin feryadını susturur, ağlatır. Hayaller ağlar, duygular ağlar. Ve yaşlanmaya yüz tutturulmaya zorlanmış hayaller, umutlar ve diğer duygular bu oyunun sonunu bekler.

Bir kutu sevgi, bir bukle zafer olsun tüm ezilenlere…

8 Ağustos 2011

Muhammed Furkan Kılıç

kadina-siddet-devam-ediyor

Kendini Bİ’şey Sanan Tüm Reislere!.

Sus diyorlar.Her şeye sus.Senin konuşacağın yer yok-sana bu dünya da yer yok..

Sen yolda yürürken kaldırma başını,toplum içinde açma ağzını,ahraz kesil ..

Okula da gitme,okuma,cahil kal sen.!

Sen güzel kıyafetler,güzel ayakkabılarda giyeme-sana layık değiller..

Sen sadece çocuk doğur-sonra sana düşman kesilsinler önemli değil.

Hatta doğuramazsan hiç önemli değil.-kapıda bekleyen çok nasılsa.!!

Sen yemek yap,

evi temizle,

çamaşır yıka,

ütü yap,..

Sen çalış,para kazan evin reisine(!) ver.

Sen hizmetçilik yap!.

Sen milletin evini sil.

Sen binaları ağrıyan belinde,titreyen ellerinle sil.-önemli değil!

Sen çocuk büyüt..

Çocuklarına harçlık verebilmek için -senin olan parayı- reisin cebinden al, ver çocuklarına..

Dayak ye,sonra yine ye..sonra yine..

Ama SUS!

Hele bi başkasıyla ağzını açıpta konuş,

Sen BİTTİN!.

Seni acıtan tüm bunlara SUS..sus..

Yeter be Yeter!

Böyle Reise Tükürüyüm Ben..

Şu sıralar yeterince haber bültenlerinde yer alıyor bu tür haberler.Vahşet diye bahsediyorlar..Artık hep aynı haberleri duymaktan sıkıldım,bu reislerden bunaldım!.Devlet neden bir şeyler yapamıyor diye kızıyoruz ,devlet napsın,kadın napsın!.Kendilerini bişey sanan bu tür insanlar , bu dünyayı düşünmüyorlar bari,öbür dünyada ne yapacaklar onu düşünsünler..Ben tepkimi yazımla gösterebiliyorum fakat kadın napsın!,ancak polise gidiyor..Kedi gibi miyavlayan o türleri de 2 gün sonra salıyorlar.1hafta sonra salıverseler ne olacak , 1 ay sonra salsalar ne olacak..O tür ,içerde yattığı sürece aklından sinsi planlarını geçirecek,eğer fazla yatarsa da kini 2 ye hatta 3′e katlanacak..ve sonu tam bi faciya..

Kadın hizmetçi değildir.Kadın olmazsa REİS!(ler) biraz zor yaşar.Kadın olmazsa siz bataklıktan çıkamazsınız..Ayakları altında mis kokulu cennet olan ,bi kadına nasıl el kaldırırsınız..

Kendini Bi’şey Sanan Tüm Reislere!!!!!!